Şems ile Mevlâna Ekseninde Örnek İnsanî İlişkileri ve Özveri
8. ULUSLARARASI BİLİMSEL RUMÎ KONGRESİ
Şems ile Mevlâna Ekseninde Örnek İnsanî İlişkileri ve Özveri
Exemplary Human Relations and Devotion in The Axis of Shams and Rumi
Nimet YILDIRIM
Abstract:
Among the developments that significantly impacted Mawlana Jalal ud- Din’s life, his meeting with Shams al-Tabrīzī is considered one of the most important events. Mawlana’s advanced union of heart with Shams, the love, human relations, and devotion between them, and this degree of fusion, the different scenes of his life, and the spiritual changes he underwent can be traced more clearly and more intensely in the Mathnawi than in any of his other works. Rumi also lost his beloved spiritual mentor and source of inspiration in the presence of Shams.
Mawvlana’s meeting with Shams-i Tebrizî, the sun of Mawlana, and the profound change this meeting brought him. “The relationship between Mawlana and Shams is the same as between Moses and Khidr.” With all his virtue, maturity, greatness, and miracles, with the light and mystery he possessed, Mawlana wanted to reach the conversation of the friends of truth. He searched and searched and finally found Shams, the most virtuous and the greatest.
Keywords: Shams-i Tabrizi, Mawlana, Love, Devotion
Özet:
Mevlanâ Celaluddîn’in hayatında önemli ve kesin etkileri olan gelişmeler arasında Şems-i Tebrîzî ile görüşmeleri en önemli olaylardan biri olarak kabul edilir. Mevlana’nın Şems ile ileri düzeyde bir gönül birliği, aralarındaki sevgi, insani ilişkiler ve özveri ve bu derece bir kaynaşma, onun hayatı ve geçirdiği ruhî değişimlerin farklı sahneleri bizzat Mesnevî’de diğer eserlerinden daha açık ve daha yoğun olarak izlenebilir. Mevlana aynı zamanda sevgili ruhani mürşidi ve kendisinin ilham kaynağını Şems’in varlığı karşısında kaybetmiştir. Mevlana’nın güneşi Şems-i Tebrizî, Mevlana ile buluşması ve bu buluşmanın kendisinde ortaya çıkardığı değişim alabildiğine derindir. “Mevlana ile Şems’in ilişkisi, Musa ile Hızır’ın ilişkisinin aynıdır.” Mevlana bütün erdemi, erginliği, ululuğu, büyüklüğü ve kerametleriyle; sahip olduğu ışık ve gizemle hak dostlarının sohbetine erişmek istiyordu. Aradı, aradı ve sonunda da en ergin, en ulu olanı Şems’i buldu.
Anahtar Kelimeler: Şems-i Tebrizi, Mevlana, Sevgi, Özveri
***
Giriş:
عشقهايى کز پی رنگی بود
عشق نبود عاقبت ننگی بود
كاش كان ھم ننگ بودی یکسری
تا نرفتى بر وی آن بد داوری
خون دوید از چشم ھمچون جوی او
دشمن جان وی آمد روی او
دشمن طاووس آمد پرّ او
ای بسى شه را بکشتھ فرّ او
Aşk değil sadece güzellik uğruna olan aşklar
Sonunda pişmanlık ve utanç getirir bu aşklar
Keşke o da baştan ayağa ayıplı olsaydı da
Yapışmasaydı böyle bir kötü yazgı yakasına
Gözlerinden ırmak gibi kan akmaya başladı onun
Can düşmanı güzelliği, güzel yüzü oluverdi onun
Tavus kuşunun tüyü kendi can düşmanı oluverir
Nice hükümdarların güçleri, ölümlerinin sebebi oluverir.[2]
زانک عشق مردگان پاینده نيست
زانک مرده سوی ما آینده نيست
عشق زنده در روان و در بصر
ھر دمى باشد ز غنچه تازهتر
عشق آن زنده گزین كو باقيست
كز شراب جانفزایت ساقيست
عشق آن بگزین كه جمله انبيا
یافتند از عشق او كار و كيا
تو مگو ما را بدان شه بار نيست
با كریمان كارھا دشوار نيست
Çünkü ölülere aşk sürüp gitmez ki!
Çünkü ölüler tekrar dirilip kalkıp bize gelemez ki!
Ruhta, göz önündeki diri aşk, gerçek sevgiliye olan aşk
Her an yenilenir ve goncadan da taze, daha diri olur
Sonsuz ve ölümsüz olan, her ân cana can katan
Sonsuzluk şarabıyla kandıran O dirinin aşkını seç, ona aşık ol!
Bütün peygamberlerin aşkıyla güç sahibi oldukları
O güzelin aşkını seç!
“O ulu dergaha erişmemize izin yok” deme
Ulular, bağışlayanlar için zor diye bir şey yok! [3]
من چه گویم یک رگم ھشيار نيست
شرح آن یاری كه او را یار نيست
شرح این ھجران و این خون جگر
این زمان بگذار تا وقت دگر
O eşsiz sevgilinin özelliklerini nasıl söylerim?!
Bir damarım bile uyanık değil benim!
Bu ayrılığın, bu ciğer yarasının derdini
Başka bir zaman söyleyeyim bırak şimdi”. [4]
گفتمش پوشيده خوشتر سِرِّ یار
خود تو در ضمن حکایت گوش دار
خوشتر آن باشد كه سرّ دلبران
گفته آید در حدیث دیگران
Şöyle dedim: “Sevgilinin sırları daha iyi gizli kalsa
Sen aç akıl kulağını, sonrasını hikâyelerden anla
Güzellerin gizemlerini bırak başkaları anlatsın
Bu daha güzel daha tatlı.”[5]
Şems-i Tebrizî, Mevlana’yı, onunla buluşmasını ve bu buluşmanın kendisinde ortaya çıkardığı derin değişimi şu dizelerle dillendiriyor:
«خوب گویم و خوش گویم؟
از اندرون روشن و منورم.
آبى بودم برخود مى جوشيدم و مى پيچيدم
و بوی مى گرفتم تا وجود «مولانا» بر من زد، روان شدم.
اكنون مى رَوَم:
خوش و تازه و خرم.
Güzel söylerim, tatlı söylerim
İçim ışıl ışıl, aydınlık benim
Durgun bir suydum, kaynardım kendi kendime
Döner dururdum etrafımda, kokardım bile
Birden Mevlana’nın varlığı şimşek gibi çaktı canıma
Çay oldum, ırmak oldum başladım akmaya
Akıyorum tatlı tatlı şimdi
Mutlu, kutlu ve pırıl pırılım şimdi [6]
Mevlâna, Şems’i gönlünden kopup gelen ne denli derin arzu ve isteklerle aradığını, onu kavuşunca neler yaşadığını, onun erdemi ve üstün özelliklerini şu şekilde dizelerine aktarıyor:
سفر كردم به ھر شهری دویدم
به لطف و حسنِ تو كس را ندیدم
ز ھجران و غریبى باز گشتم دگرباره بدین دولت رسيدم
از باغِ روی تو تا دور گشتم
نه گل دیدم نه یک ميوه بچيدم
به بدبختى چو دور افتادم از تو
ز ھر بدبخت صد زحمت كشيدم
چه گویم مرده بودم بىتو مطلق
خدا از نو دگر بار آفریدم
عجب گویى منم روی تو دیده منم گویى كه آوازت شنيدم
بهل تا دست و پایت را ببوسم
بده عيدانه كامروز است عيدم
تو را ای یوسفِ مصر ارمغانى
چنين آیينه روشن خریدم
Koştum durdum bütün şehirlerde, baştanbaşa gezdim ben
Görmedim kimseyi senin inceliğinde, güzelliğinde ben
Kurtuldum ayrılıktan, gariplikten döndüm
Bir kez daha bu devlete eriştim ben
Uzaklaşınca güzel yüzünün bahçesinden
Ne bir gül gördüm, ne bir meyve derdim ben
Ne söylerim: “Ölmüştüm sensizlikte kuşkusuz ben
Tanrı yeniden yarattı, can verdi, dirildim ben”
Öpeyim bırak ellerini, ayaklarını senin
Ver bayramlığımı, bayramımdayım bugün ben
Sana ey Mısırlı Yusuf, bir armağan
Böyle ışıltılı bir ayna aldım getirdim ben [7]
Şems 642/1244 yılında Konya’ya geldi. Gelişinden on altı ay sonra 643/1245 yılında Konya’dan ayrıldı. Daha sonra ikinci kez 644/1246 yılında Konya’ya bir kez daha geldi. Ardından 645/645 yılında bir daha dönmemek üzere Konya’yı terk etti ve artık gözlere görünmez oldu. Bu gidişiyle Mevlana’yı derin üzüntülere saldı. [8]
Bu gizemli ulu kişi, Mevlana tarafından “en ulu hükümdar”, sırların en ulu sahibi”, canın en ulu sultanı”, “ışık kaynağı”, “canın canının canı”, “dokuz feleğin kandili”, “rahmet denizi”, “evrenin kıvancı”, “lütuf güneşi”… gibi nitelemelerle anar. [9]
Vuslat Huması’sın sen a gönül uç! Neden uçmazsın sen?
