Site Haritası
Kur'an-ı Kerim
Hadis-i Şerif
Hz. Mevlana
Eserleri
Seyyid Burhaneddin
Bahâeddin Veled
Şems-i Tebrizi
Selahaddin Zerkubî
Sultan Veled
Hüsâmeddin Çelebi
Hz.Mevlâna Dergâhı
Sema
Adab ve Erkan
Yolun Mertebeleri
Çelebilik
Mevlevi Ayinleri
Mevlana İhtifalleri
Akademik
Yükle
Hizmeti Geçenler
Mesnevi Sohbetleri
Mesnevi Hikayeleri
Sesli Kitaplar
Fihimafih Okumaları
Duyuru&Etkinlik
Haberler
Semazen Video
Semazen Radyo
E-Kart
Projelerimiz
Foto Galeri
Soru ve Cevaplar
Keşkül Dergisi
Linkler
KONYA
Evrad-ı Şerif
Dinletiler
Bağış



 

Google

Kur'an-ı Kerim

Dinleyelim


Hz. Mevlânâ'nın eserlerinden hangisini okudunuz?
Mesnevi
Divan-ı Kebir
Fihimafih
Mecalis-i Seba
Mektubat
Birkaçını
Hiç Birini
 
Röportaj

MEHMET DEMİRCİ İLE...

40 Levha 40 Yorum eseri hakkında değerli ilim adamı Prof. Dr. Mehmet Demirci ile yapılan bir mülâkat ...

15 Mayıs 2012

Bir çok değerli kitabın sahibi olan Prof. Dr. Mehmet Demirci’nin 40 Levha 40 Yorum isimli eseri Kubbealtı Neşriyatı arasında çıktı. Büyük bir ilgi gören ve övgü dolu yazılar yazılan eserde, 40 hat eseri levhanın metni konu ediniliyor. Kitapta yazıların ne dediği, bize neler hatırlattığı ve anlamları izah ediliyor. Konuyla ilgili seçkin eserleri bulunan Prof. Dr. Mehmet Demirci, bu açıklamaları arasında yeri geldikçe tasavvufî yorumlara da yer veriyor. Hem göze, hem de gönle hitap eden, hüsn-ü hat sanatının müstesna eserlerinin süslediği kitabı büyük bir zevkle temâşa edecek ve eserlerle ilgili metinleri istifadeyle okuyacaksınız. 192 sayfadan meydana gelen 40 Levha 40 Yorum eseri hakkında değerli ilim adamı Prof. Dr. Mehmet Demirci ile bir mülâkat yaptık. Aziz hocamız, suallerimize her zamanki mütevazılığı ve vukufiyeti ile cevap verdi. İşte sorularımız ve aldığımız cevaplar:

 

Aziz hocam öncelikle Kubbealtı Neşriyâtı arasında yeni çıkan 40 Levha 40 Yorum isimli eserinizden dolayı sizlere teşekkür ediyoruz. Bu kitap, pek düşünülmeyen bir konuda hazırlanmış çok kıymetli bir çalışma. Zaten gördüğü ilgi de bunu gösteriyor. Öncelikle bu eserin yazış hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz? Düşünce nasıl meydana geldi ve çalışmaya nasıl başladınız?

Bendeniz uzun yıllar İzmir’de çıkan Yeni Asır gazetesinde ramazan ayı boyunca, ilgili sayfada yazılar yazdım. Her sene benzer şeylerin tekrarı uygun gelmezdi. Onun için yeni, farklı ve faydalı konular arama gayretine düştüm. Oldum olası hat levhalarına ilgim vardır. Onların yazısı, istifi gerçekten çok zevklidir. Hele okunması ayrı bir dikkat, bilgi, çaba ve tecrübeyi gerektirir.

Bu ilgim 2006 yılı ramazan yazıları için hat levhalarımızı konu olarak seçme sonucunu doğurdu. 2008 yılı ramazan ayında da TRT radyosu iftar programlarında her gün bir tane olmak üzere bu metinlerden hareketle konuşma yaptım.

