Site Haritası
Kur'an-ı Kerim
Hadis-i Şerif
Hz. Mevlana
Eserleri
Seyyid Burhaneddin
Bahâeddin Veled
Şems-i Tebrizi
Selahaddin Zerkubî
Sultan Veled
Hüsâmeddin Çelebi
Hz.Mevlâna Dergâhı
Sema
Adab ve Erkan
Yolun Mertebeleri
Çelebilik
Mevlevi Ayinleri
Mevlana İhtifalleri
Akademik
Yükle
Hizmeti Geçenler
Mesnevi Sohbetleri
Mesnevi Hikayeleri
Sesli Kitaplar
Fihimafih Okumaları
Duyuru&Etkinlik
Haberler
Semazen Video
Semazen Radyo
E-Kart
Projelerimiz
Foto Galeri
Soru ve Cevaplar
Keşkül Dergisi
Linkler
KONYA
Evrad-ı Şerif
Dinletiler
Bağış



 

Google

Kur'an-ı Kerim

Dinleyelim


Hz. Mevlânâ'nın eserlerinden hangisini okudunuz?
Mesnevi
Divan-ı Kebir
Fihimafih
Mecalis-i Seba
Mektubat
Birkaçını
Hiç Birini
 
Röportaj

Emin Işık Dede ile bir Röportaj...

Size yapılan herhangi bir iyiliğe şükretmeyen diyor, Cenâb-ı Hakk’a da şükretmiş olmaz. Evvela teşekkür kullara, insanlara, yaratılmışlara bakar.

28 Aralık 2011

Hocam eserlerinizde olsun, sohbetlerinizde olsun hep yaşanabilir olan aşkı, muhabbeti, tasavvufî, ahlâkî güzellikleri konuşuyorsunuz. En başta bunu sormak istiyoruz. Ahlâkın, tasavvufun veya muhabbetin, aşkın hayatta yaşanabilir olması için bizler neleri gözetmemiz lazım veya muhabbeti nasıl anlamamız lazım?

