Site Haritası
Kur'an-ı Kerim
Hadis-i Şerif
Hz. Mevlana
Eserleri
Seyyid Burhaneddin
Bahâeddin Veled
Şems-i Tebrizi
Selahaddin Zerkubî
Sultan Veled
Hüsâmeddin Çelebi
Hz.Mevlâna Dergâhı
Sema
Adab ve Erkan
Yolun Mertebeleri
Çelebilik
Mevlevi Ayinleri
Mevlana İhtifalleri
Akademik
Yükle
Hizmeti Geçenler
Mesnevi Sohbetleri
Mesnevi Hikayeleri
Sesli Kitaplar
Fihimafih Okumaları
Duyuru&Etkinlik
Haberler
Semazen Video
Semazen Radyo
E-Kart
Projelerimiz
Foto Galeri
Soru ve Cevaplar
Keşkül Dergisi
Linkler
KONYA
Evrad-ı Şerif
Dinletiler
Bağış



 

Google

Kur'an-ı Kerim

Dinleyelim


Hz. Mevlânâ'nın eserlerinden hangisini okudunuz?
Mesnevi
Divan-ı Kebir
Fihimafih
Mecalis-i Seba
Mektubat
Birkaçını
Hiç Birini
 
Röportaj

Emin Işık ile Vahdet-i vücûd Kavramı

06 Kasım 2015

Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta Oğuz Çetinoğlu, Doç. Dr. Emin Işık ile bir söyleşi gerçekleştirdi.

"Vahdet-i vücûd” sıkça kullanılan bir kavram olarak dikkati çekiyor. Anlamını açıklar mısınız?

Sözlük anlamıyla; ‘varlığın birliği’ demek olan "Vahdet-i Vücûd", tasavvufî bir terim olarak, Allah ile kâinatın bir bütün olduğunu savu­nan görüşün adıdır. Bu görüşte olanlar, yaratıcı gücün kâinatın dışında ve ondan ayrı olmadığına, onunla iç içe olduğuna inanırlar. 

Varlık meselesiyle, felsefe ilmi de ilgileniyor. Felsefede varlık konusu “Vahdet-i Mevcûd” olarak geçiyor. Vahdet-i vücûd’dan farklı bir kavram mı?

Varlık meselesi, din ilimlerini olduğu kadar felsefe ile astrofiziği de yakından ilgilendiren bir meseledir. Sistematik felsefenin de temel konu­larından biridir. Ancak bu meselenin felsefedeki adı, "Vahdet-i Mevcûd" anlamına gelen panteizmdir.(1) İslâm tasavvufunda ve îlm-i kelâm'ındaki "Vahdet-i Vücûd" ise panteizmden çok farklı bir görüştür.

Hemen belirtelim ki, burada sözü edilen "vücûd", avamın anladığı gibi beden veya herhangi bir madde demek değildir. Belki varlık kavra­mı içine giren ve kâinatta var olan her şey demektir.

Kâinat” dediniz Hocam, sırası gelmişken sorayım: Kâinat nasıl meydana gelmiştir? 

İlk çağlardan beri düşünen beyinler bu sorulara tutarlı cevaplar bul­maya çalışmışlardır. Kâinat ve onun yaratılışı hakkındaki bilgiler, çağdan çağa ve insan­dan insana değişen farklı bilgi birikimleri olduğu için varlık hakkında akıl yürütme yoluyla ortaya konulan izahlar da birbirinden farklı, hattâ bir­birine zıt görüşler olarak karşımıza çıkarlar. Ancak şurası oldukça dikkat çekicidir ki, tasavvuf ehli arasında, temelde bir tek vahdet-i vücûd anla­yışı olduğu hâlde, filozoflar arasında birbirinden farklı nitelikte pek çok panteizm görüşü ve anlayışı söz konusudur.

Bu durum, birbirinden farklı birçok hakikatin mevcut olmasından değil, o hakikati kavrayacak yeterli bilginin olmayışından ileri gelmektedir.

Vahdet-i Vücûd kavramının aydınlatılmasında nasıl bir metot uygulanıyor?

Filozofların varlık mese­lesine yaklaşımları, bilgi ve akıl yürütme yoluyladır. Din bilginlerinin yaklaşımları ise mukaddes kitaplardaki âyetler veya onlara dayalı yorumlar yoluyladır. Tasavvuf ehline göre, üçüncü bir yol daha vardır ki, o da ilâhî hakikatlere, ancak dinî tecrübe ile ve bizzat yaşamak suretiyle varılabilir. Yani, ister saf aklın eseri olsun, ister vahiy eseri olsun, meseleyi bilgi konu­su olmaktan çıkarıp, yaşanan hayat hâline getirmektir. Yaşanmayan dinî tecrübe insana bir şey vermez: Bal kavanozunu dışarıdan yalamak olur. Mutasavvıf, zihinci psikolojinin, kelimelerle ve kavramlarla tanıt­maya çalıştığı rûhî gerçeği, rûhî bir aksiyon hâlinde bizzat yaşaya­rak tanır. Tasavvuf açısından geçmişi anmak veya geleceği hayal etmek, anlamsız bir şeydir ve ömrü boş yere heba etmektir. Önemli olan içinde bulunulan ânı yaşamak ve değerlendirmektir. Hasan Basrî Hazretleri ne göre, Âhiret günündeki muhasebe, bu dünyada yapılacak muhasebenin yanında çok hafif bir şey olarak kalır. Bu konuyla ilgili olarak, Peygamberi Efendimiz, şöyle buyurur: "Hasibû enfüseküm kable en tuhasebû." Yani, kıyamet gününde, "Hesaba çekilmeden önce, kendi kendinizi hesaba çekinizi" Ârifler, varlığın hakikatini Tanrı aşkında görürler ve bu dünya haya­tında da Allah'la beraber yaşarlar. Bundan dolayıdır ki, onların Allah'tan başka hiçbir şeye ihtiyaçları yoktur.

Tasavvuf ve mistizm aynı şeyler midir?

Konusu, metodu ve gayesi bakımından ele alınınca, tasavvufun misti­sizm olmadığı açıkça görülür: Bu ikisinin çok farklı şeyler olduğu, kolay­ca anlaşılır. Aynı şekilde, İslâm inancındaki Vahdet-i Vücûd ile felsefedeki panteizm de birbirinden farklı ve apayrı şeylerdir. İslâm mutasavvıfları arasında Vahdet-i Vücûd’a kail olanlar, kesinlikle panteist değiller. Onları, birer panteist gibi tanıtmak isteyenler, eğer maksatlı ve art düşünceli değillerse, sapla samanı karıştıran gafillerdir.

Panteizm neden “Vahdet-i Vücûd” değildir?

Bunu daha iyi anlayabilmek için, ayrıntılara girmemiz gerekiyor:

Panteizm, her şeyden önce, insan düşüncesinin eseri olan bir felsefi doktrindir. Oysa vahdet-i vücûd, dinî tecrübeyle elde edilen, bir hakikattir. Panteizm, genelde yaratan ve yaratılan diye iki ayrı şeyin olmadığını, yaratıcı gücün maddenin içinde olduğunu savunur. Materyalizmin yap­tığı gibi Tanrı’nın varlığını büsbütün inkâr etmez, ama onun, maddeden ayrı ve müstakil bir varlığı olmadığını iddia eder: "Evet Tanrı vardır, lâkin varlığı maddenin içinde erimiş ve maddeye sinmiş olan gizli bir kuvvet... " diye izaha yeltenir. Böylece Tanrıyı belirsiz bir kudret hâline getirmiş olur. Yani kâinatın üstünde, ondan ayrı ve ona hükmeden yaratıcı bir kudret yoktur.

Bir yönü ile Materyazimi andırıyor. 

Materyalizm Tanrı diye bir yaratıcı gücün varlığını kabul etmez. Her şeyin maddeden ibaret olduğunu iddia eder. Panteizm ise yaratıcı gücün varlığını kabul eder, lâkin onun maddeye sinmiş ve âdetâ ona dönüşmüş gizemli bir kudret olduğunu savunur.

Panteistler arasında, yaratıcı gücü, maddenin kendisinden kaynakla­nan bir özellik şeklinde görenler de vardır. Panteizm’in bu şekli, Tanrı’yı tamamen maddeye dönüştürdüğü ve büsbütün belirsizleştirdiği için, yalnızca İslâm dini açısından değil, bütün dinler açısından küfür sayılır.

Eski Yunan Filozoflarının konuya bakış açısı nedir?

Sokrates, yeterli bir sebep olmadan, hiçbir şey kendiliğinden var olmaz, diyordu. Eflatun, Tanrının varlığını kabul ediyor ve ona "Mutlak iyilik" adını veriyordu. Aristo da Sokrates'in ortaya koyduğu söz konusu ilkeden hareketle Tanrı'yı "ilk sebep" olarak niteliyordu. Her üçü de Tanrı’yı maddeden farklı bir yaratıcı kudret olarak görüyordu. Ancak Aristo ya göre, Tanrı, ilk sebep olarak, sadece yaratılış olayının başında yer almıştır. Daha sonraki oluşum ve gelişimlere herhangi bir müdaha­lesi olmamıştır. Yani, bir saat ustası gibi, kâinatı yaratmış ve onu kurup kendi hâline bırakmıştır. Varlık âlemi, kendisi için konmuş olan kanunlar (tabiat kanunları) çerçevesinde, kendi varlığını sürdürür gider. Yani, tabiat, sürekli olarak kendi kendini yaratır. Bu takdirde, gayet tabiîdir ki, insan da kendi fiilini kendisi yaratmış olacağından, Yaratan a karşı herhangi bir

“Vahdet-i Vücûd” kavramının açıklanmasında “metod” ve “tarihî gelişim”den söz etmişsiniz. Konunun, tarihî gelişimi hakkında da bilgi lütfeder misiniz?

Plotinus'un vecd anlayışı, Hıristiyan mistisizmi üzerinde, oldukça etkili olmuştur. Ancak İslâm tasavvuf anlayışında fazla rağbet görme­miştir. Çünkü gerçek tasavvuf ehline göre, kendinden geçmek demek olan vecd hâli de bir anlamda sekr (sarhoşluk) sayılır. Sarhoşluğun her çeşidi dinen haram kılınmış olduğu için makbul sayılmaz. İslâm tasav­vufunda şuur hâli, her zaman için vecd hâline tercih edilir. İslâm dinin­de asıl olan, şuur ve irade hâlidir. Kulluk açısından mükellef olmanın temel şartlarından biri de akıldır. Yani kul, ne yaptığını ve niçin yaptı­ğını bilmek zorundadır. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz, her şeyi niyete bağlamış ve "Ameller niyetlere göre değer kazanır" buyurmuştur. Bir başka yerde ise "Müminin niyeti amelinden daha hayırlıdır." demiştir.

Tasavvuf ile mistisizm arasında olduğu gibi, Panteizm ile Vahdet-i Vücûd arasında da kavram kargaşasından başka bir ilişki yoktur. İlk bakışta, bu ikisi aynı şeymiş gibi görünebilir. Çünkü her ikisi de "varlığın birliği" anla­mına gelir. Ancak bu birlikten panteistlerin anladıkları ile vahdet-i vücûda kail olanların anladığı aynı şey değildir. Bu ikisi birbirinden çok farklıdır.

Panteizm ve mistizm ile Vahdet-i Vücûd anlayışında başka farklar var mı?

Tarih boyunca yaşanmış olan pek çok misti­sizm ve panteizm çeşidi olduğu hâlde, İslâm tasavvufu ve ondaki vahdet-i vücûd anlayışı aynı noktada tek görüş hâlinde birleşir. Tasavvuf açısından Tanrı, maddenin içine sinmiş olan gizli ve belirsiz bir kudret değildir. Tam aksine, her şeye kadir olan bilinçli bir kudrettir. O, belirsiz olmayıp, sayısız üstün­lüğe ve sonsuz özelliğe sahip olan bir Allah'tır; Ehad ve Samed olan zattır. Bütün insanlık tarihi boyunca, Tanrı, dâima şahıs olarak tanınmış ve hep öyle tasavvur edilmiştir. Semavî olan ve olmayan bütün dinler­de, hattâ çok tanrılı putperest dinlerde bile, Tanrı veya tanrılar, kendine mahsus özelliklere sahip farklı birer kişilik olarak kabul edilmiştir. Yani, insanoğlu, yaratıcı gücün, kendisinden farklı, üstün, ölümsüz ve mukaddes bir varlık olduğuna inanmıştır. Onu, Ona özgü olan özellikler ile hür ve müstakil bir kişilik olarak tanımıştır.

Hocam konuştuklarımızın özetini lütfeder misiniz?

Bütün canlılar gibi, biz de yok olacağız. Her şey yok olacak ve sade­ce Allah bakî kalacak: "Hiç şüphesiz, biz Allah'a aidiz ve kesinlikle Ona döneceğiz. 

Zaten her şey aslını özler ve aslına döner. Topraktan gelen toprak olur, Allah'tan gelen de yine Allah'ta son bulur. Ruh Allah'a rücû ettikten ve Allah'ta son bulduktan sonra, artık sen ve ben ya da biz diye bir şey kalmaz.
Konuyla ilgili olarak şöyle bir misâl daha verebiliriz:

Her şey topraktan yaratılmış derken, toprağın bu kadar çok çeşitli otları ve ağaçları besleyip büyüttüğünü biliyoruz. Diğer canlılar gibi, insanlar da toprağın ürettiği besinler sayesinde hayatlarım sürdürü­yorlar. Bahçemizdeki erik veya dut ağacı da topraktan kuvvet alıyor ve meyve veriyor. Biz de o meyveleri yiyoruz, ama yediğimiz şeyin toprak olmadığını biliyoruz. 

Çünkü bu kesret(2) âleminde hiçbir şey Allah değildir. Her şeyin var­lığı Allah'tandır, ama varlıklar bu konuma gelinceye kadar, birçok aşa­madan geçmiş, her aşamada bir başka şekil almıştır. Bu çokluk (kesret) âleminde her varlık kendine mahsus bir özellik, bir şekil kazanmıştır.

Zâhir(3) ile bâtın(4), evvel ile âhir birleşmeden "tevhîd" olmaz. Tevhîd, şeriat ile tarikatın birleşmesinden meydana gelir. Peki, bu âlem, sonsuza kadar böylece sürüp gidecek midir? Varlığın bütünü hakkında fikir yürütmeyi bırakalım da o bütünü meydana getiren cüz’lerin(parça)  durumuna bakalım:

Meselâ biz insanlar, kendi varlığımızı, gençliğimizi ve sağlığımızı son­suza kadar sürdürebiliyor muyuz?

Diyeceksiniz ki, hayır.

İşte öteki canlılar, ağaçlar, ormanlar, yıldızlar ve hattâ galaksiler de bizim gibiler. Onlar da yaşlanırlar ve ölürler. Başlangıcı olan her şeyin sonu da olur.

İslâm Tasavvufu 'ndaki vahdet-i vücud anlayışı, varlığın mevcut duru­mu itibariyle değil, başlangıcı ve sonu itibariyledir. Bir şeyin başlangıcı varsa, sonu da gelecek demektir. Varlığın bugünkü durumu gelip geçi­ci, yani ârizî bir haldir. Eninde sonunda mutlaka yok olacağı için, onu şimdiden yok kabul etmek gerekir. Ayrıca varlığın kaynağı da zaten kendisi değildir. Var görünen her şey, Allah'ın varlığına bağlıdır ve Onun iradesiyle vardır. Hakikî varlık, her şeyi var eden Allah'tır. Onun dışındakiler yok hük­mündedir ve yok kabul edilmek zorundadır,

Herhangi bir sayıyı, sonsuza bölerseniz, sonuç sıfır çıkmaz mı? Vahdet-i vücûd, İslâm dininde, hiçbir zaman insanla Allah'ın aynı şey veya bir bütün olduğu anlamına gelmez. Bir insan, Allah'a, ne kadar yakın olursa olsun, aradaki fark ortadan kalkmaz. Yaratılmış olan, hiç­bir şekilde hâşâ, Yaratan durumuna gelemez. Bir kimse nefsinin istek­lerinden vazgeçebilir, fakat kendi özünden asla vazgeçemez. Özü itiba­riyle kişi neyse, odur. Bu dünya hayatında kulun eriştiği mânevi derece yükseldikçe, Allah da ona, kendisini yakın hissettirir: Öyle ki, Allah, o kulun dilinden söylemeye, elinden iş görmeye başlar. Bir kudsî hadis­te, "Kulum bana o derece yakın olur ki. Ben onun gören gözü, işiten kulağı ve hisseden kalbi olurum" buyurur. Birbirine akort edilmiş iki saz âleti gibi, birinin teline dokununca, öbüründen de aynı ses gelmeye başlar. Burada insanın, Allah'a doğru ruhen yükselmesi ve yakınlaşması söz konusudur. Fakat ikisinin bir ve aynı şey olması asla söz konusu değil­dir. Kur an âyetinde beyan edilen "takarrub"un (5) gerçek anlamı da budur. Bundan dolayıdır ki, bir Müslüman, bitişme ve birleşme anlamına gelen "ittisal", yani, Batı dillerindeki "communium" (6) kelimesini asla ağzına almaz. Müslüman mutasavvıflar, manevî alandaki yükselmeyi, merdivenle yuka­rı çıkmak anlamına gelen "miraç" kelimesiyle ifade ederler. Bu yükse­liş ve yakınlaşma, Gazalinin ifadesiyle, hâl açısından olur, yoksa mekân ve mesafe açısından olmaz. Bu da Allah'ın lütfü ile gerçekleşir ve kulun kabiliyetine göre değişir.

Bir insanın erişebileceği en yüksek manevî derece, Hazreti Peygamber'in mi'rac olayında eriştiği derecedir. Hazreti Peygamber’e mahsus olan bu yükselişe ve müşahedeye "miraç" adı verilir. Yüksek bir şuur ve uyanıklık halinde iken, Peygamber, yedi kat göklerin ötesi­ne götürüldüğünü ve Allah'ın huzuruna kabul edildiğini gördü. 

Bu âyet, onun Allah'a yakınlık derecesini gösterdiği kadar, ikisi ara­sında yine de bir mahiyet farkı ve ayrıcalık olduğunu da gösteriyor.

Seyr-i sülûk (7)  ehlinin, yani Allah yoluna girmiş olanın, her şeyden önce, yakın olmak istediği Rabbini iyi tanıması, Onun hakkında doğru ve sağlam bir îmana sahip olması gerekir.

Çünkü bilmek sevmenin ön şartıdır.

Kime sorarsanız sorun, Allâh’ı çok sevdiğini söyler, ama sevginin gere­ği olan itaat ve teslimiyet şartını, ancak Allah'ın has kulları yerine getirir.

Bilgi, îman hâline, îman da aşk hâline gelmedikçe, bu yolda bir adım bile ilerlemek mümkün olmaz.

"Her kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa, iyi işler işlesin ve yaptığı ibâdette hiç kimseyi Ona ortak etmesin!" (Kehf Sûresi 18/110).

Şirkten (8) ve putlara tapmaktan kurtulmak, ancak aşk ile gerçekleşir.

Çünkü aşk ortaklık kabul etmez. Bundan dolayıdır ki, Allah'a en yakın olanlar, Onun âşık kullandır.

----------------------
(1)Panteizm: Evrenin bütününü Tanrı olarak kabul eden felsefî görüş, her şey Tanrının bir parçası olarak kabul edilir.
(2)Kesret: çokluk, bolluk, bereket, ziyâdelik, fazlalık
(3)Zâhir: Görünen, varlığında hiç şüphe olmayan, varlığı her şeyden âşikâr olandır. Her yaratık, yaratanının görülen bir şâhididir.
(4)Bâtın: Gizli, cisim olarak görülmeyen, duyularla algılanamayan, varlığı gizli olan, ancak varlığı da kesin olarak bilinendir. 
(5)Takarrub: Yaklaşma, yakın olma, yakın gelme
(6)Communium: duygu ortaklığı, aynı düşüncede olma, paylaşma, cemaat, birlik
(7)Seyr-i Sülûk: Tasavvuf ve Târikatlarda eğitim ve genel terbiye, cehaletten ilme, kötü huydan güzel ahlâka, kulun fâni varlığından Hakk’ın varlığına yönelme
(8)Şirk: Allâh’a eş ve ortak koşmak.

