Selam filmi üzerine

A+
A-

Selam filmi üzerine

Son yıllarda Türk sineması harikalar yaratıyor ve bir biri ardına başında ‘ilk defa’ kelimesi geçen filmler çekmeye başladılar. Bunlardan biri de ilk defa üç farklı kıtada çekilen Selam isimli film. Yurt dışındaki Türk okullarının hikayesi olan film ‘Üç umut, üç gaye ve tek ideal’ üst başlığı altında sunuluyor ve tamamen yaşanmış olaylardan yola çıkılarak hazırlanmış ve filmden anladığım kadarı ile de pek fazla değiştirilmemiş.

Neyir Film tarafından çekilen filmin başrollerini Yunus Emre Yıldırımer, Burçin Abdullah, Fatma Karanfil, Hasan Nihat Sütçü ve Emre Karakoç paylaşmış. Filmin, yurt dışındaki Türk okullarının hangi şartlarda açıldığını ve oraya göreve giden öğretmenlerin ideaaleri uğruna yaptıkları fedakarlıkları ve hizmetleri göstermek üzere çekildiğini söyleyebiliriz.

Filmin üç kahramanı var. Üç kahramanımızın üçü de derslerine selam kelimesini açıklayarak başlıyor. Özellikle Adem öğretmenin selamı açıklaması oldukça güzel ve etkileyiciydi. Filmin isminin neden Selam olduğunu Adem öğretmenin Bosna-Hersek’te, ölmek üzere olan ve Türkleri seven bir Sırp öğretmenden öğreniyoruz. ¨Siz Türkler kılıçla gelseydiniz, kılıçla giderdiniz. Ama selam diyerek geldiniz. Selam diyene aleyküm selam denir.¨ Bu cümle aslında filmin adının, daha da ötesi, yurt dışında okullar açmanın birinci amacı olarak değerlendirilebilir. Özellikle bu konuşmadan sonra filmde öğretmenlerin yaptıklarını seyredince aklıma 12. asırdan itibaren Anadolu ve Balkanları fetheden, fethin kalıcı olmasını sağlayan kolanizatör dervişler geldi. Her bir öğretmenin bir derviş olduğunu düşündüm.

Filmin üç kıtada çekildiğini söylemiştik. Üç kıta aynı zamanda üç farklı ülke ve üç farklı hikaye demek. Üç farklı noktanın kesiştiği yer ise İstanbul. Bu oldukça anlamlı bir tercih. Üç farklı hikaye İstanbul’dan başlıyor ve İstanbul’da bitiyor. Pekala yönetmen ve senarist istese öğretmenleri Türkiye’nin üç farklı ilinden gönderebilirdi. Bununla İstanbul’un tarihi ve manevi misyonuna vurgu yapmış oluyor. Resmi olarak her ne kadar başkent Ankara ise de, Dünya Türklerinin ve Müslümanlarının siyasi bakımdan başkentinin İstanbul olduğunu düşünebiliriz. Bir diğer husus yurt dışında Türk okulu açma düşüncesinin İstanbul’da olgunlaşması ve desteklenmesine vurgu yapılmasıdır.

Film Afrika’da Senagal, Asya’da Afganistan ve Avrupa’da Bosna-Hersek’te geçiyor. Dikkat edilirse üç ülke aynı zamanda Osmanlıların çevresini oluşturuyor. Bizim uzak komşularımız. Uzakdoğu’da da, Güney Amarika’da, Batı Avrupa’da da okullar var ama özellikle bu üç ülkenin seçilmesi merkezinde Türkiye’nin olduğu büyük coğrafyayı işaret etmek için olsa gerek.

Bu üç ülkenin başkentindeki Türk okullarında yaşanan olaylar öğretmenlerin hikayeleri içinde okura gösteriliyor. Birinde savaş bitmiş ama izleri devam ediyor. Diğerinde halen savaş sürüyor. Birinde de fiili işgal bitmiş ama ekonomik ve siyasi işgal devam ediyor. Öğretmenlerin görevleri de burada farklılaşıyor. İlkinde savaşın getirdiği derin yaraları tedavi etmek, ikincisi savaşta mağdurlara yardım etmek ve üçüncüsü de ezilen ve hor görülen fakir halkı ayağa kaldırmak. Bunların her biri çok büyük ideal ve yapılması söylenildiği gibi kolay olmayan işler.

Kahramanlarımızdan Harun Dakar’a gidiyor ve orada bir okulun açılmasına öncülük ediyor. Harun’un sevdiği kız olan Zehra ise Kabil’e gidiyor ve orada öğretmenlik yapıyor ve son kahramanımız Adem ise Bosna-Hersek’e gidiyor. Adem’in işi diğerlerine göre daha kolay. Okul hazır ve ülke diğerlerine göre hem gelişmiş hem de daha sakin. Ama en zor görev Adem’e düşüyor. Nitekim görevi uğruna hayatını kaybediyor. Harun ve Zehra birbirlerini seviyorlar ve sonunda birbirlerine kavuşuyorlar. Adem ise hamile olan karısını bırakarak çocuğunun doğumuna gelmek üzere gidiyor ama bir daha dönemiyor. Başını vermeyi göze alamayanların hayatta bir şeyleri değiştirmeleri mümkün değil galiba.

Üç ülkede üç farklı hikaye var. Hikayelerin diğer kahramanları Senagal’da küçük kızlarını kaybeden Musa’nın ailesi. Kabil’de kocasını kaybeden bir kadının yetim kalan iki çocuğunu büyütme kavgası. Saraybosna’da ise babası Sırplar tarafından öldürülen bir Boşnak gencin babasının intikamanı almaya çalışmasının öyküsü. Kahramanlarımız bir yandan okullarda öğretmenlik yaparken diğer yandan farklı bir misyon daha üstleniyorlar. Harun, siyahların beyazlara karşı olan önyargısını yıkıyor. Şimdiye kadar beyazlar tarafından adam yerine konulmamış siyahlarla arkadaş-kardeş oluyor ve onlara dünyada iyi beyazların olduğunu gösteriyor.

Zehra, kocasını savaşta kaybetmiş bir kadının dramına ortak oluyor ve ona yardım ediyor. Tadına bakarsa devamlı yemek ister endişesiyle çocuklarına et yedirmeyen bir annenin gerekli protein alamadığı için hastalanan oğluna yardım ediyor. Zehra, bunu yaparken de Türkiye’de bağışlanan kurbanların nerelerde ve kimlere ulaştırıldığını göstermiş de oluyor. Herhalde bu film kurban bayramından önce gösterilmiş olsaydı, kurban bağışlarında patlama olurdu.

Adem ise işi en zor olanı. Savaşta babasının Sırplar tarafından öldürülmesine müdahele etmeyen Sırp komşularının oğlunu öldürürerek hem babasının intikamını almak, hem de yaşadığı acıları komşularına yaşatmak isteyen Almir’e yardım eder. Adem öğretmen bu düşmanlığı bitirir ama bunu yaparken de hayatını kaybeder.

Böylece üç farklı ülke ve coğrafyada üç farklı Türk öğretmen, üç farklı yerel aile ve üç farklı ülke sorununu görmüş oluyoruz. Türklerin, dünyanın her tarafındaki sorunları çözmeye talip olduklarını ve çözümü için çalıştıklarını büyük bir gururla seyrediyoruz. Bunları seyredince öğretmenlerin sadece öğretmenlik yapmadıklarını görüyoruz ve onlara karşı saygımız bir kat daha artıyor.

Film biraz masalsı ve destansı unsurlar taşıyor. Filmde neredeyse olumsuz karakter hiç yok. Başlangıçta kötü davranışlarda bulunan karakterler bile filmin sonunda hakikatin farkına varıyorlar ve karşı çıktıkları kişilere ve olaylara sahip çıkmaya başlıyorlar. Harun’un babası başlangıçta oğlunun yurt dışına gitmesine karşı çıkarken en sonunda pahalı arabasını satıp daha ucuz bir araba alıyor ve farkı da yardım olarak büyük bir ihtimalle oğluna gönderiyor. Samet, Zehra’yı hiç anlamazken ve zengin bir ailenin çocuğu olarak lüks içinde yaşarken kendini bir anda Afganistan’da fakir ailelere ve çocuklara yardım eden bir hayırsever olarak buluyor. Bunlar aslında okullara, çocuklarının öğretmen olarak haritada yerini bilmedikleri ülkelere gönderen ailelere verilen bir cevap oluyor.

Filmde verilen tek mesaj bu değil. Sanki mesaj vermek üzerine çekilmiş. Mesaj verme gayreti filmin başından sonuna kadar sürdüğü için de zaman zaman belgesel formuna dönüşme tehlikesini taşıyor. Bu da filmin gerilimini düşürüyor. Bu kadar mesaj verme gayreti olmasaydı, daha iyi olurdu zannındayım.

Filmde üç aşk hikayesi yer alıyor. Biri Harun ile Zehra arasında. Bir nevi klasik aşk hikayelerinin modern versiyonu. Her türlü günahtan arındırılmış tertemiz bir aşk. Birbirlerini çok sevmelerine rağmen sevdiklerini yüzlerine karşı söyleyemeyen iki genç. Birbirlerine mektup yazma cesaretleri bile yok. Her ikisinin de ulvi bir ideali var ve bu ideal uğruna aşklarını öteleyebiliyorlar. Dolayısıyla ideallerinin kutsallığı aşklarını daha da büyütüyor ve efsaneleştiriyor. Bu aşk, filmde semboller üzerinden devam ettiriliyor. İlk sembol Zehra’nın havaalanında yere düşüp kırılan kaleminin yerine Harun’un cebinden çıkardığı kalem. Harun’dan aldığı kalemin kırılması Zehra’nın en büyük korkusu. Çünkü kalem Harun’un emaneti ve kırılan sadece kalem olmayacak, emanate sahip çıkamamanın yanısıra belki aşkları da kırılacak. Bu endişeyi yere düşen kalemin üzerinden çocuklar geçerken Zehra’nın yüzünde görebiliyoruz. Kalem Zehra’ya Harun’u hatırlatan, kalemi elinde tuttukça Harun’a dokunduğunu hissettiren sihirli bir nesne. Bu bakımdan sıradan bir kalem değil o.

Harun Zehra’ya bir nesneyi hatıra olarak verirken Zehra’nın da ona bir şey vermemesi büyük eksiklik olurdu. Bu eksiklik içinde her ikisinin ortak şarkısının kaydedildiği bir kaset oluyor. Harun’un ne zaman gideceğini bilmeyen ve onu havaalanında gördüğünde çok şaşıran Zehra belli ki kaseti kendisi için doldurmuş. Harun’u ona hatırlatması için yanında götürüyor. Ancak Harun’un gelmesi tüm planları alt üst ediyor. Harun’un kendisine kalemini verdikten sonra onun da Harun’a kendisini ve aşklarını hatırlatacak bir şey vermesi gerekiyordu. Bu bir fular, mendil veya küçük ve taşınabilir özel bir eşya da olabilirdi. Ama o anda kendisi için doldurduğu kaset aklına geliyor ve onu veriyor.

Kasetin filmdeki görevi bununla bitmiyor. Bir türlü dinlemeye cesaret edemediği kaset aynı zamanda Harun’u Zehra’ya kavuşturuyor. Okuldaki işlerinde kendisine yardım etmek üzere yanına aldığı ailenin oğlu Hadim, Harun’dan habersiz dinlediği kasetten çıkan nağmeler ders anlatmakta olan Harun’un kulağına gelince çok şaşırır, ders anlatmayı bırakıp sesin geldiği yöne koşar. O akşam Hadım’a Zehra’yı ve ona olan sevgisini anlatır. Bu aşktan etkilenen Hadım bu şarkıyla Türkçe Olimpiyatlarında başvurmaya karar verir.

Harun’dan binlerce kilometre uzaktaki Zehra da öğrencisi Salim’e aynı şarkıyı ezberletmektedir. Ayrıldıkları şehirde bu şarkı vasıtasıyla tekrar buluşacaklardır. Ancak nedense İstanbul’da bu şarkıyı Salim yerine bir başkası okur. Oysa Salim’in İsanbul’a gitmesi için annesi ikna edilmişti. Filmin burasında galiba bir şeyler kaçırdım, tam olarak anlayamadım.

Kaset ve kalemin anlamı bu kadar değil elbette. Bir yazmayı, diğeri dinlemeyi temsil ediyor. Aşk varsa onu yazan da olur, anlatan da. Gözün görmediği durumlarda, ki Harun ile Zehra birbirinden çok uzakta ve birbirlerini görmüyorlar, dil ve kulak gözün vazifesini görür. Burada da kulağa çalınan nağmeler maşuku aşıkın gözünün önüne getirir. Aşık elde kalem maşukuna hitaben bir şeyler yazmaya çalışırken de sevgili hemen karşısına geliverir. Bu açıdan değerlendirdiğimizde kalem ve kasetin rastgele seçilmediğini söyleyebiliriz.

Aşklardan biri de Samet’in Zehra’ya olan aşkı. Ancak Zehra Harun’u sevmektedir. Samet ise Zehra’ya kavuşmasının önünde engel olarak gördüğü Harun’u kötülemekte, Zehra’nın kendisini tercih etmesi gerektiğini kendi inandığı değerler üzerinden ona anlatmaya çalışmaktadır. Samet hali vakti yerinde zengin bir ailenin çocuğudur. Sevdiğine zenginliğiyle ulaşmaya çalışan bir tiptir. Ancak onun bu şımarık hali Zehra’nın Salim’i kurtarmak için mayınlı araziye gitmesi üzerine değişecektir. Zehra’nın bir sözü Samet’i çok etkileyecek, Samet, ismini bile anmak istemediği, elinden gelse bir kaşık suda boğacağı Harun’la buluşabilmesi için sevdiği kıza, Zehra’ya yardım edecek ve kendisini Afganistan’ın fakir ve yardıma muhtaç insanlarına vakfedecektir. Bir nevi mecazi aşktan ilahi aşka geçecektir. Böylece o da kazananlar arasındaki yerini alır.

En dramatik aşk ise Adem ile karısı arasında olandır. Çocuğu olmayan, yıllar süren mücadele ve tedavi sonucu hamile kalan karısını, doktorların uçağa binmemesi ve yolculuk yapmaması gerektiğini söylemesi üzerine geride bırakmak zorunda kalan Adem’in ailesine olan aşkı. Çocuğunun doğumuna gelmek üzere Türkiye’ye gelecek iken çok saygı duyduğu bir öğretmen hanımın cenazesine katılmak için uçağı kaçırması doğumda karısının yanında bulunamamasına sebep olacak. Yanında olamadığı kızının doğumu haberini telefon başında beklerken öğrencileri arasında çıkan kavgayı ayırmak için odadan ayrılan ve kavga ederken nehre düşen öğrencilerini kurtarmak için peşlerinden ırmağa atlayan, çocukları kurtardıktan sonra kızının doğum haberini alamadan boğularak can veren Adem öğretmenin acıklı hikayesi. Filmde sonu acıyla biten tek hikaye bu. İnsanın içini acıtmıyor değil. Ancak ölürken verdiği mesaj, yaptığı fedakarlık o kadar büyük ki ardında kalanlar ona duydukları saygıdan üzüntülerini dile getiremiyorlar. O kadar uğraşmasına rağmen barıştıramadığı ve ikne edemediği arkadaşları canını vererek buluşturuyor. İdealleri uğruna canını veren bir yiğit, bir kahramandır o aynı zamanda.

Filmde Harun’un yardımcısının ismi Musa adında bir Senegalli. Aslında Hz. Harun, Hz. Musa’ya yardımcı olarak görevlendirilmişti. Senarist bu sefer rolleri değiştiriyor ve Musa’yı Harun’a yardımcı yaparken de geleneğe göndermede bulunuyor.

Film günümüz insanının kaybettiği, başkasına menfaat beklemeden iyilik yapmak düşüncesi üzerine kurulu. Ben özellikle filmin başında Aya isimli küçük kızın ölümü karşısında ailesinin düştüğü çaresizliğe çok üzüldüm. Afganlı küçük Mahmut’un et yemek için uğraş verirken annelerinin onları engellemeye çalışmasını içim burkularak izledim. Adem öğretmenin adeta başkalarının günahının bedelini ödercesine suda boğulmasını sanki boğulan benmişim gibi hissettim. Bunlar da bana göre filmin sahici tarafları idi. Eleştirilecek bir çok yön bulunabilir ama ben günümüzde çok ihtiyacımız olan kimi değerleri bizlere hatırlattığı için hiçbirini görmedim. Bence siz de izlerken güzellikleri ve insani hasletleri izleyin ve bir kaç saatlik de olsa başkalarının kederlerini ve üzüntülerini hissedin.

İsmail GÜLEÇ

igulec@sakarya.edu.tr

ETİKETLER: