EZELÎ MESTLER: HAMRİYYE GELENEĞİNDE MEVLÂNÂ VE İBNÜ’L-FÂRIZ

A+
A-

MEVLÂNA VE MEVLEVÎLİK HARSİYATI-1 Kitabı

EZELÎ MESTLER: HAMRİYYE GELENEĞİNDE MEVLÂNÂ VE İBNÜ’L-FÂRIZ

Yusuf YILDIRIM[*]

ÖZ

Bu çalışma, İslam tasavvuf şiirinin iki büyük zirve ismi olan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Mısırlı şair İbnü’l-Fârız arasındaki tarihsel, düşünsel ve tematik yakınlıkları incelemeyi amaçlamaktadır. Her ne kadar farklı coğrafyalarda ve kültürel çevrelerde yaşamış olsalar da her iki şairin de şarap (hamr) ve sarhoşluk (sekr) temalarını tasavvufî bir içerikle, sembolik ve evrensel bir dil aracılığıyla işledikleri görülmektedir. Bu ortak dil, sadece bireysel vecd hâlini değil, aynı zamanda aşk yoluyla hakikate ulaşmayı hedefleyen metafizik bir tecrübenin ifadesidir. Çalışmanın ilk bölümünde, Mevlânâ ile İbnü’l-Fârız’ın tarihsel bağlamları ele alınacak, özellikle iki ismin rûberû görüşüp görüşmedikleri, eğer görüştüyseler bunun nerede tarihsel veriler değerlendirilecektir. Ardından, İbnü’l-Fârız’ın meşhur Kasîde-i Hamriyye adlı eseri ile Mevlânâ’nın manzumeleri arasında içerik, sembolizm ve tema bakımından dikkat çeken paralellikler analiz edilecek­tir. Bu bağlamda, hamr (şarap), sâkî, kadeh, meyhane ve mestlik gibi kavramların her iki şairin şiirinde hangi anlamları yüklendiği gösterilecektir.

Çalışmanın ilerleyen bölümlerinde Mevlânâ’nın Arap şiir geleneğiyle ilişkisi ve özellikle İbnü’l-Fârız’ın şiirlerinin Anadolu’daki etkisi incelene­cek; Arapça yazılmış tasavvufî şiirlerin Mevlânâ üzerindeki olası tesirleri tartışılacaktır. Ayrıca, Mevlânâ’nın şiir anlayışında sarhoşluk hâlinin akıl ötesi sezgiye, marifete ve hakikat bilgisine nasıl açıldığını gösteren beyitler üzerinden tematik bir çözümleme yapılacaktır.

 

Sonuç olarak, bu çalışma, Mevlânâ ve İbnü’l-Fârız’ın şiirlerinde ortakla­şan şarap ve sarhoşluk sembolizminin sadece bir mecaz düzleminde kalmadığını, bilakis tasavvufî bilgi ve varlık anlayışını dile getiren çok kat­manlı bir anlam taşıdığını ortaya koymaktadır. Bu yönüyle her iki şair, hamriyye geleneğini sadece devam ettirmekle kalmamış, onu derinleştire­rek İslam edebiyatında evrensel ve metafizik bir ifade biçimine dönüştür­müşlerdir.

Anahtar Kelimeler: Mevlânâ, Şarap, Hamriyye, Saki, Tasavvuf edebiyatı.

 

Eternal Drunkards: Rumi and Ibn al-Fārid in the Khamriyya Tradition

Yusuf YILDIRIM[**]

Abstract

This study aims to examine the historical, intellectual, and thematic affinities between two towering figures of Islamic mystical poetry, Jalāl al-Dīn Rūmī and the Egyptian poet Ibn al-Fārid. Although they lived in different geographies and cultural milieus, both poets employed the themes of wine (khamr) and intoxication (sukr) within a Sufi framework, using a symbolic and universal language. This shared discourse expresses not only an individual state of ecstasy but also a metaphysical experience that seeks to attain truth through love.

The first part of the study discusses the historical contexts of Rūmī and Ibn al-Fārid, particularly addressing whether they ever met in person and the historical claims that such a meeting may have taken place in Mecca. Subsequently, the analysis focuses on Ibn al-Fārid’s famous Khamriyya Ode and Rūmī’s poetic works, highlighting parallels in terms of content, symbolism, and themes. In this context, concepts such as wine, cupbearer, goblet, tavern, and intoxication are explored with regard to the meanings they embody in the poetry of both authors. In later sections, the study investigates Rūmī’s relationship with the Arabic poetic tradition and the influence of Ibn al-Fārid’s works on Anatolian literary circles, discussing the possible impact of Arabic mystical poetry on Rūmī. A thematic analysis is also carried out on Rūmī’s verses that illustrate how the state of intoxication opens the way to supra-rational intuition, gnosis, and knowledge of truth.