Bilindiği gibi yüzlerce levha vardır. Ben o gün için en yaygın olan, hemen hemen her yerde rastlanabilen ve kısa olan, az kelime ihtiva eden levhalara öncelik verdim. Bir gazete yazısını okuyanlar genellikle orta anlayış ve idrake sahiptir, diye kabul edilir. Onun için anlaşılır ve kolay takip edilir bir yazı üslûbu seçmeye çalıştım. Kitaplaşma safhasında levha sayısını 40’a çıkardım. Gazete sütunuyla sınırlı olmadığı için, sonradan eklediğim 10-12 yazının hacmi daha uzun olabildi.

Kitabın ham şekli bilgisayarda epeyce bekledi. Benim hayalim levhaların renkli ve kaliteli bir baskıyla verilmesiydi. Bunun bir takım teknik zorlukları olduğunu biliyordum. Önce bu şartla başka bir yayınevine verdim. 6-7 yedi ay sonra renkli basamayacaklarını söylediler. Tam o günlerde Uğur Derman Bey’in Ömrümün Bereketi-1 kitabı çıktı. Orada pek çok hat örnekleri var. Şansımı denemek istedim, ilk verdiğim yerden izin alarak, kitabın baskısını Kubbealtı’na teklif ettim. Hoş bir tevâfuk, o gün Uğur Derman Bey de oradaydı. Levhaların basıma uygun şekillerini temin etme konusunda yardımını rica ettim, sağ olsun kabul buyurdu. Benim hayalim halâ renkli baskı idi. Teknik zorluklardan mı, masraflı olacağı düşüncesinden mi bilmiyorum, siyah-beyaz olarak basıldı.

Bilindiği gibi sıradan sözler levha yapılmaz. Ya bir ayet-i kerime, ya bir hadis-i şerif, ya bir kelâm-ı kibâr veya manzum veya mensur bir kısa söz levhâ yapılır. Burada ölçü nedir?

Ben hattat değilim, bu konuda bir ölçü olup olmadığını bilmiyorum. Tahminim şu: Âyet ve hadislerden kısa ve çarpıcı bölümler seçilir diye düşünüyorum. Levhalarda çok uzun sözler tercih edilmese gerek. Birinci tercih sebebi sözün kendisi ve anlamı ise, ikincisi de ihtiva ettiği harfler olabilir. Çünkü bazı levhalardaki harflerin istifi, uyumu, görüntüsü gerçekten bir estetik hârikasıdır. Bir kısım sözler de şanslıdır diyebiliriz; çünkü birçok hattat tarafından tekrarlanmıştır, farklı yazı türü ve üslûpla defalarca yazılmışlardır.

“40 Levha” deniliyor. Levhaları 40’la sınırlamanızın bir anlamı var mı? “40” sanırım bizde mânevî değeri olan bir rakam. Hazreti Peygamberin sözleri de seçilirken “40 Hadis”ler tercih ediliyor. Niçin 40?

40 rakamı kitaplaşma safhasında oldu. Aslında Benim ilk koyduğum isim “Hat Levhalarımız Ne Diyor?” idi. Alt başlık olarak da -40 levha 40 yorum- ibaresi vardı. Kubbealtı Vakfı Başkanı Sinan Uluant Bey, bu alt başlığın kitap ismi olarak daha cazip olacağını söyledi. Böylece 40 Levha 40 Yorum adıyla çıkmış oldu.

Sorunuzu cevaplarken DİA 40. ciltteki “Kırk” maddesine baktım. “40” rakamının eski kültürlerde ve semavî dinlerde manevî değeri olduğu görülüyor. A. Schimmel’in Sayıların Gizemi ve Sayıların Esrarı adıyla dilimize çecrilmiş bir kitabı var. Orada da bu konuda malûmat bulunur.

Orta Asya kökenli tarih destanlarında yiğitlerin yanında 40 er ve 40 hatun bulunduğu ifade edilir. Hz. Musa Tur Dağı’nda 40 gün kalmıştır. 40 yaş olgunluk devresinin başladığı yaştır. Hz. Muhammed 40 yaşında peygamber olmuştur. Şöyle bir hadisten söz edilir: “Ümmetimin dînî işlerine dair 40 hadis derleyen kimseyi Allah Taalâ fakihler topluluğu arasında diriltir.” Buradan hareketle pek çok “Kırk Hadis” derlemeleri yapılmıştır.

Tasavvuf kültüründe bazı tarikatlerde çile çıkarma uygulaması vardı. Farsça “çihl”, kırk demektir, çile buradan gelir. Arapça’daki karşılığı “erbaîn”dir. Çile çıkarmak veya erbaîn çıkarmak aynı anlama gelir. Şöyle uygulanırdı: Dervişlerin tenhâ veya özel yapılmış bir mekâna çekilip kırk gün kırk gece, çetin bir perhiz ve nefis mücâdelesi döneminden geçmeleridir. Bu müddet zarfında beslenme, uyku ve dünyâ kelâmını en aza indirerek hem beden hem de düşünce ile âzamî derecede ibâdet ederler. Alevî-Bektaşî inanışında “Kırklar Meclisi, Kırklar Meydanı” vardır. “Kırk derviş bir kilime sığar, iki sultan bir iklime sığmaz” denir. Türk atasözleri ve deyimlerinde 40 sayısı çokça yer alır.

Bugüne kadar hüsn-i hat daha ziyade sanat yönüyle dikkati çekiyordu. Türkiye’nin bir çok yerinde hat sanatına merak salanlar olduğu gibi üniversitelerimizde de bu vadide akademik eğitimler verilmeye başlandı. İlk olarak bu sanatın mânâ yönü üzerinde durdunuz ve hat eserlerine yaptığınız yorumlarla, dikkatleri eserlerin bu cephesine çektiniz. Buna niçin ihtiyaç hissettiniz?

Hat bir güzel sanat eseridir, göze hitab eder, estetik bir değer taşır. Ama nihayet bir araçtır. Neye aracılık eder? Bir takım mânâlara ve fikirlere. Yazı bir kaptır, o kabın içinde önemli şeyler vardır. Maruz kaldığımız kültür erozyonu sebebiyle, levhalardaki yazıları okuyamaz olduk. Okusak bile dilini anlayamaz hale geldik. Benim yaptığım hat levhalarının neler söylediğini anlamak için bir kapı aralamak oldu. Bundan 70-80 sene öncesinde okur-yazar olanların çoğu, sanırım benim kaleme aldıklarımı ekserisini bilirlerdi. İlâve olarak din ve tasavvuf kültüründen hareketle biraz yorum kattım. Amacım, levha metninden hareketle, idraklere bir şeyler sunarak ruh ve mânâ dünyalarını zenginleştirmeye çalışmaktır.

Bizim medeniyetimizde hüsn-i hatt’ın mühim bir yer işgal ettiği mâlum. Sadece camilerde, dergâhlarda, tekkelerde değil, tarih boyunca Müslüman Türklerin işyeri ve evlerinde de bu eserler bulunduruldu, asıldı ve temâşâ edildi. Bunun bize ait olduğunu söyleyebilir miyiz, yani İslâm dünyasında, diğer Müslüman ülkelerde de bu levhalar bu kadar yaygın mı?

Bu sorunun cevabını iyi bilmiyorum. Hatla uğraşan sanat tarihçilerimize sormalı bu soruyu. Levhaların evlerde, iş yerlerindeki yaygınlık nisbeti de çeşitli ülkelere bizzat gidip görerek tesbit edilebilir. Benim böyle bir tecrübem olmadı. Yanılmıyorsam meselâ “Ta’lik”, İran menşe’li bir yazı türüdür. Bizde de sevilen bir yazı şekli olmuştur.

Hat sanatına İslâm âleminde en çok değer veren Türkler olmuştur. Takdim yazınızda da belirttiğiniz gibi “Kur’an Mekke’de nâzil olmuş, Kahire’de okunmuş, İstanbul’da yazılmıştır.” Bu meşhur sözün ışığı altında şunu sormak istiyorum: Hüsn-i hat (güzel yazı sanatı) bir bakıma bize özgü bir sanat mıdır, dünyada bu kadar İslâm ülkesi varken, hele bu sanatta esas Arap harfleri iken niçin diğer İslâm ülkeleri de değil de Türkler bu sanatta bu derece temayüz etmiştir?

Bu soruya da en iyi cevabı hatla uğraşan sanat tarihçileri verebilirler. Benim hatırıma gelen şunlar: Unutmamalı ki Osmanlı Türk Devleti dört beş asır boyunca İslâm ülkelerinin lideri durumundaydı. İstanbul, İslâm dünyasının kültür ve sanat başkenti sayılırdı. Mârifet iltifata tabidir. Özellikle güzel sanatlar, büyük kültür merkezlerinde neşvü nemâ bulur. Maddi-mânevî destek olmadan sanatkâr hayatını idame ettiremez. İstanbul’dan başlamak üzere, Osmanlı coğrafyasında mimaride, musikide olduğu gibi, hat sanatı için de uygun şartlar ve ortamlar daha fazla olmuştur denebilir.

Hatlarda Arap yazısı kullanılmıştır. Unutulmamalı ki Arap alfabesi kısa sürede İslâm alfabesi haline geldi. İslâm dünyasının temsilcisi de uzun yıllar boyunca Osmanlı-Türk Devleti oldu. Başka bir çok alanda olduğu gibi, hat sanatının da bu topraklarda daha çok gelişmesi tabii bir sonuçtur. “Dünyada bu kadar İslâm ülkesi varken” diyorsunuz. Hatırlamalı ki İslâm ülkelerinin büyük çoğunluğu geçen asrın başlarına kadar Osmanlı’nın bir eyaleti idi. Mûsıkîde ve hat sanatında İstanbul, merkez ve belirleyici konumda idi. Cumhuriyet döneminde bile Şerif Muhiddin Targan 1934’te Irak Devlet Konservatuarı’nı kurdu ve on iki yıl başında bulundu. Sonraki yıllarda Cinuçen Tanrıkorur da aynı hizmet için Bağdat’ta bulundu. Hattat Aziz Efendi (1872-1934) İstanbul’dan Mısır’a gitti ve orada 11 yıl (1922-1933) hat hocalığı yaptı.

Geçmişte hat sanatı evlerimizin duvarlarını, camilerimizin içini ve kitabelerini, çeşmelerimizi ve mezar taşlarımızı süslüyordu. Bir çok nesneye hat sanatı işlenmiştir. Acaba bu özlü sözlerde amaç sadece bir sanat icra etmek miydi, yoksa o sanatın yanı sıra Müslümanların dikkatlerinin bazı hususlara çekilmesi, şuurlanması, intibaha gelmesi ve özüne dönmesi mi murad ediliyordu?

Sorunuzdaki çeşitli ihtimallerin hepsi söz konusu olabilir. Aslında bunların tamamını bir bütünün parçaları olarak görmek mümkündür. O bütün tevhid inancıdır, Allah’ın vahdaniyetidir. Allah’ın sonsuz tecellileri vardır. Bu tecelli hattatta sanat kabiliyeti olarak görünür. Yazılan yazıyı okuyanda idrak olarak tezahür eder. Hattat bunun şuurundadır, onun bir yetişme edebi vardır. “Aşk olmayınca meşk olmaz” denir. O aşktan kaynaklanmak üzere meşkin içinde adab erkân da vardır. Ahlâki salâbeti ve sanatın geleneğine saygısı olmayana icâzet verilmezdi. Bu işin özünde, sanatı ibadet düşüncesiyle icra etme düşüncesi vardır. Sanatkârlık bir kabiliyettir, Allah vergisidir. Gelişmesi de âdâbına riayet ederek olur. Hat sanatkârından beklenen bu Hak vergisinin şükrünü eda etme düşüncesiyle hareket etmektir. Hat için seçtiği metinler de bu şükrün ifadesine medâr olur. Ayrıca okuyanlara faydalı olma gayesini de göz önünde bulundurur.

Besmele, ism-i celâl, kelime-i tevhid, “Eleysallahü bikâfin abdeh / Allah kuluna kâfidir”, “Levlâke levlâke lemâ halaktü’l-eflâk / Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri yaratmazdım”, “Men sabera zafera / Sabreden zafere ulaşır”, “El-hamdü lillâhi alâ külli hal / Her halde Allah’a hamd olsun”, “El-mü’minü mirâtü’l-mü’min”, “İnne ekrameküm ındallâhi etkaküm / Allah katında en değerli olanınız en çok takva sahibi olanınızdır” gibi levhalarda bir bakıma hayatın temel düsturlarını ve Müslümanın temel prensiplerini görüyoruz. Bu levhalara âdeta yollarda şoförleri uyaran ikaz levhaları gözüyle bakabilir miyiz?

Siz o gözle bakmışsınız, iyi düşünmüşsünüz. Bu yazılara ikaz levhaları işaret taşları denebilir. İnsanlara ahlâkı, adaleti, ümidi, sabrı, sevgiyi, zarafeti hatırlatan spot cümleler gözüyle bakılabilir. Tabii bu sonucun sağlanması için mânâlarının bilinmesi gerekir. Bu kitabın o yönde bir faydası oldu. “Evimde bu levhalardan vardı. Mânâsını anlayınca değeri gözümde bir kat daha arttı.” diyenlere rastladım. Hoşuna giden bir açıklamayı okuduktan sonra, ilgili levhayı arayıp duvarına asmak isteyenler de az değil.

Sizin yorumunuzun tahakkuk etmesi için hatların duvarda bir levha olarak kalmaması, anlaşılması ve hâl edinilmesi gerekir. Her zaman bu sonuca ulaşılamayabilir, ama gene de levhalardaki mânâları anlayan ve idrak edenler elbette vardır.

Dinî ve ahlaki ilkelerimizin aslında hepsi güzeldir. Bu güzellikler sanat değeri taşıyan yazılarla karşımıza çıkarsa kıymeti bir kat daha artar. Nadîde mücevherler sıradan bir kapta, kibrit kutusunda değil, el emeği göz nûruyla işlenmiş değerli kutularda saklanır. Hikmetli sözler, güzel hatla yazılır, ustaca bir tezhible çevrelenir, kaliteli bir çerçeve içine alınırsa değerleri bir kat daha artmış olur.

Levhaları izah ederken tefsir ve hadis kitaplarına başvurduğunuz gibi zaman zaman da tasavvufî yorumlar yapıyorsunuz. Zaten tasavvufa dâir kıymetli eserlerinizle tanınıyorsunuz. Değerli bir ilim adamı ve tasavvuf tarihçisisiniz. Şunu sormak istiyorum: Tasavvufun bizim inanç dünyamızdaki yerini bugün geçmişe kıyasla baktığınızda nasıl buluyorsunuz? Tasavvufa büyük bir ilgi var, özellikle gençler, hanımlar ve meraklılar tasavvufi eserleri arıyor, buluyor ve onlardan istifade ediyor. Tasavvufun özüne inilebildiği söylenebilir mi? Bu levhaların da yaygınlaşmasıyla tasavvufa genişleyen bir ilgi ve sevginin doğduğunu söylemek mümkün mü?

Tasavvufun inanç dünyamızdaki yeri tartışılmaz bir noktadadır. Türkler İslâmiyeti tasavvufi üslupla daha çok sevip benimsemiştir. Bilhassa geniş halk kitleleri itibarıyla bakarsak bizim müslümanlığımızın tasavvuf rengi ağır basar.

Tasavvuf dinin içselleştirilmesi, hayata katılması, hâl edinilmesi, canlı olarak yaşanılmasıdır. Cibril hadisindeki beyana göre, kişinin kendini her an Hakk’ın huzurunda hissetmesi ve ona göre davranmasıdır. Bir başka hadisdeki ifadeyle “İmanın tadının bulunması”dır. Bunun yolu da gene aynı hadise göre “sevgi”den geçer. Tasavvuf, estetikle de yakından alâkalıdır. Tasavvuf inanışına göre herşey Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecellisidir. Allah’ın cemâli celâline galiptir. Her yerde cemal isminin tecellileri görmek mümkündür. Sanatkârlar, bu görme yeteneğine daha çok sahiptirler. Onlar aslında olmayan birşeyi var etmezler. Var olan cemal tecellilerini daha bir görünür hale getirirler. “Allah güzeldir, güzelliği sever” ifadesi bir hadistir. Diğer İslâm sanatlarında olduğu gibi hat sanatında da bu hadis önemli bir ilham kaynağıdır. Bunlar tasavvuf-sanat ilişkisine dair kısa izahlardır.

Sorunuzdaki tasavvufa olan alâkanın birçok sebebi olabilir. Aslında bütün dünyada dine ve manevî alana bir dönüş olduğundan söz edilmektedir. Teknolojideki baş döndürücü ilerlemenin, vahşi kapitalizmin getirdiği aşırı refahın, tüketim çıılgınlığının, hızlı yaşama şartlarının insanları yorduğu bir gerçektir. Bunun sonucu, mânevî arayışlar olacaktır. Bu süreçte tasavvuf adeta bir ilaç gibi gelir. Zaten geçmişimizde kadim kültürümüzde tasavvuf önemli bir yere sahiptir. Yaşanmış tecrübe edilmiş ve olumlu, yapıcı etkileri hep görülegelmiştir.

Dinle arası hoş olmayan seküler çevrelerin insanları meditasyon seanslarıyla, yoga çalışmalarıyla, kişisel gelişim programlarıyla mânevî ihtiyaçlarını giderme yoluna gidiyorlar. Ne ki bunların bizim dünyamızda bir karşılığı yoktur.

Kültürlerin kökleri ne kadar derinlere giderse bugünkü görünümleri de o kadar verimli olur. Tasavvuf geleneğinin temelleri çok sağlamdır. Bugün ona olan ihtiyaç ve alâka artmıştır. Özünü bozmadan günümüz şartlarına uygun bir üslupla sunulunca tasavvuf, ilgi konusu olmaya devam edecektir. Kökü bize ait olduğu için bir doku uyuşmazlığı da söz konusu değildir. Bu alanda güzel çalışmalar vardır.

Kitabın son levhası olan “Lâ taknetû min rahmetillâh / Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz.” levhası çok önemli. Zaman zaman karamsarlığa düşen, ümitsizliğe kapılan insanlarımızı ikaz için mühim bir işarettir. Bu levhayı bizim için lütfen yorumlar mısınız?

“Lâ taknetû min rahmetillâh”, (Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz) Zümer sûresinin 53. âyetinden alınmadır.

Kur’an-ı Kerîm’in en ümitli âyetidir. Ancak bu ümit günaha teşvik değil, en günahkâr kimseleri bile bir an önce tövbe edip, Allah’a yönelmeye dâvet anlamı taşır. Ayet, insanları dâimâ ümitli olmaya çağırmaktadır. Allah’ın rahmeti geniştir. Allah hem korkulan hem de sevilen ve kendisinden sonsuzca ümid edilen bir varlıktır. İdeal olanın korku ile ümit arasında (beyne’l-havfi ve’r-recâ) bulunmak olduğunu da söylemeliyiz. Ümit, Allah’ın rahmetinin gazabından üstün olduğu müjdesine sığınmaktır.

Allah’ın rahmeti sonsuzdur, O hep bizim iyiliğimizi murad eder. Bize bizden daha yakındır. Bizdeki en küçük olumlu tavrı ve yönelişi hoşnutlukla karşılar. Bir Kudsi hadisin beyanına göre bir karış yaklaşana O bir arşın yaklaşır, yürüyerek kendine gelene O koşarak gelir.

Bu âyetin sebeb-i nüzûlü (iniş sebebi) olarak gösterilen bir olaya göre: Bir grup insan, Müslüman olduktan sonra kendilerine yapılan işkence sonucu dinden dönmüşlerdi. Huzurlu değildiler, Müslümanlar da onları ayıplıyor ve hallerine üzülüyorlardı. Nihâyet haklarında bu âyet inince gelip tekrar Müslüman oldular.

Âyetin geliş sebebi ne olursa olsun, mesajı umûmîdir ve herkes için bir müjdedir. İnsanları dâimâ ümitli olmaya çağırmaktadır. Pek çok hadîs-i şerîfe göre tövbe kapısının her zaman açıktır. Hz. Mevlânâ’ya atfedilen “yine gel” diye başlayan dörtlük tam da bu âyetin anlamına uygundur:

Yine gel yine gel, ne olursan ol yine gel.

İster kâfir, ister mecûsi, ister putperest olsan da gel.

Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir.

Yüz kerre tövbeni bozmuş da olsan yine gel

Burada söylenmek istenen şudur: Geçmişin önemli sayılmaz, hangi dinden hangi inanıştan olursan ol, mühim değildir. Pek çok kötülükte bulunmuş, tövbe etmiş yine kötülüğe dönmüş, bunu yüz kere tekrarlamış ve bu yüzden ümitsizliğe düşmüş olabilirsin. Ama bütün bunlardan sonra yüz birinci defa tövbe etmek mümkündür. Sende böyle bir niyet, bir kıpırdanış ve yeni bir uyanış varsa, son bir gayretle, geçmişe bir sünger çekmek azmindeysen buyur gel. Bazıları bu dörtlüğe “olduğun gibi gel” sözünü de ilâve ederler. Rubainin aslında böyle bir şey yoktur. Olduğu bibi kalacaksa gelmesine de ihtiyaç yoktur.

Hat sanatı ile tezhip ve ebru sanatı, taş işçiliği ve hakkâklık arasında bir yakınlık, ve bağ vardır?

Bunlar benim alanımın dışında ve uzmanlık gerektiren hususlardır. Dışarıdan gördüğüm kadarıyla özellikle tezhib, hattı tamamlayan bir unsurdur. Sanat değeri yüksek bir yazının çevresi aynı seviyede bir müzehhib eliyle süslenince daha bir güzellik kazanır, nûrun alâ nûr olur. Aynı şekilde ebru ile hattın birleştiği levhalar da vardır. Bildiğim kadarıyla tezhib ve ebru, tek başlarına bağımsız gelenekli sanat alanlarımızdır, ama tezhîbin hatla birleşmesinin örneği daha çoktur.

Etimolojik olarak “tezhib altın kelimesinden gelir, altın yaldız sürmek, böylece “süslemek” demektir. Hat levhasında tezhib o levhayı daha değerli hale getirir.

Taş işçiliğinde ise, iyi hattat elinden çıkmış bir yazı, mermer veya kaliteli taş üzerine oyularak veya kabartma olarak işlenir. Hattat usta ise, taş işçisi de hünerli ise ortaya bir sanat harikası çıkar. Eski mezarlıklarımızın çoğu adetâ bir hat ve taş işçiliği galerisi gibidir. Mermer, dayanıklı bir malzeme olduğundan asırların tahribatına göğüs gerebilir. O bakımdan mezar taşları canlı birer sanat ve tarih vesikası sayılır.

Eserin hazırlanması sırasında zannediyorum bazı hattatlardan, sanatkârlardan istifade ettiniz, onlardan bahseder misiniz?

Başta da belirtmiştim, açıkladığım hat levhalarının basıma uygun örnekleri konusunda M. Uğur Derman Bey yardımcı oldu. Yazıların hattatlarına ait doğum ölüm tarihleri de lütfetmiş, kendisine müteşekkirim.

Hocam lütfettiniz cevaplar için çok teşekkür ederim.

Ben de size teşekkür ederim.

 

PROF. DR. MEHMET DEMİRCİ

1942’de Konya’nın Bozkır ilçesine bağlı Kovanlık köyünde doğdu. Köyünde başladığı ilkokulu Konya Akçeşme İlkokulu’nda bitirdi. Konya İmam-Hatip Okulu ve 1965’te İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nden mezun oldu. Orta dereceli okullarda öğretmenlik yaptı. Tasavvuf Tarihi dersi için yapılan sınavla, 1969 sonlarında İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü’ne atandı. Enstitü 1982’de Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ne dönüştü. Bu kurumda 40 yıla yakın Tasavvuf dersleri okuttu. Kazakistan’da Hoca Ahmed Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinde 6 ay öğretim üyeliği yaptı. 2009’da emekli oldu.

Telif kitapları:

Türkistan Notları (Kubbealtı neşriyatı)

Yahya Kemal ve Mehmed Akif’te Tasavvuf (Akademi Kitabevi)

Mesnevi Hikâyelerinden Dersler (Vefa yayıncılık)

Mevlânâ ve Mevlevî Kültürü (H yayınları)

Yûnus’ta Hak ve Halk Sevgisi (H yayınları)

Sorularla Tasavvuf ve Tarikatler (Damla Yayınevi)

İbâdetlerin İç Anlamı (Mavi yayıncılık)

Gönül Dünyamızı Aydınlatanlar  (Mavi yayıncılık)

Nûr-i Muhammedî (Kitabevi)

Hadislerle Tasavvuf Kültürü (Vefa yayıncılık)

Tarihten Günümüze Tasavvuf Kültürü-Makaleler (Vefa yayıncılık)

Târihî-Tasavvufî Menkıbeler ve Yorumları (Nefes yaynları)

40 Levha 40 Yorum (Kubbealtı neşriyâtı)

 

Yayına hazırladığı kitap:

İsmail Ankaravî’nin Kasîde-i Tâiyye Şerhi (Osmanlı Tasavvuf Düşüncesi) (Vefa yayıncılık)

 

Tercüme:

Nurlar Hazinesi

(İbn Arabi’nin hazırladığı 101 Kudsi Hadis- İz yayınları)

 

RÖPORTAJ: Mehmet Nuri Yardım

www.sanatalemi.net

 

 

Bu Ropörtaj 4149 defa okundu.
Diğer Röportaj Başlıkları
Mahmud Erol Kılıç’la, zaman algısı üzerine 06.08.2016
Emin Işık ile Vahdet-i vücûd Kavramı 06.11.2015
Mahmud Erol Kılıç ile din ve ahlak üzerine 06.09.2015
Fatih Çıtlak ile Mizah Üzerine 06.09.2015
Ö. Tuğrul İnançer ile Söyleşi 30.06.2014
Ö. Tuğrul İnançer ile Söyleşi 03.06.2013
Mahmud Erol Kılıç ile söyleşi 30.12.2012
Bilal Kemikli ile Tasavvuf ve Şiir Üzerine Söyleşi 20.09.2012
H. Nur Artıran ile Bayram üzerine 21.08.2012
Ömer Tuğrul İnançer ile 31.07.2012
Mehmet Fatih Çıtlak ile... 24.05.2012
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile... 04.04.2012
Cemalnur Sargut ile söyleşi 09.03.2012
Emin Işık Dede ile bir Röportaj... 28.12.2011
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile... 04.10.2011
MUHSİN İLYAS SUBAŞI İLE RÖPORTAJ: 13.06.2011
Prof. Dr. Cihan Okuyucu ile Ropörtaj 13.04.2011
MAHMUD EROL KILIÇ ile 05.01.2011
Mevlana Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Yrd. Doç. Dr. Nuri Şimşekler 13.12.2010
Prof. Dr. Dilaver Gürer ile Mülakât 15.09.2010
H. Nur Artıran ile Ropörtaj 23.07.2010
Mehmet Fatih Çıtlak ile Edeb üzerine Mülakât 13.06.2010
EMİN IŞIK HOCA İLE TASAVVUF VE MEVLEVİLİK ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ 24.04.2010
İsmail Güleç ile Mesnevi Üzerine... 24.03.2010
İbrahim Gamard ile 18.02.2010
Prof. Dr. Ethem CEBECİOĞLU ile bir mülâkat 22.01.2010
Postnişin Mustafa Holat ile Ropörtaj... 14.12.2009
Savaş Ş. Barkçin’le Ropörtaj 05.11.2009
Dr. Safi ARPAGUŞ ile... 01.10.2009
Prof. Dr. Mehdi Aminrazavi ile 18.08.2009
NİYAZ
M. Faik Özdengül
Abdestin hakîkatine dâir
Cuma Mektupları
Mevlana’dan beslenme öğütleri
İsmail Güleç
TASAVVUF KAPILARI AÇMAKTIR
Mahmut Erol Kılıç
DERVİŞ GÖNÜLSÜZ GEREK
Muhsin İlyas Subaşı
HZ. MEVLÂNÂ'YA GÖRE RAMAZAN VE ORUÇ
Editör'ün Seçimi
Mevlevî
Mehmet Demirci
GERÇEK VE SAHTE DİN REHBERLERİ
Misafir Yazar
MESNEVÎ HİKÂYELERİ ÜZERİNE
Nuri Şimşekler
Vefâ
Ö. Tugrul İnançer
Mevlâna ile aramızdaki engeller...
Adnan K.İsmailoğlu
Hz. Mevlânâ’dan Nasîhatler
A.Selâhaddin Çelebi
MEVLÂNA DERGÂHI POSTNİŞİNLERİ
Yakup Şafak
Küfürle İmân
H. Nur Artıran
DERVİŞ II
Mehmet Fatih
Mesnevi Dersleri Aramak
M. Sait Karaçorlu
Tevekkül
Cemalnur Sargut
Sahte Şeyhler
Editör'den
MEVLÂNA’DA AŞK ESTETİĞİ
İsmail Yakıt
Mevlâna'yı Anlamayanlar
Tarihten Bir Yaprak
Mevlevilik
Sezai Küçük

Asitâne Mevlevi Kültür Dergisi

Anasayfa | Hakkımızda | Site Haritası | İletişim | E-mail
Semazen.net'in resmi web sitesidir.
Web sitemizin dışında farklı sitelere yönlendiren linklerin içeriklerinden Semazen.net sorumlu tutulamaz.
Copyright © 2005, Tüm Hakları Saklıdır.
Sayfa oluşturma zamanı: 0.0301 sn.
Programlama: CMBilişim Teknolojileri Görsel Tasarım: Capitol Medya