Site Haritası
Kur'an-ı Kerim
Hadis-i Şerif
Hz. Mevlana
Eserleri
Seyyid Burhaneddin
Bahâeddin Veled
Şems-i Tebrizi
Selahaddin Zerkubî
Sultan Veled
Hüsâmeddin Çelebi
Hz.Mevlâna Dergâhı
Sema
Adab ve Erkan
Yolun Mertebeleri
Çelebilik
Mevlevi Ayinleri
Mevlana İhtifalleri
Akademik
Yükle
Hizmeti Geçenler
Mesnevi Sohbetleri
Mesnevi Hikayeleri
Sesli Kitaplar
Fihimafih Okumaları
Duyuru&Etkinlik
Haberler
Semazen Video
Semazen Radyo
E-Kart
Projelerimiz
Foto Galeri
Soru ve Cevaplar
Keşkül Dergisi
Linkler
KONYA
Evrad-ı Şerif
Dinletiler
Bağış



 

Google

Kur'an-ı Kerim

Dinleyelim


Hz. Mevlânâ'nın eserlerinden hangisini okudunuz?
Mesnevi
Divan-ı Kebir
Fihimafih
Mecalis-i Seba
Mektubat
Birkaçını
Hiç Birini
 
Röportaj

MAHMUD EROL KILIÇ ile

Kozmik Oda programında Mahmut Erol Kılıç, Mevlevilik, Hz.Mevlana, Mesnevi, günümüz dünyasında İslam algısı konularında önemli açıklamalar yaptı.

05 Ocak 2011

Kozmik Oda’ya konuk olan tasavvufta günümüzün referans isimlerinden Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Mahmut Erol Kılıç, Mevlevilik, Hz.Mevlana, Mesnevi, günümüz dünyasında İslam algısı konularında önemli açıklamalar yaptı.

“Hz. Mevlana, herkes beni kendi durduğu noktadan değerlendirdi diyor Mesnevi’nin ilk başlarında. Fakat benim esas sahip olduğum içimde yatan o deruni sırları araştırmadı. Herkesin bir Mevlana’sı var. Bir Mevlana var New York’ta, bir Mevlana var Konya’da, bir Mevlana var İstanbul’da, Mevlana var Washington’da Mevlana var Tahran’da… Bu soruların içerisinde gerçekten Mevlana nerede? Gerçek Mevlana nerde?  Belki de modern dünyanın her şeyi ikonlaştırması, her şeyi adeta bir şekle büründürmesinin, manipülatif tabii bir süreci. Bu arada gerçek Mevlana kayboluyor o açıdan çok doğru. Bu açıdan benim söyleyeceğim şey de benim anladığım bir Hz. Mevlana olacaktır. İnşallah doğru anlamışımdır.”

“Kendisinin her yaratılmış gibi iki yönü var. Cismani bedeni bir de ruhani tarafı. Dikey tarafı, yatay tarafı. Yatay tarafı 30 Eylül 1207 de Belh’te Burhanettin Sultan-ul Ulema’nın bir çocuğu olarak doğmuş olması, 66 senelik bir ömrün sonucunda Konya’da vefat etmiş olması. Başından geçen evlilikler, zahiri hayatı. Bir de onun taşıdığı manevi tarafı var. Yani onu araştırmak manevi kimliğini elde etmek beden coğrafi tarihini elde etmekten çok daha zor. Buna histografi deniyor yani yatay tarihçilikten ziyade dikey tarihçilik. Ben şahsen Hz. Mevlana gibi insanların düşünce arkeolojisini yaparak, onu düşünce katmanlarında gevelan etmeyi tercih ediyorum. O açıdan Hz. Mevlana gibi büyük bilgeler nadir gelirler. Onların hayat hikayelerindeki merhaleler, dereceler, geçtikleri duraklar evrensel anlamda her insanın geçebileceği noktalar olduğu için bizlere yardımcı olabilecek işaretler taşımakta. Ben o yönüyle Hz. Mevlana’dan istifade ediyorum. Bir Allah dostu büyük bir bilge, arif, düşünür. Yorumlamanıza göre filozof diyebilirsiniz, felsefenin hakiki anlamını kullanıyorsanız, Hikmet anlamındakini kullanıyorsanız evet öyledir. Ama 18. yüzyıldan sonra özellikle batıda gelişen sadece rasyonalist ve pozitivist yaklaşımların felsefe olarak kabul edildiği diğer inisiyatik ve sezgisel taraflarının dışlandığı ki yeni Eflatuncu felsefede olan şeylerin dışlanması neticesine indirgenmiş bir felsefeyi kastediyorsanız öyle bir filozof değildir.”