In conclusion, the study reveals that the symbolism of wine and intoxication shared by Rūmī and Ibn al-Fārid is not confined to metaphorical expression but conveys a multilayered understanding of mystical knowledge and ontology. In this respect, both poets not only perpetuated the kham- riyya tradition but also deepened it, transforming it into a universal and metaphysical mode of expression in Islamic literature. The article demonst- rates in detail how these symbols construct both the individual experience of ecstasy and the connection with divine truth.

Keywords: Rumi, Wine, Khamriyya, Cupbearer, Sufi Literature.

 

Giriş

Mevlânâ ile Arap tasavvuf şiirinin zirvesi kabul edilen Ömer İbnü’l-Fârız arasında yaklaşık 40 yıllık bir zaman farkı vardır. İbnü’l- Fârız 632/1235 tarihinde vefat ettiği sıralarda Mevlânâ henüz otuz yaşına gelmemişti ve ilim tahsil etmek için Şam’da bulunmaktaydı. [1] Mevlânâ’nın, çağdaşı İbnü’l-Fârız’la yüz yüze görüştüğüne dair tarih kaynaklarında kesin bir kayıt bulunmamaktadır. Eğer bir gö­rüşme gerçekleştiyse bu, muhtemelen Mekke’de olmalıdır. Çünkü hayat kronolojileri mukayese edildiğinde her ikisinin de aynı tarih­lerde Mekke’de bulundukları ve dolayısıyla orada tanışmış olabilecekleri ihtimali akla gelmektedir. Nitekim, Şeyh Bakkâl’in tavsiyesi ile Mekke’ye giden İbnü’l-Fârız’ın 613-628/1216-1231 tarihleri ara­sında yaklaşık on beş yıl orada yaşadığı bilinmektedir. [2] Mevlânâ ise, Eflakî’nin verdiği bilgiye göre, Moğollar’ın Belh’i işgal ettikleri 617/1220 yılında Mekke’ye gitmek üzere Bağdat’tan ayrılmıştır. [3] Tarihi kaynaklardan elde edilen bu bilgiler doğru kabul edildiği takdirde Mevlânâ ile İbnü’l-Fârız’ın -aralarında bir görüşme olup olmadığı kesin olarak bilinmese de- en azından aynı tarihlerde Mekke’de bulunduklarını söylemek mümkündür. Bu, aralarında rûberû bir görüşmenin gerçekleşme olasılığını güçlendirmektedir. Çünkü Mevlânâ’nın Belh’ten Konya’ya, oradan da tahsil için Şam’a kadar yaptığı tüm bu yolculuklarda, uğradığı her şehirde dönemin meşhur sufileriyle görüşerek onlardan feyzaldığı bilinmektedir. Mesela Nişabur’da Feridüddin Attâr’la görüşen Mevlânâ, Bağdat’ta Şehâbeddîn Sühreverdî’yle, Şam’da ise İbnü’l-Arabî, Sadreddîn Konevi ve Evhadüddin-i Kirmanî gibi meşhur şahsiyetlerle tanış­mıştı. Bunun yanında Sadi-i Şirazî, Kutbüddin-i Şirazî ve Necmüddin-i Dâye de Mevlânâ’nın tanıştığı isimler arasında sayılmaktadır. Bu bakımdan Mevlânâ’nın İbnü’l-Fârız’la görüşmüş olması muhte­meldir.

Âlim, sufî ve şair… Bunlar Mevlânâ’yı en özlü şekilde tanımla­yan sözcükler olup, aynı zamanda İslam medeniyeti içerisinde yüz­yıllar boyunca gelişip serpilen üç ana geleneğe, yani ilim, tasavvuf ve şiir geleneğine işaret eder. Yaklaşık yedi buçuk asır boyunca Mevlânâ hakkında yapılan sayısız çalışma ve araştırmanın nihai amacı onu ilmî, tasavvufî ya da edebî yönden ele almaktan ibarettir. Mevlânâ, bu birbirinden farklı mahiyet, usul ve erkâna sahip gele­neklerin her birinde ışıltısıyla, öncesini ve sonrasını aydınlatan içli ve sırlı bir altın halka olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendisinden sonraki tarihsel çizgiye farklı bir yön vererek coğrafya ve mevsimle­ri aydınlatan mesajı, günümüzü de yoğun bir biçimde etkisi altına almaktadır. Onun parlaklığı, kökleri asr-ı saadete kadar giden ma­nevî zincirin kendisinden önceki halkalarını da aydınlatmış; onların tarih sayfaları arasında kaybolmasına engel olmuştur. Babası Sultanü’l-ulemâ, mürşidleri Seyyid Burhaneddin Tirmizî ile Şems-i Tebrizî’nin günümüzde hâlen hatırlanıyor olması Mevlânâ’yla münase­betleri sayesindedir.

Mevlânâ’nın hayatı, katettiği manevi yolculuk süreci dikkate alındığında üç dönem hâlinde ele alınabilir. Yaklaşık 25 yaşına ka­dar olan dönemde Mevlânâ, İslami ve zahirî ilimleri tahsil etmiş, bu alanda kendisini yetiştirmiştir. Bu dönemde Mevlânâ, babası Sultanü’l-ulemâ’nın etkisi altındadır ve onun gibi vaaz kürsüsünde soh­bet eden, medreselerde ders okutan ve fetva veren bir din âlimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Çoğunlukla bu dönemin bir mahsulü olan Mecâlis-i Seb’a, Mevlânâ’nın âlim, vaiz ve müderris kimliğini bariz bir şekilde ortaya çıkaran bir eserdir. Tıpkı babasının Maarif isimli eseri gibi vaaz ve sohbetlerinden oluşan bu eseriyle Mevlânâ, o dönemlerde babasının yolunu takip ediyordu. Bu konuşmalarda ayet ve hadislerin açıklamalarının yanında Attâr ve Senaî gibi sufi şairlerin şiirlerine ve Divan-ı Kebîr’den beyitlere de yer verilmiştir.[4] Diğer bir ifadeyle Mevlânâ, âlim kimliğini belirgin bir şekilde taşı­dığı bu dönemde de şiirle meşgul olmuş, beğendiği şairlerden bazı beyitler ezberlemiş, daha sonradan büyük bir yekün tutacak olan Divan-ı Kebir’deki gazellerden bir kısmını bu dönemde kaleme al­mıştır.

Babasının vefatından sonra babasının müridi Seyyid Burhaneddin Muhakkik-i Tirmizî’nin kendisini irşad ettiği dönem, Mevlânâ’nın manevî gelişimindeki ikinci aşamadır. Mevlânâ yakla­şık dokuz yıl hizmetinde bulunduğu Seyyid Burhaneddin’den hâl ilmini tahsil edip seyr ü sülük devresini tamamlamıştır.[5] Bu sıralar­da Halep ve Şam medreselerinde tefsir, hadis, fıkıh, lügat ve Arap dili ve edebiyatı gibi aklî ve naklî ilimlerle meşgul olduğu ve bu ilimlerden icazet aldığı da bilinmektedir. Mevlânâ’yı asıl Mevlânâ yapan hiç kuşkusuz Şems-i Tebrizî’yle tanışmasıdır. Bu hadise Mevlânâ’nın manevi hayatında üçüncü devreyi oluşturmaktadır. Babasının etkisi altında kaldığı ilk dönemlerde şeriat dairesinde, mürşidi Muhakkık-i Tirmizî’nin batın ilimlerini öğrettiği ve kendi­sini seyr ü sülûke teşvik ettiği dönemde ise tarikat alanında hareket eden Mevlânâ için bu büyük buluşma, bir manada hakikat devresini temsil etmektedir.

Mevlânâ’nın ruhi gelişimini gösteren her üç safhada da şiir, onun için vazgeçilmez bir meşguliyet olagelmiştir. Kendisini bir şair olarak görmese de Mevlânâ’nın şiirle irtibatı daha Belh’ten Anado­lu’ya doğru ailesiyle yaptığı yolculuk sırasında belirmeye başlar ve hayatı boyunca kesintisiz bir şekilde devam eder. Zira ulaşmaya çalıştıkları Anadolu’da -Horasan’ın aksine- geçerli akçe şiirdi ve insanlar şiir vasıtasıyla irşat olmaktaydı. [6] Nişabur’da tanıştığı Feri- düddin Attâr’ın kendisine hediye ettiği Esrarnâme isimli mesnevi, Mevlânâ’nın önemli edebî kaynaklarından biri olup Mesnevî’de geçen hikayelerden bir kısmı bu eserden alıntılanmıştır. [7] Bunun yanında başta Ebu Said Ebu’l-Hayr, Hace Abdullah Ensarî, Hakim Senaî ve Nizamî-i Gencevî olmak üzere Fars mutasavvıf şairlerinin hemen hepsinin eserlerinden istifade etmiştir.[8] Mevlânâ’nın Arap şiir geleneğinden de haberdar olduğu, özellikle İmru’l-Kays, Müte- nebbî, el-Ma’arrî gibi şairleri okuduğu, eserlerinde Arap şairlerin­den sık sık yaptığı alıntılardan anlaşılmaktadır. Menakıbu’l-ârifin’de Şems’in Mevlânâ’yı Mütenebbî divanını okumaktan menettiği belir­tilmektedir. [9] Bu da Mevlânâ’nın Arap şiiriyle ne kadar yakından meşgul olduğunu gösterir.

Mevlânâ ilim, tasavvuf ve şiir geleneğinin Anadolu’daki en par­lak temsilcilerinden biri olarak, yaşadığı çağın ötesine taşan bir etki bırakmıştır. Onun hayatı ve eserleri, İslam medeniyetinin farklı coğrafyalarında yankı bulmuş, özellikle tasavvufî şiirin evrensel dilini derinleştirmiştir. Tasavvufî dehanın en yüksek ifadesi olarak kabul edilen Mevlânâ, sûfî şairlerin ihtişamlı manzarasında ulu bir dağın zirvesinde yer alır; onun öncesindeki ve sonrasındaki muta­savvıf şairler ise “bu dağın eteklerinde sıralanmış tepecikler” gibidir.[10] Bu teşbih, Mevlânâ’nın yalnızca kendi çağını değil, sonraki yüzyılları da derinden etkileyen düşünsel ve estetik büyüklüğünü ortaya koyar. Evrensel şiir dilinin daha önceki en güçlü ve etkileyici seslerinden biri ise, Mevlânâ’dan yaklaşık kırk yıl önce dünyaya gelen Arap şairi İbnü’l-Fârız’dır. A. J. Arberry’ye göre Mevlânâ, İslam tasavvuf tarihinde manevî geleneğin yükselişini temsil eden üç büyük simadan biri iken, diğer iki isim ise, aşk ve sarhoşluk te­malarını derin bir tasavvufî anlamla işleyen İbnü’l-Fârız ve vahdet-i vücûd metafiziğini sistemleştiren İbn Arabî’dir. Arberry, bu üç ismi tasavvufun hem düşünsel hem estetik zirvesini temsil eden figürler olarak değerlendirir. [11]

 


 

[*] Prof. Dr., Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü. Balıkesir / Türkiye. yusufyildirim@bandirma.edu.tr, ORCID: 0000-0002-0324-3927.

[**] Prof. Dr., Bandırma Onyedi Eylül University, Faculty of Theology, Department of Islamic History and Arts, Balıkesir / Türkiye. yusufyildirim@bandirma.edu.tr, ORCID: 0000-0002-0324-3927.

[1] Mevlânâ, babasının vefatından sonra kendisini irşat eden Seyyid Burhaneddin’in tavsiyesiyle zahir ilimlerinde daha da ilerlemek için gittiği Şam’da dört ya da yedi kalmıştır. Bk. Ahmed Eflâkî, Menâkıbu’l-ârifîn, çev. Tahsin Yazıcı (İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2020), 81.

[2] Süleyman Uludağ, “İbnü’l-Fârız”, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2000), 21/40.

[3] Eflâkî, Menâkıbu’l-ârifîn, 73. Füruzanfer, Mevlânâ’nın Bağdat’a yaptığı yolculuğun 618 (1221) tarihinde gerçekleştiğini ve orada üç günden fazla kalmadığını belirtir. Ona göre dördüncü gün Mekke’ye gitmek üzere yola çıkmıştır. (bk. Bedîüzzaman Fürûzanfer, Mevlânâ Celaleddin, çev. Feridun Nafiz Uzluk (Konya: Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayınları, 2005). 65.

[4] Mevlânâ Celâleddin, Mecâlis-i Seb’a, çev. Abdülbâki Gölpınarlı (İstanbul: İnkılâp Yayınları, 2010).

[5] Ferîdûn bin Ahmed Sipehsâlâr, Mevlana ve Etrafındakiler: Risale, çev. Tahsin Yazıcı (İstanbul: Pinhan Yayıncılık, 2011), 142.

[6] Sipehsâlâr, Mevlana ve Etrafındakiler: Risale, 89.

[7] Füruzanfer, Mevlânâ Celaleddin, 63.

[8] Seyyid Hüseyin Nasr, “Mevlâna ve Sufî Gelenek”, çev. Mehmet Vural, Türkiye Günlüğü 53 (Aralık 1998), 96-97.

[9] Eflâkî, Menâkıbu’l-ârifîn, 467-468.

[10] R. A. Nicholson, Mevlâna Celâleddin Rûmî, çev. Ayten Lermioğlu (İstanbul: Tercü­man Gazetesi, 1973), 25.

[11] A. J. Arberry, Tasavvuf: Müslüman Mistiklere Toplu Bakış, çev. İbrahim Kapaklıkaya (İstanbul: Gelenek, 2004), 117.

 

 

ETİKETLER: