Site Haritası
Kur'an-ı Kerim
Hadis-i Şerif
Hz. Mevlana
Eserleri
Seyyid Burhaneddin
Bahâeddin Veled
Şems-i Tebrizi
Selahaddin Zerkubî
Sultan Veled
Hüsâmeddin Çelebi
Hz.Mevlâna Dergâhı
Sema
Adab ve Erkan
Yolun Mertebeleri
Çelebilik
Mevlevi Ayinleri
Mevlana İhtifalleri
Akademik
Yükle
Hizmeti Geçenler
Mesnevi Sohbetleri
Mesnevi Hikayeleri
Sesli Kitaplar
Fihimafih Okumaları
Duyuru&Etkinlik
Haberler
Semazen Video
Semazen Radyo
E-Kart
Projelerimiz
Foto Galeri
Soru ve Cevaplar
Keşkül Dergisi
Linkler
KONYA
Evrad-ı Şerif
Dinletiler
Bağış



 

Google

Kur'an-ı Kerim

Dinleyelim


Hz. Mevlânâ'nın eserlerinden hangisini okudunuz?
Mesnevi
Divan-ı Kebir
Fihimafih
Mecalis-i Seba
Mektubat
Birkaçını
Hiç Birini
 
Röportaj

Mahmud Erol Kılıç ile söyleşi

"Her ilmin bir ustasının olması çok doğaldır. Ustasız ilim öğrenilemez. Her çırak önce kalfa sonra usta olur. "

30 Aralık 2012

Dine çağrı yapan kurum ve kuruluşların sürekli olarak Kuran’a ve vahye vurgu yaptığını, canlı Kuran olan Peygamberimize pek değinmediklerini görüyoruz. Âlemlere rahmet ve âlemlerin yaratılma sebebi olan peygamber telâkkisinden uzaklaşmamız, tasavvufî hayattan uzaklaşmamızla doğru orantılı mıdır?

Bu ayrımı yapıyor olmaları aslında İslâm düşüncesinde sekülerizmin gizli bir uzantısı. Çünkü bu yaklaşımın kökleri de insan algısındaki ve tanımlamasındaki yanlışlıktan kaynaklanıyor. Modern Müslümanım diyen kimselerin vahiy algısı daha çok soyut bir kavramsal şemadır. Oysaki geleneksel İslam anlayışında, daha çok tasavvufi yorumlu anlayışta vahyin muhatabı olan peygamber bir bakıma o vahyin mücessem halidir. Bu nokta önemlidir ama aynı zamanda tehlikelidir. Bu tehlikeden dolayı İsevilik çıkmıştır.

Peygamber Efendimizin biyolojik ve tarihsel bir tarafı vardır; Mekke’de doğmuş ve Medine’de vefat etmiş bir varlıktır. Ancak zuhura gelen her varlığın aslında hakikati zuhur planında değildir. Her gerçeklik, felsefecilerin dediği arketipler âlemi, sufilerin dediği misal âleminin yansımasından ibaret olunca hakikati oradadır. Bir Nebinin kalitesi, keyfiyeti o nebinin kendi maneviyatıyla irtibatlıdır. Kuran ayrıdır Hz.Muhammed ayrıdır diyenler; bize esas olan vahiydir, o bir postacıdır diyenler; tamam onu seviyoruz ama bu kadar büyütmeyin çünkü o olmasaydı bir başkası olurdu, onun vazifesi vahyi getirmekti, biz vahyi alırız Kuran bize yeter diyenlerde sadece metine indirgeyen fundementalist anlayış birçok dinde karşılığı olan bir anlayıştır. İslam’da son zamanlarda ortaya çıkmıştır. Bir zamanlar Türkiye’de mealciler vardı ama çok fazla takipçisi kalmadı.

Burada problem peygamberi tanımlamakta kullanılan modelin yeterli bir peygamber modeli yansıtamamasından kaynaklanmakta. Oysaki sufi modellemeye baktığımız zaman Hz.Muhammed vahyin mücessem hali. Kuran ancak Hz.Muhammed ile zuhura geliyor. O arkadaşlar şunu bilemiyorlar ki Hz.Muhammed olmasaydı bu Kuran olmazdı, başka birisine indirilen başka bir şey olurdu. Bu Kuran ancak onunla olur. “İnsan ve Kuran ikiz kardeştirler” hadis-i şerifinde kastedilenin insanın ve Kuranın adeta aynı genleri taşıyan, aynı hakikati içeren iki varlık kategorisi olduğunu görüyoruz. Tezahürde ayrılık, hakikatte aynılık var. Kuran inmeden Hz.Muhammed’de vardı, onda açığa çıktı. 23 yılda nazil olmadı, 23 yılda onun ağzından çıktı. Şeyh-i Ekber İbn-i Arabi Hz. Fütuhat-ı Mekkiyyeye kabeyi tavaf ederken hamile kaldı. Bu 37 ciltlik kitap 7 bölümdür, diyor ki “her bir şavtta bana bir fasıl açıklandı ve kitap bana yüklendi, sonra bana sen bunu ‘print out’ al dediler, benim de yazıya geçirmem 20 küsür sene aldı”.