Kasıt mı cehalet mi?

“Yani ikisi de doğru. Gerçekten bazı yazarların bunlar roman yazarları da olabiliyor, sırlar, gizemler, sufilik modası var şu an edebiyatta bazı iyi niyetli diyebileceğimiz yazarların, bu romancıların belki de yereli manada bu dünyayı tanıyamadıkları, bu felsefeyi özümseyememeleri neticesinde çok da art niyetli olmadan masumane hatalarını görüyoruz. Bu masumane hatalar bir iki de kalırsa tövbe edilirse… ama devam edilirse aynı şekilde onlara artık tasavvufi roman demememiz gerekiyor. İkinci grup ise kasten bunu yapanlar. Bunlar da ikiye ayrılıyor. Birisi müslümanlığın içerisinden kasten yapanlar. Biliyorsunuz dinlerde katlar vardır, dereceler vardır. Dini bilgi tekdüze monoblok bir bilgi değildir. Zaten yeryüzüne inen hiçbirşey tekdüze değildir. Gece vardır, gündüz vardır. İnsanlık farklın farklı yaratılmıştır. Her birinin zevkleri farklıdır. Dolayısıyla Allah Kur'an’da farklılıkları belirtir. Düşünce farklılıklarını belirtir. İlimde derinleşenlerle diye bir tabakadan bahseder. İlimde sathi bir bilgi sahibi olanlardan bahseder. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” denilir. Her zaman ve her zaman meratip dediğimiz… Ve  “ilim size dereceli olarak da verilmiştir” sözü de çok önemlidir ayettir bu. Bütün bunların hepsini topladığımız zaman Hz. Mevlana’yı anlamak için de İslam dininin veya din katmanlarının içerisindeki katmanlarda ilerlemiş olmak gerekir.”

Bu mesafe kat etmeyi salt rasyonel, ders görme, kitap okuma şekliyle kastetmiyoruz. Yani ilim kendin bilmekmiş diye büyük şairlerimizin, ariflerin dillerinde ifade edilen ilim dedikleri bir kıyl-ü kal imiş ancak denildiği gibi sadece kıyl-ü kal olmayan sadece dedikodudan ibaret olan ilim değil, bizzat yakıne eren ilim derecelerine çıkmış olanları kastediyoruz. Buna baktığımız zaman Hz. Mevlana gibi insanları anlayamayan alt düzey insanların isim veremiyorum belki ama İslam dünyasında bugün dahi takipçileri bulunmakta. Onlar ise aynı kedinin uzanamadığı ciğere mundar der pis der sözünde de olduğu gibi sürekli körüklemektedirler, kötülemektedirler. Bu sadece Mevlana için değil o mertebeye gelmiş herkes taşlanır. Yapı gereğidir bu.”

“Hz.Şems Çok önemli. Hz. Şems’i iyi tanımak iyi bilmek gerekiyor. Kendisinin ifa ettiği fonksiyon çok önemli. Bir kere kimyasının alt üst ediyor. Hz. Mevlana’nın Şems’le tanışmadan önceki hayatına baktığımız zaman, ben, bir İslam alimi, bir hoca, Molla Hüdavendigar, günümüz tabiriyle konuşuyorum bir profesör…Şems’in farklılaştırdığı şey terk-i terk makamının her şeyi her türlü etiketi terk etme hali, gerçekten çok zor çok tehlikeli bir hal. Dikkat edin Şems’le karşılaştıktan sonra müridlerini dahi dağıtıyor. Neden? Şeyh sıfatı dahi bir ağırlık veriyor. Çünkü her türlü etiketi birilerine devrediyor. Dikkat edin mürşitlik faaliyetini başkalarına devrediyor. Kendisi bütün sıfatlarından kurtulmak istiyor. Bu nokta çok önemli. Şems onda gerçekleştiriyor bunu. Bazı insanlarda o gizli bir gurur oluşturabiliyor içerisinde. Ben şeyhim ben kamilim binlerce müridim var. Böyle yüzlerce örnek vardır tasavvuf tarihinde. Dervişlerini dağıtmış, tekkesini kapatmış şeyhler var. Onun için Hz. Mevlana’nı hayatında diyorum ya kimyasını bozuyor Şems adeta. Zaten onu tanıdıktan sonra diyor ben bambaşka bir hale geldim. İlahi mesajın sırrını, o terk-i terkin sırrını elde etmeye başlıyor. Bu bir evvelki merhalede yani Seyyid Burhaneddin döneminde almış olduğu tasavvufi eğitimle babasının döneminde almış olduğu tasavvufi eğitime alternatif  bir şey değil. Bunun tabii bir sonucu. Bu noktaya çıkmış olmak. Kitaplarını yakan sufiler var. Kitaba karşı olduğu için mi? Karısını boşayanlar var. Ben tamam buraya kadar diyor. Bunlar enteresan örnekler.”