İşe Peygamberimiz’den başlamak lazım. Peygamber Efendimiz’den başlamak lazım. Bence öyle yani. Eğer o bir ‘usvetun hasanetun’ o bir örnekse bizim bütün hayat standartlarımızla, ölçülerimizle onu örnek alarak hareket etmemiz lazım. Müslümanlık öteki dinlerden biraz farklıdır. En farklı olduğu tarafı söyleyeyim size, Müslümanlık hayatın içinde doğmuştur, hayatla beraber gelişmiştir ve hep hayatın içinde olmuştur. Öteki dinlerde dindarlık hayattan kopma şeklindedir. İnzivaya çekilme şeklindedir. Hint dinlerinde de öyledir, Brahman dinleri yani Hindu dinleri diyoruz ona, çünkü bir mezhep veya bir din değildir o, 600-700 tane dinin meydana getirdiği birtakım mezhepler koalisyonu şeklindedir. Budizm de öyledir. Budizmde şey olmak için evvela çekileceksin. Hıristiyanlıkta da manastırlar var işte. Şimdi Müslümanlıkta tekkeler vardır ama manastırdan farklıdır. Manastır toplum hayatından kopup Allah’la baş başa kalmak, kendini ibadete vermek ve orda sürekli olmak içindir. Halbuki Müslümanlıktaki halvet kırk gündür. En fazla… Mesela itikaf diyoruz, on gündür. Ramazan-ı Şerîf’in son on günüdür. Ha, yemek pişti mi, servis yapılacak. Yanıp kül oluncaya kadar onu ocağın üstünde tutamazsın. Eğer halvet bir pişme yeri ise her yemeğin bir pişme süreci vardır, o süreç bitti mi götürüp onu servis yapacaksın efendim. Şimdi mesela şöyle söyleyeyim, bir Hıristiyan mabedine girdiğiniz zaman en aşağıdaki pencere üç metredir tabandan. Yani iki insan üst üste çıkarsa üstteki kişi pencereden ancak dışarıyı görebilir. Pencereler hep göz hizasının çok çok üstündedir, yukarıdan gelir ışık. Halbuki Müslüman mabetlerine gittiğiniz zaman pencerelerin en fazla kırk-elli santim tabandan yüksek olduğunu görürsünüz. Dışarıyı görebilirsiniz, ibadet ederken. Tabii, siz dışarıyı seyretmeyeceksiniz, yine kendinizi ibadete vereceksiniz. İsterseniz siz ibadet anında Sultanahmet camisinde Marmara’dan geçen gemileri de seyredebilirsiniz ama seyretmeyeceksiniz. Önemli olan sizi meşgul eden hayat şartları içerisinde konsantrasyonu yükseltip Allah’a kendinizi vermektir. Yani Müslümanlık; ibadetiyle, orucuyla, namazıyla, zekâtıyla hayır hasenatıyla hayatın içindedir, günlük hayatın içindedir. Dışarıdan kopuk bir din değildir. Bunun ne faydası vardır efendim? Ha, günlük hayatın içinde olmayan bir din günlük hayata etkili olamaz. Eğer siz manastıra çekilecekseniz yedi sene, sekiz sene, hatta ömrünüzün sonuna kadar senelerce… Mesela Pascal ki çok büyük bir insandır, büyük bir dehadır, zekâdır. Çok da sevdiğim bir insandır. Efendim sen bir Müslüman din adamısın, Pascal gibi bir koyu Hıristiyanı niye seviyorsun? Çok seviyorum. Ama uyguladığı metot kendisini kurtarma bakımından güzeldir. Yoksa Pascal’ın Müslümanlığının kendi toplumuna hiçbir faydası yoktur. Bizde yemek pişer ve servis yapılır. İnsan biraz olgunlaştı mı o olgunluk etrafına, yakınlarına hatta aile fertlerine, dostlarına, arkadaşlarına komşularına sirayet etsin, onları da etkilesin istiyoruz. Yani hayattan kopuk bir dinin hayatın içinde etkili olması zaten söz konusu değildir. O bakımdan Müslümanlık hayatın içinde doğmuştur, ilk Cuma namazı hurma bahçesinde hurma dallarının altında kılınmıştır, sonra oraya mescit yapılmıştır, Peygamber Efendimiz mescidini yaparken şato gibi yapmamıştır… Mesela Ashâb-ı Suffe diyoruz, nedir? Mescidin duvarının dibinde, ön tarafında oturup sohbet eden insanlardır. Peygamber Efendimiz çoğu zaman Uhud’u ziyaret ediyor, etraftaki hurmalıklara gidiyor, oradaki kuyulardan su içiyor, su içtiği kuyuya dua ediyor: “Ey kuyu senin suyunu içtik, bize hakkın geçti, Allah senin suyunu kurutmasın, daha bol daha bereketli eylesin…” diyor.

Bu meydandan kalkarken birçok tasavvuf ekolünde olduğu gibi meydanla helalleşmek, niyazlaşmak, elbisesini giyerken öpmek gibi âdetler var. Bu, aşkı meşk etmek için mi?

Tabii efendim. Yani şimdi siz oraya bastınız, o toprağın üstünde yaşadınız. O toprağın size sağladığı bir fayda var, hizmet var. O hizmete karşılık teşekkür edeceksin tabii, sen de onu öpeceksin. Allah seni depremden, kötülükten korusun… Size yapılan herhangi bir iyiliğe şükretmeyen diyor, Cenâb-ı Hakk’a da şükretmiş olmaz. Evvela teşekkür kullara, insanlara, yaratılmışlara bakar. Mesela diğer tarîkatlarda da, Mevlevilikte de karşılıklı musafaha var hatta karşılıklı el öpme var. Eli öpenin eli öpülür. El öpenin eli öpülür. Ve eşitler. Madem ki Rabbü’l âlemîn’dir Allah, âlemlerin Rabbidir, biz de âlemlerden bir kişiyiz. Müslümanlıkta imtiyaz yoktur. Âlim, fazıl, cahil, bunların hepsini eşitlemiştir. “İnnemel mü’minune ihvetün” diyor. Bu eşitlenmeyi cemaat halinde kılınan namazda görüyoruz. Önce gelen fakir de olsa en ön saftadır, sonra gelen oranın valisi de olsa hatta padişahı da olsa en son saftadır. Geliş sırasına göre, camiye giriş sırasına göre saf tutulur. O bakımdan Biz, Rabbü’l âlemin’e inanıyoruz ve bu ibadet uygulamamızda kendisini gösterir. Böyle bir toplum yaratıyoruz. Eğer şimdiye kadar İslâm toplumları arasında sınıf teşekkül etmemişse Müslümanlığın aldığı bu tedbirler dolayısıyladır. Mesela, bizde asiller sınıfı yoktur. Veyahut da kontlar, yüksek rütbe sahipleri falan… İmtiyazlı hiçbir sınıf yoktur. Bunu da evvela Peygamber Efendimiz yıkmıştır. Halbuki Mekke’de aristokrasi yani imtiyazlı sınıflar vardır. Kureyş’in yerlileri, Kureyş’in zenginleri ekâbir-i Kureyş yahut da sanâdid-i Kureyş dediğimiz insanların zaten Peygamberimiz’e itirazları budur. Ebu Cehil’in ilk itirazı budur. Güzel şeyler söylüyorsun, bunlar güzeldir ama sen bizi diyor, kölelerimizle aynı safa tutuyorsun. Onlarla beraber olmak, onların seviyesine düşmek bizim için zillettir, diyor. Kabul edilemez bir şeydir, diyor. Ne kadar doğru söylersen, güzel şeyler anlatırsan anlat, biz bunu kabul edemeyiz, diyor. Biz küçülmüş oluyoruz, diyor. Ne demek Kureyş’in en asillerini, Habeşî gibi kölelerle beraber aynı safa sokuyorsun, bu olmaz, bu kabul edilemez, diyor.

Hocam, hayata tatbik edilebilmesinden bahsettiniz. O zaman şöyle özetleyebilir miyiz ve bu özetten sonra şu soruyu sorabilir miyim? Aşk insanı yetiştiriyor ve insan da bunun hayata nakş olmasına vesile oluyor. İnsanla kaim oluyor. Her şey Allah’la kaim ama Allah’ın kaim olduğunu insan, halife olan insan gösteriyor. Bu açıdan düşündüğümüzde insanın yetişmesi ve bu aşkın yetiştirdiği insana tasavvuf açısından bakarsak birazcık açabilir misiniz?

Allah bu insanoğlunu yahut da bu kainatı niçin yarattı? “Feahbebtü en u’rafe, fehalaktu’l-halka” buyuruyor. ben sevilmeyi istedim, ahbebtü – sevdim, en u’rafa- tanınmayı sevdim, tanınmayı istedim. Bunu istersen, istemek şeklinde istersen, sevmek şeklinde, arzu etmek şeklinde de, irade şeklinde de… fehalaktu’l-halka bunun üzerine diyor, mahlûkatı yarattım. Allah’ın tecellisine en ziyade mazhar olan varlık insandır. Rahîm ism-i şerîfinin tecellisine mazhar olan bütün varlıklar, Rahman ve Rahîm ism-i şerîfinin tecellisine mazhardır ama… Rahman da umumîdir. Rahman’ın tecellisine bütün mahlûkat eşit derecededir. Rahîm’in tecellisine gelince kaabiliyeti, istidadı derecesindedir. Cansızlara Rahîm’in etkisi %5’se, canlılara %30’dur. İnsana %90’dır, %100’dür. Yani canlılar içinde de insan Rahîm’in tecellisine mazhardır. Şimdi o zaman Allah’ın Rahîm ism-i şerîfinin tecellisine en çok mazhar olan diğer varlıklar içinde canlılardır, canlılar içinde işte otlar, ağaçlar, hayvanlar en sonunda da insan. En üstün varlık.

Bu sebepten mi Rahmeten-li’l-âlemin’den en fazla istifadeyi insan yapıyor? Resûlullah Efendimiz’den?

Tabiî, tabiî. O, insanlara örnektir evvela. Bütün canlılara örnektir ama… Âzamî istifade o yüzden insandadır. Allah yarattığı her insanın kalbine o kendi ahvektu ifadesindeki rahîm ism-i şerîfinden bir sevgi hücresi, bir sevgi nüvesi, bir sevgi özü koymuştur. Ben şunu söylüyorum, benim sözüm de yeter ve Hazreti Mevlânâ’nın da ve bütün tasavvuf ehlinin de. Tasavvufun gayesi, Allah’ın kalbimize koyduğu, yerleştirdiği o özü yakalayıp geliştirmektir. O tohumu orda besleyip bahçe haline getirmektir. Oraya ulaştığın zaman zaten sen de Rahmeten-li’l-âlemin gibi bakıyorsun. Bütün insanlara sevgiyle bakıyorsun. Allah sevgisi de öyle teşekkül ediyor. Yani biz doğrudan, direkt, Allah’ı sevemeyiz. Allah’ın eserlerini seveceğiz ki O’nu sevmiş olalım. Mesela size birileri misafir gelse, yanlarında bir de küçük çocuk olsa, siz o çocuğa gösterdiğiniz sevgi ve şefkati ailesine göstermiş olursunuz. Anayı babayı ihmal edip sırf çocukla meşgul olsanız ana-baba kendileriyle meşgul olmanızdan daha çok memnun olurlar, daha çok mutlu olurlar. Şimdi “Ya hû çocuğu yere yurda koymadı, o kadar ilgilendi ki çocuklaştı âdetâ.” falan gibi bir şeyler söylerler. Çocuğu ihmal edip kendileriyle meşgul olsanız o kadar mutlu olmazlar. Allah da diyor ki: “Benim yarattıklarımla, benim kullarımla meşgul olun, onları sevin. Birbirinizi sevin.”

Hadîste de var, birbirinizi sevmedikçe gerçekten imân etmiş olmazsınız…

Aynı şey. Aynı şey derken şunu söyleyeyim: Mesela bir evde sekiz tane kardeş olsa, her gün hır gür o kardeşler birbirleriyle kavga etseler, ana baba mutsuz olur. Niye bu çocuklar birbirleriyle geçinemiyorlar, niye kavga ediyorlar diye. Ama o kardeşler âhenk içinde, sevgi muhabbetle birbirleriyle oldukları zaman ana baba da mutlu olur. Allah bütün insanlığın aile reisi gibidir. Hz. İsa da bunu söyler zaten.

Ve’l halk u iyalullah diye meşhur…

Evet iyalullah diyoruz, yani bir ailedir. Bu kadar savaşlar, kavgalar falan bizi mutsuz ediyor, savaşa girenler, ölenler, onların ailelerini mutsuz ediyor. Ve Allah’ın rızası burada değildir. İnsanların birbirini öldürmesinde değildir Allah’ın rızası. Birbirlerini sevmelerindedir. Tasavvuf da bize bu yolu gösteriyor. Evvela kendi içinde sevgiyi, o ağacı yeşerteceksin, onun meyveleri olacak ki başkasına ikram edeceksin. Kendi bağında bir şey yetişmemişse neyi ikram edeceksin? Kapkara bir dünya, kapkaranlık bir kalp, neyi sunacaksın? Kupkuru bir ağaç? O Allah’ın verdiği sevgiyi kendi bağımızda, gönül bağımızda, gönül bahçemizde ekeceğiz, biçeceğiz, sulayacağız, geliştireceğiz, onun meyvesinden de insanlara ikram edeceğiz.

Son bir sorum olacak hocam. Bu medeniyet çölünde -spontane oluyor, bir yerden okumuşluğum yok. Böyle cümleler de kurmayı pek beceremem zaten ama- bu medeniyet sahrasında vahaların, serapların hayaliyle yaşayan, serapların bile hayaliyle yaşayan insan için, günümüz insanı için, insan bu bahsettiğiniz güzelliğin izini nasıl sürer? Hangi yöne doğru gider? Sizin şu birikiminizle vermek istediğiniz bir cevap, bir reçete var mı?

Her halükârda, her şartta arandığı zaman o imkânlar bulunur. Ezanların okunduğu, minarelerin şerefelerinin mahyalarla süslendiği bir dünyada insan eğer Allah’ı yahut Allah sevgisini bulamıyorsa başka nerede bulabilecek? Her yerde Allah birtakım imkânlar sunar. Ha, bu medeniyet dediğimiz şey, bu yapay hayat, sanal hayat bizim işimizi zorlaştırıyor, engelliyor ama her şey bitmiş, bütün yollar kapanmış değil. Arada yine birtakım ara sokaklar var.

Sanal hayatı da bir mecazî aşk gibi kabul edebilir miyiz?

Tabiî işte o bize şunu veriyor. O iyi insanların hasretini çektiriyor. Bu ihtiyacı körüklüyor. Hayat ne kadar zorlaşırsa, ne kadar sanallaşır, maddîleşirse mânevî hayata olan hasretimizi artırıyor. Bir nev’î baskıyla kendini getirmek. Mesela dayak yiyen insan, her gün baskı altındaysa insan, o daha çabuk kendini bulur. El bebek gül bebekse o daha çok kendini kaybeder. Bu hayatın üzerimize kurduğu baskı bizim mâneviyata olan hasretimizi artırıyor, derdimizi artırıyor. O tarafı körüklüyor. O zaman ihtiyaç daha ağır şekilde kendini gösteriyor.

Belki de günümüzde Hazreti Mevlânâ’nın ve birçok tasavvuf büyüğünün âdetâ yeniden keşfedilir gibi olmasındaki en önemli sebep budur diyorsunuz?

Evet. Şimdi herkes samimiyete, herkes aşka muhabbete susamış olarak -çünkü etraftan hile görüyor, riya görüyor, sahtekârlık görüyor, aldatıldığını görüyor- bütün bu karmaşık veyahut da bütün bu zor maddî şartların ağır bastığı bir dünyada “Ah, diyor şöyle bir gönül dostu olsa da onun elini öpsem.”diyor. “Ayağını öpsem.” diyor hatta. O bakımdan onun o hasreti insanlığa, gerçek insanlığa, gerçek sevgiye, gerçek samimiyete duyulan hasreti artırıyor. Biz de onu bulduğumuz zaman nîmet bulmuş gibi oluyoruz. İşte mesela ben şanslı bir insanım. Böyle ivazsız garazsız sırf Allah ehli, Allah adamlarından çok insan tanıdım. O da benim şansımdır. Allah’ın bana bir lûtfudur. Yani bu kitaplarda bulamadığın şeyleri o insanların simalarında, o insanların sözlerinde, sözlerinde değil daha çok davranışlarında buldum. Şu şehir sokaklarını, meydanlarını aydınlatan büyük lambalar var ya, onlar da, mânevî dünyamızın lambalarıydı. Şehirleri aydınlatan, sokakları aydınlatan lambalarıydı. Onlar azaldıkça ruh dünyamıza, mânevî dünyamıza da karanlıklar bastı.

Belki de bizim şansımız sizin gibi bir zât-ı âli ile, efendim, muhterem bir zâtla beraber olmamız oldu.

Estağfirullah, estağfirullah… Mesela Mithat Bahari Bey gibi son devrin son Mevlevî şeyhidir, son postnişinidir. Onun bir beyti var:

Ey Bahari feyzi Mevlânâ ile yoktur kaza
Sen baharistan-ı sevdasın derunun laleza

Diyor. Şimdi o neş’eyi bir defa aldıktan sonra o neş’eyi taşıyor. Onun gidiyorsun elini öpüyorsun sonra da bakıyorsun yüzüne yarım saat bir saat, ziyaret ediyorsun, o sana bir hafta yetiyor. O nazarla, o sözlerle… Birkaç güzel söz işitiyorsun… Ya hû, bir sevdiğine bir defa selâm vermek için dahi bu dünyaya gelmeye değer. O sevgiliyle selâmlaşmak için… Sevdiğin bir dostuna “Esselâmu aleyküm – aleyküm selâm, nasılsın iyi misin?- İyiyim.” Bir candan dostuna… Bir candan dost bulmak için dahi bu dünyaya gelmeye değer.

Hadîs-i şerîf de tamamlanmış oldu. “Selâmı yayınız.” diyor.

Evet, selâmı yayınız.

Hocam çok çok teşekkür ederim.

Estağfirullah, sağolun, biz teşekkür ederiz.

 

Keşkül 15 Sayısı
Röportajı Yapan : M.Fatih ÇITLAK

Bookmark and Share

Bu Ropörtaj 5497 defa okundu.
Diğer Röportaj Başlıkları
Mahmud Erol Kılıç’la, zaman algısı üzerine 06.08.2016
Emin Işık ile Vahdet-i vücûd Kavramı 06.11.2015
Mahmud Erol Kılıç ile din ve ahlak üzerine 06.09.2015
Fatih Çıtlak ile Mizah Üzerine 06.09.2015
Ö. Tuğrul İnançer ile Söyleşi 30.06.2014
Ö. Tuğrul İnançer ile Söyleşi 03.06.2013
Mahmud Erol Kılıç ile söyleşi 30.12.2012
Bilal Kemikli ile Tasavvuf ve Şiir Üzerine Söyleşi 20.09.2012
H. Nur Artıran ile Bayram üzerine 21.08.2012
Ömer Tuğrul İnançer ile 31.07.2012
Mehmet Fatih Çıtlak ile... 24.05.2012
MEHMET DEMİRCİ İLE... 15.05.2012
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile... 04.04.2012
Cemalnur Sargut ile söyleşi 09.03.2012
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile... 04.10.2011
MUHSİN İLYAS SUBAŞI İLE RÖPORTAJ: 13.06.2011
Prof. Dr. Cihan Okuyucu ile Ropörtaj 13.04.2011
MAHMUD EROL KILIÇ ile 05.01.2011
Mevlana Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Yrd. Doç. Dr. Nuri Şimşekler 13.12.2010
Prof. Dr. Dilaver Gürer ile Mülakât 15.09.2010
H. Nur Artıran ile Ropörtaj 23.07.2010
Mehmet Fatih Çıtlak ile Edeb üzerine Mülakât 13.06.2010
EMİN IŞIK HOCA İLE TASAVVUF VE MEVLEVİLİK ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ 24.04.2010
İsmail Güleç ile Mesnevi Üzerine... 24.03.2010
İbrahim Gamard ile 18.02.2010
Prof. Dr. Ethem CEBECİOĞLU ile bir mülâkat 22.01.2010
Postnişin Mustafa Holat ile Ropörtaj... 14.12.2009
Savaş Ş. Barkçin’le Ropörtaj 05.11.2009
Dr. Safi ARPAGUŞ ile... 01.10.2009
Prof. Dr. Mehdi Aminrazavi ile 18.08.2009
NİYAZ
M. Faik Özdengül
Abdestin hakîkatine dâir
Cuma Mektupları
Mevlana’dan beslenme öğütleri
İsmail Güleç
TASAVVUF KAPILARI AÇMAKTIR
Mahmut Erol Kılıç
DERVİŞ GÖNÜLSÜZ GEREK
Muhsin İlyas Subaşı
HZ. MEVLÂNÂ'YA GÖRE RAMAZAN VE ORUÇ
Editör'ün Seçimi
Mevlevî
Mehmet Demirci
GERÇEK VE SAHTE DİN REHBERLERİ
Misafir Yazar
MESNEVÎ HİKÂYELERİ ÜZERİNE
Nuri Şimşekler
Vefâ
Ö. Tugrul İnançer
Mevlâna ile aramızdaki engeller...
Adnan K.İsmailoğlu
Hz. Mevlânâ’dan Nasîhatler
A.Selâhaddin Çelebi
MEVLÂNA DERGÂHI POSTNİŞİNLERİ
Yakup Şafak
Küfürle İmân
H. Nur Artıran
DERVİŞ II
Mehmet Fatih
Mesnevi Dersleri Aramak
M. Sait Karaçorlu
Tevekkül
Cemalnur Sargut
Sahte Şeyhler
Editör'den
MEVLÂNA’DA AŞK ESTETİĞİ
İsmail Yakıt
Mevlâna'yı Anlamayanlar
Tarihten Bir Yaprak
Mevlevilik
Sezai Küçük

Asitâne Mevlevi Kültür Dergisi

Anasayfa | Hakkımızda | Site Haritası | İletişim | E-mail
Semazen.net'in resmi web sitesidir.
Web sitemizin dışında farklı sitelere yönlendiren linklerin içeriklerinden Semazen.net sorumlu tutulamaz.
Copyright © 2005, Tüm Hakları Saklıdır.
Sayfa oluşturma zamanı: 0.0310 sn.
Programlama: CMBilişim Teknolojileri Görsel Tasarım: Capitol Medya