Bundan dolayı Kuran-ı Kerimin Efendimizle irtibatlı düşünülmesi, onun yürüyen Kuran olması, bugün Kuranın elimizde tuttuğumuz mushafa bu kadar önem verilmemesi önemli. 3.halife zamanında toplanmıştır Kuran, demek ki devletin birinci derecede önemsediği bir olay değildi mushaflaştırma. Peki, mücessem hale gelmeden önce Kuran var mı? Var. Nasıl bir Kuran? Medine sokaklarında dolaşan, namaz kılan, yaşayan canlı bir Kuran. Sonra kitaplaşıyor, modern zamanlarda da bilmem kaç kuruş hale geliyor ama biz buna Kuran demiyoruz. Sufiler buna “Mushaf” diyorlar. “Şüphesiz O Kuran gizli, bir kitabın içindedir” âyeti var. Allah bir kitabı bohçalayarak göndermiştir. O yüzden sufiler Levh-i mahfuz - Ummü’l kitab – Furkan – Kuran - Mushaf diye inerler. Bizim elimizde tuttuğumuz mushafın içindedir Kuran. Ben Arapça biliyorum, şu hocalardan okuyorum diyen birisi mushafa dokunabilir, Kurana dokunamaz.

Tasavvufi eserleri okuyacak kişilerin herhangi bir metot takip etmeksizin yorum yapmaları sakıncalı mıdır? Hz.Mevlana’nın “şarabı üzüm suyu zannederler” yakıştırması bugün neşriyat imkânlarının artmasıyla daha sık mı gözleniyor?

“Her sözün bir yeri, her meydanın da bir eri vardır” şeklinde Arapça bir söz vardır. Söz yerinde güzeldir, yerinde olmayan sözü kullanana deli derler. Ayet-i Kerimede “Eve kapılarından giriniz” der. Bu, Descartes’in “Metodoloji” kitabını yazmasından çok daha evvel inmiş bir ayettir. Allah niye böyle bir ayet indirdi? Zaten eve kapıdan girilir. Bu metodolojik bir ayettir. Her ilmin ve konunun kapısı vardır, o kapıdan bir sürece girilir, o süreç sonucunda istidadın ve kabiliyetin varsa performansına bağlı olarak başarılı olursun veya olmazsın. Tasavvuf bir metodik ilimdir; kapısı, koridoru, bekleme salonu ve huzura kabul salonu vardır. O süreç izlenir. Her ilmin bir ustasının olması çok doğaldır. Ustasız ilim öğrenilemez. Her çırak önce kalfa sonra usta olur. Bugün araba kullanmasını dahi ehliyet kursunda, yanınıza verdikleri direksiyon hocasıyla öğrenirsiniz. Bundan dolayı da hiç kimse “arabayla arama niye girdin, Allah’la arama niye girdin?” dememektedir. Paşa paşa o dersi aldıktan sonra arabasını kullanır. Biz erkekler berberin önüne otururuz, berber usturayla gırtlağımızın üzerinde dolaşır. Bir yanlış hareketiyle bir saniyede ölmemiz mümkündür. Kimse berbere itiraz etmez, etse kovarlar. Ölünün ölü yıkayıcıya teslim olduğu gibi teslim olunur. “Allah’la arama niye giriyorsun ey berber, şirktir bu!” diyen adama defol git derler. Burada teslim olmayı kabul ediyor berbere, diniyle ahiretiyle ilgili bir konuda bir bilene teslim olmayı şirk sayıyor. Bunu anlamak mümkün değil.

İnsanların tasavvufî kitaplara yaklaşımlarına baktığımızda büyük uçurumlar görüyoruz. Meselâ kimileri “ben kim, İbn-i Arabiyi anlamak kim” diyerek tek sayfa dahi okumaya yanaşmazken kimileri de “Füsusu okudum, işi kaptım” havalarında. Bunun orta yolu nedir?

Bu kişiye göre değişir. Bazı insanlar İbn-i Arabi’den, başkaları Hayyam’dan Hafız’dan Mevlana’dan hoşlanır. Başkaları da daha fazla şeriat dili kullananlardan hoşlanır. Bu o kişinin o ânki haline ve seviyesine göre değişir. Herkese şunu oku, şundan zevk al denemez. Tasavvufta zevklere müdahale edilemez.

Sufilerin eserlerini yazarken farklı mertebelerde olduğu malumunuz. Tipik misali Eşrefoğlu Rumi’nin Müzekkin Nüfus’u ile Divanı. Birinin kuralcılığı ağır basarken diğerinde rindâne bir hava var. İnsanlar ariflerin eserlerini okurken bunu göz önünde bulundurmaları, eseri anlamalarında yardımcı olur mu?

