Site Haritası
Kur'an-ı Kerim
Hadis-i Şerif
Hz. Mevlana
Eserleri
Seyyid Burhaneddin
Bahâeddin Veled
Şems-i Tebrizi
Selahaddin Zerkubî
Sultan Veled
Hüsâmeddin Çelebi
Hz.Mevlâna Dergâhı
Sema
Adab ve Erkan
Yolun Mertebeleri
Çelebilik
Mevlevi Ayinleri
Mevlana İhtifalleri
Akademik
Yükle
Hizmeti Geçenler
Mesnevi Sohbetleri
Mesnevi Hikayeleri
Sesli Kitaplar
Fihimafih Okumaları
Duyuru&Etkinlik
Haberler
Semazen Video
Semazen Radyo
E-Kart
Projelerimiz
Foto Galeri
Soru ve Cevaplar
Keşkül Dergisi
Linkler
KONYA
Evrad-ı Şerif
Dinletiler
Bağış



 

Google

Kur'an-ı Kerim

Dinleyelim


Hz. Mevlânâ'nın eserlerinden hangisini okudunuz?
Mesnevi
Divan-ı Kebir
Fihimafih
Mecalis-i Seba
Mektubat
Birkaçını
Hiç Birini
 
Röportaj

Savaş Ş. Barkçin’le Ropörtaj

Çok yönlü, müstesnâ bir şahsiyet olmakla beraber bir o kadar da az bilinen Ahmed Avni Konuk hakkında önemli bir kitap yayımlandı.

05 Kasım 2009

Ahmed Avni Konuk adını, eserlerini ve kişiliğini çok az kişi bilir. Hâfızdır, şâirdir, büyük bir müzik adamı ve mutasavvıftır. Mevlevîdir ve en kapsamlı Mesnevî şerhinin yazarıdır. Aynı zamanda önemli bir devlet adamıdır. Uzun yıllar PTT'nin genel müdür yardımcılığını yapmış, “Postacı Ahmed Avni” ünvânıyla anılmıştır. Çok yönlü, müstesnâ bir şahsiyet olmakla beraber bir o kadar da az bilinen Ahmed Avni Konuk hakkında önemli bir kitap yayımlandı:Ahmed Avni Konuk:Görünmeyen Umman(Klasik Yayınları;2009) Bu kitap, mahviyeti nedeniyle hakkında çok az bilgi bulunan Ahmed Avni Konuk'u günümüze ve geleceğe tanıtmak için, Konuk'un meşk silsilesine mensup olan Savaş Ş. Barkçin'in yürüttüğü uzun süren araştırmaların meyvesi. Görünmeyen Umman'da Barkçin, Konuk'un kişiliği, hayat çizgisi, yaptığı işler, içinde bulunduğu kurumlar ve ortaya koyduğu eserleri anlatıyor. Bunun yanı sıra onu çevreleyen insanları, üstadlarını, dostlarını, talebelerini ve gönül dünyasını da çok boyutlu bir çerçevede ele almaya çalışıyor. Savaş Ş. Barkçin'le kitabını konuştuk.

Ahmed Avni Konuk kimdir? Nasıl bir insandı, birazcık bahseder misiniz?

Ahmed Avni Bey'in ayırdedici özelliği bir ârif olmasıdır. Ârif nedir diye sorulursa, kendini ve Rabbini hakkıyle bilen demektir.

Bu bilme, bugünkü entellektüelist okuyucuların ve Batılı yazar-çizer isimlerini sıralayarak edindikleri bilginin şıklığını göstermeye çalışan kompleksli dostlarımızın anladığı bir bilme değildir. Biliyorsunuz, “ârif” de, “irfân” da aynı kökten gelir. Ârif varlığı ile, varlığını katarak, hemhâl olarak, aslını unutmadan bilen, kılan, olan bir insan demektir. İşte bence Konuk hakkında söylenebilecek ilk ve son söz budur.

Konuk, hayatı boyunca Allah'ın kendisine bahşettiği bütün istidatları, yetenekleri çalıştırmış, her birinde eserler vermiş, her birinin hakkını vermiş bir insandır. Bize örnek olmasının bir yönü de budur.

Benim için Ahmed Avni Bey'in en önemli bir özelliği de elbette bağlı olduğum İsmail Dede Efendi meşk silsilesindeki bir üstâdımız olmasıdır. O yüzden benim sadece zihin ve nağmeler dünyamda değil, gönül dünyamda da merkez olan yektâ, biricik bir insandır.

Yaşamı ve yapıtları iç içe bir bütün olarak okura sunuluyor kitabınızda Ahmed Avni Konuk'un... Kitabınızı nasıl oluşturdunuz?

Hayatın, uygarlığın üç temeli var: insan, zaman, mekân. Merkezde insan vardır. Kişinin kendisi, karakteri, şahsiyeti, dostları, üstadları, talebeleri... Bir insanı anlamak ve anlatmak için onun içinde yaşadığı zaman ve mekânı da anlamak ve anlatmak gerekir. O insanın ömrü, yaşları, geçirdiği yıllar ve o yılların bize hatırlattıkları zaman boyutunu oluşturuyor. Mekân da o insanın içinde bulunduğu coğrafya, şehir, medeniyet, okullar, dergâhlar, vb... Konuk'u hakkıyle anlatabilmek için kitabımı bu üç boyutta tasarladım.

Ben “yapıt” demezdim. Çünkü “yapmak”tan türetilmiş bir kelime bu. Konuk'un eserleri vardır, yani tesir eden, etkileyen, bu âleme kalıcı sesler ve renkler taşıyan çabaları, semereleri, eserleri vardır. En büyük eseri elbette kendi irfânî, ilmî, gönül adamı kişiliğidir. Bize de buradan bir örnek çıkıyor elbette.

Kitabın dokusunu oluşturan belgeleri ve görselleri nasıl derleyip toparladınız?.

Bu belgeleri iki senelik bir araştırma ile toparlamaya çalıştım. Ankara'da Millî Kütüphane'de, PTT arşivinde çalıştım. Meclis Kütüphanesi başka bir adresti. Biliyorsunuz memurum. O yüzden bu araştırmaları yaz tatillerinde, hafta sonlarında, akşamları, öğle aralarında yapmaya çalıştık. Kütüphane araştırmalarımda değerli Miraç Adanalı'nın büyük yardımı ve desteği oldu.

Şifahi pek çok bilgiyi bana kendisine meşk silsilesinden geldiği şekilde musiki üstâdım Ali Sarıgül verdi. Muhterem Memduh Cumhur ile Mustafa Tahralı üstâdların da pek çok yardımını gördüm.

Görsel malzemeyi ise ilgili mekânları ziyaret ederek kendim fotoğraflamaya çalıştım. Yine kendi arşivimin yanısıra, Ali Sarıgül üstadımın ve değerli kardeşim, musikişinas Timuçin Çevikoğlu'nun arşivlerinden derledim.

Elbette hâlâ pek çok eksik var. Bunların önemli bir kısmı bizim çabamızın ve vaktimizin kısıtlılığından kaynaklandı. Diğer kısmı ise araştırmamıza rağmen bulunamayan bilgi ve belgeler...

Ulaşamadığınız belgeler hangileri?

En çok aradığım fakat sonuç alamadığım konu, Ahmed Avni Bey'in Robert Kolej'deki misyonerlerin sorularına verdiği cevaplar oldu. Bu rivâyet Halil Can merhumdan geliyor. Nitekim bu konuda Konuk'un Osmanlı alfabesiyle istinsah edilmiş bir risalesini bulduk ve kitabın sonuna ekledik. Ama Kolej'in bülteninde İngilizce yayınlandığı söylenen nüshayı maalesef mezunu olduğum Boğaziçi Üniversitesi'ni ve Robert Koleji ziyaret edip sorup, araştırmama rağmen bulamadık. Nasip elbette.

Ahmed Avni Konuk'un çok yönlü bir kişilik olduğundan söz ediyorsunuz. Onun çok yönlülüğünde öne çıkan hususlar nelerdir?

Ahmed Avni bey çok yetenekli bir insan. Ve Mevlâ kuluna her yeteneği eser üretsin diye veriyor.

İşte Ahmed Avni Bey, hem devlet hizmetinde, yani PTT'de genel müdür yardımcılığı yaparak, hem devâsâ tasavvufî eserleri tercüme ve şerh eden bir âlim olarak, hem bir Mevlevî ârifi olarak, hem çok büyük bir bestekâr ve musiki üstâdı olarak, hem de bir şâir olarak Allah'ın kendisine verdiği her potansiyelden en biricik, en özgün, en yetkin eserler ortaya koymuş. Hep kimsenin o devre kadar yapamadıklarını yapmış. Bu musikide de böyle, tasavvufta, şiirde de böyle...

Tabii bir de Osmanlı uygarlığının çok boyutlu insan geleneğini unutmamak gerekir. Siz bugün liselerden besteciler çıktığını, büyük bestecilerin liselere gidip Allah rızası için musiki hocalığı yaptığını düşünebiliyor musunuz? Bir genel müdürün, bir bakanın sanat ile, gönül ile ilgilenmesi bugün nasıl karşılanır? Osmanlı'nın yetiştirdiği insan ise tek kelimeyle yekpâredir... Biz ise bugün kurak olmaktan, adımızın sadece maişet kazandığımız işle, unvanla anılmasından övünüyoruz. Uçurum budur.

Eserinize de ad olan “Görünmeyen Umman” metaforunu açar mısınız?

Ummân mecâzı hep derinlik ve enginlik için kullanılır. Ben de bunu kastettim. Bugün ülkemizdeki, yaşadığımız şehirdeki iklim, biz ne kadar görmesek ve bizden binlerce kilometre ötede de olsa, meselâ Büyük Okyanus'un etkisini taşır. O ummânı biz görmüyoruz, ama oradan gelen yağmurlar, rüzgârlar bize rahmet taşıyor. Ahmed Avnî Bey, bilinmeyi istemediği, bir ârif olarak kendini, kendi değerini gizlemeyi tercih etitği için görünmüyor. Yoksa var olmadığı için değil. O var ve hem de nasıl var, bir deryâ, bir umman olarak var. Ama mesele o ummânı da görünür ve bilinir kılmaktı. Vefâtından 70 sene sonra da olsa hamdolsun bu işi yapmaya çalıştık.

Ahmed Avni Konuk'u onurlandırmamıza gereksinimi yok, ama bizim ona gereksinimiz var, diyebilir miyiz?

Bütün büyük insanlar için bu söylenebilir. Fakat kendi özünü, tarihini, kültürünü, değerlerini bilmemeyi bir erdem gibi göğsünü gere gere söyleyebilen insanların yaşadığı bir ülkedeyiz. Travmatik bir toplumuz. Böyle bir toplumda ne mekânın, ne zamânın, ne de insanın künhü, değerleri, mirasları merak edilmez. Kimse öğretmez, öğretene ters bakılır.

Modernliğini tek varlık sebebi yaptığımız Batı'da klasik musikiyi dinleyen insan sayısı azdır. Ama kimse dinlemese bile Mozart gibi, Beethoven gibi klasik besteciler hakkında ileri-geri konuşamayacağını bilir... Çünkü yaşadıkları ülkenin yapıtaşıdır onlar. Onlara bu saygı dayatılır, öğretilir. Bizim farkımız, pek çirkin farkımız bu ki, ne biliyoruz, ne de saygı duyuyoruz.

Ahmed Avni Bey, bence eserlerini geleceğe vermiş bir insandır. İnsan olarak örnek almamız gereken pek çok yönü var.

Onu musikide zamanın Itrîsi olarak anılmasına neden olan çalışmalarından söz eder misiniz?

Bunlara kendi dilimizde “çalışma” demiyoruz. Çünkü eğer musiki faaliyetini sorarsanız o ilhâm ve ikrâmdan ibarettir. Yani eser gönlüne doğar, o da insanlara lütfundan onu aktarır, anlatır. Eğer eserlerini sorarsanız onlar da zaten “eserler”dir.

Ona zamanın Itrîsi diyenler elbette çıraklarıdır ve muhabbet ile söylemişlerdir bu sözü. Fakat bunu söylemekte bir beis yoktur. Çünkü tam 119 makamı gösteren en kudretli musiki eserini besteleyen Ahmed Avni Bey Osmanlı tarihi içinde de bir elin parmakları kadar büyük musikişinas sayılsa elbette onların içinde yer alır.

O üstâdı Zekâî Dede hazretleri gibi bir zirvenin sâdık talebesi olmakla bu olgunluğu elde etmiş. Sağa-sola bakmamış. Batı'daki gelişmeleri çok iyi bilmesine rağmen, tercihi hep kendi dünyasından yana olmuş. Zekâî Dedemizin çıraklarının bazıları Batı müziği ile uğraşıp, kendi geleneğimizi modernleştirme yoluna girmelerine rağmen, o kaynaktan ayrılmamış. İşte Rauf Yektâ Bey o sebepten Konuk için “biz hepimiz Zekâî Dede'nin çırağıyız. Ama onun izinden hiç şaşmadan giden bir tek Ahmed Avni Bey'dir” demiş. Bu bağlanma ile elde ettiği edebi ve gönül terbiyesi verdiği eserlerden hemen anlaşılır.

Peki Fihrist-i Makamat'ın önemi nedir?

Fihrist-i Makâmât bize bugüne dek ulaşan makâmları anlatan, gösteren didaktik, öğretici bir eserdir. Güftesini de Ahmed Avnî Bey yazmış. Her makâmın ifade ettiği his ve rûh âlemi bir beyit ile anlatılıyor. Buna “kâr-ı nâtık”, konuşan kâr diyoruz. Bu tarz eserler vardır. Makamları öğretmek için bestelenirler. Basit, fakat vurucu nağmelerden oluşan bestelerdir.

Ama en fazla makâmı gösteren eser Konuk'un bu eseridir. 119 makâm anlatılıyor. Bazı makâmlar hiç bilinmemesine rağmen, Konuk eski edvâr, yani musiki teorisi kitaplarındaki tariflerden yola çıkarak bu makâmları da bize gösterebiliyor. Bugün bir makâmı hakkıyla öğrenmek isteyenler önce bu esere başvurmalı.

Ahmed Avni Konuk'un yaşamıyla ilgili tartışmalı, tam açıklığa kavuşmamış olaylara da değiniyorsunuz.Yakın ama aynı zamanda uzak tarihe ait bir portre olarak Konuk hakkındaki bu çelişkili bilgilerin nerden kaynaklanıyor?

Birinci sebep mahviyetidir. Yani bilinmeme isteği nedeniyle etrafına kişisel hayatıyla ilgili bilgiler vermeyen bir zattır Konuk. İkincisi onunla ilgili, mesela evli olup olmadığına ilişkin bilgi veren kişilerin onun hayatının farklı dönemlerinde onu tanımış olmalarıdır diye düşünüyorum. Konuk, Emine Hadiye hanımefendi ile hayatının geç yıllarında evlendi. Daha evvel evli değildi. Bu evliliği elbette onun son yıllarına yetişmiş olanlar biliyor, ama daha erkenden onunla irtibatı kesilenlerin bilmemesi tabii.

Siyasi iktidarlarla ilişkileri nasıl Ahmed Avni Konuk'un?

Batılılşma sürecinde nasıl bir konumu vardır Ahmed Avni Konuk'un? İslamcılardan farklılaşan ya da onlarla örtüşen yönleri hakkında neler söylersiniz?

Ahmed Avni Bey'in bir ideolojik meşguliyeti olmadı. O muvahhid, mustakim, muhterem bir mü'min idi. O nedenle dini, dinin haricindeki modern kalıplara sokmanın bir çeşidi olarak yorumlarsak İslâmcılık ile irtibatı yoktur. O dönemin meşhur İslâmcıları olan Âkif gibi, Said Hâlim Paşa gibi zatlarla bir ahbablığı olmadığını sanıyoruz. Fakat bunu yanlış anlamamak lazım. Meselâ Tevfik Fikret'in o hezeyânlarla dolu Târîh-i Kadîm şiirine Âkif'in verdiği cevabı destekleyen uzun bir manzumesi var. İmanından kaynaklanan cesareti ve yiğitliği daima öndedir.

Siyasi iktidarlar ile bir uzlaşma ya da çatışma halinde olmadığı, hayatı böyle anlamadığı açık. Öyle kabiliyetli ki, gerek Osmanlı, gerekse Cumhuriyet dönemlerinde vazgeçilmez birisi olarak makamında kalıyor. Hatta bütün devlet daireleri Ankara başkent olunca oraya taşınmasına rağmen, bir tek Ahmed Avni Bey'in birimi Istanbul'da bırakılıyor. Bir memur olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki böyle bir şey çok zordur. Kimseye istisna yapılmaz. Demek ki işinin ehli Ahmed Avni Bey üstâdımız.

Onun işinin ehli olması da gönül ehli olmasından...

Ne demek bu derseniz, izah edeyim.

Bu dünya inanma ve yaşama yeridir. Kim gelirse gelsin yapılması gerekenler var, idealleri var, kişiliği var. Mevlevî bir zat. Sadece ibâdet ile yetinmeyip, nefsini olgunlaştırmaya da çalışan bir insan, bir ârif. Bu yüzden hayatını lâf ile değil, iş ile geçirdi. Buradan da bize bir ibret çıkıyor. İnsan işini de gönül ile yapmalı. İşi zenginleştiren ve topluma büyük bir katkı sağlayan işte bu bakıştır...

Peki Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan “müzik devrimi” karşısında nasıl bir tavır almış ya da tutum geliştirmiştir?

O dönemde kendi öz müziğimize karşı olumsuz tavırlar, bazılarının hoş gösterme çabalarına rağmen kasıtlı, tutarlı bir inkar politikasıdır. Bu sadece müziğe has değil, biliyorsunuz. Osmanlı'ya ait bırakın yazılı eserleri, semtler, şehirler bile yok edilmiştir.

Bir Mevlevî ârifi olan Ahmed Avnî Bey'i düşününüz. Kendisi yüksek bir bürokrat. Geceleri sabaha kadar tasavvufî eserleri ya tercüme, ya şerh ediyor. Mevlevîhâne'ye mukâbeleye, âyin-i şerîfe katılmaya gidiyor. Beş vakit namazını kılıyor. Bir çoğu âlim ve mutasavvıf, hattâ şeyh olan dostları onun evine, meclisine gelip onun sohbetini dinliyorlar. Ve musikiyi zikir olarak gören bu anlayışın bu üstâdı sadece harflerin, Kur'an'ın, ilimlerin, tekkelerin değil, o seslerin bile yasaklandığını görüyor. Ama bunların hiç birisi onun şevkini kırmıyor. Kimse basmayacak olsa da eserler yazmaya devam ediyor, hem de Osmanlıca olarak...

Musikimize saldırılmasına ve eğitiminin yasaklanmasına rağmen canla-başla musiki talim ediyor, meşk ediyor. Diğer arkadaşları özellikle Rauf Yektâ Bey merhûm gazetelerde bu yasakçılara karşı yazılarla mücadele ederken, Konuk sessiz ve derinden talebe yetiştiriyor. Yani cevap vermiyor, cevap inşâ ediyor. Burada da bizim için bir işaret var...

Konuk'un da okuduğu Daruşşafaka'dan bir çok müzik insanının yetiştiğinden söz ederken Zekai Dede'yi özellikle anıyorsunuz.Onun musiki alanındaki çalışmalarından söz eder misiniz?

Ahmed Avni Bey'i Zekâî Dede'yi anmadan ve bilmeden anlayamayız. Kişi üstâdından belli olur çünkü. Düşünün, ülkemizin ilk özel lisesinde Türk musikisi dersleri var ve hocası o dönemin en büyük bestekârı ve ve bütün zamanların en büyük bestekârlarından Zekâî Dede hazretleri. Sonraları Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiyye tarafında kurulan aynı Dârüşşafaka'da Türk musikisi yasaklanmıştır. Çok az bir ücret karşılığı, yaz-kış sektirmeden bu okuldaki yetimlere musiki dersi veren bu yüce zat Zekâî Dede'dir. Buradan da bir ibret çıkmaz mı bizlere?

Onun en yetkin çırağı, yetim olup bu okula giren Ahmed Avni'dir. Zekâî Dede okulda kabiliyeti olduğunu gördüğü talebeleri kendi özel meşklerine davet ederdi. Böyle çok bestekâr yetiştirmiştir. Bugün musikimiz bütün tehditleri ve yıkımları atlatıp hâlâ varlığını devam ettiriyorsa, buradaki en büyük hizmet Zekâî Dede ve onun çıraklarına aittir. Başta Ahmed Avni Bey, sonra oğlu Hâfız Ahmed Efendi, Rauf Yektâ Bey, Muallim İsmâil Hakkı Bey gibi niceleri... Ahmed Râsim de meselâ Dârüşşafaka'dan onun çırağıdır.

Zekâî Dede'yi Ahmed Avnî Bey'in anlatımıyla tanıtayım, yeter: “Ben öyle âşık bir zat görmedim.” Dedemizin ayırdedici özelliği asla saraya bulaşmaması, kendini asla geleneğin saf kaynağından koparmamasıdır. Onun bestesini dinlediğinizde, ona ait olduğunu önceden bilmeseniz bile hemen anlarsınız. Nerden mi? Eğer o eserden size oluk oluk aşk, şerhâ şerhâ muhabbet akıyorsa işte Zekâî Dedemizin eseridir o.

Ahmed Avni Konuk'un nota öğrenmeyi de “Mûsikî edebim bozulur” düşüncesiyle reddetmiş olmasının yanında bu konuya farklı baktığını ortaya koyan yaklaşımları da var. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Modern anlamda yazmak ve okumak ile, medeniyetimizdeki okumak ve yazmak aynı şey değil.

Musiki alfabesidir nota. Bu yedi harften müteşekkil alfabeyi öğrenmenin ne mahzuru var diye düşünülebilir. Ama işin esası öyle değil. Çünkü bu cevabı veren âlim ve uzman bir kişi olduğuna göre mesele sadece okuyup, yazmak değil.

Onun notayı öğrenmeyi reddetmesinin esasında, notayı musikinin bizim medeniyetimizdeki serbestliğini, açıklığını sınırlayan bir araç olarak görmesi yatar. Bir insanın kitaptan bir şeyi okuması ile, zihni ve gönlünden gelen kelimelerle konuşması arasında dağlar kadar fark olmaz mı?

Nitekim bugün eserleri notaları olmayınca okuyamayan çok ehil musikişinas kardeşlerimiz var. Fakat üslupları, tavırları, edâları sadece okumaya odaklandıkları ve nota eserleri içselleştirmeye engel olduğu için asla arzu edilen derecede olmuyor. Mekanik, ruhsuz, kişiliksiz icrâlar ortaya çıkıyor. Hani çevremizde vardır, bazı dostlarımız sadece kitap açıp, oradan okuyabilirler, ama asla kendi cümleleri yoktur... Kitap gidince ilim de gidiyor böylelerinden.

Halbuki anlam insanın içindedir, satırlarda değil sadırlardadır.

Bestekâr kimliğinin gerek dönemi gerekse günümüz için önemi nedir?

Beste, Farsça kökenli bir kelime ve “bağ” demek. Ahmed Avni Bey'in bestekârlığı da üstadlarına bağlanır. Zekâî Dede ile zevk olarak neredeyse hiç bir farkı yoktur. Üslup olarak elbette farkları olabilir. Çünkü ayrı bir şahsiyyettir. Kendi döneminde besekârlığı, aynen ilim adamlığı, şairliği, tasavvuftaki derin birikimi gibi çok meşhur değildir. Öyle olmasını istememiştir de ondan.

41 adet bestesi var. Bunların üçü âyin-i şeriftir. Biliyorsunuz musikimizde âyin bestekârlığı en üst seviyeyi ifade eder. Ayrıca sadece bestekârlık da yetmez, aşk ve vecd gerekir... Üç eserin hepsi de birer mücevherdir. Diğer sözlü eserleri de öyledir.

Bu âyinlerden Dilkeşide ve Bûselikaşîrân âyinleri geçen yıllarda albüm olarak yayınlandı.

Bugün onun bu sınırlı sayıdaki eserlerini iyi inceleyen kişi, musikimizin ana damarını keşfedecektir. O kadar sağlam, kurallara uygun, fakat aynı zamanda her nağmesinden “aşk, aşk” diye sesler gelen bir insandır.

Onun tasavvufla ilişkisi nasıldır? Bu konudaki tercümelerinin tasavvuf literatüründeki yeri hakkında neler söylersiniz?

Ahmed Avni Bey'in tasavvuf yönü tabiidir ki diğer yönlerini, bu arada musiki yönünü de belirlemiştir. Genç iken Selânikli Mehmed Es'ad Dede merhuma intisab etmiş, Mevlevîlik yoluna girmiş. Yenikapı Mevlevîhanesi'ne bağlı. Aynen üstâdı Zekâî Dede hazretleri gibi... Bütün zevki, şevki, gayreti bu yolun erkânı üzerindedir.

Dostları arasında Mevlevî dedegânından ayrı olarak, başka tasavvuf meşreplerinden mutasavvıflar da vardır.

Ârif bir zattır. Mevlânâ hazetlerinin âşığıdır. Aynı zamanda İbni Arabî hazretlerinin de müştâkıdır. Bu sebepten belki bir ilke imza atarak, bu iki zatın eserlerini tercüme ve şerh ederken birbirileriyle konuşturmuştur. Tasavvufî eserlerinin tamamı büyük eserlerdir.

Bu tür eserleri şerh etmek büyük ilim ve ihata, kuşatıcı bilgi ve bakış ister.

Ahmed Avni Bey hazretleri bunları hakkıyla başarmış.

Mesnevî şerhi bugüne kadarki en kapsamlı şerhtir. İbni Arabî hazretlerinden de Fusûs ve Tedbîratül İlâhiyye adlı eserleri şerh etmiş. Bugüne dek Latin harfleriyle basılan eserlerinin dışında çok önemli eserleri de var. Merhum Selçuk Eraydın gibi Mustafa Tahralı ve Mahmut Erol Kılıç da bu konuda büyük gayret sarfediyorlar. Ben de eski alfabedeki eserlerinin tamamının günümüz okuyucusuna ulaştırılmasını candan arzu ediyorum.

Tasavvuf bağlamında yaptığı tartışmalar nelerdir? Buradan hareketle onun tasavvuf anlayışının belli başlı özellikleri hakkında neler söylersiniz?

Bir kere vahdet-i vücûdun Oryantalistlerin tanıtmaya çalıştığı ve bizdeki bazı kişilerin de anladığı gibi panteizm olmadığını açık ve net bir şekilde ortaya koyar. Çünkü Batılı sınırlı kafa benzeterek mahkûm eder. Burada vahdet-i mevcûd yok ki, bu yakıştırma haklı olsun. Yani mevcudun birliği değil, Varlığın birliği esas. Buna vahdet-i şühûd olarak yapılan itirazları da telifçi bir anlayışla reddeder. Ona göre esas olan tevhid-i mutlaktır. Bu iki tez de aynı gerçeğe, Gerçek olan Hakk'a işaret ederler.

Kişiler hangi tezi ileri sürerlerse sürsünler, mihenk Kur'ân'dır, sünnettir, sadece akıllarıyla değil gönülleriyle de âlim olmaya hak kazanmış ilmî birikimdir.

Bakın Robert Kolejdeki misyonerlerin İslâm ile ilgili verdiği cevaplara... Kitabımızın ekinde yer alıyor. Göreceksiniz ki her cevabında tevhid esastır. Her bir cevapta önce Kur'an'dan, sonra hadîslerden, sonra da Mesnevî'den mesnedler getirir.

Zaten tasavvuf da bu demektir. Ayrı bir kavram olması ayrı bir gerçeklik olduğu anlamına gelmez. Bu aynen “elma” demek ile, “elmanın tadı” demeye benzer. “Elmanın tadı” dersek, “elma”dan bağımsız bir şeyden bahsedebilir miyiz? Elmanın tadı, elma olmadan mümkün olur mu?

Kısacası ona göre Kur'ân'a, sünnete uymayan bir şey, adı ne olursa olsun merduddur. Reddedilir, güzelleştirilmez, meşrulaştırılmaz...

Ahmed Avni Bey, inanca, tarihe, geleneğe, bizi biz yapan her şeye karşı açılan saldırılara gönlüyle, gönül yoluyla, geleceği inşa ederek cevap vermiştir. Bugün ondan bir ummân olarak bahsediyorsak, bu lâfa değil, işe eğilmesi yüzündendir. Bizi besleyen ama pek azımızın bildiği bir çok ummândan birisidir. Hakk'a dost olduğu gibi, Hakk'ın kullarına da hâdim olmuş, hizmet etmiş. O yüzden rahmet ile yâd edilmeye, örnek alınmaya lâyık bir değerdir.
 

Asım Öz / TİMETÜRK

Bu Ropörtaj 6349 defa okundu.
Diğer Röportaj Başlıkları
Mahmud Erol Kılıç’la, zaman algısı üzerine 06.08.2016
Emin Işık ile Vahdet-i vücûd Kavramı 06.11.2015
Mahmud Erol Kılıç ile din ve ahlak üzerine 06.09.2015
Fatih Çıtlak ile Mizah Üzerine 06.09.2015
Ö. Tuğrul İnançer ile Söyleşi 30.06.2014
Ö. Tuğrul İnançer ile Söyleşi 03.06.2013
Mahmud Erol Kılıç ile söyleşi 30.12.2012
Bilal Kemikli ile Tasavvuf ve Şiir Üzerine Söyleşi 20.09.2012
H. Nur Artıran ile Bayram üzerine 21.08.2012
Ömer Tuğrul İnançer ile 31.07.2012
Mehmet Fatih Çıtlak ile... 24.05.2012
MEHMET DEMİRCİ İLE... 15.05.2012
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile... 04.04.2012
Cemalnur Sargut ile söyleşi 09.03.2012
Emin Işık Dede ile bir Röportaj... 28.12.2011
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile... 04.10.2011
MUHSİN İLYAS SUBAŞI İLE RÖPORTAJ: 13.06.2011
Prof. Dr. Cihan Okuyucu ile Ropörtaj 13.04.2011
MAHMUD EROL KILIÇ ile 05.01.2011
Mevlana Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Yrd. Doç. Dr. Nuri Şimşekler 13.12.2010
Prof. Dr. Dilaver Gürer ile Mülakât 15.09.2010
H. Nur Artıran ile Ropörtaj 23.07.2010
Mehmet Fatih Çıtlak ile Edeb üzerine Mülakât 13.06.2010
EMİN IŞIK HOCA İLE TASAVVUF VE MEVLEVİLİK ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ 24.04.2010
İsmail Güleç ile Mesnevi Üzerine... 24.03.2010
İbrahim Gamard ile 18.02.2010
Prof. Dr. Ethem CEBECİOĞLU ile bir mülâkat 22.01.2010
Postnişin Mustafa Holat ile Ropörtaj... 14.12.2009
Dr. Safi ARPAGUŞ ile... 01.10.2009
Prof. Dr. Mehdi Aminrazavi ile 18.08.2009
NİYAZ
M. Faik Özdengül
Abdestin hakîkatine dâir
Cuma Mektupları
Mevlana’dan beslenme öğütleri
İsmail Güleç
TASAVVUF KAPILARI AÇMAKTIR
Mahmut Erol Kılıç
DERVİŞ GÖNÜLSÜZ GEREK
Muhsin İlyas Subaşı
HZ. MEVLÂNÂ'YA GÖRE RAMAZAN VE ORUÇ
Editör'ün Seçimi
Mevlevî
Mehmet Demirci
GERÇEK VE SAHTE DİN REHBERLERİ
Misafir Yazar
MESNEVÎ HİKÂYELERİ ÜZERİNE
Nuri Şimşekler
Vefâ
Ö. Tugrul İnançer
Mevlâna ile aramızdaki engeller...
Adnan K.İsmailoğlu
Hz. Mevlânâ’dan Nasîhatler
A.Selâhaddin Çelebi
MEVLÂNA DERGÂHI POSTNİŞİNLERİ
Yakup Şafak
Küfürle İmân
H. Nur Artıran
DERVİŞ II
Mehmet Fatih
Mesnevi Dersleri Aramak
M. Sait Karaçorlu
Tevekkül
Cemalnur Sargut
Sahte Şeyhler
Editör'den
MEVLÂNA’DA AŞK ESTETİĞİ
İsmail Yakıt
Mevlâna'yı Anlamayanlar
Tarihten Bir Yaprak
Mevlevilik
Sezai Küçük

Asitâne Mevlevi Kültür Dergisi

Anasayfa | Hakkımızda | Site Haritası | İletişim | E-mail
Semazen.net'in resmi web sitesidir.
Web sitemizin dışında farklı sitelere yönlendiren linklerin içeriklerinden Semazen.net sorumlu tutulamaz.
Copyright © 2005, Tüm Hakları Saklıdır.
Sayfa oluşturma zamanı: 0.0327 sn.
Programlama: CMBilişim Teknolojileri Görsel Tasarım: Capitol Medya