Site Haritası
Kur'an-ı Kerim
Hadis-i Şerif
Hz. Mevlana
Eserleri
Seyyid Burhaneddin
Bahâeddin Veled
Şems-i Tebrizi
Selahaddin Zerkubî
Sultan Veled
Hüsâmeddin Çelebi
Hz.Mevlâna Dergâhı
Sema
Adab ve Erkan
Yolun Mertebeleri
Çelebilik
Mevlevi Ayinleri
Mevlana İhtifalleri
Akademik
Yükle
Hizmeti Geçenler
Mesnevi Sohbetleri
Mesnevi Hikayeleri
Sesli Kitaplar
Fihimafih Okumaları
Duyuru&Etkinlik
Haberler
Semazen Video
Semazen Radyo
E-Kart
Projelerimiz
Foto Galeri
Soru ve Cevaplar
Keşkül Dergisi
Linkler
KONYA
Evrad-ı Şerif
Dinletiler
Bağış



 

Google

Kur'an-ı Kerim

Dinleyelim


Hz. Mevlânâ'nın eserlerinden hangisini okudunuz?
Mesnevi
Divan-ı Kebir
Fihimafih
Mecalis-i Seba
Mektubat
Birkaçını
Hiç Birini
 
Röportaj

Prof. Dr. Dilaver Gürer ile Mülakât

Hz. Mevlânâ ekmek ve güneş gibidir. Ekmek ve güneş insanın bedenini besler, bedenine hitap eder. Mevlânâ’nın fikirleri insanın ruhuna, kalbine, gönlüne, maneviyatına hitap eder.

15 Eylül 2010

Hocam size öncelikle şunu sormak istiyoruz Hz Mevlânâ’ya, özellikle Batı’da olmak üzere tüm dünya üzerinde gösterilen ilgi malum. Bu ilginin nedeni nedir? Hz Mevlânâ yüzyıllar öncesinden bugünün dünyasına, bugünün modern insanına ne söylüyor ki bu kadar ilgi görüyor?

Malum Konya’da yaşıyoruz ve Konya’nın en büyük değerlerinden birisi Hz Mevlânâ. Mevlânâ’ya olan ilgi aslında sadece batıyla ve günümüzle sınırlanamaz tabi; Mevlânâ yaşadığı andan bugüne gelinceye kadar kendi fikirlerine ulaşan herkesin ilgi odağı olmuştur.

Mesela bizim kültürümüzde Mesnevîhâneler oluşmuş, bu Mesnevîhânelerde Mesnevîhanlar Hz Mevlânâ’nın 25.000 beyitlik dev kitabı, dîvânı Mesnevî’yi okutmuşlardır. Şiirlerden oluşan o büyük kitabı Mesnevîhanlar ezberlemiş, onları okumuşlar. Hatta Mesnevîhanlar, Mesnevî okuturken yanlarında bir de yedek Mesnevîhan bulunurmuş, ola ki beyti hatırlamazsa o hatırlatırmış. Ayrıca bizim kültürümüzde, Osmanlı, Anadolu kültüründe Cuma hutbelerinde hatipler bir ayet okur, bir hadis okur peşinden de Mesnevî’den bir beyit okurmuş. Yani bu derece halka inmiş bir eser. Bizim kültürümüzde eskiden beri var, şimdi de var. Dolayısıyla batıda da olacaktır. Kitle iletişim araçlarının arttığı, iletişimin kolaylaştığı günümüz dünyasında elbette ki Mevlânâ’nın o çağrıları bütün insanların gönüllerinde akis bulacaktır.

Batıda özellikle günümüzde Mevlânâ’nın fikirlerinin duyulmasının ve yayılmasının sebepleri belki batının geçirmiş olduğu pozitivist, maddeci bir süreçten sonra tekrar maneviyata yönelmesi, maneviyat konusundaki açlığı şeklinde izah edilebilir. Ama tek sebep de bu olmasa gerek. Belki ondan daha önemli sebep, Mevlânâ’nın çağrısının evrenselliği, Mevlânâ’nın bütün insanları kucaklıyor olması, görüşlerinin herkese hitap ediyor olması, herkesin Mevlânâ’nın çağrısında kendine bir yer buluyor olmasıdır. Tabi, Mesnevî ve Mevlânâ’nın diğer eserleri; bu tip büyük şahsiyetlerin eserleri aynı zamanda ilahî kelamın bir tefsiridir; yani Kur’an’ın bir tefsiri niteliğindedir. Kur’an’ın hayattaki iz düşümleridir. Öyle anlamak, öyle okumak lazım… Yani ilahî kelam hayatın bütününü kuşatır, ama bu kuşatma genel esaslar itibariyledir. Bunların şerhi, açıklaması ilahî kitapla hemhal olanlara bırakılmıştır, hemhal olanlar bunu en güzel şekilde yaparlar. İlahî kitabı, gündelik hayatı dikkate alarak en güzel biçimde tefsir edenlerden birisi de Mevlânâ’nın Mesnevî’sidir ve diğer eserleridir.

Mevlânâ’nın eserlerinde herkes kendine bir yer bulur. Bu olumsuz anlamda değildir. Yani herkes bir yer bulur derken, pişmanlığıyla da yer bulur insan. İlla ki kötülüğüyle yer bulacak değil yani. Mevlânâ hayatı boyunca yapmış olduğu vaazlarda olsun, insanlığa bırakmış olduğu eserlerde olsun daima insan problemini, insanlığın problemlerini ele almıştır. İnsanların haleti ruhiyeleri ile ilgili, sosyal hayatta karşılaştıkları konuların, problemlerin, hatta sadece sosyal hayatta değil kendi iç dünyalarında, manevî dünyalarında karşılaştıkları bütün problemlerin hemen hemen hepsine bir nebzede olsa temas etmiş, onlara değinmiştir. İşte bunun için Mevlânâ’nın çağrısıyla karşılaşan herkes, orada kendisine bir yer bulacaktır. Batı Mevlânâ ile geç tanıştı tabii; 19. yüzyıl başlarında ve daha çok 20. yüzyılda tanıştı. Nicholson’ın çalışmalarıyla, batılı müsteşriklerin Mevlânâ üzerindeki çalışmalarıyla batı Mevlânâ’yı tanıdı. Ama şu anda öyle bir noktaya geldi ki, batıda Mevlânânın şiirleri Amerika radyo ve televizyonlarında, medyasında besteli olarak okunuyor ve şarkı yapılıyor, Mevlânâ ile ilgili programlar yapılıyor ve internette Mevlânâ yazdığınızda milyonlarca site çıkıyor karşınıza. Elbette bu tip insanlar, insanın gönül dünyasına hitap ettiği için o arzu duyulan ruhaniyet boşluğuna cevap verdikleri için bütün insanlar bu çağrıda kendilerine bir yer buluyorlar. Bu sadece batıya has değil, batı sadece Mevlânâ’yı yeni tanıdığı için bu böyle… İnsanlar ta Japonya’dan kalkıyor, Şili’den kalkıyor, Güney Afrika’dan kalkıyor Konya’ya geliyor, Avustralya’dan kalkıyor buraya geliyor, onun eserlerini okuyor. Tabi tarihi şahsiyetleri çok iyi tahlil etmek lazım… Yani onlar evrensel olduğu için çağrıları da evrensel oluyor, her çağa hitap ediyor.

Hz Mevlânâ’nın yaşadığı döneme baktığımızda kendi çağında da çok sevildiğini ve görüşleriyle takdir edildiğini görüyoruz. Ve onu sadece talebeleri ya da müritlerinin, sadece Müslümanların değil, Müslüman’ı gayr-i müslimi, kadını erkeği, idarecisi idare edileni ile tüm insanların sevdiğini görüyoruz. Yaşadığımız çağ ve Hz Mevlânâ’nın yaşadığı çağın getirdikleri ve gereklilikleri farklı olmasına rağmen Hz Mevlânâ’yı yaşadığı çağda da popüler yapan aynı şey midir?

Bir önceki sorumuzda aslında bunun cevabı var. Bu tip şahsiyetlerin, büyük sûfîlerin, büyük düşünürlerin görüşleri zamanla, mekânla sınırlı değil. Tarih boyunca her zaman insanın karşılaşacağı problemlerle ilgilenmişler. Yani bunların çağrıları, bunların mesajları tarih üstü, zaman üstü diyebiliriz. Bu anlamda mesela insan her zaman insan. Hani insan hastalandığında üzülür, başına kötü bir şey geldiğinde üzülür. Bu taş devrinde de böyleydi, orta çağda da böyleydi, 21. yüzyılda da böyle. Bundan sonra da böyle olacak. İşte bu tip şahsiyetler, özelde de Mevlânâ; insanın bu genel ve derinden, her zaman olabilecek problemlerine çözüm üretiyor. Bunun dinle, ırkla, bölgeyle, çağla, zamanla, sosyal şartlarla, içinde bulunulan durumla alakası yok. Mevlânâ dağ başındaki insana da hitap eder, şehirdeki insana da hitap eder, yöneticisine de hitap eder, din âlimine de hitap eder.