Kimse tanımaz seni ne insan ne peri kimsin sen?
Bir ân topraklara karışırsın vefandan, bir an
Arş’ı, Ferş’i, iki evreni aşar gidersin sen
Yıldızlar gibi bütün akıllar, bilgiler
Evrenin güneşi sensin, perdeleri parçalar gidersin sen [10]
Sultan Veled, İbtidânâme’sine “Musa ile Hızır” hikayesiyle başlar: Musa, halk kitlelerine kutsal mesajı iletmek, onları doğru yola eriştirmek için gönderilmiş büyük bir peygamberdir. Açıktan açığa Tanrı’nın kutsal mesajlarını insanlara ulaştırmak için çabalar durur. Ancak Hızır bir “ulu pir” ve bir “ergin mürşid” olarak evrenin her köşesini, her bucağını gezer, dolaşır; gördüğü insanlardan çok azına kendisini tanıtır. Onu görenlerden hiç biri tanımaz. Musa, peygamberlik nitelikleri ve donanımıyla donanmıştır ancak perdenin arkasında olup bitenleri asla bilmez. Musa bir öğretmene ve bir yol göstericiye ihtiyaç duyar, sonunda da Hızır’ın eteğinden yapışır. [11]
Sultan Veled devamla şöyle der: “Mevlana ile Şems’in ilişkisi, Musa ile Hızır’ın ilişkisinin aynıdır.” Mevlana bütün erdemi, erginliği, ululuğu, büyüklüğü ve kerametleriyle; sahip olduğu ışık ve gizemle hak dostlarının sohbetine erişmek istiyordu. Aradı, aradı ve sonunda da en ergin, en ulu olanı Şems’i buldu. [12]
Şems’in Konya’ya gelişi, ardından Mevlana ile karşılaşması, bu şehrin sakin ve sessiz atmosferini birden bire alabildiğine hareketlendirdi. Özellikle Mevlana, ailesi ve yakın çevresinde bir tufan kopardı. Mevlana şehrin müftüsü Sultanu’l-ulemâ’nın oğluydu. Onun çok sayıda öğrencisi vardı, din adamı elbisesi giyiyor, Konya ve çevresinde sonsuz bir itibar ve saygınlık görüyordu. Bütün bunlara karşın bu adsız sansız dervişe öylesine bağlandı ki kendinden geçti, ne yaptığın farkına varmaz hallere girdi. [13]
Şems’in Mevlana üzerindeki etkisi öyle ileri boyutlara vardı ki; kısa sürede disiplinli, kararlı bir fakihten heyecan dolup taşan, kendinden geçmiş bir aşık yarattı. Bu gizemli, adsız sansız pir, sultanu’l-ulemâ’nın oğlunu, dersten, bilimsel çalışmalardan, tartışmalardan kenara çekti; bütün bunlardan soğuttu, ders vermeği, minberi, vaazı bir kenara bıraktırdı; onu raks, sema meclislerine çekti:
در دست ھميشه مصحفم بود
در عشق گرفته ام چغانه
اندر دھنى كه بود تسبيح
شعر است و دو بيتى و ترانه
ساقى درده قدح كه مایيم
مخمور ز بادۀ شبانه
آبى برزن كه آتشِ دل
بر چرخ ھمىزند زبانه
Elimde hep Mushaf vardı
Aşık olunca çalpara aldım,
Ağzımda hep teşbih vardı
Şimdi şiir, dobeyti ve şarkı
A sakî doldur kadehimizi ver bize
Gece yudumladığımız şarapla sarhoşuz biz bak
Saç bir su da serinlet yüreğimizdeki ateş
Göklere yükseltiyor alevlerini bak [14]
Böyle sürüp giderken Sultanu’l-ulemâ’nın müritleri şiddetli bir başkaldırı başlattılar; şehrin hem ileri gelenleri ve hem de halk kesimleri ayağa kalktılar. Kısa sürede bu karşı hareket alevlendi, uygunsuz olaylar, düşmanlıklar başını alıp gitti. Ardından açıktan açığa inatlaşmalar, seviyesiz mutaassıp çevrelerin Şems ile mücadeleleri her geçen gün yaygınlaştı.
