ŞEMS VE MEVLANA – Örnek İnsan İlişkileri, Aşk ve Özveri
ŞEMS VE MEVLANA
ÖRNEK İNSAN İLİŞKİLERİ, AŞK VE ÖZVERİ
Prof. Dr. Nimet Yıldırım
عشقهایی کز پی رنگی بود
عشق نبود عاقبت ننگی بود
کاش کان هم ننگ بودی یکسری
تا نرفتی بر وی آن بد داوری
خون دوید از چشم همچون جوی او
دشمن جان وی آمد روی او
دشمن طاووس آمد پرّ او
ای بسی شه را بکشته فرّ او
Aşk değil sadece güzellik uğruna olan aşklar
Sonunda pişmanlık ve utanç getirir bu aşklar
Keşke o da baştan ayağa ayıplı olsaydı da
Yapışmasaydı böyle bir kötü yazgı yakasına
Gözlerinden ırmak gibi kan akmaya başladı onun
Can düşmanı güzelliği, güzel yüzü oluverdi onun
Tavus kuşunun tüyü kendi can düşmanı oluverir
Nice hükümdarların güçleri, ölümlerinin sebebi oluverir. [1]
زانک عشق مردگان پاینده نیست
زانک مرده سوی ما آینده نیست
عشق زنده در روان و در بصر
هر دمی باشد ز غنچه تازهتر
عشق آن زنده گزین کو باقیست
کز شراب جانفزایت ساقیست
عشق آن بگزین که جمله انبیا
یافتند از عشق او کار و کیا
تو مگو ما را بدان شه بار نیست
با کریمان کارها دشوار نیست
Çünkü ölülere aşk sürüp gitmez ki!
Çünkü ölüler tekrar dirilip kalkıp bize gelemez ki!
Ruhta, göz önündeki diri aşk, gerçek sevgiliye olan aşk
Her an yenilenir ve goncadan da taze, daha diri olur
Sonsuz ve ölümsüz olan, her an cana can katan
Sonsuzluk şarabıyla kandıran O dirinin aşkını seç, ona aşık ol!
Bütün peygamberlerin aşkıyla güç sahibi oldukları
O güzelin aşkını seç!
“O ulu dergaha erişmemize izin yok” deme
Ulular, bağışlayanlar için zor diye bir şey yok! [2]
من چه گویم یک رگم هشیار نیست
شرح آن یاری که او را یار نیست
شرح این هجران و این خون جگر
این زمان بگذار تا وقت دگر
O eşsiz sevgilinin özelliklerini nasıl söylerim?!
Bir damarım bile uyanık değil benim!
Bu ayrılığın, bu ciğer yarasının derdini
Başka bir zaman söyleyeyim bırak şimdi”. [3]
گفتمش پوشیده خوشتر سِرِّ یار
خود تو در ضمن حکایت گوش دار
خوشتر آن باشد که سرّ دلبران
گفته آید در حدیث دیگران
Şöyle dedim: “Sevgilinin sırları daha iyi gizli kalsa
Sen aç akıl kulağını, sonrasını hikâyelerden anla
Güzellerin gizemlerini bırak başkaları anlatsın
Bu daha güzel daha tatlı.”[4]
Şems-i Tebrizî, Mevlana’yı, onunla buluşmasını ve bu buluşmanın kendisinde ortaya çıkardığı derin değişimi şu dizelerle dillendiriyor:
خوب گویم و خوش گویم؟«
از اندرون روشن و منورم.
آبی بودم برخود می جوشیدم
و می پیچیدم
و بوی می گرفتم تا
وجود «مولانا» بر من زد، روان شدم.
اکنون می رَوَم:
خوش و تازه و خُرَّم.
Güzel söylerim, tatlı söylerim
İçim ışıl ışıl, aydınlık benim
Durgun bir suydum, kaynardım kendi kendime
Döner dururdum etrafımda, kokardım bile
Birden Mevlana’nın varlığı şimşek gibi çaktı canıma
Çay oldum, ırmak oldum başladım akmaya
Akıyorum tatlı tatlı şimdi
Mutlu, kutlu ve pırıl pırılım şimdi [5]
Mevlana, Şems’i gönlünden kopup gelen ne denli derin arzu ve isteklerle aradığını, onu kavuşunca neler yaşadığını, onun erdemi ve üstün özelliklerini şu şekilde dizelerine aktarıyor:
سفر کردم به هر شهری دویدم
به لطف و حسنِ تو کس را ندیدم
ز هجران و غریبی باز گشتم
دگرباره بدین دولت رسیدم
از باغِ روی تو تا دور گشتم
نه گل دیدم نه یک میوه بچیدم
به بدبختی چو دور افتادم از تو
ز هر بدبخت صد زحمت کشیدم
چه گویم مرده بودم بیتو مطلق
خدا از نو دگر بار آفریدم
عجب گویی منم روی تو دیده
منم گویی که آوازت شنیدم
بهل تا دست و پایت را ببوسم
بده عیدانه کامروز است عیدم
تو را ای یوسفِ مصر ارمغانی
چنین آیینه روشن خریدم
Koştum durdum bütün şehirlerde, baştanbaşa gezdim ben
Görmedim kimseyi senin inceliğinde, güzelliğinde ben
Kurtuldum ayrılıktan, gariplikten döndüm
Bir kez daha bu devlete eriştim ben
Uzaklaşınca güzel yüzünün bahçesinden
Ne bir gül gördüm, ne bir meyve derdim ben
Ne söylerim: “Ölmüştüm sensizlikte kuşkusuz ben
Tanrı yeniden yarattı, can verdi, dirildim ben”
Öpeyim bırak ellerini, ayaklarını senin
Ver bayramlığımı, bayramımdayım bugün ben
Sana ey Mısırlı Yusuf, bir armağan
Böyle ışıltılı bir ayna aldım getirdim ben [6]
Şems 642/1244 yılında Konya’ya geldi. Gelişinden on altı ay sonra 643/1245 yılında Konya’dan ayrıldı. Daha sonra ikinci kez 644/1246 yılında Konya’ya bir kez daha geldi. Ardından 645/645 yılında bir daha dönmemek üzere Konya’yı terk etti ve artık gözlere görünmez oldu. Bu gidişiyle Mevlana’yı derin üzüntülere saldı. [7]
Bu gizemli ulu kişi, Mevlana tarafından “en ulu hükümdar”, sırların en ulu sahibi”, canın en ulu sultanı”, “ışık kaynağı”, “canın canının canı”, “dokuz feleğin kandili”, “rahmet denizi”, “evrenin kıvancı”, “lütuf güneşi”… gibi nitelemelerle anar. [8]
Vuslat Huması’sın sen a gönül uç! Neden uçmazsın sen?
Kimse tanımaz seni ne insan ne peri kimsin sen?
Bir an topraklara karışırsın vefandan, bir an
Arş’ı, Ferş’i, iki evreni aşar gidersin sen
Yıldızlar gibi bütün akıllar, bilgiler
Evrenin güneşi sensin, perdeleri parçalar gidersin sen [9]
Sultan Veled, İbtidânâme’sine “Musa ile Hızır” hikayesiyle başlar: Musa, halk kitlelerine kutsal mesajı iletmek, onları doğru yola eriştirmek için gönderilmiş büyük bir peygamberdir. Açıktan açığa Tanrı’nın kutsal mesajlarını insanlara ulaştırmak için çabalar durur. Ancak Hızır bir “ulu pir” ve bir “ergin mürşid” olarak evrenin her köşesini, her bucağını gezer, dolaşır; gördüğü insanlardan çok azına kendisini tanıtır. Onu görenlerden hiç biri tanımaz. Musa, peygamberlik nitelikleri ve donanımıyla donanmıştır ancak perdenin arkasında olup bitenleri asla bilmez. Musa bir öğretmene ve bir yol göstericiye ihtiyaç duyar, sonunda da Hızır’ın eteğinden yapışır. [10]
Sultan Veled devamla şöyle der: “Mevlana ile Şems’in ilişkisi, Musa ile Hızır’ın ilişkisinin aynıdır.” Mevlana bütün erdemi, erginliği, ululuğu, büyüklüğü ve kerametleriyle; sahip olduğu ışık ve gizemle hak dostlarının sohbetine erişmek istiyordu. Aradı, aradı ve sonunda da en ergin, en ulu olanı Şems’i buldu. [11]
Şems’in Konya’ya gelişi, ardından Mevlana ile karşılaşması, bu şehrin sakin ve sessiz atmosferini birden bire alabildiğine hareketlendirdi. Özellikle Mevlana, ailesi ve yakın çevresinde bir tufan kopardı. Mevlana şehrin müftüsü Sultanu’l-ulemâ’nın oğluydu. Onun çok sayıda öğrencisi vardı, din adamı elbisesi giyiyor, Konya ve çevresinde sonsuz bir itibar ve saygınlık görüyordu. Bütün bunlara karşın bu adsız sansız dervişe öylesine bağlandı ki kendinden geçti, ne yaptığın farkına varmaz hallere girdi. [12]
Şems’in Mevlana üzerindeki etkisi öyle ileri boyutlara vardı ki; kısa sürede disiplinli, kararlı bir fakihten heyecan dolup taşan, kendinden geçmiş bir aşık yarattı. Bu gizemli, adsız sansız pir, sultanu’l-ulemâ’nın oğlunu, dersten, bilimsel çalışmalardan, tartışmalardan kenara çekti; bütün bunlardan soğuttu, ders vermeği, minberi, vaazı bir kenara bıraktırdı; onu raks, sema meclislerine çekti:
در دست همیشه مصحفم بود
در عشق گرفته ام چغانه
اندر دهنی که بود تسبیح
شعر است و دو بیتی و ترانه
ساقی درده قدح که ماییم
مخمور ز بادۀ شبانه
آبی برزن که آتشِ دل
بر چرخ همیزند زبانه
Elimde hep Mushaf vardı
Aşık olunca çalpara aldım
Ağzımda hep teşbih vardı
Şimdi şiir, dobeyti ve şarkı
A sakî doldur kadehimizi ver bize
Gece yudumladığımız şarapla sarhoşuz biz bak
Saç bir su da serinlet yüreğimizdeki ateş
Göklere yükseltiyor alevlerini bak [13]
Böyle sürüp giderken Sultanu’l-ulemâ’nın müritleri şiddetli bir başkaldırı başlattılar; şehrin hem ileri gelenleri ve hem de halk kesimleri ayağa kalktılar. Kısa sürede bu karşı hareket alevlendi, uygunsuz olaylar, düşmanlıklar başını alıp gitti. Ardından açıktan açığa inatlaşmalar, seviyesiz mutaassıp çevrelerin Şems ile mücadeleleri her geçen gün yaygınlaştı. Şems, çevresindeki alanın gittikçe daraldığını görünce kimselere haber vermeden ansızın, gizliden Konya’yı terk etti ve Mevlana’yı ateşlere saldı. Bir zaman Şems’ten haber alınamadı. Nerelerdeydi? Neler yapıyordu? Bütün bunlar hep sır olarak kaldı. Derken bir gün Şems’ten bir mektup geldi. Mektubunda Şam yöresinde olduğunu bildiriyordu. Şems’in mektubuyla Mevlana’nın ürküp kaçmış olan gönlü yeniden yuvasına döndü; sıkışmış yüreği ferahladı, içindeki heyecan yeniden coşmaya, içine sığmamaya başladı. Oğlu Sultan Veled’i onu getirmesi için Dımaşk’a gönderdi. [14]
Şems’in gitmesinden sonra Mevlana’yı iyiden iyiye kaplayan gönül dağınıklığı, perişanlık, derin üzüntü, uzlet, kendisine işkence gibi gelen sessizlik kendisine yakından bağlı, kendisine gönül vermiş, onu gönüllerinin sığınağı yapmış müritlerini son derece rahatsız etti ve yaptıklarına pişman etti. Durmadan özür dilemeğe ve tövbeler etmeğe başladılar. Aynı zamanda mürşitleri Mevlana’ya eğer Şems bir ez daha dönüp Konya’ya gelecek olursa, artık bundan sonra kendisine an küçük bir saygısızlık yapmayacaklarına, ona hep en güzel şekilde hizmette bulunacaklarına, bir daha itiraz etmeyeceklerine dair sıkı sıkıya söz verdiler. Mevlana, yazıp oğluna verdiği mektubunda bu konuyu da vurgulamaktadır. [15]
Sultan Veled gidip Şemsi buldu, Mevlana’nın mektubunu da kendisine iletti. Şems, kendisine karşı gelen Mevlana’nın çevresindekilerin özürlerini kabul etti ve ardından da Konya’ya döndü. Mevlana’nın meclisleri yeniden eski heyecan, canlılık ve neşesine kavuştu. Veled bu gelişmeleri şöyle aktarır: “Şems özlü sözlerini söylüyor, sema meclisi kuruluyor; müritler Şems’i iftiharla misafir edip ziyafetler veriyorlar; herkes kendi gücü ve varlığı oranında hediyeler getirip ayaklarına dökerek sunuyorlardı. Bu gelişmeler yavaş yavaş Mevlana’nın iç dünyasındaki karamsarlıkları ortadan kaldırıyor, artık müritlerinin Şems’in gerçek değerini anlayacaklarını, böylece Şems’in sonuna kadar Konya’da kalacağı umutları filizleniyordu. [16]
Bu umut ışıkları şiirlerinden şöyle yansıyordu:
شمس و قمرم آمد، سمع و بصرم آمد
و آن سيمبرم آمد، و آن کان زرم آمد
مستیِ سرم آمد نورِ نظرم آمد
چیزِ دگر ار خواهی چیزِ دگرم آمد
آن راه زنم آمد توبه شکنم آمد
وان یوسفِ سیمین بر ناگه به برم آمد
از مرگ چرا ترسم کو آبِ حیات آمد
وز طعنه چرا ترسم چون او سپرم آمد
Güneşim, ayım geldi; kulağım gözüm geldi
O gümüş tenlim geldi, o altın ocağım geldi
O vurguncum geldi, gözümün nuru geldi
Başka bir şey istersen, başka bir şeyim geldi
Neden korkayım ölümden; hayat pınarım geldi
Neden korkayım kınanmadan, benim siperim geldi
Bugün Süleyman’ım ben, yüzük verdin bana sen
O krallar tacı bak başımın üzerine geldi
Şarap içme zamanı şimdi, şimşekler çaksın aklım
Uçma zamanı şimdi, artık kolum kanadım geldi [17]
Şems’in geri dönüşünden sonra sakinleşen ve artık sessiz kalan çevrelerin bu sessizlikleri ve pişmanlık duymaları fazla uzun sürmedi. Başkaldırılar yeniden başlayınca, itirazlar yine yükselince bu kez Şems hiç kimseye haber vermeden başını alıp Konya’dan çıktı ve sırlara kadem bastı. Artık bir daha kendisinden haber alınamaz oldu. [18]
Mevlana’nın üzüntüsü, perişanlığı bu kez sınırları aşıp kendisini son derece rahatsız etmeğe başladı. Birinci gidişinde onun ayrılık derdi Mevlana’yı sessizliğe, bir köşeye çekilmeye itmişti; nitekim semaı, raksı, şiiri, ve gazel söylemeyi terk etmiş, herkese kapısını kapamıştı. Ancak ikinci gidişinde Mevlana eski hallerinin tersini yaşamaktaydı. Bu kez bahar mevsimindeki bahar selleri gibi kükrüyor feryad ediyordu. Şems’in yine Dımaşk tarafına gittiğini düşünen Mevlana bu sefer bizzat kendisi kalkıp Şam’a gitti. Ancak bütün aramalarına rağmen Şems’in izine bile rastlayamadı. Gittiği her yerde Şems’i arıyor, gördüğü herkese Şems’i soruyordu.[19] Mevlana’nın bu günlerde söylediği gazeller yüreğine yerleşen, canında dolaşıp duran dert tufanları, aşırı tutkunluk ve gariplikleri dillendirmektedir:
ای صبا حالی ز خد و خالِ شمس الدین بیار
عنبر و مشکِ ختن از چین به قسطنطین بیار
گر سلامی از لبِ شیرینِ او داری بگو
ور پیامی از دلِ سنگینِ او داری بیار
سر چه باشد تا فدای پای شمس الدین کنم ؟
نامِ شمس الدین بگو تا جان کنم بر او نثار
من نه تنها میسر ایم : شمس دین و شه دین
می سراید عندلیب از باغ و کبک از کوهسار
روزِ روشن: شمسِ دین و چرخِ گردان: شمسِ دین
گوهرِ کان: شمسِ دین و شمسِ دین: لیل و نهار
A seher yeli Şemseddin’den bir haber getir
Hoten amberini, miskini Çin’den Konstantine’e getir
Söyle onun tatlı dudaklarından varsa bir selam
Aşk dolu gönlünden onun varsa bir mesaj getir
Kokusuyla sarhoşuz Şemseddin’in, şarap yudumluyoruz
Kadehiyle biz sarhoşuz, saki şarap getirme!
Baş neymiş ki feda edeyim ayağına Şemseddin’in
Adını söyle canımı saçayım ayaklarına Şemseddin’in [20]
Yavaş yavaş şems ile ilgili kötü haberler Mevlana’nın kulağına geliyordu. Onun bu büyük aşkının, o anlamlar evreninin, o hakkın sırlarının tercümanının artık toprağın altında olduğu söyleniyordu. Mevlana bu haberlere asla inanmıyor, inanmak da istemiyor, şaşkın şaşkın deliler gibi feryad ediyordu:
که گفت که آن زندۀ جاوید بمرد ؟
که گفت که آفتابِ امید بمرد ؟
آن دشمنِ خورشید برآمد بر بام
دو چشم ببست و و گفت: خورشید بمرد
Kim dedi: “O ölümsüz can öldü?”
Kim dedi: “O umut güneşi öldü?”
O güneş düşmanı çıkmış da dama
Kapattı gözlerini ve dedi: “Güneş öldü?!”
Şems’in öldüğüne inanmıyordu, ancak yaşadığına dair de herhangi bir umudu kalmamıştı. İç dünyasında canlandırdığı duygu ve düşüncelerinin etkisiyle bir yaprak gibi titriyor, binlerce üzüntü dolu hayallerle kıvranıyordu[21]:
میانِ ما چو شمعی نور می داد
کجا شد ای عجب بی ما کجا شد
دلم چون برگ می لرزد همه روز
که دلبر نیمشب تنها کجاشد
برو در باغ پرس از باغبانان
که آن شاخِ گلِ رعنا کجاشد
برو بر بام پرس از پاسبانان
که آن سلطانِ بیهمتا کجا شد
چو دیوانه همی گردم به صحرا
که آن آهو در این صحرا کجا شد
Aramızda ışık saçıyordu kandil gibi
Nereye gitti bizsiz? Nereye gitti?
Titriyor gönlüm yaprak gibi her gün
O sevgili tek başına gece yarısı nereye gitti?
Git; bahçeye, bahçıvanlara sor:
O bakmaya kıymadığım gül nereye gitti?
Git, çık dama bekçilere sor:
O eşsiz sultanımız nereye gitti?
Dolaşıp duruyorum çöllerde;
O ceylan bu çölde nereye gitti? [22]
Şems ile ilgili gelen haberler netleştikçe, Mevlana’nın onu bir daha görme umudu birden bire ortadan kalkınca yüreği dert dolu Şems için ağıt yakar, gönülden gelen ağlamalar, sızlamalar dizelerine akar durur. Sultan Veled’in: “Mevlana Şems’i kendinde gördü” sözü: “Şems’in manasını, ruhunu ve gerçeğini kendinde gördü” anlamındadır. Artık şimdi onun sözü Şems’in sözüydü; düşüncesi Şems’in düşüncesiydi. Ona şiir söylemesini salık veren de Şems idi. Onu feryat etmeğe, kükremeğe sürükleyen de Şems idi[23]:
A canıma taht kurmuş! Şiir söylememi salık veren
Sabretsem de susuversem, buyruğunu tutmam diye korkarım
Tebrizlilerin kıvancı, Hakk’ın ve dinin güneşi söyle:
Belki de senin sesin benim bütün bu sözlerim [24]
Divân-i Şems’ten iki gazel:
دلا
دلا نزدِ کسی بنشين که او از دل خبر دارد
به زيرِ آن درختی رو که او گلهای تر دارد
در اين بازارِ عطاران مرو هر سو چو بی کاران
به دکانِ کسی بنشين که در دکان شکر دارد
ترازو گر نداری پس ترا زو ره زند هرکس
يکی قلبی بيارايد، تو پنداری که زر دارد
ترا بر در نشاند او به طراری، که می آيم
تو منشين منتظر بر در، که آن خانه دو در دارد
به هر ديگی که می جوشد، مياور کاسه و منشين
که هر ديگی که می جوشد، درون چيزی دگر دارد
نه هر کلکی شکر دارد، نه هر زيری زبر دارد
نه هر چشمی نظر دارد، نه هر بحری گهر دارد
بنال ای بلبلِ دستان، ازيرا نالة مستان
ميانِ صخره و خارا اثر دارد، اثر دارد
بنه سر گر نمی گنجی، که اندر چشمة سوزن
اگر رشته نمی گنجد، از ان باشد که سر دارد
چراغ است اين دلِ بيدار، به زيرِ دامنش می دار
از اين باد و هوا بگذر، هوايش شور و شر دارد
چو تو از باد بگذشتی، مقيمِ چشمه ای گشتی
حريف همدمی گشتی که آبی بر جگر دارد
چو آبت بر جگر باشد، درختِ سبز را مانی
که ميوه نو دهد دايم، درونِ دل سفر دارد
A gönül!
A gönül otur gönülden haberlilerin yanına
Yürü taptaze çiçeklerle dolu ağacın altına
Bu aktarlar çarşısında gezme boşa gezer gibi
Öyle biriyle otur ki şeker olsun dükkanında
Terazin yoksa çok geçmez, keser yolunu herkes
Sahte parayı süsler de, altın der yutturur sana
Geliyorum, az bekle der, kapıya oturtur seni
İki kapılıdır o ev, boşa oturma kapıda
Tas getirip oturma her kaynayan kazan başına
Başka bir şey vardır çünkü kaynayan her bir kazanda
Her kamışta şeker olmaz her altın bir üstü olmaz
Bakış bulunmaz her gözde, inci olmaz her deryada
İnle ey şakıyan bülbül, çünkü sarhoşlar inlerse
İşler, işler derinden taşlara da, kayalara da
Sığmazsan bırak başını; bak iğne gözüne
Başı vardır da ondandır eğer iplik sığmıyorsa
Uykusuz gönül bir lamba, koru eteğinle onu
Bu yelden, bu havadan geç, fitne var bu havada
Yelden geçip gittiğinde yerleşirsin bir pınara
Yoldaş olursun gönlünde pınar çağlayan bir dosta
Pınar çağlarsa gönlünde yeşil ağaca benzersin
Taze meyveli bir ağaç, gönül içre yolculukta [25]
من
درخت و آتشی ديدم، ندا آمد که جانانم
مرا می خواند آن آتش، مگر موسیِ عمرانم؟
دخلت التيه بالبلوی و ذقت المن و السلوی
چهل سال است چون موسی به گردِ اين بيابانم
مپرس از کشتی و دريا، بيا بنگر عجايبها
که چندين سال من کشتی در اين خشکی همی رانم
بيا ای جان تویی موسی و اين قالب عصای تو
چو بر گيری عصا گردم، چو افکنديم ثعبانم
توی عيسی و من مرغت، تو مرغی ساختی از گل
چنانکه در دمی در من، چنان در اوج پرانم
منم استونِ آن مسجد که مسند ساخت پيغمبر
چو او مسند دگر سازد، ز دردِ هجر نالانم
خداوندِ خداوندان و صورت سازِ بی صورت
چه صورت کشی بر من، تو دانی، من نمی دانم
گهی سنگم، گهی آهن، زمانی آتشم جمله
گهی ميزانِ بی سنگم، گهی هم سنگِ ميزانم
زمانی می چرم اينجا، زمانی می چرند از من
گهی گرگم، گهی ميشم، گهی خود شکلِ چوپانم
هيولايی نشان آمد، نشان دايم کجا ماند
نه اين ماند، نه آن ماند، بداند آن من آنم
Ben
Bir ağaç, bir ateş gördüm; bir ses geldi: “Ben canânım”
Beni çağırıyor o ateş, yoksa İmran’ın Mûsâ’sı mıyım?
