Site Haritası
Kur'an-ı Kerim
Hadis-i Şerif
Hz. Mevlana
Eserleri
Bahâeddin Veled
Seyyid Burhaneddin
Şems-i Tebrizi
Selahaddin Zerkubî
Sultan Veled
Hüsâmeddin Çelebi
Hz.Mevlâna Dergâhı
Sema
Adab ve Erkan
Yolun Mertebeleri
Çelebilik
Mevlevi Ayinleri
Mevlana İhtifalleri
Akademik
Yükle
Ab-ı Hayat Katreleri
Hizmeti Geçenler
Mesnevî'de "İnsan"
Sesli Kitaplar
Mesnevi Hikayeleri
Mesnevi Sohbetleri
Fihimafih Okumaları
Duyuru&Etkinlik
Haberler
Semazen Video
Semazen Radyo
E-Kart
Projelerimiz
Foto Galeri
Soru ve Cevaplar
Keşkül Dergisi
Linkler
KONYA
Evrad-ı Şerif
Dinletiler
Ney Nağmeleri
Bağış ve Reklam

Bağış yapmak istediğiniz miktarı seçiniz;




 

Google

İstanbul Kültür Sanat Bülteni - Nisan

Kur'an-ı Kerim

Dinleyelim


Hz. Mevlânâ'nın eserlerinden hangisini okudunuz?
Mesnevi
Divan-ı Kebir
Fihimafih
Mecalis-i Seba
Mektubat
Birkaçını
Hiç Birini
 
Şefik CAN’ı Anarken
22 Ocak 2009 19:02

Şefik CAN’ı Anarken

 

Bahar CAN

 

Ömrünü Hz. Mevlânâ ve onun eserlerine adayan merhum mesnevîhân Şefik Can’ı 23 Ocak 2005 tarihinde öteki âleme uğurlamıştık. Hakk’a yürüdüğü vakit doksan altı yaşındaydı. Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’si, Dîvân-ı Kebîr ve Rubâilerini Farsçadan günümüz dilene çevirmiş ve daha pek çok eserler vermişti. O aynı zamanda da üzerindeki üniformayı daima büyük bir şerefle taşımış kıymetli bir askerdi, emekli albaydı. Ve yine aynı zamanda Doğu ve Batı Edebiyatına mükemmel derecede vâkıf, tüm dünya klasiklerini okumuş; âdeta kitaba, şiire, edebiyata âşık bir edebiyat öğretmeniydi. Öylesine mütevazı bir insandı ki sanki vardı ama yoktu yahut da yoktu ama vardı. Kendi şahsına bir katrecik olsun dahi kıymet vermezdi. Kendinden bahsetmeyi hiç sevmezdi. O sâdece Hz. Mevlânâ’yı anlatmalı, ondan konuşmalı, en son nefesine kadar Hz. Pîr’e hizmet etmeliydi; öyle isterdi ve öyle de yaşadı.

 

İlk hocası olarak kabul ettiği babası Tevfik Efendi de ilme, edebiyata düşkün bir şahsiyetti. Babamdan Hz. Mevlânâ’nın, Şeyh Sa’dî’nin, Hafız’ın beyitlerini ezberleyerek konuşmayı öğrendim derdi. Arapça ve Farsça’yı daha çocukluk yaşlarında öğrenmişti. Dünya klasiklerini Türkçe çevirisiyle değil de yazıldığı lisânda okuyabilmek gâyesi ile İngilizce, Fransızca ve Rusçasını da ilerletmişti. Kütüphanesi binlerce Farsça, Osmanlıca, İngilizce, Fransızca, Rusça ve Türkçe kitaplarla yığılıydı. El yazmalarını itinalı bir şekilde saklardı. Kitaba ve kitaplarına bir sevgili kadar değer verirdi.

 

Okuduğu kitaplar içinde Yunan mitlerine öylesine hayran olmuştu ki 1963 senesinde oldukça geniş bir muhteva ile ilk kitabı Klasik Yunan Mitolojisi’ni yayınlamıştı. Hâlen yeni baskılarıyla yayımlanan bu eser üniversitelerimizin ilgi bölümlerinde kaynak kitap olarak tavsiye edilmektedir. Daha sonraki yıllarda ise tam bir teslimiyetle bağlı olduğu Hz. Mevlânâ’nın eserlerinin çevirisiyle meşgul oldu. Şefik Can’ın çevirileri incelendiğinde, onun Hz. Mevlânâ’yı sâdece okuyarak kuru bir tercüme yapmadığı, aksine her bir beytin derûnî mânâsını da kendi iç âleminde hissedip, yaşadığı sezilir. Tercümesine tercüme kokusu sinmemiştir. Konularına göre açıklamalı olarak yapmış olduğu ve on dokuz senede tamamladığı Mesnevî Şerhi, en nitekli şerhler arasında kabul edilir. Yine en kıymetli eserlerinden biri olarak kabul edilen Mevlânâ-Hayatı-Şahsiyeti-Fikirleri adlı eseri ise vuslatından kısa bir süre sonra Almanca (Die Fontaene Verlag), İngilizce (The Light Publishing), Rusça (Noviy Svet) ve İspanyolca’ya (Editorial La Fuente) çevrilmiştir. Kendisi ayrıca Türkiye Yazarlar Birliği tarafından da 2001 senesinde yılın Üstün Hizmet Ödülü’ne lâyık görülmüştür.

 

Şefik Can, kalemi elinde kalbi titreyen bu naçiz yazıcının da canına can veren biricik dedesiydi. Yukarıda arz ettiğim satırlar, okuyucuya onun hakkında kısa bir bilgi olması gâyesiyle verildi. Şimdi ise birkaç küçük hatıra ile devam etmeyi arzu ediyorum.

 

Sevgili Şefik Can dedemizle bir araya geldiğimiz vakitler onun hatıralarını dinlemek bize tarif edilmez bir zevk ve heyecan verirdi. Karşımızda sanki apaydınlık bir tarih konuşurdu. O narin bedeni koca bir asrı da beraberinde taşıyordu. Doksan altı yıllık hayırlı, feyizli ömründe yirminci yüzyılın tüm hadiselerine tanıklık etmişti. Kurtuluş savaşını en derin bir ızdırapla yaşamış; padişahım çok yaşa diyerek başladığı ilkokulu, Kemal Paşa çok yaşa diyerek bitirmiş, yeni kurulan Cumhuriyet ve İnkılâpların eşiğinde hayata atılmıştı. İlerlemiş yaşına rağmen geçmişin tarih sayfaları, hafızasında o kadar açık ve netti ki bizler onu dinlerken hem hayret ve şaşkınlık içinde kalırdık hem de şahsen bendeniz daima kendi geçmişime olan ilgisizliğimizi fark eder, kendi kendimden utanırdım. Çocukluk yıllarını bile seneleri, günleri isimleri vererek, en küçük detayına kadar pırıl pırıl bir hafızayla anlatırdı. Onun hatıralarında kimler yoktu ki! Çocukluğunda evlerinde misafir olan Said Nursi Hazretleri, Mustafa Kemal Atatürk, Kuleli Askeri Lisesi’nden hem hocası hem de mürşidi Tahirü’l-Mevlevî (Tahir Olgun), hastane odasında ziyaret ettiği Mehmet Akif Ersoy, kimi zaman yazılarını değerlendirmesi için kendisine gönderen Halide Edip Adıvar, arkadaşı Peyami Safa, kızlarının öğretmeni Yaman Dede, manevî büyüğü Mahmut Sami Ramazanoğlu, ilim ve edebiyat sohbetlerinde sık sık bir araya geldiği Mithat Bahari Beytur, Seniha Bedri Göknil, Ahmet Avni Konuk, İsmâil Hâmi Danişment, İbnü’l-Emin Mahmut Kemal, Münevver Ayaşlı, Ayten Lermioğlu… Dinlemeye doyamazdık, sanki bir rüyanın mı içindeydik bilemezdik.  Hele o karşımızda bize bunları anlatan insan! O tevazu, hâlindeki o asalet, üslûbundaki letafet, ruhundan ruhumuza yansıyan o ilâhî aşk-u muhabbet… Kimdi o gerçekten karşımızda oturan? Hayal miydi tüm bunlar? Yoksa bir rüya mı? Ama nafile, biz gerçekten de hayatın içindeydik.  Ne hayaldi ne de rüya. O da bu naçizin sâdece biricik dedeseydi, can dedeciğimdi, Şefik Can dedemdi…