Şems, çevresindeki alanın gittikçe daraldığını görünce kimselere haber vermeden ansızın, gizliden Konya’yı terk etti ve Mevlana’yı ateşlere saldı. Bir zaman Şems’ten haber alınamadı. Nerelerdeydi? Neler yapıyordu? Bütün bunlar hep sır olarak kaldı. Derken bir gün Şems’ten bir mektup geldi. Mektubunda Şam yöresinde olduğunu bildiriyordu. Şems’in mektubuyla Mevlana’nın ürküp kaçmış olan gönlü yeniden yuvasına döndü; sıkışmış yüreği ferahladı, içindeki heyecan yeniden coşmaya, içine sığmamaya başladı. Oğlu Sultan Veled’i onu getirmesi için Dımaşk’a gönderdi. [15]
Şems’in gitmesinden sonra Mevlana’yı iyiden iyiye kaplayan gönül dağınıklığı, perişanlık, derin üzüntü, uzlet, kendisine işkence gibi gelen sessizlik kendisine yakından bağlı, kendisine gönül vermiş, onu gönüllerinin sığınağı yapmış müritlerini son derece rahatsız etti ve yaptıklarına pişman etti. Durmadan özür dilemeğe ve tövbeler etmeğe başladılar.
Aynı zamanda mürşitleri Mevlana’ya eğer Şems bir ez daha dönüp Konya’ya gelecek olursa, artık bundan sonra kendisine an küçük bir saygısızlık yapmayacaklarına, ona hep en güzel şekilde hizmette bulunacaklarına, bir daha itiraz etmeyeceklerine dair sıkı sıkıya söz verdiler. Mevlana, yazıp oğluna verdiği mektubunda bu konuyu da vurgulamaktadır. [16]
Sultan Veled gidip Şemsi buldu, Mevlana’nın mektubunu da kendisine iletti. Şems, kendisine karşı gelen Mevlana’nın çevresindekilerin özürlerini kabul etti ve ardından da Konya’ya döndü. Mevlana’nın meclisleri yeniden eski heyecan, canlılık ve neşesine kavuştu. Veled bu gelişmeleri şöyle aktarır: “Şems özlü sözlerini söylüyor, sema meclisi kuruluyor; müritler Şems’i iftiharla misafir edip ziyafetler veriyorlar; herkes kendi gücü ve varlığı oranında hediyeler getirip ayaklarına dökerek sunuyorlardı. Bu gelişmeler yavaş yavaş Mevlana’nın iç dünyasındaki karamsarlıkları ortadan kaldırıyor, artık müritlerinin Şems’in gerçek değerini anlayacaklarını, böylece Şems’in sonuna kadar Konya’da kalacağı umutları filizleniyordu. [17]
Bu umut ışıkları şiirlerinden şöyle yansıyordu:
شمس و قمرم آمد، سمع و بصرم آمد
و آن سيمبرم آمد، و آن كان زرم آمد
مستى سرم آمد نورِ نظرم آمد
چيزِ دگر ار خواھى چيزِ دگرم آمد
آن راه زنم آمد توبه شکنم آمد
وان یوسفِ سيمين بر ناگه به برم آمد
از مرگ چرا ترسم كو آبِ حيات آمد
وز طعنه چرا ترسم چون او سپرم آمد
Güneşim, ayım geldi; kulağım gözüm geldi
O gümüş tenlim geldi, o altın ocağım geldi
O vurguncum geldi, gözümün nuru geldi
Başka bir şey istersen, başka bir şeyim geldi
Neden korkayım ölümden; hayat pınarım geldi
Neden korkayım kınanmadan, benim siperim geldi
Bugün Süleyman’ım ben, yüzük verdin bana sen
O krallar tacı bak başımın üzerine geldi
Şarap içme zamanı şimdi, şimşekler çaksın aklım
Uçma zamanı şimdi, artık kolum kanadım geldi [18]
Şems’in geri dönüşünden sonra sakinleşen ve artık sessiz kalan çevrelerin bu sessizlikleri ve pişmanlık duymaları fazla uzun sürmedi. Başkaldırılar yeniden başlayınca, itirazlar yine yükselince bu kez Şems hiç kimseye haber vermeden başını alıp Konya’dan çıktı ve sırlara kadem bastı. Artık bir daha kendisinden haber alınamaz oldu. [19]
Mevlana’nın üzüntüsü, perişanlığı bu kez sınırları aşıp kendisini son derece rahatsız etmeğe başladı. Birinci gidişinde onun ayrılık derdi Mevlana’yı sessizliğe, bir köşeye çekilmeye itmişti; nitekim semaı, raksı, şiiri, ve gazel söylemeyi terk etmiş, herkese kapısını kapamıştı. Ancak ikinci gidişinde Mevlana eski hallerinin tersini yaşamaktaydı. Bu kez bahar mevsimindeki bahar selleri gibi kükrüyor feryad ediyordu. Şems’in yine Dımaşk tarafına gittiğini düşünen Mevlana bu sefer bizzat kendisi kalkıp Şam’a gitti. Ancak bütün aramalarına rağmen Şems’in izine bile rastlayamadı. Gittiği her yerde Şems’i arıyor, gördüğü herkese Şems’i soruyordu.[20] Mevlana’nın bu günlerde söylediği gazeller yüreğine yerleşen, canında dolaşıp duran dert tufanları, aşırı tutkunluk ve gariplikleri dillendirmektedir:
ای صبا حالى ز خد و خالِ شمس الدین بيار
عنبر و مشکِ ختن از چين به قسطنطين بيار
گر سلامى از لبِ شيرینِ او داری بگو
ور پيامى از دلِ سنگينِ او داری بيار
سر چه باشد تا فدای پای شمس الدین كنم ؟
نامِ شمس الدین بگو تا جان كنم بر او نثار
من نه تنها ميسر ایم : شمس دین و شه دین
مى سراید عندليب از باغ و كبک از كوھسار
روزِ روشن: شمسِ دین و چرخ گردان: شمسِ دین
گوھرِ كان: شمسِ دین و شمسِ دین: ليل و نهار
A seher yeli Şemseddin’den bir haber getir
Hoten amberini, miskini Çin’den Konstantine’e getir
Söyle onun tatlı dudaklarından varsa bir selam
Aşk dolu gönlünden onun varsa bir mesaj getir
Kokusuyla sarhoşuz Şemseddin’in, şarap yudumluyoruz
Kadehiyle biz sarhoşuz, saki şarap getirme!
Baş neymiş ki feda edeyim ayağına Şemseddin’in
Adını söyle canımı saçayım ayaklarına Şemseddin’in [21]
Yavaş yavaş şems ile ilgili kötü haberler Mevlana’nın kulağına geliyordu. Onun bu büyük aşkının, o anlamlar evreninin, o hakkın sırlarının tercümanının artık toprağın altında olduğu söyleniyordu. Mevlana bu haberlere asla inanmıyor, inanmak da istemiyor, şaşkın şaşkın deliler gibi feryad ediyordu:
كه گفت كه آن زندۀ جاوید بمرد ؟
كه گفت كه آفتابِ اميد بمرد ؟
آن دشمنِ خورشيد برآمد بر بام
دو چشم ببست و و گفت: خورشيد بمرد
Kim dedi: “O ölümsüz can öldü?”
Kim dedi: “O umut güneşi öldü?”
O güneş düşmanı çıkmış da dama
Kapattı gözlerini ve dedi: “Güneş öldü?!”
Şems’in öldüğüne inanmıyordu, ancak yaşadığına dair de herhangi bir umudu kalmamıştı. İç dünyasında canlandırdığı duygu ve düşüncelerinin etkisiyle bir yaprak gibi titriyor, binlerce üzüntü dolu hayallerle kıvranıyordu[22]:
ميانِ ما چو شمعى نور مى داد
كجا شد ای عجب بى ما كجا شد
دلم چون برگ مى لرزد ھمه روز
كه دلبر نيمشب تنها كجاشد
برو در باغ پرس از باغبانان
كه آن شاخ گلِ رعنا كجاشد
برو بر بام پرس از پاسبانان
كه آن سلطان بيهمتا كجا شد
چو دیوانه ھمى گردم به صحرا
كه آن آھو در این صحرا كجا شد
Aramızda ışık saçıyordu kandil gibi
Nereye gitti bizsiz? Nereye gitti?
Titriyor gönlüm yaprak gibi her gün
O sevgili tek başına gece yarısı nereye gitti?
Git; bahçeye, bahçıvanlara sor:
O bakmaya kıymadığım gül nereye gitti?
Git, çık dama bekçilere sor:
O eşsiz sultanımız nereye gitti?
Dolaşıp duruyorum çöllerde;
O ceylan bu çölde nereye gitti? [23],
Şems ile ilgili gelen haberler netleştikçe, Mevlana’nın onu bir daha görme umudu birden bire ortadan kalkınca yüreği dert dolu Şems için ağıt yakar, gönülden gelen ağlamalar, sızlamalar dizelerine akar durur. Sultan Veled’in: “Mevlana Şems’i kendinde gördü” sözü: “Şems’in manasını, ruhunu ve gerçeğini kendinde gördü” anlamındadır. Artık şimdi onun sözü Şems’in sözüydü; düşüncesi Şems’in düşüncesiydi. Ona şiir söylemesini salık veren de Şems idi. Onu feryat etmeğe, kükremeğe sürükleyen de Şems idi[24]:
A canıma taht kurmuş! Şiir söylememi salık veren
Sabretsem de susuversem, buyruğunu tutmam diye korkarım
Tebrizlilerin kıvancı, Hakk’ın ve dinin güneşi söyle:
Belki de senin sesin benim bütün bu sözlerim [25]
Divân-i Şems’ten iki gazel:
دلا نزدِ کسی بنشین که او از دل خبر دار د
به زیرِ آن درختی رو که او گلهای تر دار د
در این بازارِ عطاران مرو هر سو چو بی کارا ن
به دکانِ کسی بنشین که در دکان شکر دار د
ترازو گر نداری پس ترا زو ره زند هرک س
یکی قلبی بیاراید، تو پنداری که زر دار د
ترا بر در نشاند او به طراری، که می آیم
تو منشین منتظر بر در، که آن خانه دو در دار د
به هر دیگی که میجوشد،میاور کاسه و منشی ن
که هر دیگی که میجوشد ،درون چیزی دگر دار د
نه هر کلکی شکر دارد، نه هر زیری زبر دار د
نه هر چشمی نظر دارد، نه هر بحری گهر دار د
بنال ای بلبلِ دستان، ازیرا ناله مستا ن
میانِ صخره و خارا اثر دارد، اثر دار د
بنه سر گر نمی گنجی، که اندر چشمه سوز ن
اگر رشته نمی گنجد، از ان باشد که سر دار د
چراغ است این دلِ بیدار، به زیرِ دامنش می دا ر
از این باد و هوا بگذر،هوایش شور و شر دار د
چو تو از باد بگذشتی، مقیمِ چشمه ای گشت ی
حریف همدمی گشتی که آبی بر جگر دار د
چو آبت بر جگر باشد، درختِ سبز را مان ی
که میوه نو دهد دایم، درونِ دل سفر دار د
A gönül!
A gönül otur gönülden haberlilerin yanına
Yürü taptaze çiçeklerle dolu ağacın altına
Bu aktarlar çarşısında gezme boşa gezer gibi
Öyle biriyle otur ki şeker olsun dükkanında
Terazin yoksa çok geçmez, keser yolunu herkes
Sahte parayı süsler de, altın der yutturur sana
Geliyorum, az bekle der, kapıya oturtur seni
İki kapılıdır o ev, boşa oturma kapıda
Tas getirip oturma her kaynayan kazan başına
Başka bir şey vardır çünkü kaynayan her bir kazanda
Her kamışta şeker olmaz her altın bir üstü olmaz
Bakış bulunmaz her gözde, inci olmaz her deryada
İnle ey şakıyan bülbül, çünkü sarhoşlar inlerse
İşler, işler derinden taşlara da, kayalara da
Sığmazsan bırak başını; bak iğne gözüne
Başı vardır da ondandır eğer iplik sığmıyorsa
Uykusuz gönül bir lamba, koru eteğinle onu
Bu yelden, bu havadan geç, fitne var bu havada
Yelden geçip gittiğinde yerleşirsin bir pınara
Yoldaş olursun gönlünde pınar çağlayan bir dosta
Pınar çağlarsa gönlünde yeşil ağaca benzersin
Taze meyveli bir ağaç, gönül içre yolculukta 26
درخت و آتشى دیدم، ندا آمد كه جانانم
مرا مى خواند آن آتش، مگر موسى عمرانم؟
دخلت التيه بالبلوی و ذقت المن و السلوی
چهل سال است چون موسى به گردِ این بيابانم
که چندین سال من کشتی در این خشکی همی ران م
كه چندین سال من كشتى در این خشکى ھمى رانم
بيا ای جان تویى موسى و این قالب عصای تو
چو بر گيری عصا گردم، چو افکندیم ثعبانم
توی عيسى و من مرغت، تو مرغى ساختى از گل
چنانکه در دمى در من، چنان در اوج پرانم
منم استون آن مسجد كه مسند ساخت پيغمبر
چو او مسند دگر سازد، ز دردِ ھجر نالانم
خداوندِ خداوندان و صورت سازِ بى صورت
چه صورت كشى بر من، تو دانى، من نمى دانم
گهى سنگم، گهى آھن، زمانى آتشم جمله
گهى ميزانِ بى سنگم، گهى ھم سنگِ ميزانم
زمانى مى چرم اینجا، زمانى مى چرند از من
گهى گرگم، گهى ميشم، گهى خود شکلِ چوپانم
ھيولایى نشان آمد، نشان دایم كجا ماند
نه این ماند، نه آن ماند، بداند آن من آنم
Bir ağaç, bir ateş gördüm; bir ses geldi: “Ben canânım”
Beni çağırıyor o ateş, yoksa İmran’ın Mûsâ’sı mıyım?
Sıkıntıyla girdim çöle, tattım bıldırcın ve helva
Musa gibi bu çölde kırk yıldır gezip durmadayım
Gemiden, denizden söz etme, gel de ilginçliklere gör
Ki ben bunca yıl gemiyle karada yol almadayım
Gel ey can, sensin Musa, şu bedense senin asan
Asâyım alırsan eline, atarsan ben ejderhayım
Sen İsâ’sın, ben kuşunum; çamurdan bir kuş yaptın
Üflersen bir nefes bana bak nasıl yücelerde uçarım!
Ben mescidin direğiyim; Peygamber’in yaslandığı
Başka yere yaslanınca hicran derdiyle ağlarım
Ey sahipler sahibi, ey suretsiz heykeltıraş
Bana ne resim çizdiğin sen bilirsin ben nadanım
Bazen taşım, bazen demir, bazen ateşim büsbütün
Bazen taşsız bir terazi, bazen terazi taşıyım
Bazen otlarım burada, bazen de otlarlar benden
Bazen kurdum, bazen koyun, bazen de ben bir çobanım
Bir şaşılır görüntü bu; hiç görüntü hep kalır mı?
Ne buna benzer, ne şuna; o bilir işte o aslım 27
Sonuç:
Mevlana ile Şems arasındaki dostluk, sevgi, insani ilişkiler ve her ikisinin birbirlerine olan bağlılıkları hem Mevlana’nın eserlerinde ve hem de Makâlat- i Şems’te ayrıntılarıyla gözler önüne serilmektedir. Bütün bunlar aynı zamanda sufî kaynaklarda ve tasavvuf büyüklerinin eserlerinde de dile getirilmektedir. Bu kaynaklardaki bilgilerden hareketle bu iki bilge arasındaki ilişki ve birliktelik en anlamlı şekilde Mevlana’nın oğlu Sultan Veled tarafından dillendirilmiştir. Sultan Veled, babasıyla Şems arasındaki ilişkileri ve onların birbirlerine karşı konumlarını belirtirken; “Mevlana ile Şems’in durumu Musa ile Hızır arasındaki ilişki gibidir. Musa Peygamber iken Hızır bir mürşit olarak bilinir. Musa, peygamber olmasına karşın perde arkasında olup bitenleri bilemez. Bir yol göstericiye ihtiyaç duyar, Hızır’ı görür görmez eteğinden yapışır ve birlikte oldukları sürece ilişkileri bu doğrultuda sürer.”
Mevlana’nın, Dîvân-ı Kebîr ‘indeki şiirlerin çoğunu Şems ile buluşmasından sonra söylediği kabul edilir. Mevlana’nın bu şiirlerinde genellikle “Şems” mahlasını kullandığı bilinmemektedir. Dîvân-ı Kebîr’deki şiirlerde genellikle “Şems”, “Sems-i Tebrîzî” mahlasları kullanıldığından esere Dîvân-ı Şems veya Dîvân-ı Şems-i Tebrîzî adı da verilir. Bu da onun Şems’e olan sevgisi, aşkı ve o büyük pir karşısındaki özverisi ve fedakârlığını oraya koymaktadır. Bu makalemizde, bu iki büyük sufînin aralarındaki sevgi, aşk, fedakârlık, insani değerler ve karşılıklı özverilerini şiirlerinden hareketle değerlendirmeye çalıştık.
KAYNAKÇA
Celâluddîn Muhammed-i Belhî, Mesnevî-yi Ma’nevî (yay. Muhammed Alî-yi
Muvahhid) Tahran 1396 hş., I, 15, (beyitler: 207-210).
Mevlana, Celâluddîn Muhammed-i Belhî, Dîvân-iŞems, Tahran 1396 hş.
Muvahhid, Muhammed Ali, Makâlât-iŞems-i Tebrizî, Tahran 1392 hş.
[1] Prof. Dr., Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Fars Dili ve Edebiyatı Bölümü, Erzurum- TÜRKİYE
[2] Celâluddîn Muhammed-i Belhî, Mesnevî-yi Ma’nevî (yay. Muhammed Alî-yi Muvahhid) Tahran 1396 hş., I, 15, (beyitler: 207-210).
[3] Celâluddîn Muhammed-i Belhî, Mesnevî-yi Ma’nevî, I, 15 (beyitler: 219-223).
[4] Celâluddîn Muhammed-i Belhî, Mesnevî-yi Ma’nevî, I, 11 (beyitler: 131-132)
[5] Celâluddîn -i Belhî, Mesnevî-yi Ma’nevî (yay. Muhammed Alî-yi Muvahhid) Tahran 1396 hş., I. 11 (beyitler: 126-127).
[6] Muvahhid, Muhammed Ali, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, Tahran 1392 hş., s. 237.
[7] Mevlana, Celâluddîn Muhammed-i Belhî, Dîvân-i Şems, Tahran 1396 hş. Gazel: 1508.
[8] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 19.
[9] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 20.
[10] Mevlana, Dîvân-i Şems, Gazel: 3071.
[11] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 21.
[12] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 22.
[13] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 22.
[14] Mevlana, Dîvân-i Şems, Gazel: 2351.
[15] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 23-24.
[16] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 24.
[17] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 25.
[18] Mevlana, Dîvân-i Şems, Gazel: 633.
[19] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 26.
[20] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 27.
[21] Mevlana, Dîvân-i Şems, Gazel: 1081.
[22] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 28-29.
[23] Mevlana, Dîvân-iŞems, Gazel: 677.
[24] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 30.
[25] Mevlana, Dîvân-i Şems, Gazel: 1375.
26 Mevlana, Dîvân-i Şems, Gazel: 563.
27 Mevlana, Dîvân-i Şems, Gazel: 1414.