Sıkıntıyla girdim çöle, tattım bıldırcın ve helva
Musa gibi bu çölde kırk yıldır gezip durmadayım
Gemiden, denizden söz etme, gel de ilginçliklere gör
Ki ben bunca yıl gemiyle karada yol almadayım
Gel ey can, sensin Musa, şu bedense senin asan
Asâyım alırsan eline, atarsan ben ejderhayım
Sen İsâ’sın, ben kuşunum; çamurdan bir kuş yaptın
Üflersen bir nefes bana bak nasıl yücelerde uçarım!
Ben mescidin direğiyim; Peygamber’in yaslandığı
Başka yere yaslanınca hicran derdiyle ağlarım
Ey sahipler sahibi, ey suretsiz heykeltıraş
Bana ne resim çizdiğin sen bilirsin ben nadanım
Bazen taşım, bazen demir, bazen ateşim büsbütün
Bazen taşsız bir terazi, bazen terazi taşıyım
Bazen otlarım burada, bazen de otlarlar benden
Bazen kurdum, bazen koyun, bazen de ben bir çobanım
Bir şaşılır görüntü bu; hiç görüntü hep kalır mı?
Ne buna benzer, ne şuna; o bilir işte o aslım [26]
KAYNAKÇA
Celâluddîn Muhammed-i Belhî, Mesnevî-yi Ma’nevî (yay. Muhammed Alî-yi Muvahhid) Tahran 1396 hş., I, 15, (beyitler: 207-210).
Mevlana, Celâluddîn Muhammed-i Belhî, Dîvân-i Şems, Tahran 1396 hş.
Muvahhid, Muhammed Ali, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, Tahran 1392 hş.
[1] Celâluddîn Muhammed-i Belhî, Mesnevî-yi Ma’nevî (yay. Muhammed Alî-yi Muvahhid) Tahran 1396 hş., I, 15, (beyitler: 207-210).
[2] Celâluddîn Muhammed-i Belhî, Mesnevî-yi Ma’nevî, I, 15 (beyitler: 219-223).
[3] Celâluddîn Muhammed-i Belhî, Mesnevî-yi Ma’nevî, I, 11 (beyitler: 131-132).
[4] Celâluddîn -i Belhî, Mesnevî-yi Ma’nevî (yay. Muhammed Alî-yi Muvahhid) Tahran 1396 hş., I. 11 (beyitler: 126-127).
[5] Muvahhid, Muhammed Ali, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, Tahran 1392 hş., s. 237.
[6] Mevlana, Celâluddîn Muhammed-i Belhî, Dîvân-i Şems, Tahran 1396 hş. Gazel: 1508.
[7] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 19.
[8] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 20.
[9] Mevlana, Dîvân-i Şems, Gazel: 3071.
[10] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 21.
[11] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 22.
[12] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 22.
[13] Mevlana, Dîvân-i Şems, Gazel: 2351.
[14] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 23-24.
[15] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 24.
[16] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 25.
[17] Mevlana, Dîvân-i Şems, Gazel: 633.
[18] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 26.
[19] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 27.
[20] Mevlana, Dîvân-i Şems, Gazel: 1081.
[21] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 28-29.
[22] Mevlana, Dîvân-i Şems, Gazel: 677.
[23] Muvahhid, Makâlât-i Şems-i Tebrizî, s. 30.
[24] Mevlana, Dîvân-i Şems, Gazel: 1375.
[25] Mevlana, Dîvân-i Şems, Gazel: 563.
[26] Mevlana, Dîvân-i Şems, Gazel: 1414.

