|
Aşk imiş her ne var âlemde…

“Aşk imiş her ne var âlemde…" deyip Keşkül bu sayı tasavvufta aşkı taşıdı tüm okuyucuları için dergi sayfaları arasına.
Kökeni ne olursa olsun aşk kelimesinin ifâde ettiği mânâ yoklukla birebir ilişkilidir;
Tasavvuf düşüncesinin en temel kavramlarındandır aşk. “varlığın aslı ve yaradılış sebebi”, “sevenin sevgilisinde kendisini yok etmesi; âşığın yok, yalnızca mâşukun varolması, her şeyin ondan ibaret olması hâlidir.”
Arapça’da sarmak, sıkmak ve yanmak gibi anlamlara gelen a-ş-k’ dan türeyen bir kelimedir aşk. İnsanı sarmaşık gibi sıkarak onu kuvvetsiz bırakması nedeniyle böyle söylenmiştir. Ayrıca aşk kelimesi, alevlerin bir şeyi kuşatmasını da anlatır.
“evvel yer gök yoğidi varıdı aşk bünyadı
aşk ezelden kadimdir aşk getirdi ne vârın “
diyen Âşık Yunus gibi, sûfîler aşkı kâinatın varlık sebebi olarak almışlardır. Tasavvuf düşüncesine göre kâinatın yaratılışı “ilâhî aşk mâcerasına” dayanır. Mekânsız bir mekânda bulunan Hz. Allah zamansız bir zamanda kendisine duyduğu sevgi ile bilinmeyi istemiş, bîzâtihi isim ve sıfatlarından kâinatı ve insanı yaratmış, ruhlar âleminde gerçekleşen ilâhî diyalogla da insan, aşkı ve “aşkın gerçek sahibi’ ni unutamayacağına dâir söz vermiştir. Dolayısıyla bütün varlıklar âleminde Tanrı’nın ve bu ilâhî aşkın izleri vardır. Aşk, tüm yaradılış şifreleri aşk üzerine kodlanmış olan kâinatta insan olabilmenin ve insan kalabilmenin ilk şartıdır. Mutasavvıflara göre insanın aşkla olan ilişkisi, dünyevî değerlerle sınırlı bir tercih değil, dünyadan da eski bir taahhüt ve fıtratın gereğidir.
Bakmasını bilen için insan da dâhil olmak üzere kâinatın her zerresi “aşkın gerçek sahibine” açılan bir penceredir.
Sûfî, yaratılmış her şeyle gölgesi kadar barışık kimsedir. Zîra tüm mahlûkatta aşkı gören mutasavvıf için aşk, insanı dört bir yanından kuşatan uçsuz bucaksız bir ateş denizidir. Aşk acı vericidir ama kâînatın gerçek mânâda bir parçası olmanın yolu da aşk denizlerinde yanmaktan, boğulmaktan geçer. İnsan, bu ateş denizine dalmalı ancak ondan içerek kanmalıdır. Bütün bu tehlikeli yolculuğa ruhunda başlayıp yine ruhunda tamamlayan sûfî, kendisine boş gözlerle banklarca bir ölüden farksızdır.Ama aslında o, kendisini aşkta yok ederek “ölmeden önce ölmüş” ve böylece sıradan fânilerin fenâsı olan beden ölümünden rûhen sıyrılmış, ölümsüzlüğü bulmuştur.
Aşk imiş her ne var âlemde…
“İşidin ey yârenler; aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül misâli taşa benzer
Taş gönülde ne biter, dilinde ağu tüter
Nice yumşak söylese sözü savaşa benzer”
Yunus Emre
Zîra aşk, varlıklar âleminin hayat kaynağı, güneşidir. Kâinat olsun, gönül olsun küçük büyük bütün âlemler huzuru, mutluluğu, bereketi, refâhı ve kendilerini yaşanır kılan her türlü özelliklerini aşka borçludurlar:
“Âşığa Bir ve Tek olanı birlemek yeter”
Hallâc-ı Mansur
İnsanların gönüllerindeki sırları pamuk gibi atıp alt üst ettiğinden “ Hallâc-ı Esrâr “ unvanını alan, büyük mutasavvıf Hallâc-ı Mansur’da bir olana ulaşmanın tek koşulunun “aşk” olduğunu savunur ve “Ene-l – Hak” ( Ben Mutlak Hakikatim) dediği içinde zamanın âlimleri tarafından ölüme mahkûm edilir. Son sözleri “Âşığa Bir ve Tek olanı birlemek yeter” yani “Âşığın kendi varlığını aşk yoluyla temizlemesi gerektiği” olmuştur.
İlâhî sırrı ifşa eden zamanındaki âlimler tarafından anlaşılamayan Hallâc’ın bu sözlerini, Mevlâna ; Fîhi ma fîh adlı eserinde “Ene’l – Hak” demeyi büyük bir iddia sayıyorlar oysa bu büyük bir alçakgönüllülüktür. Bunun yerine, “ben Hakk’ın kuluyum kölesiyim “diyen, biri kendi varlığı, diğeri Tanrı’nın varlığı olmak üzere iki varlık ortaya sürmüş olur. Hâlbuki “ben Hakk’ım” diyen, kendi varlığını yok ettiği için, “Ene’l – Hak” diyor. Yani “ ben yokum hepsi O’dur.; Tanrı’dan başka varlık yoktur. Ben sadece yokluğum ve hiçim. Bu sözde alçakgönüllülük daha fazla yok değimlidir?” sözleriyle açıklar. Hallâc-ı Mansur, “ben Hakk’ım” sözüyle aslında “ben Hak’tanım” demektedir.
“… Vuslattan sonra hangi hâl vardı ki döne?”
Aşkı azap olarak gören Hallâc âşığın sevgilisi uğruna en acı durumu göze alması gerektiğini düşünüyordu. Hallâc, Allah’a ulaşmaya çalışan âşığı , ışığa ulaşmaya çalışan pervaneye benzeterek, “Pervane uçtu, döndü, eritti kendini ve yok oldu ortalardan. Resimsiz, cisimsiz unvansız hâle geldi Artık ne için dönecekti küllere? Vuslattan sonra hangi hâl vardı ki döne?
Aşk olsun gerçek âşıklar demine…

keşkül’de bu sayı aşk var
Keşkül bu sayısını aşk ve âşıklara ayırdı. Her ne kadar aşk dile ve kaleme gelmeyen bir sır ise de… Derginin Ramazan ayının dinginleştirdiği ruhlarımızın ilâhi aşk ile dolmasına vesile olması en büyük dileğimizdir. Umarız Cenâb-ı Hazreti Aşk şarab-ı, aşkını nûş ettirir ve bizler de ondan iman ile içip bayram ederiz.
Aşk olsun gerçek âşıklar demine
Bu sayıda, tasavvuf kültürü ve hayatı üzerine sohbetleriyle tanınan Kütahya’dan Mehmet DUMLU ile “Tasavvufta Aşk” üzerine yapılan bir röportajla yine hanımefendi kişiliği ile tanınan ünlü sanatçı ZARA ile “Aşk” üzerine yapılmış röportaj yer alıyor.
Derginin zengin yazar kadrosunda pek çok ünlü isim var. Ahmet Özhan'la yaptığı programdan ve “Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi'ndeki” tasavvuf kültürü ve müziğine dâir makalelerinden tanıdığımız Ö. Tuğrul İNANÇER, “ Ney… “ üzerine yazısıyla Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre, “Mesnevi’de Vehim” yazısı ile, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi ve dinî mûsiki bölümü hocalarından Doç. Dr. Nuri Özcan, “ Hüseyin Fahreddin Dede” yazısı ile basındaki yazılarından tanıdığımız Mustafa ARMAĞAN, “Sevgilinin Şehri: Medine” ile yine “Derviş” filminin sanat yönetmeni Mehmet FATİH’in “Bendeniz” İfâdesiyle Ne Anlatmak İster Sûfîler?” ve Doç. Dr. Ömür CEYLAN, “Sûfî Diliyle Aşk”, Emine Önel Kurt, “Erol Akyavaşın Hallac-ı Mansur Resimleri” , İsmail Çolak, “İstiklâl Harbinin Vatanperver Dervişleri” adlı yazılarıyla derginin sayfaları arasında yer aldılar. Derginin tasavvufî hayatla alâkalı ikinci bölümünde ise müzik, kitap tanıtımı ve sinema üzerine kaleme alınmış yazılar yer alıyor.
Derginin diğer isimleri; A. Sait Aykut, Yusuf Coşkun Benefşe, Mustafa Demirci, M. Ali Eşmeli, Semih Ceyhan, Hayat Nur Arttıran, Murat Keskin, Mustafa Merter, İbrahim Mehmetoğlu, Şâmil Kucur ve Ercüment Dursun
Keşkül herhangi bir aidiyet ayrımı yapmaksızın tüm tasavvufi cereyanları kapsamak amacında olduğunu önemle vurgulayarak
Büyük boy kuşe kağıda baskılı olarak, ilk sayısındaki farklı iç tasarımı, kaliteli baskısı ve görsel sunumundaki zenginliğini, ikinci sayısında da birbirinden ilginç resimler ve minyatürlerle sürdürerek okuyucuyu dergi sayfaları arasında “ gönül kabı/ gönül kapısı “ açık diyerek aşka bekliyor.

İRTİBAT:
KEŞKÜL DERGİSİ
CEVİZLİ MAH. FATİH CAD. NO:59 MALTEPE/İSTANBUL
TEL: 0 533 921 10 73
www.keskuldergisi.com e-mail : keskuldergisi@gmail.com
|