“Şems’de görmüş olduğu tecelliyi Hz. Mevlana başka insanlara da yansıtmak istiyor. Hüsameddin Çelebi bunlardan bir tanesi. Mesnevi’nin doğumunu gerçekleştiren kişi o. Biliyorsunuz halife olarak müridlerini ona havale ediyor, ona bırakıyor. Bu arada Hz. Mevlana’nın Şems’in nazarına düçar olduktan sonra, nazarına çarpıldıktan sonra o almış olduğu enerjiyi Hüsameddin’e yansıttığını görüyoruz. O benim çok önemli bir kardeşim diyor. Çok dediğiniz gibi övüyor. Tabi ki unutmayalım Mesnevi’nin ardından Külliyat-ı Şems dediğimiz, Divan-ı Kebir dediğimiz kendi adını atıyor bir kenara kullanmıyor, Şems’in adına şiirler söylüyor, yanarak yakılarak. O açıdan Mesnevi seyri süluk metodu olarak okunur ancak terk-i terk makamına çıkan aşk boyutuna çıkan, fena ender fenadan sonra beka ender beka konularına girenler için uygundur Külliyat-ı Şems. Onun için tasavvuf ehlinin her bir sözünün dereceleri vardır. O sözün hangi dereceden söylendiğine göre değerlendirmek gerekir. Şems derecesi 40 yaş sonrası bir derecedir. Siz bu yolda ilerlemek isteyen bir gence Mesnevi’yi Fi hi Mafih’i tavsiye edebilirsiniz. Ama 40’ından 50’sinden sonra Külliyat-ı Şems’i tavsiye edersiniz. Çünkü oradaki o yakıcı şeyi belli bir yaştan sonra anlamaya başlar insanlar.”

“Sema Teknik anlamda işitmek demek. Sufilerin ibadetlerinde coşku boyutuna çıkarak kuru kuruya ibadetten Hz. Ali efendimizin ok saplandığında namaza durayım da öyle çıkarın dediği namaz halini yakalama veya Peygamber Efendimiz’in bazen namaza durduğunda başından sarığının sırtından rigasının düştüğü haller söz konusu. Kendinden geçtiği namazda. Bunların hepsi topladığınız zaman bir şeylerin işitilmeye başladığını gösterir. Tasavvufta işitmek çok önemlidir. Görmekten daha önemlidir işitmek. Çünkü kulaktan giren söz eğer o sözün sahibi dölleyici bir kelama sahipse, dölleyici bir kelam bir söz kulağınızdan içeri akıtılırsa o kalbe intikal eder ve kalpte doğum gerçekleştirir. Ama dölleme özelliğine sahip olmayan bir söz kulaktan girer öbür kulaktan çıkar.”

Tabi ki kalbe indikten sonra sizin kimyanız bozulmaya başlar bir kere. Ayaklarınız yerden kesilmeye başlar, pır pır etmeye başlar. Sema o coşku halinin bir neticesi olarak spontane olarak yalnız, kendiliğinden gelişen bir şey. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki insan psikolojide ve tıpta da, insan eğer çok coşkulu bir hale gelirse iki türlü hareket yapıyormuş. Bir tanesi tıpkı anne karnında fetusun o kendi içine doğru kıvrılma hareketi gibi bir diğeri ise kendi ekseni etrafında dönme hareketi. Bunu pek çok yerde görürsünüz. Bugün dahi semanın benzeri hareketler yapılan başka kültürler başka alanlar da var. Yani bir futbol maçında da ben şok sema gördüm. Konser izleyen gençlerde sema veya zikir benzeri şeyler gördüm. Demek ki tavırlar olarak insanoğlu aynı hareketleri yapıyor. İçeriği farklı olabiliyor. Yalnız Mevleviliği ya da tasavvufu sadece semadan ibaret olanak algılamak da yanlış. Sema veya sema türü şeyler ritüellerdir. Hz. Mevlana’nın da bellidir ne kadar sema ettiği. Eski metinlerde biz semanın daha .çok kapalı kapılarda, lambalar kapatılarak öok da ziyaretçinin olmadığı yerlerde yapılan bir mistik tecrübe olarak görüyoruz.”

 

Hz. Mevlana bir tarikat kuralım diye ortaya çıkıyor değil. Her türlü sıfattan kurtulmaya çalışan bir insan. Okudukça eriyorsunuz. Hz. Mevlana ile birlikte eriyorsunuz. Tamamen benlikten geçmeye çalışıyor. Bir şey kurma iddiasında falan olmayan bir insan. Dolayısıyla tabi ki ardından sistemleştirme dönemi oluyor ve bu bir tür müzikal forma kavuşuyor. Mevleviliğin içersinde tıpkı diğer tarikatlarda olduğu gibi def gibi rebab gibi bazı musiki aletleri gerek sembolik olarak gerekse fiziki olarak kullanılmıştır başından beri. Ama bundan öte başka şeyler de vardır. Hz. Mevlana’nın Mecalisi Seba’sına baktığmız zaman, Fi hi Mafih’ine baktığımız zaman ilmi sohbetler olduğunu gömekteyiz. Sadece semadan ibaret olmadığını görmekteyiz. Ama günümüzde sade ce müzikal form kaldı. Burada sizin sorduğunuz sorunun cevabı, bu eğitim metoduysa bunun eğitim metodunun geleneksel tarzda nasıl sürdürülüyorsa öyle sürdürülmesinin gerekliliği.”

“Mesnevi’ye yalnız temizler dokunabilir”...Kur’an-ı Kerim için de aynı şey Cenab-ı Allah tarafından söyleniyor. Buna yalnız temizlenenler dokunur. Bunu fıkhi derecelerde anlamak mümkün, daha üst derecelerde anlamak  mümkün. Fıkhi derecede anlamak, salt buna hapsetmek bence yanlış bir yaklaşım. Çünkü sadece abdest alınarak Kur’an2a dokunulabilir anlamı veriliyor buna. Oysa ki buna mugayir şeyler görmekteyiz. Sahabe döneminde abdesti olmadan Kur’an’ı eline alanlar söz konusu. Gelenekte muhalif bir yaklaşım bu. O zaman burada kastedilen ne? Kur’an’ın hakikatine sadece temizlenme eyleminden geçmiş, tavfiye, tahliye ve tezkiye dediğimiz o arınmayı gerçekleştirmiş insanlar nüfuz edebilir anlamında yorumluyor sufiler. Kur’an’ı anlamak için sadece Arapça yeterli değil. Öyle olsaydı Ebu Cehil çok iyi Arapça biliyordu. Ama anlamadı. Demek ki Kur’an’ı anlamak için bugün sadece medreselerde okutulan Arapça eğitimi yeterli değil. Arapçasız da olmaz anlamak için ama Kur’an’da başka bir şey var. Sadece dil yeterli olsaydı başkaları anlardı. Anlaşılması için gerekli olan nedir o zaman? Hz. Mevlana da zaten Mesnevi için Fıkhullah-ul Ekber. Allah’ı en büyük anlayış. Fıkhı anlayış diye tercüme etmek gerekiyor.  Bu tercüme hatasından dolayı büyük saygı duyduğum İslam Fıkhı ekolü dini ilimlerde manevi ilimlerin dahi üzerine çıkarılmış durumdadır. Bu aslında çok modern ve çok yanlış bir yapılanmadır. Salt hukuki süreçlerle ilgilenen bir ilim dalı manevi ilimlerin her zaman altındadır. Geleneğimizde her zaman böyle olmuştur. Arifler her zaman öndedir. Arif-i Fakih olmak yani Arif olur ondan sonra fakih olur. Arifler zaten fıkıhtan  geçmişlerdir zaten. Bugün İslam dünyasındaki daralmanın en büyük sebebi, İslam dünyasının en büyük problemi İslam dini eşittir fıkıh haline getirildi. Bu maalesef ülkemizde de var. Fıkıh İslam denizinin içinde bir alandır. Önemli bir alandır. Ama sadece fıkıh demek değildir. Hz. Peygamber’in Mekke döneminde fıkhi bir İslam yoktur. İmani esasları incelememiz gerekiyor o zaman. Nasıl bir iman toplumu oluşturdu onun üzerine de bir takım yaptırımlar yani hukuk ve fıkıhı inkar etmiyoruz. Ama bugün maneviyat inkar ediliyor. Din eşittir sadece yaptırımlardan meydana geliyor. O zamanda bugün Somali gibi dünyada gayrı safi milli hasılası en düşük ülkelerden birine kendilerine genç adını veren Şebab gurubu İslam devleti kuruyoruz diye el koyarlar ve ilk İslam icraatları ertesi sabahtan itibaren birkaç hırsızlıkla itham edilen 16-17 yaşındaki gençlerin kollarını kesmek olur. Böyle bir İslam yoktur tarihte.”