Her bir sözün derecesi, mertebesi var. Âriflerden de söz söylemeye, şiir söylemeye gençlik zamanlarında başlamış olanlar var. Mesela Gazali gibi tasavvuf yoluna girmeden önce de yazıları olanlar var. Bugünkü tabirle entelektüel denilen âlim kişilerden 18 yaşında yazmaya başlamış olanların, 60 yaşına geldiğinde şiirlerinin arasında fark olması çok doğaldır. Çağımızın Yunan asıllı önemli bir şairi Kavafis’in yaşlılık üzerine çok beğenilen bir şiiri vardır. Ölümünden önce itiraf eder ve ”Ben o şiiri 45 yaşlarında yazmıştım ve çoğu atmasyondu aslında. Şu an 70 yaşlarındayım, o yazdıklarım yalanmış meğerse” der. Tasavvufta bazıları da hiç şair, yazar değildir; tasavvuf bazı tıkalı kanalları açtığı için o kişide vâridat kabîlinden deyişler gelebiliyor. Daha önce şiiri olmadığı için aynı perdeden geliyor. Niyazi Mısrî gibi bir geliyor, tam geliyor. Bazısına iki yıl geliyor, üçüncü yıl kesiliyor. Ne geliyorsa o oluyor.

“Tasavvufa Giriş” kitabınızda dikkatimize çarpan birkaç şeyi sormak istiyorum. “Hz.Muhammed zat peygamberi, diğerleri esma peygamberi” demişsiniz, bunu açar mısınız?

Allah tektir, birdir ama isimleri de var. Bu isimler Allah’ı çoğaltır mı? Çoğaltmaz. Bunların hepsinin toplandığı tek bir isim vardır. O isim lafza-i celâldir, bazılarına göre ism-i azamdır. İsm-i azam hepsini kuşatır. O nedir? Hakkında muhtelif görüşler vardır. Birçokları “Allah” derler. Bazıları da O hiçbir isimler kayıtlanamayacak bir varlık olduğu için O’na ancak bir zamirle karşılık bulabiliriz, “O” yani “Hû’dur” derler. Allah mahlûkatı yaratmadan evvel hâlık değildi, merbub olmadan rab değil vs. O zaman bu isimlerin hepsi Allaha bir diğerinin gözünden bakmak demektir. Ancak Allah’ın bir de yarattığıyla irtibatlı olmayan bir zâtı var. Onun ismi yok, isimsizlik hali. O hâlden Allah ismi, o isimden “ümmehat-ı seb’a” denen yedi isim, bundan diğer isimler ve onlardan sıfatlar şeklinde bir şema düşünün. Aynı şekilde peygamberlerin hepsi Allah’ın belirli isimlerinin mazharıdırlar. Biz 28 peygamberin adını biliyoruz ama hadiste bir rivayete göre 260 bin, bir rivayete göre 360 bin peygamber gönderildiği bildiriliyor. O kadar çok peygamber içinde çok az bir peygamber bilgisine sahibiz. Her peygamber bir ismin mazharı, Allah isminin mazharı olması ise hakikat-i Muhammediye olmasından dolayı ve nebilerin imamı olması hasebiyle Hz.Muhammed’e ait bir husustur. Allah mahlûkatı yaratmayı dilediğinde tek bir şey yaratmıştır, ondan diğer şeyleri yaratmıştır. Buna felsefeciler “prima materia” (ilk madde) derler. Tasavvuf erbabı o ilk maddeye “hakikat-ı Muhammediye” der. Mümin, kâfir her şey onun hamurundan yaratılmış oluyor. Bütün nebiler de Hz.Muhammed’in sancağı altında toplanmış oluyor. Sufilerin bakışı bu şekilde.

“Bu sufilerin zannı” diyecekler. Peki, uygulamaya geçelim. Tarihî süreç içerisinde de Hz.Peygamber’in cemali ve celâli kuşattığı ve bütün isimlerin kendinde açığa çıktığı olaylar görmekteyiz. Mesela Hz.İsa ve Musa’da bir özelliğin öne çıktığını görürüz. Hz.Peygamberde ise bir İsevî rahibi gibi bir hayat da görüyoruz, elinde kılıçlı bir mücahit insan da görüyoruz. Tüm isimler açığa çıkıyor.

Kitabınıza Rene Guenon’un “bilgelik yazıya geçirilmek suretiyle dejenerasyonu başladı” sözünü almışsınız. Günümüzde bilgelikten uzaklaşmanın en büyük sebebi sizce bilhassa internet vasıtasıyla yerli yersiz her şeyin yazıya geçirilmesi olabilir mi?

Bilgelik ve bilgi arasındaki farkı ortaya koymamız lâzım. Bilgelik, kişide açığa çıkan kadim bir biliş tarzıdır. Enformasyon ise o bilgeliğe giden yolda zâhiri malûmat toplanmasıdır. Esas bilgi değildir o. Bilgi, sizin ontolojinize yapışık olandır. Siz sahtekâr, yalancı, zâni, katil vs. birisi olun, çok iyi bir tıp doktoru olabilirsiniz. Bu özelliklerle o özellikler bir arada gidebilir. Hatta günümüzde daha da makbûldür. Bilgi ve ontoloji birlikteliği olan biliş tarzlarında bu mümkün değil. Yalana devam eden karaktere sahipseniz bilgi yapışmıyor. Teknolojideki, medyadaki, matbuat âlemindeki bilgilerin hepsi bizde bir bilginin açığa çıkmasını sağlıyorsa fonksiyonunu yerine getiriyor. Sağlamıyorsa, bu laf ebeliği olur. Nasıl ki söz ishaline tutulmuşlar diye bir tabir var, aynı şekilde kalem ishaline tutulmuşlar da var. Çağımızda yazarlık diye bir meslek var. Tarihte böyle bir şey yok. Filozofsun, bilgesin, âlimsin, ondan dolayı bir şey yazarsın. Adam diyor ki “ben yazarım”. Neyi yazıyorsun sen? Nitelik kayboldu, nicelik öne çıktı. Hatta köşe yazarında metre hesabı önemli. Meselâ diyorlar ki bana 60 vuruşluk bir yazı yaz, 15cm.’i geçmesin falan… Bu bilgi değildir.

Bütün enformatik malûmat kabîlinden şeyler bilgiye giden adresi vermede bir vasıta olabiliyorlarsa caizdir. Meselâ bir insan-ı kâmil var, falanca dağın başında. Ben ona gidersem bana kendimle ilgili çok güzel şeyler öğretecek. O bilgeyi bulmam için bir seyahat kitabı, bir GPS cihazı o adresi bulmama yardımcı olacağı için faydalıdır. Kendisi bilgi değildir onun. İstanbul “guide book”larını İstanbul’a gitmeden ne kadar okursan oku, o, bilgi değildir. Onun için ilm’el-yakin, ayn’el-yakin, hakk’el-yakin şeklinde üç bilgi düzeyinden bahsederler. İlm’el-yakinde sen sadece okursun. Okuduğun sende açığa çıkmadıkça ona bilgi denilmiyor. Yazmakla birlikte bazı şeylerin ruhaniyeti kaybolur. Onun için canlı metinlere ihtiyaç var. “Kitap gibi adam” denir eski tabirle.

Kitabınızın ciddi bir kısmı tasavvufî şiir şerhlerinizden oluşuyor. “Şairler ile ârifler arasındaki en büyük fark, şairlerin şiiri şiir yazmak için kullanmaları ancak âriflerin şiiri hissettikleri duyuşu paylaşmak için bir araç olarak kullanmalarıdır” demişsiniz. Biz bu ayrımı nasıl yapabiliriz? Şiirin muhtevasına göre mi, şairin şahsiyetine göre mi?

Birinci derecede muhtevasına göre. Şiiri okuduğunuzda sizde uyandırdığı tesire göre değerlendireceksiniz. Bu, diğer şiirler kötüdür anlamına gelmez. Toplumsal yaralara temas eden şiirler de vardır. Necip Fazıl’ın, Nazım Hikmet’in, Mehmet Akif’in şiirleri tasavvufi şiir değiller ama çok da güzel şiirler. Bunlara şairler deniyor. Âriflerin kullandığı şiirden dolayı onlara şairler denmez. İbn-i Arabî ben şair değilim der. Fütuhattaki şiirleri ve divanı toplandığından 5 cilt şiiri vardır. Keza Mevlâna da ben şair değilim der. Bunlarda şiir araçlardan bir araçtır. Onlarda söz dertleri vardır, yani bir sözü iletmek için insanlara uygun gelen şiirdir. Buna biz “sebeb-i şiir” deriz. Mevlâna der ki “ben Belh’te kalsaydım düz yazı yazardım ama buradaki insanlar şiire hürmet ediyorlar ve şiir üzerinden daha iyi anlıyorlar” der ve şiire başlar. İbn’ül-Arabî der ki, “şiir sembol yatağı olduğu için rahat hareket etme alanı verir. Onun için ben Fütuhat-ı Mekkiyye’nin her bölümünde uzun uzun anlattığım her konuyu şiirle özetlerim”. Şiir bir özet yeridir diyor. Bakın bir gayeden dolayı şiir tarzını benimsemişlerdir.

Onun için bunların nutukları okuyan kişide tesir uyandırır. Diğerleri, kelimeleri yakışıklı ve mütenasip şekilde art arda dizme sanatını iyi beceren bir büyücü görümündedirler. Söz sanatı aynı zamanda bir büyüdür de. İnsanları sözlerle ikna edebilirsiniz. İhtiyacı olmadığı bir şeye ihtiyacı olduğuna ikna edebilirsiniz ama bu kandırma olmuyor mu? Ali Şeriati bir kitabında, Afrika’da yolu olmayan kabilelere dahi Renault araba satmak üzere sosyolog kiralar Fransız diyor. Reklamcılık kitaplarında derler ki, kutuplarda yaşayan bir kişiye buzdolabı, ekvatorda yaşayan kişiye soba satabilme sanatıdır reklam. Bu bize göre sahtekârlık ve yalancılıktır. Yalanın yeri cehennemdir. O açıdan bilgiyle yalanı ayırt etmek gerekiyor.

Niyazi Mısrî Hz.den şerhler yapmışsınız. Kendisi tekkelerde Yunus Emre ile birlikte güfteleri en çok okunan âriflerden. Şimdi bile üzerine yapılan baya çalışma var. Sufîlerin sadece söze gelenleri şiir şeklinde ifade ettikleri, söze gelmeyenleri kelimelere dökmedikleri gerçeğini göz önünde bulundurursak, Mısrî Hz.nin diğer âriflere nisbeten daha fazla zikredilmesini söze gelmeyenleri daha çok dile getirmesine bağlayabilir miyiz?

Her ârif şiir ve eser yazmış değildir. Her şiiri olan ârifin de çok etkili şiiri olmayabilir. Burada Niyazi’nin farklılığı çok ızdıraplı bir kimse olması, samimi ifadeler kullanması. Yunus gibi o hali yaşayan insanlarda karşılığını bulan şeyler var. Birçok başka güzel şairler var ama Yunus’un ve Niyazi’nin sözleri gerçekten karşılığını buluyor. “Ey garip bülbül, diyarın kandedir” diyorsa Niyazi Mısri, günümüzde yalnızlığa mahkûm olan entelektüel tavrı çok güzel ifade etmiştir. Hâli yakalamadadır mesele.

124 bin olduğu rivayet edilen sahabeler içinde ashab-ı suffe’nin sayısından tutalım da, 1925 tekkelerin kapatılması tarihine kadar uzanan bütün zaman diliminde, derviş sayısının her zaman toplam nüfusa oranla hayli az olduğu tarihî bir vaka. Bununla beraber geleneğimizde tasavvufun topluma yön verdiğini biliyoruz. Günümüzde problem insan-ı kâmillerin yeteri kadar olmayışı mı yoksa insan kalitesinde genel olarak bir düşüş mü?

Günümüzde elbette insan-ı kâmillerin sayısında azalma oldu. Bunun sebebi, ilim iltifata tabiidir. Rağbet o tarafa olmadı, zihinler kaydı ve başka arayışlara geçildi. Yüzyılın başından bu yana Müslümanlar metodik yanlışlar yapıyorlar. Gelenekte Müslümanların dominant olmalarının sebebi, Müslümanların omurgalarında bir düzgünlüğün olmasıdır. İsabetli bir yaklaşımları olmasıdır.

Tasavvufa müsbet fakat tarikata menfi olarak bakan birçok insan var. Kuran ve mushafın ayrılması üzerinden gerçekleşen düalizmin burada da gerçekleştiğini söyleyebilir miyiz?

Bir şey zuhurat planında meydana geliyorsa o şey oluş ve bozuluşa tabidir, tefessühe açıktır. Binaenaleyh bir vahyin peygamberden çıkıp ikinci şahıslara emanet edilmesiyle beraber peygamberin bazı çevrelerin o mesajını daha 40 sene geçmeden ne hale getirdiklerini bilmekteyiz. Peygamber ben emaneti size teslim ediyorum dedi, onu işlemek ve yüksek değerlere çıkmak veya yerin dibine batırmak sizin elinizdeydi. Aynı şekilde tasavvuf, tarihi boyunca, tasavvufun müesseseleşmiş şekli olan tekke ve dergâhlarda mücessem hale geldiği için ister istemez bazı problemler olmuş olabilir. Peygamberin kurduğu devlette bile olmuşsa tekkelerde de olabilir. Sanki Darülhadislerde problem yoktu, şeyhülislamlıkta her şey güllük gülistanlıktı şeklinde bakıp suçu sadece tekkelerde olana yüklemek yanlıştır. 30 Kasım 1925’te dergâhlar kapatılıncaya kadar İstanbul’da kayıtlı 360 küsur dergâh varsa, bu kadar çok dergâh içerisinde bir ikisinde, bir iki zatın ehliyetsizliği neticesinde bazı problemler olmuş olabilir, bu da doğaldır.

Bugün silahlı kuvvetler camiası içerisinde iyi yetişmemiş iki tane albaydan dolayı askerlik sanatını iptal edelim, silahlı kuvvetleri ortadan kaldıralım der misiniz? Doktorun iğnesi neticesinde belden aşağısı tutmayan hastalar oldu. Tıp fakültesini kapatalım, tıp ilmini kaldıralım demiyorsak tasavvuf camiası için de insaflı, merhametli olmak lâzım. Güzel şeylere bakmalı. Ben problemler yoktur diyenlerden değilim. Hatta daha cesaretle şunu söyleyeyim, “19.yy’dan sonra günümüze doğru yaklaşıldıkça tasavvufu en fazla problemli hale getiren bu tekke ve dergâh nizamındaki tefessühlerdir.”