Malum onun cenazesinde Müslümanlar; Yahudileri, Hıristiyanları görmek istemiyorlar “Siz ne yapıyorsunuz, Mevlânâ Müslüman birisi, cenazesinde sizin ne işiniz var?” diyorlar. Günümüzde de bu aynı. İnsanlar inanç konusunda, farklı düşünce konusunda birbirlerini yiyorlar, birbirlerini katlediyorlar ve en küçük tahammülleri yok. Bunu en bariz şekilde Türkiye’de de görüyoruz. Olumlu açıdan da görüyoruz, olumsuz açıdan da. Bu inanç farklılıklarını, başkalarıyla bir arada yaşama problemlerini… Güya günümüz; anlayış çağı, hürriyet çağı, insan haklarına saygı çağı… Yoksa Mevlânâ bundan 800 yıl önce, bu işi kendi şahsında çözmüş Cenazesine Konya’da olan bütün inanç gruplarından insanlar katılmışlar ve Müslümanların hayretlerine, taaccüplerine; Mevlânânın cenazesine katılan yabancıların verdiği cevap çok ilginç. Diyorlar ki: “Mevlânâ ekmek gibidir, güneş gibidir. Ekmeğe ve güneşe sadece Müslümanların değil herkesin ihtiyacı var.” Bu cevap çok ilginçtir. Ekmek ve güneş tarih boyunca insanlara her zaman lazımdır. Mevlânâ da adeta ekmek ve güneş gibidir. Ekmek ve güneş insanın bedenini besler, bedenine hitap eder. Mevlânâ’nın fikirleri insanın ruhuna, kalbine, gönlüne, maneviyatına hitap eder. İşte insanlar orada kendi gönüllerini, kendi kalplerini, kendi ruh dünyalarını buldukları için Mevlânâ’ya o günde koşuyorlardı, bugün de koşuyorlar, tarih boyunca koşmuşlardır. Bundan sonrada hep koşacaklardır. Çünkü Mevlânâ insana hitap ediyor, insanı ele alıyor.

Hocam siz yıllarını bu alana vermiş bir isimsiniz Bize Hz Mevlânâ’nın eserlerinin tamamından ortaya çıkan/çıkacak olan sonuca ilişkin görüşlerinizi özetlemenizi istesek neler söylersiniz?

İnsanlık düşünce tarihi daima varlıkla ve varlığın çok özel bir parçası olan insanla ilgilenmiştir. Dinde böyledir, dinî ilimler de böyledir Pozitif bilimlerde neticede insanı anlamak için ortaya çıkmıştır ve tüm alanlarda da çalışmalar bu yönde devam etmektedir. Dolaysıyla Mevlânâ’nın geçmişine, birikimlerine; yani popüler bir tabirle Mevlânâ’yı Mevlânâ yapan değerlerine baktığımız zaman Mevlânâ’nın yetişme tarzını birikimlerini şöyle bir gözden geçirdiğimiz zaman bu sorunun cevabı ortaya çıkacaktır: Mevlânâ İslam tarihinde 13. yüzyılda yaşamıştır. Bu yüzyıl tarikatların kökleşmesi, köklü tarikatların kurulma dönemidir Yani bu ne demek? Allah’a ulaşmak isteyenlerin sistematik olarak bir araya geldiği çağ demek. Ve bu yüzyıl gelinceye kadar bütün İslamî ilimler zirve noktalara ulaşmışlar. Biz hala 13. yüzyılda dini ilimlerde ulaşılan o tekâmüle günümüzde ulaşamadık.

13. yüzyıldan sonra şerh dönemi başladı. 13. yüzyıla kadar temel eserler ortaya kondu. Bu yüzyıldan itibaren kabaca şerhler yazıldı. 1500’lü-1600’lü yıllara kadar bu eserler anlaşılmaya çalışıldı. 1700’lü yıllardan itibaren de Müslümanlık düşüncesi pek bir varlık gösteremedi, parlaklık gösteremedi. Daha sonra da batıda pozitivist akımlar, maddeci akımlar falan başladı. Bunların etkisiyle günümüze kadar geldik. Günümüzde yeni bir inkişaf gerekiyor. İslam düşüncesinde bu inkişafın modeli 13. yüzyıl olmalı, 13. yüzyıl İslam düşüncesi olmalı. İşte Mevlânâ bu dönemde, yani İslamî birikimlerin, İslamî düşüncenin zirvesinde yer alıyor. Bu zamanda iman konuları inanç konuları, hatta pozitif bilimlerdeki konular zirveye ulaşmıştır. Mevlânâ bütün bunların adeta bir birikimi, bir toplamı… Böyle bir şahsiyet...