 

“Mesnevi’yi bugün salt edebi kaygılarla okursak Mesnevi bize bir hikaye kitabından öteye geçemez. Evet hikayeler var ama Kur’an-ı Kerim’de de hikayeler var. Biz size misaller veriyoruz diyor Cenab-ı Allah. Anlama düzeyi ile beraber metin gider. Bizde şu anda anlama düzeyi ihmal edildi salt metin kaldı elde. Bu Kur’an için de söz konusu. Kur’an aşırı tekstleştirildi. Bir text book haline getirildi. Eğer öyle olsaydı asrı saadette Peygember’in de elinde olurdu. Hatta Peygember’e gerek kalmaz, Cenab-ı Allah tarafından herkese fasikül fasikül gönderilirdi. Ortada bu manada biz modernlerin yaptığı gibi salt bir tekst yok. Peygamber’in hayatında cebinde tuttuğu Diyanet mühürlü veya Kur’an hakem olsun diye ellerinde slogan olarak tuttukları bir kitap söz konusu değil. Ama baktığımız zaman Hz. Ayşe’nin söylediği “O yürüyen Kur’an’dı” sözü gibi bir canlı Kur’an söz konusu. Ayet çok enteresandır, “Bu Kur’an bir gizli kitabın içindedir” diyor. O gizli kitap insansa eğer Kur’an onun içindeyse eğer Kur’an’la hemhal olması, bu nokta çok önemli. Bizler bunu kaybettik. Biz Kur’an gibi dinin ana kaynağın ruhani tarafını öğretmeninden kopararak, hatta bugün Ehl-i Kur’an diye bir akım var Peygamber’e hiç gerek olmadığını söylüyor ki çok büyük bir hata Peygamber’in mertebesini bilmiyor. Peygamber olmazsa Kur’an olmaz. O’nu aldığınız zaman Kur’an düz bir kitap haline gelir. Mesnevi’ye de geldiğimiz zaman aynı şekilde. O da temiz olmayanlar bu Mesnevi’den anlayamazlar anlamında söylenmiş bir sözdür. Yani Mesnevi mürşitlik edecektir. Hz. Şeyh Ekber Füsus için söylüyor diyor ki, “Bizim vefatımızdan sonra bizim sayfalarımızdan günde sekiz sayfa okuyanı biz bir yerden alır bir yere getiririz” diyor.

Kurallar hakikate giden yolda bazı esasların tanzim edilmesi ve hakikate giden yolda muhafaza eden bir fonksiyonu olması gerekir. Kuralların vaaz ediliş gayesi ruhu içindir. Yani hakikati içindir. Ama bir zaman sonra ruhu kaybolunca kanunların kendisi kendine işaret eder hale gelip hakikat haline gelmiştir. Benim temas etmek istediğim problem bu. Tarihte olmayan bir şeydir. Yüzyılın başında başlamıştır radikal siyasi İslam da bundan neşet etmektedir aslında o da İslam dini eşittir hukuk yaklaşımdır. Bütün İslam hukukçularına saygımı ortaya koyarak söylüyorum bunu bu gelenekte olmayan bir şeydir. En üst mertebe değildir hukukçu olmak. Arif olmaktır esas.”

“Tasavvuf bir başka dinin içerisinde var olabilir mi...Tabi ki. Hikmetin kırıntıları dağıtılmış vaziyettedir. Çin’de de olsa gidi nalın diyor Hz. Peygamber. Allah’a giden yollar kişilerin nefeslerinin adedi sayısıncadır. Varlık da Allah’tan başka hiçbir şey yok. Yegane varlık o. Siz istediğiniz yoldan gidin varacağınız tek bir nokta var. Herkes bana dönecek diyor. Herşey bana dönecek diyor. “Ben evvelim, ben ahirim. Ben batınim ben zahirim” diyor ayeti kerimede. Hangi dinden giderse gitsin herkesin varacağı son okta O. Burada yalnız kalite farkı var. Nebileri var, Resulleri var, derece sahipleri var. Nasıl Allah’ın isimleri içinde bütün isimleri kuşatan bir Allah ismi var. Nebilerin içinde de Hakikat-i Muhammediyye sahibi son Nebi ama ruhaniyette ilk nebi ilk insan, ilk madde , ilk yaratılan, O’nun için yaratılan ve her şeyin O’nun ruhundan çıktığı olan bir Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz var. Hz. Muhammed’in mertebesi içerisinde ismi camilik olduğu için O’nda Museviyyet de var, İseviyyet de var, bütün dinlerin hususiyetleri Muhammediyyette vardır. Onun için Muhammediyyette İsevilerin iddia ettiği o aşk makamı buyurun sufilerde var. Musevilerin iddia ettiği fıkıh makamı fakihlerde var. İslam geleneği içinde bütün meşrepler toplanmıştır. O açıdan ismi camidir.”

“Yurtiçinde ve yurtdışında gizemlilik, sırlılık modası var. Bu bir çok romana yansıyor. Sufizm modası Hz. Mevlana’nın hayatından bazı sözlerini satır aralarına koyarak buyurun size bir Mevlana romanı buyurun size bir tasavvuf romanı denilerek satışlar yapılıyor. Pazarlamalar yapılıyor. Bu aslında tasavvufun ne kadar geniş yürekli olduğunu gösteren de bir şey. Tabi ki manipüle edenleri de söz konusu, kasıtlı olanları da var, cehaletten dolayı olanları da var. İsim vermek istemiyorum ama hiç olmazsa Latin Amerika’dan kalkıp ikincil üçüncül kaynaklardan ancak okuduğu Mesnevi’den eğitim felsefesi çıkararak Simyacı diye bir roman yazmış Paolo Coelho gibi de mi olamıyorlar bunlar. Ben de aynı şekilde isyan ediyorum. Ki bunlar burada büyümüşler bu kültürün içindeler. Bizler bu topraklarda bu gelenekle büyümüş insanlar tutup bir seyrü süluk romanı yazamıyoruz, bir Amak-ı Hayal kadar yazamıyoruz. Turistik, folklorik biraz da ajitatif şeylerle Şems’e bir takım sıfatlar koyarak pazarın ihtiyacına yönelik manipülatif romanlar üretiyoruz.  Ben de bunlara şiddetle karşıyım. Bunlara yeteri kadar cevap verilmediği noktasına gelince, bizim geleneğimizde Yezid’e sabah akşam sövmek yerine Hüseyin’in faziletlerinden bahset diye bir anlayış vardır. Biz de tasavvuf yoluna öyle saldıranlar söz konusudur ki, yine bugünkü bir gazete bir yazar her zaman olduğu gibi yine saldırmaktadır, herkese cevap vermek yerine yolumuza bakmak…”

Kozmik Oda

Kozmik Oda programını izleyebilirsiniz.

 

Bookmark and Share

Bu Ropörtaj 6612 defa okundu.
Diğer Röportaj Başlıkları
Mahmud Erol Kılıç’la, zaman algısı üzerine 06.08.2016
Emin Işık ile Vahdet-i vücûd Kavramı 06.11.2015
Mahmud Erol Kılıç ile din ve ahlak üzerine 06.09.2015
Fatih Çıtlak ile Mizah Üzerine 06.09.2015
Ö. Tuğrul İnançer ile Söyleşi 30.06.2014
Ö. Tuğrul İnançer ile Söyleşi 03.06.2013
Mahmud Erol Kılıç ile söyleşi 30.12.2012
Bilal Kemikli ile Tasavvuf ve Şiir Üzerine Söyleşi 20.09.2012
H. Nur Artıran ile Bayram üzerine 21.08.2012
Ömer Tuğrul İnançer ile 31.07.2012
Mehmet Fatih Çıtlak ile... 24.05.2012
MEHMET DEMİRCİ İLE... 15.05.2012
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile... 04.04.2012
Cemalnur Sargut ile söyleşi 09.03.2012
Emin Işık Dede ile bir Röportaj... 28.12.2011
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile... 04.10.2011
MUHSİN İLYAS SUBAŞI İLE RÖPORTAJ: 13.06.2011
Prof. Dr. Cihan Okuyucu ile Ropörtaj 13.04.2011
Mevlana Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Yrd. Doç. Dr. Nuri Şimşekler 13.12.2010
Prof. Dr. Dilaver Gürer ile Mülakât 15.09.2010
H. Nur Artıran ile Ropörtaj 23.07.2010
Mehmet Fatih Çıtlak ile Edeb üzerine Mülakât 13.06.2010
EMİN IŞIK HOCA İLE TASAVVUF VE MEVLEVİLİK ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ 24.04.2010
İsmail Güleç ile Mesnevi Üzerine... 24.03.2010
İbrahim Gamard ile 18.02.2010
Prof. Dr. Ethem CEBECİOĞLU ile bir mülâkat 22.01.2010
Postnişin Mustafa Holat ile Ropörtaj... 14.12.2009
Savaş Ş. Barkçin’le Ropörtaj 05.11.2009
Dr. Safi ARPAGUŞ ile... 01.10.2009
Prof. Dr. Mehdi Aminrazavi ile 18.08.2009
NİYAZ
M. Faik Özdengül
Abdestin hakîkatine dâir
Cuma Mektupları
Mevlana’dan beslenme öğütleri
İsmail Güleç
TASAVVUF KAPILARI AÇMAKTIR
Mahmut Erol Kılıç
DERVİŞ GÖNÜLSÜZ GEREK
Muhsin İlyas Subaşı
HZ. MEVLÂNÂ'YA GÖRE RAMAZAN VE ORUÇ
Editör'ün Seçimi
Mevlevî
Mehmet Demirci
GERÇEK VE SAHTE DİN REHBERLERİ
Misafir Yazar
MESNEVÎ HİKÂYELERİ ÜZERİNE
Nuri Şimşekler
Vefâ
Ö. Tugrul İnançer
Mevlâna ile aramızdaki engeller...
Adnan K.İsmailoğlu
Hz. Mevlânâ’dan Nasîhatler
A.Selâhaddin Çelebi
MEVLÂNA DERGÂHI POSTNİŞİNLERİ
Yakup Şafak
Küfürle İmân
H. Nur Artıran
DERVİŞ II
Mehmet Fatih
Mesnevi Dersleri Aramak
M. Sait Karaçorlu
Tevekkül
Cemalnur Sargut
Sahte Şeyhler
Editör'den
MEVLÂNA’DA AŞK ESTETİĞİ
İsmail Yakıt
Mevlâna'yı Anlamayanlar
Tarihten Bir Yaprak
Mevlevilik
Sezai Küçük

Asitâne Mevlevi Kültür Dergisi

Anasayfa | Hakkımızda | Site Haritası | İletişim | E-mail
Semazen.net'in resmi web sitesidir.
Web sitemizin dışında farklı sitelere yönlendiren linklerin içeriklerinden Semazen.net sorumlu tutulamaz.
Copyright © 2005, Tüm Hakları Saklıdır.
Sayfa oluşturma zamanı: 0.0311 sn.
Programlama: CMBilişim Teknolojileri Görsel Tasarım: Capitol Medya