 

Şiir, şiir, şiir… Ne doyumsuz bir sevgiliydi şiir! Sanki her derde devâydı. Şefik Can dedemize göre her şair okunmalıydı. Belki bir şairi düşünce olarak benimsemeyebilirsiniz, hoşlanmazsınız ama yine de onun şiir kitabını kaldırıp atmayın; şiirlerini okuyun, çünkü belki onun da sizin ruhunuza seslenen bir mısraı vardır, o mısraı kaçırmayın, okuyun, içinizde zevk edin;  bir şiir hoşunuza gitmeyebilir, o zaman onu geçin ama okumaya devam edin derdi… Dedemizi birazcık düşünceli, dalgın ya da üzgün görsek, çaresi belliydi. Dedeciğim size bir şiir okuyalım mı derdik. O da bize taze bir coşkuyla hemen tamam der ve başlardık. Böylece onu kendimize göre bir âlemden başka bir âleme alıverirdik. Hangi şair olursa olsun, okunan, beğenilen, zevk edilen mısralar kaydedilmeli, güzel antolojiler oluşmalıydı. Üzerime âdeta bir vasiyet gibi kalan sevgili dedemizin aşağıdaki birkaç satırı, sanırım siz okuyuculara bir misal olacaktır:

 

            “Sevgili kızım Bahar, özür dileyerek mektubuma başlıyorum (…) Dîvân-ı Kebîr seçmelerine devam ederken bazı beyitler beni çok düşündürüyor. Onların zevkini beraber duymamız için mektubumu onlarla süsleyeceğim. Şimdi sizden bir ricada bulunacağım. Ciltli güzel bir defter alınız. Şiir defteri olacak. Tükenmez ve kurşun kalemle değil, dolma kalemle, sizin inci gibi olan güzel el yazınızla göndereceğim tercümeleri oraya yazacaksınız. Yazılar birbirine girmesin. Defter kâğıdı mürekkebi geçirirse, sayfaların bir yüzüne yazılsın. Her parçanın nereden alındığı da altına yazılsın. Böylece seçme güzel fikirler, sözlerden ibaret bir antoloji olur. Benden sonra da siz Mesnevî okurken yahut Dîvân-ı Kebîr karıştırırken beğendiğiniz şiirlerin tercümelerini yazarsınız. Zaman zaman onları okursunuz, zevkine varmaya çalışırsınız. Başkalarına da okursunuz zevkleri paylaşırsınız (…) İşte size iki beyit. Hoşuna gitmeyen olursa almazsın. Defter senin, zevk senin. Sana kimse karışamaz…”

 

Her akşam uykuya dalmadan evvel muhakkak Dîvân-ı Kebîr okunurdu. Beraber olduğumuz akşamlarda Dîvân-ı Kebîr gazellerini okumak bendenizin vazifesiydi. O okunan beyitler içinde âdeta kimi zaman bizi bizden alan bir deryaya dalar, içimizde tutuşan o his, duygu ve mânânın derinliğinde sanki kaybolup giderdik. Kendisi ilerlemiş yaşı dolayısıyla tam gereği gibi duyamadığı için, bendeniz daima dedeciğimin sol yanına ilişir, hafif yüksek tonda yavaş yavaş, acele etmeden gazelleri okurdum. Kimi zaman da bu okuma bahanesiyle aramızdaki bu yakın mesafeyi bir fırsat bilir, başımı hafifçe omzuna yaslar ve öylece kalırdım… Âh o demler! Ne büyük bir saadet idi… Her akşam en az beş, altı gazel okurduk. O, derin bir huşû ile okunan gazelleri dinler, gazelin ardından bazen küçük bir sohbet olur ve sonrasında da Şefik Can dedemizi o şeker uykucuğuna gönderirdik. Bazı sabahlar yanına vardığımızda: Âh o dün akşamki gazel… Hâlâ etkisindeyim, sabaha kadar uyuyamadım derdi…

 

Sevgili dedemizin en belirgin özelliklerinden biri onun inanılmaz bir tevazu içinde olması idi. Şairin, “bir zerre demekse şu semâvâta göre arz / Nisbetle beşer, etmelidir kendini yok farz” mısraındaki mânâ misâli, o da gerçekten bir hiçlik hırkasına bürünmüştü. Maksadı sâdece bir nezaket gereği tevazu sergilemek değil, gerçekten de o tüm gönlü, ruhu ve canıyla bir hiç olduğunu müşahede ederdi. Böylesine bir hiçin karşında ise biz, sâdece ezilir, ezilir, mahcup olur; ne yapacağımızı bilemezdik. Engin bir tarihî ve edebî kültürü vardı. Bir konu ya da fikri açıklarken ezberinden sayısız beyitler, mısralar okurdu. Etkilendiği kitaplardan, yazarlardan yeri geldikçe sohbetlerinde bize anlatır ve bunlar sâdece aklımda kalan küçük kırıntılardır derdi. Yurt içinden, yurt dışından onun ilim ve irfan kapısını aşındıran pek çok ziyaretçisi olurdu. Fakat o, bu alâkayı yine o engin tevazusu ile karşılar, adam kıtlığından bizi adam yerine koyuyorlar derdi. Kimi zaman da, kış aylarında İstanbul’un Şaşkınbakkal semtinde ikamet ettiği için latifeli bir üslupla, Şaşkınbakkal’da oturan, şaşırmış, şaşkın bir adamım derdi…

 

Seven âşıklara her şey sevgiliyi hatırlatır derler. Her şeyde sanki o sevgiliden bir nişâne vardır. Her yere sanki onun o lâtif kokusu sinmiştir. Görünmez bir güzellik insanın içini alıp büyüler de sanki ruh sermest bir hâlde kanatlanıp uçuverir. Sükûnlu bir gecede parlayan yıldızları seyretmeyi kim sevmez? İşte şimdi gelin, sevgili Şefik Can dedemizin bir mektubundan alıntıladığım birkaç satır ile o sükûnlu geceyi bir seyredelim:

 

“…Dün gece (…) Allah’ın büyüklüğünü, kudretini tefekkür ettim (…), yaz geceleri hava bulutsuzken yıldızları seyretmek ne kadar hoştur? Derin bir sessizlik içinde, birbirlerine göz kırparak parıldayan, irili, ufaklı sayısız yıldızlar bana hep Allah’ın kudretinden haber verirler. İnsanların talihleri gibi, yıldızların da bazıları parlak, bazıları sönüktür. Âdeta solgun ışıklarla ağlarlar. Bilmem dikkat eder misiniz, insana gök yüzünde bir mâtem havası varmış gibi gelir. Bazan öyle neş’eli ve şen görünürler ki semâda parlak, muhteşem bir düğün varmış hissini verirler. Bazan gecelerin sonsuz karanlıkları içinde, muhteşem gök kubbe ma’bedinde, yıldızların sessiz ilahisi duyulur. Hepsi kendinden geçmiş hâlde Allah’ı zikrederler. Allah’ım, onlar seni çağırırlar, senin aşkınla yanarlar, sönerler! Gerçekten yıldızların bize benzeyen tarafları vardır. Onlarında bizim gibi bilinmez, ifâde edilmez ızdırapları olur. Bazıları kalplerinden yaralanmış gibi için için ağlarlar. Bazan, kalplerinden bir sevgi oku ile vurulmuş gibi sarsılır, sonra arkalarında alevden bir göz yaşı izi bırakarak boşlukta kayar, yok olurlar. İçlerinde, kaybettikleri arkadaşlarının mâtemine yananlar da vardır. Gerçekten onlar, biz insanlara çok benzerler. Onların bir kısmı bizim gibi bir yerde duramazlar, kalplerine ilâhî aşkın ateşi düşmüş gibi, döner, döner âdeta semâ ederler. Onların bazıları birbirine çok yakın göründükleri hâlde, aralarında baş döndürücü uzak mesâfelerin bulunduğunu hissettiklerinden yalnızlıktan ve ayrılıktan şikâyet ederler. Birbirlerine gözleri dolu olarak mahzun, mahzun bakışırlar ve kopup geldikleri,  ayrı düştükleri âlemi tahayyül ederler, muzdarib olurlar, inlerler, feryad ederler, göz yaşı dökerler…”

 

            Böylesine hassas ve duygulu olan Şefik Can dedemiz aynı zamanda da bir şairdi. Fakat o, Hz. Mevlânâ’yı tanıyıp, o büyük velînin beyitlerindeki o ilâhî güzelliği gördükten sonra kendi yazdığı bütün şiirleri yırtıp atmıştı. Biz kendisinden defalarca şiirlerinden bize bir parça okumasını dilediysek de, o,  artık o şiirlerin hiç bir önemi yok diyordu. Sâdece aşağıdaki şu dörtlüğü, kendisinden bize bir yadigâr olarak kalmıştır:

 

Akşamların ardında sabahın sesi var

Kışlarda da bir gizli bahar müjdesi var

Vuslatların ardında ne var, sorma fakat

Hicranda senin vuslatının hissesi var!

 

Şefik Can dedemiz bize daima, artık öte tarafın ışıklarını görüyorum; ayrılık vakti geldiği zaman üzülmeyin; ayrılık yok, biz her zaman beraberiz derdi... Açıkçası bendeniz bu hicran saatini hiç kabullenmek, hatırıma dahi getirmek istemezdim. Dedeciğim bize böyle söyledikçe, bendeniz de sâdece her defasında sessizce içimden dua eder; Allah’ım, dedeciğime yüz yirmi yaşına kadar sağlıklı ömürler ver derdim. Öyle ya kendisi artık doksan yaşını aşmıştı. Gerçekten de bu duayı her defasında, öylesine saf ve temiz duygularla, gönülden tam bir samimiyet ve inançla kendi kendime yapardım. O, bize ayrılık vaktinde üzülmek yok derdi; biz de ona tamam derdik. Tamam derdik, ama sözümüzü tutamadık. Bu ayrılık ateşiyle âdeta içimiz yandı tutuştu. Sanki öyle bir  “mevsim-i bahârına gelmiştik ki âlemin, bülbül hâmuş, havuz tehî, gülistan haraptı.” Kırık dökük hayaller üstüne hayaller ise peşimize takılıp öylece kaldı…

 

Âh ben!

Yanında olsaydım şimdi…

Kalbim avcumda, usul usul…

Hâmuşhânede nâçiz bir kul,

Yaslanmış ak mermer taşına…

Biraz ötede gül bahçesi…

Eserken tatlı bir bahar yeli;

Bir yanımda yeşil kubbe,

Bir yanımda sen…

Âlem ki olur artık bir habbe!

Bir bûse koysaydım toprağına,

Dokunsaydım çiçeğine, taşına,

Âh ben! Yanında olsaydım şimdi…

Uçuşurken etrafında melekler,

Minik minik kelebekler,

Huzûr-u pîre varsın dilekler…

Cânımı cânıma götürün ey gökler!

Âh ben! Yanında olsaydım şimdi…

 

            Başıboş hayaller belki bir gül bahçesindeki dikene benzer; ama ne çare ki bu naçiz yazıcının da heybesinde başka bir şeyi yok. Ey kıymetli aziz okuyucu! Sen ne olur gülün lütfuna bak da, dikenin suçunu görme…

 

Hani Mecnun’a deselerdi ki, bize Leyla’yı anlatan bir mektup yaz. O mektubun sonu gelir miydi? Herhalde uzadıkça uzayan, kıyamete kadar son bulamayan bir mektup olurdu. Bu yazı da öylesi bir mektuba benzeyecek diye korkuyorum. Zaten ruh, bir âleme dalıp orada kalıvermiş; kelâmda mânâ yok, satırlarda can yok; okuyucuda da belki artık devama mecâl yok... En iyisi sözü daha fazla uzatmadan susalım. Susalım da, Hz. Pîr’in dediği gibi gönülden gönüle, dilsiz dudaksız konuşalım. Cümle canlara, dostlara, ahbâba selâm ile derken, en son niyazımızı yine Şefik Can dedemizin bir mektubundan alıntıladığım birkaç satır ile söylemiş olalım:

 

“…kâinat ve bütün varlıkları yaratan Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâlar, âlemlerin rahmeti olan büyük peygamberimize, âline ve ashâbına binlerce selat ve selâmlar. Kalplerimizin bahçelerinde sevgi rüzgârlarını esdiren, muhabbet güllerini uyandıran, aşk bülbüllerini feryada başlatan ve bize ilâhî aşkı öğreten, rûh âleminin birbirini kaybetmiş olan gariplerini tekrar birbirine kavuşturan büyük Mevlânâ’mıza, o âşıklar sultânına sonsuz şükranlar ve niyazlarla…” HÛ.

 

 

Bu yazı Berceste Dergisi’nde yayımlanmıştır. (sayı 79, Ocak 2009, Kayseri)

 

Bahar CAN

E-Posta: bahar@mevlana.ch

 

 

Bu Yazı 2371 defa okundu.
İŞİN SONU
M. Faik Özdengül
Mâşuk’un Nefesi
İsmail Güleç
Mevlevî Sempozyumu
Mehmet Demirci
Yunus
Muhsin İlyas Subaşı
ORUÇLUNUN GÜLÜMSEMESİ
Nuri Şimşekler
MEVLÂNA DERGÂHI POSTNİŞİNLERİ
Yakup Şafak
Sahte Şeyhler
Editör'den
İSLAM TASAVVUFU - Soru ve Cevaplar
Editör'ün Seçimi
KOZMOPOLİT
Misafir Yazar
Beş Duyu ile Yetinmek
M. Sait Karaçorlu
MESNEVÎ HİKÂYELERİ
Adnan K.İsmailoğlu
CELALEDDİN ÇELEBİ (II)
Lokman D. Solmaz
Hz. Mevlâna'yı yadediyoruz
Bilal Kemikli
KİMİN MÜRŞİDİ YOKSA
Mahmut Erol Kılıç
MEVLANA DOSTLARINA TARİHLER-II
İsmail Yakıt
Bir zamanlar adalet deyince
Cuma Mektupları
Dünyanın düğünü var
H. Nur Artıran
Sufi ve Tasavvuf
Cemalnur Sargut

Click here to join semazen
Semazen Yahoo Groubs

Asitâne Mevlevi Kültür Dergisi

Anasayfa | Hakkımızda | Site Haritası | İletişim | E-mail
Semazen.net'in resmi web sitesidir.
Web sitemizin dışında farklı sitelere yönlendiren linklerin içeriklerinden Semazen.net sorumlu tutulamaz.
Copyright © 2005, Tüm Hakları Saklıdır.
Sayfa oluşturma zamanı: 0.2006 sn.
Programlama: CMBilişim Teknolojileri Görsel Tasarım: Capitol Medya