İşte o şahsiyetin eserlerine baktığımızda biz tek çeşit bir Mevlânâ görmüyoruz; mesela Mecâlisi Seb’a’da camide halka hitap eden bir din adamı, halk adamı Halka vaaz u nasihatlerde bulunan bir din adamı görünümündedir Mevlânâ. Fîhi mî Fîh’de sarayda, konakta, çarşıda, pazarda, okulda halka hitap eden Mevlânâ karşımıza çıkıyor. Mesnevî’de ise İslamî mesajını, tasavvufî mesajını, insan terbiyesi konusunda, insanın manevi yönünün eğitimi konusunda fikirlerini çağlara mesaj bırakan Mevlânâ’yı görüyoruz. Böyle bir Mevlânâ karşımıza çıkıyor. Divanı Kebîr’de ise tamamıyla özel hayatın içerisinde, kendi gönül dünyasının içerisinde bir Mevlânâ var karşımızda. İşte bütün bu eserleri yan yana koyduğumuzda, karşımıza adeta muhatabına göre değişen, muhatabına göre mesaj üreten Mevlânâ’yı görüyoruz. Dolayısıyla Mevlânâ adeta bütün bir İslam kültürünün, İslamî ilimlerin birikiminin örneği gibi. Bu noktadan meseleye baktığımızda Mevlânâ şunu veriyor bize: Hayatı…

Biz dünyada bir hayat yaşıyoruz ve bu hayatın gerçekleri var, bu hayatın görünen tarafı var, görünmeyen tarafı var. Bu hayatı nasıl düzgün yaşayabiliriz, bu hayattan sonra ne olur, ne olacak, ona nasıl hazırlanabiliriz? Bizim bir yaratıcımız var, bu yaratıcımızla ilişkimizi nasıl düzeltebiliriz, nasıl olursa bizim için daha hayırlı olur? Bütün eserlerin özeti budur. Ama sosyal hayatın gerçekleri dışına çıkmadan… Sosyal hayatın gerçekleri dediğimiz unsurlarda acı da vardır, gözyaşı da vardır, hata da vardır, sevap da vardır, ibadette vardır, günah da vardır. Mesela Dîvân-ı Kebîri açtığınızda onun coşkun dünyasını görürsünüz Mesnevî’de de hissedersiniz bunu ama Mesnevî’de hep “aman karşımdaki yanlış anlamasın, yanlış yollara sapmasın” diye muhatabı düzgün yolda tutmak için kendini tutan ve mesaj veren bir Mevlânâ vardır. Sürekli mesajını düzgün kelimelerle ifade etmeye çalışır. Aslında çok uzun bir konu da ben kısaca bunları söyleyebilirim.

Mevlânâ’nın zaman zaman hümanizmle özdeşleştirilmek istendiğine, zaman zaman ise ibadet ve kulluktan âzâde bir din anlayışına sahipmiş gibi gösterilmek istendiğine şahit oluyoruz. Burada Hz. Mevlânâ’nın “aşk-sevgi-muhabbet” kavramlarına yüklediği anlam nedir? Hz. Mevlânâ’yı nasıl anlamak gerekir?

Evrensel şahsiyetlerin şöyle bir yumuşak karnı vardır; herkes orada kendisine bir yer bulur. Zaman zaman bu yer bulma yanlış telakki ile de gerçekleşebilir. Mesela günahkâr insanları da “yahu bu bizi de olumluyor, olumlu karşılıyor” şeklinde bir düşünceye sevkedebilir. Oysa biz Mevlânâ’nın genel hayatına baktığımızda şunu görüyoruz: Mevlânâ öncelikle bir din alimidir. Tamam insandır, çok başarılı bir insan, sosyal hayatı başarılarla dolu bir insan… Ama bir din alimi. Onun da bir üst mertebesinde sünni bir sûfî. Yani ehl-i sünnet ve’l-cemaat görüşlerinin dışına çıkmayan bir din alimi. Mevlânâ ibadetlerine çok bağlı. Mevlânâ, Allahın emir ve nehiylerini Kur’an ve sünnet ekseninde yaşayan ve bu çizginin dışına çıkmamaya çalışan, çıkmamış birisi. Müttakî birisi Mevlânâ, yani takva sahibi birisi. Dinde, dinî ibadetler konusunda aşırı titiz davranan birisi. Bu durum şunu gerektirmiyor ama; -tabirim hoş görülsün maksadım burada kimseyi incitmek değil- onun bir molla kafalı, yobaz, softa olmasını gerektirmiyor. Çünkü Mevlânâ’nın beslendiği ana damar tasavvuf damarıdır, tasavvuf membaıdır.

Tasavvufî düşüncenin esası olan fikir insan bazında şudur; insan, Allah katındaki en makbul değerdir. En makbul yaratılmış varlıktır. Dolayısıyla insana değer vermek Hakk’ın sevgisine değer vermektir. Bütün tasavvufi sistemlerde, bütün sûfîlerde bu böyle benimsenmiştir. İnsan ne olursa olsun insandır. En büyük günahkâr da olsa, en büyük günahı işlemiş de olsa insan meleklerin üstüne çıkabilecek kabiliyettedir, Allah katında çok değerlidir. Çünkü Cenab-ı Hak sadece insanı değil, tüm varlığı muhabbetiyle yaratmıştır tasavvufta. Yani varlıkta muhabbet esastır, sevgi esastır. Bunu biz ayetlerde de, hadislerde de buluyoruz. Bunu sûfîler kafalarından uydurmuyorlar. Gerçekten sağlam temellere dayanıyor. İslam düşüncesi, İslam dini de böyle bakıyor meseleye. İnsan her şeyden değerlidir. Bir insanı öldürmek, İslam düşüncesinde âlemleri öldürmek gibidir. Yine bizim düşüncemizde bir insanı incitmek Kabeyi yıkmak gibidir, Allahın evini yıkmak gibidir. Çünkü insan Cenab-ı Hakk’ın sırf muhabbetinden yarattığı bir varlıktır. Bu; hatasını görmeyelim, her şeyini hoş karşılayalım anlamında değildir. Özde böyledir. Dolayısıyla burada Mevlânâ’nın “Gel, ne olursan ol, yine gel” çağrısından hareketle sanki herkese olumlu bakıyor zehâbına kimse kapılmasın. Elbette nihai noktada olumlu bakıyor ama Mevlânâ ömrü boyunca insanlara doğruyu öğütlemiş, doğruyu yapmalarını tavsiye etmiş, yanlışlardan sakındırmakla ömrü geçmiş bir şahsiyet. Bunu böyle anlamak lazımdır.

Mevlânâ kimdir? Mevlânâ nasıl yaşamıştır? Mevlânâ hayata nasıl bakıyordu? Gerçekten Mevlânâ’yı sevenler bu açıdan Mevlânâya yaklaşmalı. Yani Mevlânâ özelinde konuşacak olursak, siz Mevlânâyı çok seviyorsanız Mevlânâ gibi olursunuz, olmalısınız. Mevlânâ ise İslam’ın sınırları içerisinde yaşamaya çalışmış, Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmaya çalışmış, büyük bir Hakk aşığıdır. Onun meşhur sözüdür: “Ben Kur’an’ın kölesiyim, bu can bu bedende olduğu müddetçe. Kim benden Kur’an dışı bir söz söylerse ben o sözden de, o sözü söyleyenden de şikayetçiyim, ondan muzdaribim, bizarım” diyor kendisi, açık açık söylüyor. Hayatı; Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanma, onun sevgisini kaybetmeme yolunda geçmiş bir şahsiyet. Onu öyle değerlendirmek lazım, temelinde böyle görmek lazım… Onun dışında gündelik hayata çıktığımızda Mevlânâ; bir kafire de saygı göstermiştir, bir putpereste de sempati duymuştur; bu Allah’ın yarattığı varlığa gösterdiği sevgidir. Çünkü Cenab-ı Allah’tan başka bir şey görmüyor ki o büyük şahsiyetler. Cenab-ı Hakk’ın tecellisine saygı duyuyor; isminin, sıfatının tecellisine saygı duyuyor, yoksa orada yapılan yanlışa değil.

Son dönemde özellikle Hz. Mevlânâ ve Hz. Şems-i Tebrizî’nin ilişkisini ela alan popüler romanlar kaleme alındı. Bu romanların Hz. Mevlânâ’nın mesajının anlaşılmasında etkili olabilir mi, ne kadar etkili olabilir?

Bu tip çalışmalarda şöyle bir sıkıntımız var. Günümüzde Mevlânâ çok fazla popülerleştirildi. Mevlânâ’nın kendisinde popülerlik vardır fakat bu popülerlik diğer yönleriyle birlikte olursa ancak, yerinde olur. Mesela Mevlânâ’nın dindarlığı, insan sevgisi, insana verdiği değer, ilme verdiği değer, ahlâka verdiği değer… Bunun gibi Mevlânâ bir toplum büyüğü, Mevlânâ bir önder… Mevlânâ bütün yönleriyle birlikte olduğu zaman güzel. Ama tek başına popülerleştirirseniz Mevlânâyı; bu, Mevlânâ olmaktan çıkar. Mevlânâ’yı hurafeler yığını haline getirirsiniz, basitleştirirsiniz, mecrasından çıkarırsınız, hedefinden saptırırsınız. Ne demek istiyorum; neticede herkes Mevlânâ’da bir yer bulacak kendine, buna kimsenin “hayır, sen gelmeyeceksin” demeye hakkı yok. Dolayısıyla herkes yazsın ama günümüzde Mevlânâ’yı gerçek değeriyle, ilmi yönüyle, şahsiyetini gerçek yönleriyle ortaya koymak gerekir. Maalesef Mevlânâ hakkındaki bilgiler çok yetersiz, çok sığ ve çok hamasî, sözüm yadırganmasın ama Mevlânâ ile ilgili yapılan çalışmalar edebiyat parçalamaktan veya protokol konuşmalarından öteye geçmiyor. Yani ilmî yönden Mevlânâ’nın fikirleri, şahsiyeti ortaya konmuyor. Bu konmadığı zaman da popüler tarafı ağır bastığında veya tek başına kaldığında o karşımızdaki Mevlânâ olmuyor. Dolayısıyla bu gibi çalışmaların maalesef temeli yok. Ben görüyorum güzel şeyler bunlar, elbetteki Mevlânâ’yı tanıtır, kaynağa götürür neticede, faydadan hâlî değildir. Ama bu çalışmalar sağlam temellere dayansaydı, mesela bu romanları, bu çalışmaları yazan kişiler doğrudan Menâkibü’l-Ârifîn’i, Sipehsâlar’ı, Mevlânâ ile ilgili diğer temel kaynakları, hatta Mevlânâ’nın kendi eserlerini ve Sultan Veled’in eserlerini okumuş olsalardı durum çok daha farklı olurdu. Maalesef bunların temelleri dördüncü-beşinci derecedeki kaynaklardan çalışmalara dayanıyor, sıkıntı orada. Yoksa güzel çalışmalar, faydası olacağına da inanıyorum. Kimsenin de “Mevlânâ hakkında siz kitap yazamazsınız, çizgi film yapamazsınız” demeye hakkı yok. Mevlânâ evrensel bir değer, herkesin değeri. Sadece senin, benim değil. Dolayısıyla yazsınlar ama gönül istiyor ki güzel olsun bu çalışmalar, kalıcı olsun. İşte bunun yolu da -madem ki roman yazıyorsunuz, bu işi çizgi film yapıyorsunuz, profesyonelce yapıyorsunuz - uzman kişilerden bilgi almaktan geçiyor. Fakat onların da şöyle bir haklı tarafları var maalesef. Mevlânâ konusunda uzman az, ortada uzman geçinenler de popüler olarak geçiniyorlar diyebilirim. Maksadım kimseyi incitmek değil. Yani gönlüm Mevlânâ hakkında ciddi çalışmalar yapılmasından yana, ciddi şekilde onun fikirlerinin şahsiyetinin ortaya konmasından yana ve onun hakkında bu tür endirekt; roman gibi, çizgi film gibi, film gibi çalışmaların da bu ciddi kaynaklardan beslenmesinden yana. Şu anda maalesef ne bu ciddi çalışmalar yeterli durumda, ne de bu tip tarihî çalışmalar ortaya koyanlar birinci dereceden kaynaklara müracaat etmekteler. Bana öyle geliyor yani. Kimseyi de incitmek değil niyetim, neticede herkesin hakkıdır Mevlânâ, papazların söylediği gibi, O ekmek ve güneş gibidir. Herkeste ekmek ve suyu isteyecek ve istifade edecektir.

Peki hocam Hz. Mevlânâ’nın son dönemde, özellikle Konya için “inanç turizmi”nin bir parçası olarak görülmesine ve meselenin “elimizdeki Hz. Mevlânâ gibi bir değeri dahi kullanmasını bilemiyoruz” noktasına getirilmesine nasıl bakıyorsunuz?

Bu konu halkımızın, aydınlarımızın kültür seviyesiyle ilgili. Kültürel noktada düştüğümüz seviyeyle ilgili. Bakın 2007 yılı Mevlânâ yılı ilan edildi Unesco tarafından. Unesco, Birleşmiş Milletler bu konuda Türkiye’ye tam destek verdi. Kendisi tam destek vermek kaydıyla bu konudaki faaliyetleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti Kültür Bakanlığı’na bıraktı. Kültür Bakanlığı da Konya’ya havale etti. Ama biz maalesef 2007 yılında Konya’daki Şeb-i Arûs törenlerinde dahi biz sema törenlerini dolduramadık. Dolduramayız, biz bu kafadayız çünkü. Birlik ve beraberlik içerisinde değiliz.

Çok özür dileyerek konuşmak istiyorum; menfaatten, ranttan ayrı düşünmüyoruz Mevlânâ’yı. İnanç turizmi falan filan… Aslında Mevlânâ gibi büyük bir gönül adamının, turizm gibi maddi bir rantın konuşulduğu, maddiyatın gündeme geldiği bir alanda konuşulması, bu gibi kavramlarla, faaliyetlerle anılması benim aklımı, kalbimi, gönlümü rencide ediyor. Gönül ister ki hiç bunlarla gündeme gelmesin. Ama biz Mevlânâ’yı hakkıyla anlamaya çalışsak, hiç bir karşılık gözetmeden o güzel insanın düşüncelerini fikirlerini yaşayarak, okuyarak başkalarına aktarmaya çalışsak bu inanç turizmi kendiliğinden oluşacaktır. Dolayısıyla Mevlânâ’yı biz bu kültürel seviyede olduğumuz müddetçe tanıtamayız. Öncelikle kendimizi bağlardan kurtarmamız gerekiyor. Mevlânâ’dan istifade etmenin yolunun maddi değil de manevî olduğunu düşünmeliyiz. Kendimize, onun fikirlerini hizmet ettirmek, çıkar sağlamak amaçlı değil de; Mevlânâya, onun o evrensel fikirlerine, o güzel düşüncesine, bütün insanlığı kucaklayan düşüncesine hizmet etmek esaslı düşünürsek; gerçekten sadece ve sadece hizmet etmeyi temel olarak esas alırsak o zaman Mevlânâ’yı tam olarak tanımış olacağız. Bu düşünceye ne zaman ulaşırsak o zaman Mevlânâ’yı biz de düzgün bir şekilde tanıtacağız, Mevlânâ’ya karşı vazifemizi yerine getirmiş olacağız. İnanç turizmi de kendiliğinden oluşacak. Kaldı ki Mevlânâ’yı bu tanıtamama, kullanmasını bilememe pek bizim dışımızda gelişen bir olay da değil. Her yıl 1.5 milyona yakın insan Mevlânâ’yı, türbesini ziyaret ediyor, ona fatihalar okuyor. Bence bu, Mevlânâ kendisini epeyce bir tanıtıyor ve bizim bu seviyede, bu yanlış düşüncede olmamıza rağmen tanıtıyor anlamına geliyor. Mevlânâ’nın o noktada bize pek ihtiyacı yok gibi. Yurt içinden ve yurt dışından 1.5 milyon insan… Bu küçümsenecek bir rakam değil.

Burada şunu da söylemek isterim; hakikaten pek çok kişi de hizmet ediyor. Yani bir çokları yemek yerken, iftar ederken bir garnitür olarak semâyı kullanırken, bir çokları da sırf Allah rızası için hasbî olarak bu konuda çalışıyor. Onların emeğini de, faaliyetlerini de göz ardı etmemek lazım. Ben bu vesileyle bir tasavvuf tarihçisi olarak, bir İlahiyat Fakültesi mensubu olarak Mevlânâ’ya hizmet eden, Mevlânâ’nın düşüncelerini salt Allah rızası için yaymaya çalışan herkese şükranlarımı da sunmak istiyorum sizin vasıtanızla. Onları da göz ardı etmemek lazım. Gerçekten herkes kendi düşüncesine göre Mevlânâ’ya hizmet etmeye çalışıyor ama bazılarının faaliyetlerinin yanlış olduğu açık. Yani sema bir yemek garnitürü olarak kullanılamaz, çatal-bıçak sesleri arasındaki semâyı bu doğrudur diye takdim edemez.

 

Ribat Dergisinden alınmıştır.

 

 

Bookmark and Share

Bu Ropörtaj 4611 defa okundu.
Diğer Röportaj Başlıkları
Mahmud Erol Kılıç’la, zaman algısı üzerine 06.08.2016
Emin Işık ile Vahdet-i vücûd Kavramı 06.11.2015
Mahmud Erol Kılıç ile din ve ahlak üzerine 06.09.2015
Fatih Çıtlak ile Mizah Üzerine 06.09.2015
Ö. Tuğrul İnançer ile Söyleşi 30.06.2014
Ö. Tuğrul İnançer ile Söyleşi 03.06.2013
Mahmud Erol Kılıç ile söyleşi 30.12.2012
Bilal Kemikli ile Tasavvuf ve Şiir Üzerine Söyleşi 20.09.2012
H. Nur Artıran ile Bayram üzerine 21.08.2012
Ömer Tuğrul İnançer ile 31.07.2012
Mehmet Fatih Çıtlak ile... 24.05.2012
MEHMET DEMİRCİ İLE... 15.05.2012
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile... 04.04.2012
Cemalnur Sargut ile söyleşi 09.03.2012
Emin Işık Dede ile bir Röportaj... 28.12.2011
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile... 04.10.2011
MUHSİN İLYAS SUBAŞI İLE RÖPORTAJ: 13.06.2011
Prof. Dr. Cihan Okuyucu ile Ropörtaj 13.04.2011
MAHMUD EROL KILIÇ ile 05.01.2011
Mevlana Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Yrd. Doç. Dr. Nuri Şimşekler 13.12.2010
H. Nur Artıran ile Ropörtaj 23.07.2010
Mehmet Fatih Çıtlak ile Edeb üzerine Mülakât 13.06.2010
EMİN IŞIK HOCA İLE TASAVVUF VE MEVLEVİLİK ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ 24.04.2010
İsmail Güleç ile Mesnevi Üzerine... 24.03.2010
İbrahim Gamard ile 18.02.2010
Prof. Dr. Ethem CEBECİOĞLU ile bir mülâkat 22.01.2010
Postnişin Mustafa Holat ile Ropörtaj... 14.12.2009
Savaş Ş. Barkçin’le Ropörtaj 05.11.2009
Dr. Safi ARPAGUŞ ile... 01.10.2009
Prof. Dr. Mehdi Aminrazavi ile 18.08.2009
NİYAZ
M. Faik Özdengül
Abdestin hakîkatine dâir
Cuma Mektupları
Mevlana’dan beslenme öğütleri
İsmail Güleç
TASAVVUF KAPILARI AÇMAKTIR
Mahmut Erol Kılıç
DERVİŞ GÖNÜLSÜZ GEREK
Muhsin İlyas Subaşı
HZ. MEVLÂNÂ'YA GÖRE RAMAZAN VE ORUÇ
Editör'ün Seçimi
Mevlevî
Mehmet Demirci
GERÇEK VE SAHTE DİN REHBERLERİ
Misafir Yazar
MESNEVÎ HİKÂYELERİ ÜZERİNE
Nuri Şimşekler
Vefâ
Ö. Tugrul İnançer
Mevlâna ile aramızdaki engeller...
Adnan K.İsmailoğlu
Hz. Mevlânâ’dan Nasîhatler
A.Selâhaddin Çelebi
MEVLÂNA DERGÂHI POSTNİŞİNLERİ
Yakup Şafak
Küfürle İmân
H. Nur Artıran
DERVİŞ II
Mehmet Fatih
Mesnevi Dersleri Aramak
M. Sait Karaçorlu
Tevekkül
Cemalnur Sargut
Sahte Şeyhler
Editör'den
MEVLÂNA’DA AŞK ESTETİĞİ
İsmail Yakıt
Mevlâna'yı Anlamayanlar
Tarihten Bir Yaprak
Mevlevilik
Sezai Küçük

Asitâne Mevlevi Kültür Dergisi

Anasayfa | Hakkımızda | Site Haritası | İletişim | E-mail
Semazen.net'in resmi web sitesidir.
Web sitemizin dışında farklı sitelere yönlendiren linklerin içeriklerinden Semazen.net sorumlu tutulamaz.
Copyright © 2005, Tüm Hakları Saklıdır.
Sayfa oluşturma zamanı: 0.0275 sn.
Programlama: CMBilişim Teknolojileri Görsel Tasarım: Capitol Medya