 

Röportaj: Oğuz Çetinoğlu Mürekkep Haber

 

 

Bu Ropörtaj 3611 defa okundu.
Diğer Röportaj Başlıkları
Mahmud Erol Kılıç’la, zaman algısı üzerine 06.08.2016
Mahmud Erol Kılıç ile din ve ahlak üzerine 06.09.2015
Fatih Çıtlak ile Mizah Üzerine 06.09.2015
Ö. Tuğrul İnançer ile Söyleşi 30.06.2014
Ö. Tuğrul İnançer ile Söyleşi 03.06.2013
Mahmud Erol Kılıç ile söyleşi 30.12.2012
Bilal Kemikli ile Tasavvuf ve Şiir Üzerine Söyleşi 20.09.2012
H. Nur Artıran ile Bayram üzerine 21.08.2012
Ömer Tuğrul İnançer ile 31.07.2012
Mehmet Fatih Çıtlak ile... 24.05.2012
MEHMET DEMİRCİ İLE... 15.05.2012
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile... 04.04.2012
Cemalnur Sargut ile söyleşi 09.03.2012
Emin Işık Dede ile bir Röportaj... 28.12.2011
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile... 04.10.2011
MUHSİN İLYAS SUBAŞI İLE RÖPORTAJ: 13.06.2011
Prof. Dr. Cihan Okuyucu ile Ropörtaj 13.04.2011
MAHMUD EROL KILIÇ ile 05.01.2011
Mevlana Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Yrd. Doç. Dr. Nuri Şimşekler 13.12.2010
Prof. Dr. Dilaver Gürer ile Mülakât 15.09.2010
H. Nur Artıran ile Ropörtaj 23.07.2010
Mehmet Fatih Çıtlak ile Edeb üzerine Mülakât 13.06.2010
EMİN IŞIK HOCA İLE TASAVVUF VE MEVLEVİLİK ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ 24.04.2010
İsmail Güleç ile Mesnevi Üzerine... 24.03.2010
İbrahim Gamard ile 18.02.2010
Prof. Dr. Ethem CEBECİOĞLU ile bir mülâkat 22.01.2010
Postnişin Mustafa Holat ile Ropörtaj... 14.12.2009
Savaş Ş. Barkçin’le Ropörtaj 05.11.2009
Dr. Safi ARPAGUŞ ile... 01.10.2009
Prof. Dr. Mehdi Aminrazavi ile 18.08.2009
NİYAZ
M. Faik Özdengül
Abdestin hakîkatine dâir
Cuma Mektupları
Mevlana’dan beslenme öğütleri
İsmail Güleç
TASAVVUF KAPILARI AÇMAKTIR
Mahmut Erol Kılıç
DERVİŞ GÖNÜLSÜZ GEREK
Muhsin İlyas Subaşı
HZ. MEVLÂNÂ'YA GÖRE RAMAZAN VE ORUÇ
Editör'ün Seçimi
Mevlevî
Mehmet Demirci
GERÇEK VE SAHTE DİN REHBERLERİ
Misafir Yazar
MESNEVÎ HİKÂYELERİ ÜZERİNE
Nuri Şimşekler
Vefâ
Ö. Tugrul İnançer
Mevlâna ile aramızdaki engeller...
Adnan K.İsmailoğlu
Hz. Mevlânâ’dan Nasîhatler
A.Selâhaddin Çelebi
MEVLÂNA DERGÂHI POSTNİŞİNLERİ
Yakup Şafak
Küfürle İmân
H. Nur Artıran
DERVİŞ II
Mehmet Fatih
Mesnevi Dersleri Aramak
M. Sait Karaçorlu
Tevekkül
Cemalnur Sargut
Sahte Şeyhler
Editör'den
MEVLÂNA’DA AŞK ESTETİĞİ
İsmail Yakıt
Mevlâna'yı Anlamayanlar
Tarihten Bir Yaprak
Mevlevilik
Sezai Küçük

Asitâne Mevlevi Kültür Dergisi

Anasayfa | Hakkımızda | Site Haritası | İletişim | E-mail
Semazen.net'in resmi web sitesidir.
Web sitemizin dışında farklı sitelere yönlendiren linklerin içeriklerinden Semazen.net sorumlu tutulamaz.
Copyright © 2005, Tüm Hakları Saklıdır.
Sayfa oluşturma zamanı: 0.0303 sn.
Programlama: CMBilişim Teknolojileri Görsel Tasarım: Capitol Medya