Tasavvuf ile havas ilimleri arasındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kâinatta her şeyin tesiri vardır. Seslerin, renklerin her şeyin bir rezonansı vardır. Allah’ın isimleri için de söz konusudur bu. Sufi, esmalarla belirli güçler elde eder. Lâkin fizik âlemi üzerinde güç elde etmek için esma çekmek haramdır. Allaha ulaşmak için esma çekilirken sana eşantiyon olarak güçler veriliyorsa ona eyvallah denir. Binaenaleyh havas ilmi dini ve manevi ilimlerin ayrılmaz parçasıdır. Peygamberin havas yönü vardır. Niye abdest alır? “Görünmez varlıklara karşı şunu okuyun” tarzında her dinin havas tarafı vardır ama ana prensibe tâbidir. Bir din sadece havas demek değildir. Havas onun şamanistik uzantısıdır, içinde mündemiçtir. Siz onu içinden çıkarıp müstakil hale getirirseniz problemlidir. Bugün “ben havasçıyım” diyenler ana prensibi kaybettikleri için sonları hüsran olur. Ana gayesini kaybetmediği sürece bir ekol, onun içinde havas olabilir.

Cüneyd-i Bağdadi Hz.nin tasavvufu “seni sende öldürmesi ve seni kendisiyle diriltmesi” olarak tanımladığını, yine tasavvufun “ben şuuruna erme” olarak da tanımladığını görüyoruz. “Ben şuuruna erme” nedir? Tarihsel süreçte metotları değişmiş midir?

Tasavvufun ve dinlerin kastettiği “ben” ile ego anlamında psikolojinin kastettiği ben arasında fark vardır. “Ben size kendi ruhumdan üfledim”, “Ben size şah damarınızdan daha yakınım” diyorsa Allah orada “ben”im kim olduğum ortaya çıkar. Bir şey yok oluyorsa ona var denilemez. Var, ontolojik olarak hiç yok olmayana denir. Hz.İbrahim yıldızlar çekip gittiğinde “batıp gidenleri sevmem” demiştir. Kayıp gidenler sevilmez, yalnız Allah vardır. Binaenaleyh tasavvufun kastettiği ben, senin biyolojik varlığın değildir. Nerelisin, nerede oturuyorsun, annen baban kim, Türksün kürtsün kastedilmiyor. Tesadüfen Çin’de doğabilirdin. Bugün “genome” projesiyle damağınızdan alınan bir dokuyla geçmişe dair genleriniz çıkıyor ortaya. Amerika’da yaşayan Çorumlu bir arkadaşım yaptırdı, %98 Çinli çıktı çocuk. 40 yıldır kendimi Türk bilirdim dedi. Şimdi neyin milliyetçisi olacaksınız? Irklar sosyolojik vakalardır, güzel bir folklorik düzeyi vardır ama metafiziğe çıkarmamak lazım. Öldüğü zaman herkes âdemoğlu olacaktır.

Ben derken tasavvuf insanın ilâhi kökenini kasteder ve insan o kökeni keşfedinceye kadar cahildir der. Kişi o ilahi kökenini idrak ettiği noktada bütün esaret kayıtlarından kurtulur. Aksi takdirde düşünce esareti, ideoloji esareti, maddiyat esareti gibi esaretler içerisindedir. Hürriyet, kişinin bu tip esaretlerden kurtulmasıyla olur. Aynı zamanda dile getirilmesi sakıncalıdır; çünkü anlayamayan, o noktaya gelmeyen kimse tarafından kıskanılabilir, “Ene’l-Hak” diyen Hallac gibi. Ancak o kişiler de kanlarıyla abdest almaya hazırdırlar. Hallac kökenini çaktı ama keşke dilini tutabilseydi… Allah sırrını tasdik etsin.

Dante’nin İlahi Komedyasında İbn-i Arabi Hz.den etkilendiği hep konuşuldu. Simyacıyı yazan Paulo Coelho’nun Hz.Mevlâna’dan etkilendiğini biliyoruz. Medeniyetler arası etkileşim günümüzde ne durumda? Asrımızda hangi medeniyetin hâkimiyeti söz konusu?

Bu “challenge” meselesidir. Ayasofya’nın karşısına Sultanahmed Camii koymak demektir. Sen modern Müslümanlar olarak şu ana kadar ne koydun? El-Kaide ürettin, 17-18 yaşında parmak ve kol kesen Şebab diye bir hareket ürettin, Afganistan dağlarında elinde metre onun bunun sakalını ölçen bir Müslüman tipi ürettin; o zaman sorgula kendini. Ne ürettiğine bağlı. Tarihte benim Osmanlı kıyafetimi giyerek resmini çizdiren asilzadeler modası vardı. İşte buna challenge, meydan okuma denir. Şimdi Amerikan bayrağı yakarak challenge yapanların, meydan okumalarının köklü, gelenekten kaynaklanan, bir meydan okuma olmadığını, tamamen beşerî ve öfke kaynaklı olduğu kanaatindeyim. Asil bir duruş olduğu kanaatinde değilim.

Günümüzde Müslümanların karşı tarafa sundukları model sorunlu. Kendilerine check-up yapmaları, kendilerini gözden geçirmeleri gerekiyor. Bunu söylerken ‘başkalarına yaranmak için değişiklikler yapsınlar’ı kastetmiyorum. Başkası sevsin diye bir şey yapacak değiliz. Şu anki görüntüde, Müslümanların, Müslüman olmayanlarla ilişkisini bir kenara bırakalım, ben 40 yıllık Müslümanım, ‘Allahuekber’ diyen adamdan, acaba kafama odun iner mi diye korkuyorum. Başkasının korkması da tabiidir. Kendimize bakıp sormamız lâzım: Ne ürettin? Bir Mevlâna yok, Hafız yok, Hayyam yok, Gazzali yok; halâ yok. 20yy.da bana model olarak kimi çıkardın? Evrensel kişileri kastediyorum, âlemşümul olarak bütün halklarda karşılık bulmayı kastediyorum. Lokal bazı yazarları kastetmiyorum. Evrensel kişi çağ açan ve herkes tarafından okunan kişi demektir. Zihnî metodolojimizde bir problem var.

Eskiden bir ilme başlamadan önce düzgün bir ilim hiyerarşisi kurulurdu. Onu kaybettik biz şu an. Dini ilimlerde ayak olacak baş oldu, baş olacak ayak oldu. Bugün çek ve senet üzerine tez yapmış bir İslam hukukçusu kalkıp İslam metafiziği üzerine söz söylüyor. Bu iş, başka bir iş. O kadar çorba ki her şey! Tasavvuf vardır veya yoktur gibi bir lâf söylüyor, faizsiz bir bankada uzun yıllar danışmanlık yapmış birisi. Sen git çek senet işine bak. Bu işi anlamazsın!

Hollywood sineması tasavvuf imgesini filmlerinde yıllardır kullanıyor. Matrix, Avatar, Inception gibi filmlerde her bir “ben” metaforu var. Bize ait olan değerleri yitiriyor muyuz? Tasavvufun sinema ile ilgili olan ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Müslümanlar tasavvufu tanımıyorlar ki filme geçsinler. Atlama yapmamak lazım. Niye Müslümanlar sinemada başarılı olamıyorlar? Çünkü bireysel, sosyolojik Müslümanlar. Kavramsal olarak İslâmın ne olduğunu bilmiyorlar. Batılı rejisör, senarist; rejisör, senarist olmadan evvel ya mason, ya kabalist bir yerlerden bir şeylerin talimini görüyor, o gördüğü şeylerin doğrultusunda film yapayım diye meydana çıkıyor. Müslümanların o manada düşünsel çerçeveleri yok. Müslümanım diyen gencin Müslümanım sözünden öteye bir İslam kültürü yok ki. Tasavvuf ve felsefe gibi İslam dininin özel konularını çalışmamış.

Günümüzde bazı Müslüman doktorlar var, “Müslüman doktorlar” diyorlar kendilerine. Müslüman olması oturup namaz kılmasından kaynaklanıyor. Tıp konuştuğu zaman hiç de İslamî olmadığını görüyorsunuz. Tıp anlayışının, tıp felsefesinin, insana bakışının, alternatif tıpla hiç uyuşmadığını, konvansiyonel ve materyalist tıp anlayışını ideolojik olarak sürdürdüğünü görüyorsunuz. Değişik gruplara bağlı doktor arkadaşlar var. Ben onların hiçbirinden İslamî tıbbın karşılığını görmüş değilim.

Tasavvufî okullar açılmaya başlandı. Hatta bu yıl Türkiye Yazarlar Birliği de açtı. Bunları nasıl yorumluyorsunuz? Kapanan irfan ocakları yüzünden toplumun susuzluğunu meşru yollarla gidermesi olarak mı yoksa modern zihnin bir ürünü olarak mı bakıyorsunuz?

Tasavvuf “okulları” kolay bir şey değil. Açılır açılmasına ama kim kapattı? O da var. Uzun bir konu bu. Bir müesseseye kilit vurmakla o düşünce kapanır mı, kapanan nedir, kapanmayan nedir, uzun konular. Bazı derneklerin, vakıfların “tasavvuf okumaları kursları” adı altında bir yerler açıyor olmalarını ben olumlu görüyorum. Neticede düşünce geleneğimize bir dönüş olarak görüyorum.

Tasavvuf Osmanlıda, dini ilimler içerisinde önemli bir yeri olan bir alandı. Tasavvufsuz hadis yapılmazdı, fıkıh yapılmazdı, Şeyhülislamların tamamı tasavvuf erbabındandı. Tasavvuftan koparılmış fıkıh kuru bir alandır. O açıdan, bence bunlar güzel şeyler, olumlu şeyler. İslam dünyasında maalesef, özellikle Arap dünyasında tasavvufu dini ilimler içerisinden kovma gayreti var. Suudi Arabistan’da hala tasavvuf dersleri diye bir şey yoktur. O zaman da şemada bir problem çıkmaktadır. Biz güzel bir Osmanlı mirasına, düşünce mirasına sahibiz. Burada tasavvufun rolü ne idiyse o yerin teslim edilmesi gerekiyor. Taşköprülüzade’nin Mevzuat-ul Ulüm kitabında tasavvufun yeri ne idiyse o yer. Fazla bir şey istemiyoruz. Osmanlı şeyhülislamı Molla Fenari kim idiyse, Davud-u Kayseri kim idiyse, Zenbilli Ali Efendi kim idiyse, Paşmakçızade Ali Efendi kim idiyse (burada Osmanlı şeyhülislamlarını sayıyorum, tekke şeyhlerini saymıyorum) onların tasavvufunu talep ediyoruz.

Bir omurga kırıldı, o omurgayı düzeltmeye çalışıyoruz. Omurga kırıldığı zaman uzun yıllar onunla yaşayanlar onu aslî omurga zannetti, sakat ve kamburu çıkmış bir hâlde değneklerle zor yürüyorlar ama alıştılar bu hâllerine. Vesselâm.

http://ekremsakar.blogspot.com

Bu Ropörtaj 7023 defa okundu.
Diğer Röportaj Başlıkları
Mahmud Erol Kılıç’la, zaman algısı üzerine 06.08.2016
Emin Işık ile Vahdet-i vücûd Kavramı 06.11.2015
Mahmud Erol Kılıç ile din ve ahlak üzerine 06.09.2015
Fatih Çıtlak ile Mizah Üzerine 06.09.2015
Ö. Tuğrul İnançer ile Söyleşi 30.06.2014
Ö. Tuğrul İnançer ile Söyleşi 03.06.2013
Bilal Kemikli ile Tasavvuf ve Şiir Üzerine Söyleşi 20.09.2012
H. Nur Artıran ile Bayram üzerine 21.08.2012
Ömer Tuğrul İnançer ile 31.07.2012
Mehmet Fatih Çıtlak ile... 24.05.2012
MEHMET DEMİRCİ İLE... 15.05.2012
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile... 04.04.2012
Cemalnur Sargut ile söyleşi 09.03.2012
Emin Işık Dede ile bir Röportaj... 28.12.2011
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile... 04.10.2011
MUHSİN İLYAS SUBAŞI İLE RÖPORTAJ: 13.06.2011
Prof. Dr. Cihan Okuyucu ile Ropörtaj 13.04.2011
MAHMUD EROL KILIÇ ile 05.01.2011
Mevlana Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Yrd. Doç. Dr. Nuri Şimşekler 13.12.2010
Prof. Dr. Dilaver Gürer ile Mülakât 15.09.2010
H. Nur Artıran ile Ropörtaj 23.07.2010
Mehmet Fatih Çıtlak ile Edeb üzerine Mülakât 13.06.2010
EMİN IŞIK HOCA İLE TASAVVUF VE MEVLEVİLİK ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ 24.04.2010
İsmail Güleç ile Mesnevi Üzerine... 24.03.2010
İbrahim Gamard ile 18.02.2010
Prof. Dr. Ethem CEBECİOĞLU ile bir mülâkat 22.01.2010
Postnişin Mustafa Holat ile Ropörtaj... 14.12.2009
Savaş Ş. Barkçin’le Ropörtaj 05.11.2009
Dr. Safi ARPAGUŞ ile... 01.10.2009
Prof. Dr. Mehdi Aminrazavi ile 18.08.2009
NİYAZ
M. Faik Özdengül
Abdestin hakîkatine dâir
Cuma Mektupları
Mevlana’dan beslenme öğütleri
İsmail Güleç
TASAVVUF KAPILARI AÇMAKTIR
Mahmut Erol Kılıç
DERVİŞ GÖNÜLSÜZ GEREK
Muhsin İlyas Subaşı
HZ. MEVLÂNÂ'YA GÖRE RAMAZAN VE ORUÇ
Editör'ün Seçimi
Mevlevî
Mehmet Demirci
GERÇEK VE SAHTE DİN REHBERLERİ
Misafir Yazar
MESNEVÎ HİKÂYELERİ ÜZERİNE
Nuri Şimşekler
Vefâ
Ö. Tugrul İnançer
Mevlâna ile aramızdaki engeller...
Adnan K.İsmailoğlu
Hz. Mevlânâ’dan Nasîhatler
A.Selâhaddin Çelebi
MEVLÂNA DERGÂHI POSTNİŞİNLERİ
Yakup Şafak
Küfürle İmân
H. Nur Artıran
DERVİŞ II
Mehmet Fatih
Mesnevi Dersleri Aramak
M. Sait Karaçorlu
Tevekkül
Cemalnur Sargut
Sahte Şeyhler
Editör'den
MEVLÂNA’DA AŞK ESTETİĞİ
İsmail Yakıt
Mevlâna'yı Anlamayanlar
Tarihten Bir Yaprak
Mevlevilik
Sezai Küçük

Asitâne Mevlevi Kültür Dergisi

Anasayfa | Hakkımızda | Site Haritası | İletişim | E-mail
Semazen.net'in resmi web sitesidir.
Web sitemizin dışında farklı sitelere yönlendiren linklerin içeriklerinden Semazen.net sorumlu tutulamaz.
Copyright © 2005, Tüm Hakları Saklıdır.
Sayfa oluşturma zamanı: 0.0428 sn.
Programlama: CMBilişim Teknolojileri Görsel Tasarım: Capitol Medya