HAZRET-İ HÜDÂVEND ŞEMS-İ TEBRÎZÎ
HAZRET-İ HÜDÂVEND ŞEMS-İ TEBRÎZÎ
MUSTAFA TOPATAN
Cenâb-ı Mevlâ’nın nice velîleri vardır
Zât’ı misâli bilinip görünmez, Habib’i misali görülüp bilinmez Kubbeleri altında gizlediği, abâsıyla sarıp sarmaladığı, sakladığı Gayret hilatiyle kuşatıp süslediği has kulları Kendisinden ve evliyâsından gayrısının tanımadığı/ tanıyamadığı nice velîler…
Maşrık’ta Gündoğumu ve Kuşluk Çağı
Hazret-i Mevlânâ ve bendelerinin dilinde görklü adıyla bir çok ünvanın süslendiği Hazret-i Hüdâvend Şemsü’l-Hakk ve’d- Dîn; lutf u kerem ve takdir-i ilâhî eseri Hz. Mevlânâ’ya kavuşmayaydı beki adı-sanı da kubbeler altında mestûr kalacak velîlerdendi.
Nâmı gibi âyân beyân, nâmı gibi gizli saklı
Sonra gelenlerin, öncekilere olan faziletinin ayeti, işareti bir velî…
Asıl doğumu güneşin diyarı olan Anadolu’da, Dârulmülk Konya’da gerçekleşecek olsa da, alem-i mülke adım attığı yurdu daha doğuda, Tebrîz’deydi. Hicretin VI. asrının son çeyreğinde (582 / 1186 dolayları) doğdu. Mevlevî menakıbını derleyen Eflâkî ismini ve şeceresini Muhammed b. Ali b. Melikdâd (Melik Davud) olarak kaydeder. Ancak kaynakların büyük bir bölümünde muhtelif vasıflarına eklenen lakabıyla “Şems (Güneş)” olarak anılmıştır.
Tebrîz Hz. Şems’in yurduydu ancak o gurbetin çocuğuydu esasında. Etrafındakilerin, hatta kendisini nâz u naîm içerisinde büyüten anne- babasının dahi bir yabancı gibi kendisinden/ hâlinden haberleri yoktu.
Kâbiliyetleri çok yüksek seviyedeydi ve sohbetlerinden derlenen Makâlât’ında kendi anlattıklarına nazaran akranlarının ve hatta etrafındakilerin çoğunda bulunmayan derin bir farkındalığa sahipti. Bir çocuk olarak oyundan-eğlenceden pek keyif almıyor, tabiatı gereği ilerde maîşetini temin etmesine yardımcı olacak bir zanaata da yönelmiyordu. Hatta bu yöndeki telkinler, zaten manevî derinliğinden ve aşk hallerinden dolayı semâ’a gark olan, günlerce yemeden- içmeden kesilen delikanlıyı büsbütün rahatsız ediyor, iştahını kaçırıyordu. Pek bir maddi zorluğa katlanmadan geçirdiği anlaşılan çocukluk dönemlerinde meyli ilim ve irfan meclislerineydi, çünkü dünyaya ne için geldiğini anlamaya başlamıştı. Günlerce ağzını bile açmıyor, ancak batınının sözle ve manayla dolduğunu hissediyordu.
Çocukluk çağında pek az kimseye nasip olabilecek bir hale erişmişti. Bu garip bir haldi ve neredeyse hiç kimse durumu anlayamıyor, anlamlandıramıyordu, “kerem sahibi iyi bir adam” olarak andığı babası bile. Etrafındakilerden kaçar olmuştu, sade halk sözünden değil Hakk sözünden bile ürküyordu. Öte yandan bedenen zayıflasa da her geçen gün manen daha da güçleniyordu. Üstelik nasibi de açıktı, bunu görebiliyordu. Ancak pişmek ve olgunlaşmak için zamana ihtiyaç vardı ve henüz çok erkendi.
İçinde bulunduğu durum ve davranışları kendini helak edeceğinden endişelenen babasını oldukça telaşlandırmaktaydı. Oğlunda hakîkat yolunda yürümenin asgari gerekleri olarak varsaydığı uygulamaların, riyazet ve diğer hususların bulunmadığını düşünüyordu. Üstelik oğlu divane de değildi, peki bu gidişin sebebi neydi? Anlaşılan o ki babası, Hz. Şems’in idrak ettiği aşk deryasından ve velayet âleminden gereken seviyede haberdar değildi. O iyi bir adamdı, ancak iyilik başka şey aşk başka…
Hakîkati incinme ve incitme gibi nefsânî bulduğu teşrifat kayıtlarından azade biçimde doğrudan ve açıkça ifade adetinde olan Hz. Şems, belki de bu husustaki ilk tecrübesini babasıyla yaşamış ve ona şöyle demişti:
“Sen ve ben öyle bir haldeyiz ki adeta bir ördek yumurtasını yetiştirsin diye bir tavuğun altına koymuşlar da nihayet yumurtadan ördek çıkmış. Civcivler palazlanıp da su kenarına vardıklarında yavru ördek hemen suya dalar. Suya girme imkânı olmayan tavuk ise kenarda telaşla çırpınır durur. İşte seninle benim durumum da böyle Babacığım. Ben yüzeceğim bir deniz görüyorum. Benim yurdum o denizdir. Halim de deniz kuşlarının hali gibidir. Eğer benden isen gel, yok eğer ben bu derya içre senden değilsem var git kümesteki kuşlara karış.” Bu sözlerim sana armağandır.
Bu sözleri işiten babasının dudaklarından sadece şu bir kaç kelime döküldü:
Dosta böyle davranırsan düşmana kim bilir ne yaparsın?”
Semaya Yükselip, Deryaya Dalmak
Popüler anlatıların çizdiği resmin aksine Hz. Şems’in geleneksel ilimler alanında ciddi bir eğitime ve kariyere sahip olduğu açıkça görülür. Gerek nakli ve gerekse akli ilimlere dair yoğun bir ilgisinin bulunduğu, muhtelif ilim meclislerine katıldığı üstelik hayatının her döneminde bundan asla vazgeçmediği anlaşılmaktadır.
Fıkıh eğitimi aldığını ve Ebû İshak eş- Şîrâzî’nin (ö. 476/1083) Şâfiî mezhebinin beş temel muhtasarından biri olan et-Tenbîh’ini ve başkaca eserleri okuyarak “fakîh” derecesine eriştiğini de bizzat kendisi ifade etmektedir. Muhtelif hocalarının olduğu da muhakkak. Ayrıca felsefeye de özel bir ilgisinin olduğu anlaşılmaktadır ancak felsefeyle uğraşanlara neyzen bakışlı olduğu söylenebilir.
Hz. Şems aynı zamanda bir öğretmendi ve Makâlât’ında muhtelif vesilelerle ders verdiği/ yetiştirdiği öğrencilerinden bahsetmekteydi. Dahası geçimini -en azından bir zamanlar- öğretmenlik yaparak ve okuma-yazma öğreterek sağladığı anlaşılıyor. Nitekim kaynakların belirttiğine göre Hz. Şems geçimini, medrese ve hankah ekmeği yemeyip ders vererek ya da bağ-bahçe/ inşaat işçiliği ile uçkur örmek, çobanlık gibi gündelik kazançlar sağlayan işlerle temin etmekteydi. Bu meşgaleler aynı zamanda ilâhî tecellîler, tahammül edemeyeceği seviyeye eriştiğinde maruz kaldığı hali atlatmak için başvurduğu dünyevîleşme bahaneleri olarak da yorumlanmaktaydı.
Bizzat Hz. Mevlânâ’dan nakledildiğine göre Hz. Şems aklî ve naklî ilimlerde kudretli bir seviyedeydi. Ancak Hakk Teâlâ erlerinin sohbetine erişince hepsinden sıyrılıp geçmeyi; tecrîd, tefrîd ve tevhîd âlemini tercih etmiş adeta “fakih”liği heybesine katıp yola devam etmeyi, ötesine de geçmeyi bilerek “fakir”liği elde etmişti.
Kendisi ilimle ve irfanla bu kadar içli dışlı olmakla birlikte, aklî ve naklî ilimleri, bu ilimlerle uğraşanları küçümsediği ve hor gördüğü şeklinde bir yanılgıya sebep olacak derecede tenkit dolu sert ifadelere de sahipti. Aslında yukarıda vurguladığımız resmin sebebi de bu olsa gerektir. Ancak dikkat edilirse, onun tenkîdi hakîkati araştıran gerçek alimlere değil, ilmin bir perdeye dönüştürülerek kendilerini hakîkatten uzaklaştırdığı mukallidlere ve sahte ariflere yönelikti. Esasında Hz Şems’in ifadelerinden Hakk’a ve hakîkate eriştiren yolu aydınlatan, tahkîke vesile olan ilmî çabadan değil de ilim perdesiyle niyet ve faaliyetlerini gizlemiş olan medrese ehlinden son derece rahatsız olduğu açıkça ortaya çıkar. Özellikle iki hususa asla tahammülü yoktu. İlki mutlak hakîkat olan Hakk’a giden yola işaret etmesi beklenen ilmin makam/maişet temini gibi salt dünyevi karşılıklar ve gösteriş aracına dönüştürülmesiydi ki ona göre bu tam bir ihanetti. İkincisi ise Hakk’ı ve hakîkati kendiliğinde bilmek her şeyi hakîkatte olduğu haliyle müşahede ve idrak etmek olarak tarif edebileceğimiz “tahkîk”ten fersah fersah uzak bir taklit, kuru ezber ve tekrara saplanıp kalmak. Taklid, Hakk’a giden yolda gerekli ancak aşılması gereken bir merhaledir. Hz. Şems kendi iç dünyalarında hakîkati keşfetmekten uzak biçimde başkalarınca söylenmiş sözleri ezberleyerek nakleden, üstelik bunu ilim olarak belleyen kimseleri sıklıkla uyarmıştır. Dün ve düne dair ne varsa geçip gitmişti, artık yeni şeyler söylemenin vaktiydi. Mürüvvet sahibine yaraşan gönlünü her an yeni bir şe’n ile tecellî eden Cenâb-ı Mevlâ’nın nazargâhı haline getirmesi ve illa söyleyecekse de her yeni hale muvafık yeni bir sözü dillendirmesiydi.
Bir defasında katıldığı bir mecliste bu hususu şöylece hatırlatmıştı:
“Ne zamana kadar şundan bundan rivayet edip övünecek ve atsız (boş) eyere binip erlerin meydanında koşacaksınız? İçinizde “Kalbim bana Rabbimden bu haberi veriyor” diyecek kişi yok mu ve ne zamana kadar başkalarının asasıyla ayakta duracak, yürüyeceksiniz?
…
Hadisten, tefsirden, hikmetten ve saireden (naklen) söylediğiniz sözler, bir zamanda yaşayan ve her biri kendi döneminde erlik makamında oturan erlerin sözleridir. Onlar kendilerine gelen hallerden anlatırlardı. Mademki bu dönemin erleri sizsiniz o halde sizin sırlarınız ve sözleriniz nerede?”
Şunu da ilave etmeliyiz ki gerek Hz. Şems ve gerekse müntesipleri tasavvufî anlayışın hakim kanaatine uygun şekilde hakîkat arayışını toplumsal bir zümreye veya kuruma mahsus görmemişler dolayısıyla bu konuda mesela tekke/medrese gibi ayrımlara girişmemişlerdir. Onlara göre hakîkat her cihette kendisini göster(ebil)ir. Mesele, hakîkat arayıcısının ihlas ve samimiyet gibi öz nitelikleri ile tercih ettiği yolun sıhhati, imkanları ve hakîkate ulaştırmaya elverişliliğidir. Şikayet ve tenkid ancak bu hususlardaki problemlere yönelik olarak sergilenmiştir. Nitekim Hz. Şems’in medrese ehline yönelik tenkitlerinin benzerini ve hatta daha güçlüsünü tahkîk iddiası kuvvetli olan dervişlerin mukallitlerine yönelttiği görülmektedir:
Önce fakihlerle düşüp kalkmaz, hep dervişlerle otururdum. Din bilgini geçinenler dervişliğe yabancıdırlar derdim. Ama dervişliğin ne olduğunu/derviş geçinenlerin de asıl yüzünü görüp anladıktan sonra, onların makam ve derecelerini gördükten sonra şimdi dervişliğe meylim kalmadı. Fakihleri bu tür dervişlerden daha üstün tutuyordum. Çünkü fakihler bir kere zahmet ve meşakkat çekmişlerdir. Bunlar ise ben dervişim diye yan çizerler. Heyhât, nerede kaldı dervişlik? Dervişin azığı fakirliktir. Fakirlik de Allah yolunda dervişliktir.
Sahilden Derinlere Şavkımak
Hz. Şems, fıtri temayüllerinin de sevkiyle çocukluk çağından itibaren pek çok sufi ile görüştü, tanıştı ve meclislerinde bulundu. Hatta Makâlât’ta çocukluk döneminde semâ ile meşgul olduğundan ve bir “yâr-i germ- hâl/şeyh” ile irtibatından söz etse de seyr u sülûkunun bidâyetinde kendi kendine kaldığı anlaşılmaktadır. Ancak teknik anlamda ilk -ve belki de tek- irâdeti Eflâkî’nin de tasrih ettiği üzere “şeyhim/pirimiz” şeklinde bahsettiği, hayatının her döneminde hatırasını büyük bir hürmetle yâd ettiği ve gençlik çağlarında Tebrîz’de tanıştığı Şeyh Ebu Bekr-i Sellebâf’a idi.
Şeyh Ebu Bekir de tıpkı müridi gibi hakkında başkaca kaynakların pek az malumat verdiği sırlı bir şahsiyettir. Sonraları Hz. Şems’te yansımalarına şahit olduğumuz melamet ve fütüvvet tavrına Şeyh Ebu Bekir’in de sahip olduğu günümüz araştırmacıları tarafından güçlü bir ihtimal olarak dile getirilmiştir.
Bizzat Hz. Şems’in tarifine göre ise Şeyh Ebu Bekir, dervişlerine düşkün, toplumun her kesimince muteber ve ilâhî aşkla kendinden geçmiş yani sekr hali galip bir sufiydi. Ancak makâmât ilmi ıstılahınca sekrden sonra beklenen sahv hali kendisinde bulunmamaktaydı ve muhtemelen bu durumu dolayısıyla hırka verme adeti de yoktu. Öte yandan Hz. Şems, şeyhinin bu haliyle yetinmesi beklenecek bir kâbiliyyet değildi. O, din anlayışının en temel ve asla vazgeçilemez umdesi olarak gördüğü Peygamber Efendimiz Hazretleri’ne tam bir tâbiiyyet ile mütâbaatın gerektirdiği kemali aramaktaydı. Neticede bu taleple, kemâle yönelik talebinin sevkiyle Tebrîz’den ayrıldığını anlatır. Ne aradığını biliyor ancak nerede bulacağını bilmiyordu. Tek bir güvenci var ise o da âlemin, Muhammedî hakîkatin tercemânı, ilâhî kemâlin mücessem timsâli bulunan halifeden, insân-ı kâmilden hâlî olmadığı inancıydı. İleride detaylandıracağımız üzere Hz. Şems’in bu talebi ve arayışı yıllarca sürmüş, aradığını nihayet Hz. Mevlânâ’da bulmuştu. Ancak görünen o ki Şeyh Ebu Bekr’in yanında, Hz. Şems’in dudakları suya kavuşmuş olsa da susuzluğu dinmemişti…
Bizzat kendisi ya da kadim Mevlevî kaynaklar tarafından ifade edilmese de Hz. Şems’in Tebrîz’den ve Şeyh Ebu Bekr-i Sellebâf’tan ayrıldıktan sonra iki şeyhe daha intisabının olduğu nakledilmiştir ki bu zevattan ilki Şeyh Rukneddin Ebu’l-Ganâim Sücâsî’dir (v. 606’dan sonra). Hz. Şems’in, Şeyh Sücâsî’nin namlı dervişlerinden Evhadüddin Kirmânî ile olan sıkı münasebeti ve tanışıklığı söz konusu nisbeti destekler. İlave olarak İbrahim Zâhid-i
Gîlânî dervişlerinden Şeyh Taceddin Ali b. Abdullah b. Hüseyin Erdebilî Tebrîzî (v. 746), şeyhi İbrâhim Zâhid’in Şems-i Tebrîzî’den, onun da Şeyh Rukneddin Sücâsî’den hırka giydiğini belirten silsilesini kaydeder.
Ancak Müntehabü’l-Muhtâr’daki bu bilgi ve Abdurrahman Cami’nin aynı doğrultudaki nakli ihtiyatla karşılanmıştır. Esasında gerek İbrahim-i Zâhid’in ve gerekse önde gelen halifelerinden Safiyyüddîn Erdebilî’nin Mevlânâ ve Mevlevîyye’ye olan ilgileri de söz konusu irtibatı teyid eder niteliktedir. Ancak İbrâhim Zâhid-i Gîlânî’nin meşhur silsilesi Cemâlüddîn Tebrîzî ve Şihâbüddîn Mahmûd Tebrîzî vasıtasıyla Rukneddin Sücasî’ye ulaşmaktadır. Beri taraftan Hz. Şems’in Sücasi’den hiç bahsetmemesi ve kendisinin hırka vermek gibi bir âdetinin olmayışı da ihtiyat kaydını güçlendiren gerekçelerdir.
Hz. Şems’in mürşidi olarak kaynaklarda zikredilen üçüncü bir isim de, Şeyh Necmüddin-i Kübrâ’nın halifelerinden Baba Kemâl Cendî’dir. Bu husustaki rivayeti, Mesnevi-i Şerif’in ilk üç defteri üzerine yazdığı şerhinin başında nakleden Kemaleddin Hüseyin Harizmî’nin ve Câmî’nin aynı minvaldeki aktarımları da başkaca bir kaynakla teyid edilememektedir.
Netice itibariyle çokça seyahat eden seyahatleri esnasında pek çok “abdâl, evtâd, aktâb, efrâd, ehl-i fütûr ve mestur, mana ve sûret büyükleri”ne erişen ve fakat kendi azametinde birini bulamayıp devamlı surette mahbûb ve matlûbunun arayışında olan Hz. Şems’in mürşidi olarak zikredilen üç şeyhten ilkine intisabı katiyyetle sabittir. Sücâsî ve Cendî’ye intisabının ise, ilki daha güçlü olmak üzere ihtimal dahilinde görüldüğü ancak şüpheyle/ihtiyatla karşılandığı söylenebilir.
Buna ilave olarak Hz. Şems’in bizzat kendi ifadesine nazaran Muhammedî tavrı ve üveysî yönünün bütün bu silsilelerin önüne geçtiği belirtmek gerekmektedir. Şöyle buyururlar:
Herkes kendi pîrinden söz açar. Bize, Hazret-i Peygamber (s.a.v.) rüyada bir hırka verdi. Fakat bu iki gün sonra eskiyip yırtılacak, külhanlara atılacak veya temizlik bezi yapılacak hırkalardan değildir. Bilakis sohbet ve yoldaşlık hırkasıdır. Akıllara sığmayan bir sohbet değil, belki dünü, bugünü, yarını olmayan bir sohbet. Aşkın zevk ile bugün ve yarın ile ne ilgisi var.
Böylelikle Şeyh Ebu Bekir nezdinde seyr u sülûkune başlayan Hz. Şems, bütün velâyeti ondan aldığını (velâyet mertebelerini onunla birlikte katettiğini) belirtir. Ancak kendisinde kimsenin hatta şeyhinin de görmediği bir şey
vardı ki onu da ancak Hz. Mevlânâ görecekti. Nebevî hırkaya rüyada erişmişti peki ya bunun dünyevî plandaki karşılığı/tezâhürü neredeydi? Şeyh Ebu Bekir, nitelikli bir dost ve sahabî olabilirdi. Oysa ona Hz. Ebu Bekir misali bir hemdem gerekti, onu da Hz. Ebu Bekir neslinde bulacaktı.
Bu itibarla Hz. Şems, hemdeminin/sohbet “hırka”sının arayışıyla kendi iç dünyasındaki (bâtınî/enfüsî) yolculuğunu tamamlayacak keyfiyet ve mütekabiliyette zâhirî/âfâkî bir arayış yolculuğuna başlamak niyetiyle gurbet olarak gördüğü yurdundan, Tebrîz’den ayrıldı. Kaynakların bildirdiğine göre o sıralarda yirmili yaşlardaydı ve Konya’da Hz. Mevlânâ ile mülâkî olduklarında altmış yaşını doldurduğunu kabul edersek yaklaşık kırk yıl sürecek bir yolculuktur bu. Öyle bir yolculuk ki, Hz. Musa’nın (a.s.) Hz. Hızır’ı (a.s.) ve Hz. Selmân-ı Pâk’in (r.a.) Fahr-i Kâinat Efendimiz Hazretleri’ni (s.a.v.) arayışını hatırlatır görkemde bir yolculuk. Niyeti belli ancak güzergâhı meçhul…
Gurbetten Sılaya Kanat Çırpmak
Tasavvufi hayatın son derece canlı olduğu bir dönemde ve ortamda doğup yetişen Hz. Şems, Eflâkî’nin menakıbındaki kaydına nazaran Tebrîz’in tarikat pirleri ve hakîkat arifleri tarafından “Kâmil-i Tebrîzî” kalbi âgâh büyükler tarafından “Seyfullâh”, gönül sahibi seyyahlar tarafından ise “Şems-i Perende” şeklinde anılıyordu.
Şems-i Perende ünvanı bize Hz. Şems’in seyyahlık yönünü hatırlatır. Ancak ünvanın Hz. Şems’in manevî yönüne işareti de unutulmamalıdır. Nitekim Şems-i Tebrîzi uzmanı Muvahhid’in de vurguladığı üzere bu ünvanla onun, Hz. Bâyezîd-i Bistâmî’nin anlatımındaki izzet meydanlarının, Hz. Attâr’ın anlatımındaki Kaf dağının ötesine, marifet zirvelerinin evc-i balasına şehbâl açabilecek kâbiliyette bulunduğuna işaret edilmiş olmalıdır. Dolayısıyla bu unvan Hz. Şems’in uluvv-i himmetine ve marifet burcundaki makamına da işaret edip sadece sefer ve yolculukla ilgili olmamalıdır.
Ancak zahiren bakıldığında Hz. Şems ömrünün büyük bir bölümünü yollarda geçirmiş seyyâh bir derviştir. Tebrîz’den ayrıldıktan sonra türlü diyarlarda dolaşmıştır. Kendisinin söz konusu seyahatlerinde Bağdat, Irak-ı Acem, Dımaşk, Halep, Kayseri, Aksaray, Sivas, Erzurum ve Erzincan’a gittiği bilinmektedir.
Esasında Peygamberler başta olmak üzere irfan ehlinin neredeyse tamamının hayatında şahit olduğumuz tanıdık bir hikayedir bu, belki de insanlığın müşterek kaderi. Nitekim arifler, insanın hakîkati arayış macerasını ekseriya bir sefer ve seyahat olarak tasvir etmişlerdir. Üstelik zahiri sefer de, kemale yönelik bir makamdan diğerine doğru seyreden batıni seferin sembolü olarak önemsenip değerli görülmüş ve çoğu zaman uygulanmıştır. Ulemaya ve hususiyle sufilere göre sefer ve seyahat neticede nebevi bir davranış şeklidir, Cenab-ı Mevla’nın fazl u keremini arayış çabasıdır. Dikey düzlemde tahakkuk eden nebevi miracın yatay düzlemdeki izdüşümü olan hicrete mütâbaattır ve pek çok getirisi vardır. Pişirir, olgunlaştırır; ehl ü ıyal, mal ü menal, makam, mansıp ve nihayet hâl ile kâl gibi dünyevi kayıtlardan kopuşu kolaylaştırır. İnsanı manen, kalben ve zihnen arıtıp ümmi hale getirir. Konaktan konağa, menzilden menzile taşındığı gibi, makamdan makama da iletir, dahası sırlar…
Hz. Şems de sırlanan, sırlı/gizli kalmak gerektiğine inanan bir veli idi. Şehre dün gelmiş ve bir süre sonra gitmesi muhtemel bir tüccar, ya da gaibden gelip gaibe giden kara keçeli bir kalender görünümündeydi. Bu onun hakîkatine yol bulamayanlar ile meşguliyetini asgariye indirecek en elverişli perdeydi aynı zamanda.
Sipehsâlâr, Hz. Mevlânâ ile mülâkî oluşuna değin hiç kimsenin Hz. Şems’in haline muttali olamadığını ve ondan sonra da kimsenin onun esrarına muttali olamayacağını belirttikten sonra şu ifadelere yer verir:
Daima kerametlerini ketm ederler, halktan kendi şöhretini gizli tutarlardı. Tüccar kisvesi giyerler ve tüccarlar âdetinde bulunurlardı. Gittikleri her şehirde (tüccarlar adetince) kervansaraylarda konaklar ve odasının kapısını muhkem bir kilitle kapalı tutarlardı. Halbuki odada bir hasırdan başka bir şey bulundurmazlardı. Zaman zaman uçkur örerdi ve amelelik de yaparlardı.
İlave etmeliyiz ki Hz. Şems’in seyâhatleri reaksiyoner değil aksiyoner bir tavrın neticesidir. O, toplumdan kaçmak veya sosyal hayattan uzaklaşmak gibi maksatlardan ziyade matlûbunu ve mahbûbunu aramaktadır.
Beri taraftan arayışı esnâsında kendisine engel olabilecek ve himmetini cem’ etmekten kendisini uzaklaştıracak her türlü alayıktan da kaçınmaktadır ki bu durum aslî maksadına yönelik odaklanmanın kuvveti dolayısıyladır. Nitekim Hz. Şems’in; bazen kısa bazen de uzun süreli konakladığı türlü diyarlarda seyr u seferle geçen kırk yılda gayesine yoğunlaşmakla beraber toplumdan asla kopmadığı, dönemin bir çok arif ve alimiyle görüşüp tanıştığı da anlaşılmaktadır. Bu görüşmelerde gerçekleşen bir kısım diyaloglardan bazı aktarımlar gerek kendi Makâlât’ında ve gerekse menakıbına dair eserlerde kaydedilmiştir.
Söz konusu muhaverelerde Hz. Şems’in, muhatabının durumuna nazaran tamamlayıcı (mukâbil, bazen tezad ve aksi) bir tavır sergilediği görülür. Ancak bu tutumu imtihan veya cedel seviyesine indirgemek ve bu seviyede değerlendirmek eksik olacaktır. İlk bakışta reaksiyoner bir tavır gibi gözüken bu duruşun da aslında Hz. Şems’in asli hedefi olan arayışı ile birlikte değerlendirildiğinde bütünüyle aksiyoner karakterde olduğu anlaşılır.
Esasında Hz. Şems bir aynaydı ve kendisine bir ayna aramaktaydı. Ayna muhatabını olduğu gibi göstermekle birlikte muhatabın aynadaki yansıması/aksi kendisine nazaran ters, zıt ve mukabildir. Kemal ise hakîkatin tabiatı gereği ancak zıtların cemiyyetinde yani bir arada bulunmasında/bulunabilmesindedir.
Bu sebepledir ki bir hakîkat arayıcısı olarak Hz. Şems’in muhatabının eksiklerini ortaya çıkarmak gibi bir gayeden ziyade kendisini ve kendiliğini itmam edecek nitelikte bir dosta ihtiyacı vardı. Neticede o, yapbozu anlamlı ve tamam kılacak eksik parçayı arıyordu, geriye kalanların kendisi için sıralandığı, bir duvarın sebebi bulunan ve onu mükemmelleştiren son tuğlayı, Muhammedi kemâli…
Nitekim hakîkat ve hakîkatin kuşatıcılığı, ancak birbirine mütekabil ve zıt görünen suretlerin tek bir hakîkatte tevhidi ile ortaya çıkabilecek ve bu durumun idraki neticesinde ulaşılan hayret ile bilinebilecekti. Bu yolda her seviyedeki idraki yeterli görmek de Hz. Şems’in kârı değildi. O “İdrâkin yetersizliğini idrâk, idrâktir” ilkesinden hareket etmekteydi ve hakîkate ancak bu yolla ulaşılabileceğinin farkındaydı. Tıpkı nihaî hakîkatin zıtları kendinde birleştirmesi ve bu bir araya gelişten, marifetten kaynaklanan ve bilginin bizzat kendisi olan hayretin doğması gibi Hz Şems de her bir muhatabında zuhur eden tecellileri bir bir seyrediyordu. Belki hayrete düşürüyordu ancak o gel-gitlerinde ve girdaplarında kaybolacağı, fırtınalı dalgalarında boğulacağı bir marifet deryası ile henüz karşılaşmamıştı. Evvelce de temas ettiğimiz üzere Rasul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’e tabi olmak Hz. Şems’in en çok önemsediği hususlardan biriydi. Bu sebepledir ki nasıl ki Efendimiz (s.a.v.) mi’raca çıkmıştır, öyleyse mütabaat gereği onun peşine takılıp yürümek gerekmekteydi ki manevi yolda bir an bile duraklamak helaka sebep olabilirdi. Gün be gün kemale/kemalde ilerleme yolunda bir nefes dahi duraksamamak gerekti.
Dolayısıyla henüz karşılaşmamıştı, ancak bıkmadan, yılmadan aramaktan da usanmıyordu. Menakıbnameler gizemli ve bilinmez bir kisvede resmetse de Hz. Şems’i, o, zamanının önde gelen bir çok şahsiyetiyle tanışmış, ilim meclislerine iştirak etmiş, arayışı ve seyahatleri esnasında ziyaret ettiği yörelerin alimleri ve arifleriyle tanışıp sohbet etmiştir. Şemseddin Hôyî (Dımaşk), Esedüddîn Mütekellim (Sivas), Şihâb Herîve, Evhadüddin Kirmânî ile dervişlerinden Zeyn-i Sadaka ve İmâdüddin gibi isimlerle görüşmüştü. Ayrıca Makâlât’tan Şeyh-i İşrâk Şihâbüddîn Sühreverdî-i Maktûl ile Fahreddîn er-Râzî gibi zevatın fikirlerine de takipçileri vasıtasıyla de aşina olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan biri de Şihâb Herîve (Herevî, Nisâbûrî, Horâsânî) dir ki bu şahıs Nüzhetü’l- Ervâh müellifi Şehrezûrî’nin Fahr-i Râzî’nin ders halkalarından bahsederken hemen yanında olduklarını belirttiği önde gelen talebeler arasında anılan Şihab Nişaburî olmalıdır. Hz. Şems’in Şihâb’dan bahsettiği bir çok bölümde ona olan ilgisi ve sevgisi anlaşılır. Şam’da meclislerine katılmış ve kendisiyle muhaverede bulunmuştur. Evhadiyye’nin piri Şeyh Kirmânî’yi ise henüz sülûkun ibtidasında bulunmakla niteliyor ve dostluğuna layık görmüyordu.
Öte yandan Hz. Şems Şam’da “dağ” gibi bir şahısla karşılaşmıştı. İyi bir derd ortağı; canayakın bir dost hatta muhteşem, acayip ve nadir bir adamdır Şeyh Muhammed. Bazı araştırmacılar tereddüt sergilese de Şeyh Muhammed’in İbnü’l-Arabi olduğu kesinlikle söylenebilir. Şeyh-i Ekber’in de ona ilgisinin olduğu, “oğul” ve “kardeş” şeklindeki hitaplarından anlaşılıyor. Ancak aradığını onda da bulamamıştı Hz. Şems. Görünen o ki şeriatın zahirini muhafaza etmekle birlikte tam bir “mutâbaat” bulamadığı Şeyh-i Ekber ile Hz. Şems’in meşrebleri uyuşmamıştı ve aradığı onda değildi.
Konya Ufkunda Seher Çağı
Hz. Şems talep ve arayışının peşinde diyardan diyara, makamdan makama seyahat ederken ilâhî inâyetin yüz göstermesiyle Anadolu’ya yöneldi. Şükrânesi olarak canını feda edebileceği bir müjdeydi bu. Nihayet kıblesi belirginleşmeye başlayan Hz. Şems, yüzünü/ varlığını sağa sola çevirip aramaktan reha bulacak, himmetini tek bir mazharda cem’ edebilecekti. Kendisini, Rukneddin Sücâsî ya da Baba Kemâl Cendî ile irtibatlandıran kaynaklar aynı isimlerin kıble olarak Rum diyarını işaret ettiklerini de vurgularlar. Ancak bizzat kendisinin anlattığına ve Mevlevî menakıbının da kayıtlarına nazaran yöneliş her hâl ü kârda ilâhî sevk neticesinde gerçekleşmiştir. Gerek Hz. Mevlânâ’nın sohbetlerinde ve gerekse Mevlevî menakıb müelliflerinin kayıtlarında defalarca tekrar edilip destanlaştırılan bu durumu bizzat Hz. Şems şu ifadelerle hikaye eder:
Hakk Teala’ya niyazda bulunuyordum beni velilerin arasına karıştır ve (onlarla) dost eyle diye. Rüyada gördüm ki seni bir veli ile dost kılacağız dediler. O veli nerededir dedim. Başka bir gece Rum’dadır dediklerini gördüm. Bir süre daha geçtikten sonra gördüğüm rüyada dediler ki: “Henüz vakti değildir. Her iş kendi vaktine bağlıdır. (Her işin bir zamanı vardır.)”
Hz. Şems ile Hz. Mevlânâ’nın mülakâtları öncesinde birbirlerini tanımakta olduklarını hatta karşılaştıklarını düşünmek için haklı sebeplerimiz vardır. Bu durum en azından Hz. Şems açısından daha belirgindir.
O, hususi bir şekilde ilâhî takdîr eseri Anadolu’ya, Hz. Mevlânâ’ya, kendine sevk edilmiştir. Öte taraftan Hz. Mevlânâ ile ilk karşılaşmalarının Şam’da gerçekleştiğine dair bir rivayet de nakledilir. Menâkıbü’l-Ârifîn’de Hz. Mevlânâ’nın Şam diyarında bulunduğu dönemde bir gün kalabalıklar içerisinde Hz. Şems’in elini tutarak “Ey alemin sarrafı! Beni bul” dediği ve bu halden etkilenen Hz. Şems’in istiğrak aleminden kendine gelinceye kadar Hz. Mevlânâ’nın geçip gittiği kayıtlıdır. Ancak meşhur ve maruf olan ilk mülâkât Makâlât’taki ve Eflâkî’nin esas naklindeki kayda göre 26 Cemâziye’l-âhir 642 (29 Kasım 1244) Cumartesi (Salı) sabahı Konya’da olmuş ve iki denizin dillere destan buluşması o günlerde Konya’da gerçekleşmişti.
Mağrib’de Gündoğumu / Merace’l- Bahreyn
Muhtelif eserler ve anlatılarda Hz. Mevlânâ ile Hz. Şems’in irfânî tavır ve irtibatlarının türlü cihetlerini vurgulayan farklı anlatım ve tasvirlere rastlanmakla beraber muteber ve döneme yakın kaynakların bildirdiğine göre Hz. Mevlânâ ile Hz. Şems’in Konya’daki ilk buluşmaları şöylece gerçekleşmiştir:
Hz. Şems Konya’ya gelip, konakladığı her yerde âdeti olduğu üzere bir hana, Şekerrîzân (Şekerciler) (diğer bir rivayete göre Pirinççiler) Hanı’na yerleşir. Hz. Mevlânâ ise o günlerde Konya’da dört muteber medresede ders vermektedir.
Bir sabah ders verdiği medreselerden biri olan Pembefurûşân (Pamukçular) Medresesinden ayrılan Hz. Mevlânâ maiyyetindeki cemaat ile bineği üzerinde Şekerrîzân hanının önünden geçmektedir. Tam bu sırada Hz. Şems, yerinden kalkarak Hz. Mevlânâ’nın bineğinin dizginlerini tutar ve Cenâb-ı Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile Hz Bayezîd-i Bistâmî’yi karşılaştıran meşhur sorusunu sorar: Hangisi daha büyüktür?
Cevabı gayet açık olan soru, görünüşte basit ve sıradan gibi dursa da Hz. Mevlânâ’nın bu sorunun heybetinden etkilenerek yaşadığını ifade ettiği bir müşahedeyi ilave eder Eflakî nakline.
Nihayet Hz. Mevlânâ da soruyla benzer basitlik ve sıradanlıkta gözüken bir cevap vermiştir:
“Rasûlullâh Hz. Muhammed (s.a.v.) bütün âlemlerin en yücesidir, burada Bayezîd’in lafı (yeri) mı olur?”
Ancak Hz. Şems sözlerine devam ederek sorusuna sıra dışı bir derinlik kazandıracak, Hz. Mevlânâ ise o derinliği daha da ötelere taşıyan bir cevapla mukabelede bulunacaktır.
Esasında Hz. Şems’in sorusu kıyaslama görüntüsünde bir tenkit ihtiva eder niteliktedir. Nitekim bir Müslümanda bulunması, üstelik her durumda ve hususta bulunması gereken temel niteliğin Peygamber Efendimiz Hazretleri’ne tam bir mütâbaat ile tâbi’ olmak şeklinde ifade edilebilecek durum olduğuna inanan Hz. Şems’e göre Hz. Bayezid, nakıs bir tavır sergilemiştir. Öte taraftan Hz. Mevlânâ, Hz. Bayezid’in tavrınınardındaki hakîkate atıfla meseleye isti’dâdlar açısından bakarak yeni bir boyut katmıştır.
Neticede olan olmuş, yaşanan yaşanmış ve Hz. Şems nihayet yüz bin yıl geçse de aranılası olanı, kırk yıldır aradığını bulmuş, adeta Hz. Hızır (a.s.) ile Hz. Musa (a.s.) yeniden buluşmuştur. Bir nara vurur ve yere yığılır. Sanki Tûr-i Sînâ’da olup bitenler başına gelmiştir. Yine Makâlât’ında bu durumu şöyle anlatmıştır:
Onunla konuştuğum ilk söz de bu idi: Ama Bayezid-i Bistamî, nasıl oldu da (Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) tam bir mütâbaat ile) tâbî olmayı lüzumlu görmedi ve (O’nun gibi,) “Sana, şanına uygun şekilde kulluk edemedik!” demedi? Mevlânâ bu sözü tam ve kemaliyle bildi/bana bildirdi, bu sözün kaynağı nedir, nereye kadar gider, sonu nereye varır? Sırrının temizliğinden dolayı bu sözden mest (sarhoş) oldu, sırrı tertemiz ve pak olduğu için ona apaçık zahir oldu. Ben de bu sözün lezzetini, onun sarhoşluğuyla tanıdım, daha önce bu sözün lezzetinden gafil ve habersizdim.
Sonra Hz. Mevlânâ bineğinden inip etrafındakilere izin verdi ve Hz. Şems’i alıp medreseye götürmelerini emretti. Anlatıldığına gör Hz. Şems medresede kendine gelinceye kadar başı Hz. Mevlânâ’nın dizinde istirahat etmişti, kendine geldikten sonra elinden tuttu, yürüdüler ve uzunca bir süre birbirleriyle görüşüp konuştular, sohbet ettiler.
Üç ay geçmişti ve halvethânede gece gündüz demeden savm-ı visâl ile bir aradaydılar. Kimseler yanlarına varmaya cesaret edemiyordu. Ancak Hz. Mevlânâ’nın resmi ve toplumsal faaliyetlerini askıya almasına, Hz. Şems’in men’ etmesiyle kitaplarından hatta adeta vird edindiği muhterem babası Sultânü’l-Ulemâ’nın Maarif’ini okumaktan ve medreselerinden uzaklaşmasına sebep olan bu garip görünüşlü derviş belli ki gitgide artan homurdanmalara sebep olmaktaydı. Neler oluyordu, Horasan toprağı Tebrîz’e mi tabi oluyordu, Belhli Sultânü’l-Ulemâ’nın nazenin ve biricik oğlu Tebrîzli bir dervişe mi kapılmıştı? Belli ki Hz. Mevlânâ’nın Hz. Şems’te gördüğünü, etrafındakilerden birçoğu göremiyordu. Tıpkı ailesi, Tebrîz’deki hemşehrileri, hatta cihanın geri kalanı gibi. Öyle ki hizmetlerinde dönen ve babasının izinden bir nebze olsun ayrılmayan genç Sultan Veled dahi git-geller yaşıyordu ve daha çok yaşayacaktı, aklıyla gönlü arasına sarkaç kurmuştu adeta…
Hz. Mevlânâ ise sürekli olarak Hz. Şems’i tanımadıklarını ve bu sebeple kendilerine garip görünen bu dervişten şikayetçi olduklarını düşündüğü halka türlü nasihatlarda buluyor, hata yaptıklarını dile getiriyordu.
Bir gün Mevlânâ dervişlere nasihat verdi; onlara, bizim niteliklerimizden söz açtı. Dostlar, bu sözlerden çok duygulandılar. Mevlânâ buyurdu ki siz: “Allah yüceliğini arttırsın! Hüdavend Şemseddin-i Tebrîzi’ye karşı ufacık bir hoşnutsuzluk ve cefa eseri gösterirseniz benim size verdiğim öğütlerle, sizin aşırı duyarlığınız sizin için kapalı kalacaktır… Dostlar kendi kendilerine “Hayır!” dediler. “Gidelim ondan af dileyelim, suçumuzu bağışlasın artık bundan sonra da Mevlânâ Şemseddin’e karşı terbiyesiz bir davranışta bulunmayalım.” Evin kapısına kadar geldiler, ama içeriye girmeye yol bulamadılar.
Yol bulamadılar, çünkü yol vermeyen de bizzat Hz. Şems idi. Değil mi ki o eksik isti’dadlılar yine kendi zanları üzere kendisine yönelip dost edineceklerdi, bundan ne hasıl olabilirdi ki sırrı aramadıktan sonra. Zaten Hz. Şems pek çoklarının sohbetine yaklaşamadığı ve yaklaşanların pek azının tahammül edebildiği bir şahsiyetti. Onu görebilmek her baykuşun karı değildi. Hz. Şemsi ancak bahtiyarlar görebilirdi, Muhammedî kademin toprağıyla gözlerini sürmelemiş bahtiyarlar…
Esasında Hz. Şems’in, Konya’da bulunduğu süreler zarfında sadece Hz. Mevlânâ ile halvette bulunmadığı, zaman zaman topluma karışarak çeşitli meclislere dahil olduğu anlaşılmaktadır. Tabiatıyla bu durumun toplumsal açıdan menfi bir karşılık doğurması kaçınılmazdı. Nitekim evvelce de belirtildiği üzere hakîkati doğrudan ve net bir surette ifade âdetindeydi Hz. Şems. Terbiye etme ve öğretme tarzı da oldukça sert ve doğrudandı. Pek fazla konuşmayı tercih etmese de konuştuğu zaman düşüncelerini açıkça ifade etmekten çekinmezdi. Kendinden emin surette ve yerinde bir şekilde ortaya koyduğu hükümleri ise sıradan insanlar tarafından kabul edilmekte zorlanılacak derecede hakîkatin sertliğini taşıyordu. Ve bu durumun kolaylıkla kabullenilmesi neredeyse çoğu muhatap için imkansızdı. Hatta katıldığı bir mecliste şöyle söylemişti:
Doğru söyleyemiyorum. Ben doğruluğa başladım mı beni dışarı atıyorlar. Eğer büsbütün doğru söylesem beni bir hamlede bütün şehirlerden sürer, kapı dışarı ederlerdi. … Eğer gerçeği konuşsaydım, bu medresedeki hepiniz canıma kastederdiniz, ama elinizden bir şey gelmezdi.
Güneş Tutulması
Gitmekten bahsetmeye başlamıştı Hz. Şems, alıp başını gitmekten:
Şairin dediği gibi; “Bizi şehrimizden kovarlarsa ne çıkar? Şehrin dışındaki kırlar bizimdir.”
Allah tevfikini verirse ben de öyle bir yere gideceğim ki, hiç kimseden bir ses seda gelmesin oraya. Muhtelif yönlerden esen rüzgârlar birbirini kovalasın. Ben bir şey okuyayım, onların kulaklarına üfleyeyim; sen de oraya kulaklarını tutasın. Senedi, dayanağı olan kişinin gönlü şendir, arkası kuvvetlidir, hiç bir şeyden gam yemez.
Bütün bu sıkıntılı ortamda Hz. Şems yaklaşık bir yıl sonra (21 Şevval 643 / 1245-6) ansızın şehri terk ederek Şam diyarına gitmiştir. Sanki güneş tutulmuş, bulutların ardına çekilmiştir. Bu durumdan son derece müteessir olan Hz. Mevlânâ’nın büsbütün içine kapanıp inzivaya çekildiği ve gerek Hz. Şems ile bulunduğu dönemde ve gerekse onun ilk kayboluşundan/ gaybubetinden sonra bir takım surî değişimler sergilediği nakledilmektedir. Şöyle ki, hakîkat ehli ariflerin giydiği hırka yerine yaşlıların kisvesi olarak gelenekselleşmiş hindibârî adı verilen kumaştan bir fereci ve ulema tarzınca sardığı ve taylesan bıraktığı sarığı yerine de bal renginde yünden yapılmış bir külahı serpuş edinip sarığını da şeker-âvîz tarzda sardı. Öteden beri dört gözlü olan rebabı da altı gözlü yapmalarını buyurup evvelce aşina olup âdet edinmediği semanın temellerini attı ve gece gündüz daima semâ’, vecd ve yoğun bir riyazet ile meşgul oldu. Bir an karar ve sükûnet bulmadı. Zaman zaman ilâhî aşkın kıblegâhı olarak gördüğü Hz. Şems’e şöyle sesleniyordu:
Ben bir ülkenin zâhidi ve minberin vaiziydim, Gönlümün alın yazısı sana ellerini çırparak koşan bir âşık kıldı beni…
Gerçekten de Hz. Şems ile tanışmazdan evvel adeta devrinin İmam Gazzalî’si mesabesinde bulunan Hz. Mevlânâ, onunla tanıştıktan sonra yanında, babasının huzurundaki bir çocuk ya da yeni ihtida etmiş bir mübtedi gibi mahcub bir tavra bürünmekteydi.
Esasta Hz. Mevlânâ’nın tavrında görülen bütün bu sûrî değişimlerin her bir unsuru manevi değişime eşlik eden sembolik göndermeler taşımaktaydı. Bütün bunları anlamlandıramayan halk tabakasından ise kimileri sebep bildikleri Hz. Şems’e kin gütmeye devam ediyor, kimileri ise yapıp ettiklerinden pişmanlık duyup özürler diliyorlardı.
Peki, ne olmuştu ve gayet muntazam surette devam ede gelen hayatta ani bir değişime sebep olan bu mülâkatın doğurduğu neticeler neydi? Bu soruya verilebilecek muhtasar- müfîd cevabı Hz. Sultan Veled’in anlatısında bulmaktayız:
“Mevlânâ’nın, Allah nezdinde, sıdk ve safâ açısından herkesten daha hususi bir durumu vardı
Allah, Şems’in ona yüz göstermesine, o suretle de husûsiyetin, yakınlığın daha da artmasına razı oldu.
(Diledi ki) artık başkasına tama’ etmesin, başkasının sevgisini (mihr) gönlünden atsın.
Âlemde, eşsiz (ferîd) olsa, asrınız özü-özeti bulunsa bile O’ndan başka hiç kimseyi aramasın
Kimseye bu hususi atâ nasîb olmasın, bu husûsî likâya ancak o nail olsun.
Bir hayli bekleyişten sonra Şems’in yüzünü gördü; sırlar, ona gün gibi aşikâr oldu.
Görülmesi mümkün olmayanı gördü, kimseden duyulmayacak şeyleri duydu.
Niyaz ederek onun kokusunu aldı da perdesiz olarak yüzünü gördü.
Ona âşık olup elden çıktı, katında yücelikle alçaklık bir kesildi.
Onu evine davet etti, ey padişah dedi, bu dervişten işit
Evim sana lâyık değil ama, sıdk ile âşığınım senin ben
Kulun nesi varsa, ne elde ederse; şüphesiz hepsi, o hâcedir (efendisinindir)
Bundan böyle ev, senin evindir; tam bir güvenle (vesâkat) dosdoğru yürü (hareket et)
Bundan sonra her ikisi de hoş bir suretle yürüdüler; sevinerek, gülerek eve doğru yol aldılar.
Bir zaman beraber bulundular, bir iki yıl rahat ve huzura daldılar.
Hakk’ın gayreti cûşa geldi de ansızın bütün dillere bir dedi kodu bir fısıltıdır düştü”
Tekrar hatırlatmakta fayda var ki Hz. Şems tutum ve davranışlarında aksiyoner bir tavrı benimsemişti. Tam bir mütâbaat ile bağlı bulunduğu, güneşi sağ ayı da sol eline verseler dahi hak bildiği yoldan vazgeçmeyeceğini ifade buyuran Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (s.a.v.) yolundaydı. Dolayısıyla değil Konya’da bir güruh dünyayı karşısına almaya razıydı. Ancak bütün bu gidişler Hz. Mevlânâ’nın ve Hz. Şems’in mânevi/irfani maceralarının tamam olması, kemalin elde edilmesi gayesine matuftu. Öyle ya günün tamam olması için güneşin doğuşu gibi batması da gerekli değil miydi?
Nitekim Hz Şems’in gaybubet halleri ve Hz. Mevlânâ’dan ayrılmalarının sebebini bu minvalde şu ifadelerle izah eder:
“Eğer elinden gelirse, öyle davran ki, ben senin işin ve hayrın için sefere çıkmak zorunda kalmayayım.
Ve iş, daha önce yaptığım yolculuk sayesinde tamam olmuş olsun. Bu, iyi olurdu.
Zira sana seyahat etmeni emredecek bir konumda değilim.
Ben senin işinin yoluna girmesi cihetinden bu yolculuğu kendim üstlenirim.
Zira ayrılık pişiricidir.
…
Her iki tarafın da hatırını gözetme adına daha önce söylemediğim şeyler vardı, ikiyüzlülük ettim ve kapalı konuştum. Açık olmak gerek ki şu iş değerini bulsun.
Senin işinin yola girmesi için elli yolculuk yaparım.
Benim yolculuklarım senin işinin tamamlanması içindir.
Yoksa benim için Anadolu’yla Şam’ın ne farkı var?
Kâbe’de olmamla İstanbul’da olmamın ne farkı olabilir?
Ama şu kesindir ki, ayrılık hem pişirir hem yetiştirip süsler.”
Hz. Mevlânâ ise aynı/benzer kelimeleri kullanarak nazmen cevap verir:
Aşk içinde azap çekerek, aşkı tadarak sabah etmedeyim, akşam etmede kalbim aşk ateşinin üstünde dönüp durmada, kıvranıp yanmada.
Beni arıtmak, yetiştirip süslemek ümidiyle bırakıp gidersen,
şunu bil ki ben sensiz ne arınıp yetişir ne de düzgün bir hale gelirim.
Ne diye kalbin katılaştı; ne vakte dek sürecek bu?
Ne vakte değin düştüğüm bir hale ağlayıp duracağım ben?
Size kurban olayım diyebilmek en sevdiğim şeylerden, kurban olursam sizinle dirilirim; uğrunuza ölen derler bana.
Teselli ederek sabretmemi buyurdunuz amma sanmayın ki bu o çeşit bir aşk, değil ki sabredebileyim
Hz. Şems’in hakîkati idrak ve kemali elde etme yolunda cem’den sonraki fark haline işaret eder tarzda fark/firâk (kavuşma mukabilindeki ayrılık) ve bunun zahiri plandaki sembolik karşılığı olan sefer ve seyahati gerekli gördüğü aşikar. Üstelik bunu hem kendi namına ve hem de Hz. Mevlânâ namına önemsemekteydi. Ancak Hz. Mevlânâ’nın durumunun ve imkanlarının, kendisinin sahip bulunduğu imkanlardan başka olduğunun da farkındaydı. Kendisi her yere girip çıkabilir, herkesle düşüp kalkabilir, her köşe-bucakta geceleyebilirdi. Ancak bir “şehir müftüsü” olan Hz. Mevlânâ öyle miydi, nasıl diyebilirdi ki ona sen de gel diye. Çaresiz gidecek ve bu çetin vazifeyi bir kere daha üstlenecekti, hem kendisi hem de Hz. Mevlânâ adına. Bu durum Mevlevî gelenek tarafından da titizlikle yorumlanmıştır. Nitekim Eflâkî, Hz. Şems’in Hz. Mevlânâ’dan ayrılışını bir tür celal tecellisi olarak değerlendirir. O zamana kadar Hz. Mevlânâ’nın, Hz. Şems›te sadece cemal tecellisini müşahede ettiğini, bu müşahedenin tam olabilmesi için Hz. Şems’in Konya’dan ayrıldığını böylelikle de Hz. Mevlânâ’nın celal tecellisine de muhatap kaldığı yorumunda bulunur.
Şunu da kesin olarak belirtmek gerekmektedir ki Hz. Şems, Hz. Mevlânâ’nın hakîkati idrak yolculuğunda ve tahkik tavrını elde etmesinde önemli rolü bulunan bir figürdür ve bu rol aynı zamanda Hz. Şems cihetinden bakıldığında Hz. Mevlânâ tarafından da sergilenmiştir. Ancak Hz. Mevlânâ’nın sufi karakterini ve hakikatin huzurundaki duruş ve tavrını sadece Hz. Şems ile ilişkisi bağlamına indirgeyerek açıklamak son derece hatalı bir yaklaşım olacaktır. Nitekim bizzat kendisi şöyle buyururlar:
“Eğer Mevlânâ-yı Bozork (Babası Sultanü’l- Ulema) birkaç yıl daha kalsaydı ben Şems-i Tebrîzî’yi talebe muhtaç mı olurdum?”
Başka bir sefer, Hz. Şems kendisine sorulduğunda, “Şems-i Tebrîzî sadece bahanedir, güzel ve latif olan biziz” şeklinde cevap vermişti.
Bulutların Ardına Çekilen Güneş
Eflâkî, kendisinden gelen bir mektupla Şam diyarında olduğunu öğrendiği Hz. Şems’e hitaben Hz. Mevlânâ’nın bin bir niyazla dolu mektuplar gönderdiğini nakleder. Nihayet Hz. Mevlânâ’nın niyâzlarının karşılık bulduğunu ve Hz. Şems’in yaklaşık bir yıl sonra -Hz. Mevlânâ’nın niyazına mı yoksa hasretine mi dayanamadı bilinmez- çağrılara uyup Konya’ya tekrar döndüğünü ekler. Dahası belki de kalıcılığını perçinlemek adına bu sefer
Hz. Mevlânâ’nın evlatlığı Kimya Hatun ile evlenmiştir. Şu var ki söz konusu evlilik pek kısa sürmüş ve Kimya Hatun’un ani vefatından yedi gün kadar sonra, 644 yılının Şaban ayında (Aralık 1246) Hz. Şems, Konya’dan tekrar ayrılmıştır. Ancak gerek Sipehsâlâr’ın ve gerekse Sultan Veled’in eserlerinde bu hususta sessiz kalmaları Hz. Şems’in Şam diyarına (Halep ve Dımaşk şehirlerine) iki defa değil de sadece bir defa gittiği ihtimalini gündeme getirmektedir. Eflâkî’nin naklettiği bu ikinci gelişteki ikametinin pek kısa oluşu ve asıl meseleye taalluk eden yönünün ehemmiyetsiz bulunuşu gibi sebeplerle diğer müelliflerin bu hususu ihmal ettikleri de var sayılabilir.
Neticede Hz. Şems’in bu ikinci gaybubetinin ardından da Hz. Mevlânâ ilkinde olduğu gibi kendisini sormaya/soruşturmaya ve aramaya devam etmişti. Hatta ondan haber getirdiğini iddia eden yalancıları dahi bahşişlere boğuyordu. Neticede bulunduğu yeri öğrendiğinde bu defa sadece mektupla yetinmemiş, kalabalık bir heyetle birlikte oğlu Hz. Sultan Veled’i bizzat Şam’a göndererek Hz. Şems’i muhakkak getirmesini tenbihlemişti.
Er oğlu er, Hz. Sultan Veled, üstelik gönlündeki git-geller hala devam ederken hem veraset ve hem de asalet yoluyla sahip bulunduğu feraset ve nezâketle Hz. Şems’i, ileri sürdüğü tüm mazeretlere rağmen iknâ etmiş ve birlikte Konya’ya doğru yola koyulmuşlardır. Yolda Hz. Sultan Veled Hz. Şems’i peşi sıra yaya surette takip etmekteydi. Kendisinin de bir binite binmesini teklif eden Hz. Şems’e verdiği cevabıyla dahi takdirini kazanmadaydı. Hz. Sultan Veled, seyr u sülukunda önemli bir merhale olan bu seyahati şu şekilde ifade etmektedir:
“Veled, ey padişahlar padişahı dedi; seninle aynı tarzda olmak elimden gelmez,
Hem padişah ata binsin, hem kul; lâyık değil bu, sakın söyleme bunu, nasıl olabilir bu,
Atlı olmak sana değer padişahım; çünkü sen sevgilisin, bense âşığım,
Sen, gerçekten de efendisin, bense kulum; hattâ sen cansın, ben seninle diriyim,
Benim yaya gitmem, senin ardında başımı ayak yapıp koşmam gerek,
Böylece Veled, bir aydan fazla bir müddet yayan – yapıldak yürüdü: kimi inişte, kimi yokuşta, durmaksızın yol aldı,
Yol, yolculuk güçtü ama kolay göründü; çünkü o zahmet, definenin kapısındaki kilidi açmıştı,
Yolda O’ndan binlerce sır duydu; göğün de ardında yüzlerce âlem gördü,
Hiç kimseye bu, nasib olmamıştır; onun her ihsanından yeniden yeniye sevinmedeydi”
Hz. Şems, bu durumu Konya’da babasına bildirerek memnuniyetini ifade etmiş ve Hz. Sultan Veled hakkındaki kanaatini söyle dile getirmiştir:
“Şimdi benim Tanrı vergisi olan iki hâlim vardır. Biri başım, öteki sırrımdır. Başımı tam bir samimiyetle Mevlânâ’nın yoluna fedâ ettim. Sırrımı da Bahâeddîn’e verdim. Mevlânâ hazretleri bu hâle şâhit olsun. Zira eğer Mevlânâ Bahaeddin’in Nuh kadar ömrü olsaydı ve hepsini ibâdet ve riyâzete harcasaydı yine bu yolculukta benden ona ulaşan sır kadar sırra müyesser olamazdı. Sizden de nasiplere nail olacağı ve bir pirin olgunluğuna ulaşacağı, büyük bir şeyh olacağı umulur inşallah.”
Gurûb Vakti: Akşam ya da Âh Şâm!
Hz. Mevlânâ’nın yanmaları-yakılmaları, Hz. Sultan Veled’in samimiyet ve fedakarlıkları, Hz. Şems’in gurbete ve vahşete katlanmaları… Hepsi bir bir netice vermiş, sabırla koruk helvaya dönüşmüştü. Güneş yeniden Konya burcunda doğmuş, hususiyle esasa müteallık mevzu beklenen seviyeye gelmişti. Birbirlerini Aşk’ın kıblesi olarak gören iki hemdemin vuslatı kadar ayrılığı da manevi ilerlemenin en iyi yöntemlerinden biriydi, üstelik meyvelerini de vermişti. Nitekim hakîkati idrak ve kemali elde etme yolunda işler yoluna girsin niyetiyle Şam diyarına giden Hz. Şems’in çabaları boşuna değildi. Konya’ya geldiği her defasında Hz. Mevlânâ’yı daha üstün bir kemal seviyesinde ve bu seviyenin tezahürüne bağlı daha üstün bir surette bulmaktaydı. Her ne kadar Hz. Mevlânâ, Hz. Şems’in gidişinden hoşnut olmasa da, sık sık Şam’ı hasretle ansa da Hz. Şems’in her gelişinde başkaca bir haletle karşılaşması bu ayrılığı değerli hale getirmekteydi. Öyle ki bu günün bir günlük sohbeti evvelki sohbetin bir yılına bedeldi, her ne kadar vuslat daha öncelikli ve firak daha zor ve müşkil görünse de.
Ancak değişmeyen bir durum varsa o da bunca nasihat, özür ve tevbe ile birlikte Konya’daki mürîdân ve halkın tamamının olmasa da bir bölümünün Hz. Şems’e yönelik menfî tutum ve davranışlarıydı. Homurdanmalar tekrar arttığında Hz. Şems Hz. Sultan Veled’e, ilim ve irfanda eşi benzeri olmayan Hz. Mevlânâ’dan kendisini ayırmak istediklerini, bu defa ortadan kaybolduktan sonra hiç kimsenin izini bulamayacağını belirterek yakınmaktaydı.
Nihayet Hz. Şems, kararını bir kez daha gerçekleştirdi ve 8 Şaban 645 (8 Aralık 1247) tarihinde sır oldu kayıplara karıştı.
Hz. Şems’in ayrılığı yüzünden Mevlânâ’nın gece gündüz hiç kararı kalmadı, huzuru kaçtı, medresenin sahanlığında geziniyor ve rubaîler söylüyordu. Kaynaklar bu sefer de Hz. Mevlânâ’nın surî değişimini naklederler. Başına duhânî (duman rengi) bir sarık sarmıştı ve bir daha beyaz sarık sarmadı. Yemen ve Hind kumaşından (bord-i Yemenî ve Hindî) bir ferecî yaptırdı ve ömrünün sonuna kadar da kisvesi bu oldu. Daima sema etmekte ve aşkla şiirler söylemekteydi. Bir müddet gelen bazı haberler üzerine Hz. Şems’i bulma ümidiyle Şam’a giden Hz. Mevlânâ bulamadan geri dönmüştü. Anlaşılan o ki bu ümitle üç dört sefer yola çıkan Hz. Mevlânâ, her defasında eli boş ancak gönlü dolu surette geri dönmekteydi.
Nihayet Hz. Sultan Veled’in de ifade ettiği gibi Şam’da Hz. Şems’in suretini bulamayan Hz. Mevlânâ, Şems’in manasını bulmuş, üstelik kendi iç dünyasında bulmuş, böylelikle vahdet tamam olmuştur.
Hz. Şems›in nihâî gaybubetinden sonra Hz. Mevlânâ’nın kemâle ermiş bir arif olarak Mesnevî-i Şerîf’i söylediği, seyr u sülük ve ma’rifetullâha dair bahisleri kamil bir şeyh edasıyla terennüm ettiği, çocukluk-gençlik çağlarında babası Hz. Bahaeddin Veled’in ve şeyhi Hz. Muhakkik Tirmizî’nin teslîkinde idrak ettiği aşk ve ma’rifete dair ahvali Hz. Şems ile birlikte bir kere daha tahsil ettiği söylenir.
Batmayan Güneş
Beri taraftan Hz. Şems’e ne olduğu sorusu daha ilk günlerden beri bir muammâ olarak kalmış, üzerinde ittifak edilen kat’î bir neticeye ulaşılamamıştır ve ulaşılabilecek gibi de gözükmemektedir. Özellikle klasik kaynaklardaki muhtelif yorumlara sebep olan rivayetler ya da suskunluklar meseleyi kaplayan sis perdesini daha da yoğunlaştırmaktadır.
Eflâkî’nin bir rivayetine nazaran Hz. Şems, Hz. Mevlânâ ile halvette sohbet halindeyken birisi dışarı çıkması için işarette bulunmuş, o da ayağa kalkıp “Beni öldürmeye çağırıyorlar!” deyince, uzunca bir duraklamanın ardından Hz. Mevlânâ ise “Halk ve emr O’na aittir” ayetine uygun hareket etmek gerektiğini belirtmişti.
Devamında anlatıldığına göre yedi kişi Hz. Şems’e pusu kurmuş ve fırsat bulunca da bir bıçak saplamışlardı. Ancak Hz. Şems, öyle güçlü bir nara attı ki kendilerinden geçtiler. Kendilerine geldiklerinde ise birkaç damla kandan başka bir iz yoktu ve Hz. Şems kayıplara karışmıştı. Üstelik o gün sabahtan akşama kadar o mana sultanından hiçbir iz elde edilememişti. (Yani cenaze yoktu) Durum Hz. Mevlânâ’ya iletildiğinde Hakk Teala’nın hükmüne boyun eğilmesi gerektiğini ifade ederek heyecanlar gösterdiği, semaya ve mersiyeler söylemeye başladığı ilave edilir. Eflâkî rivayetin devamında suikastçilerin kısa zaman içerisinde teker teker türlü sıkıntılara düçâr olduklarını ya da öldüklerini bildirirken bu meyanda Hz. Mevlânâ’nın oğlu Alaaddin’i de suikastçilerle birlikte anar ve bir hastalık sebebiyle o günlerde vefat ettiğini kaydeder. Eflâkî’ye göre Hz. Mevlânâ kızgınlıkla, kendinden önce göçen oğlunun cenazesine iştirak etmemiştir. Esasında Hz. Şems’in arasının soğuk olduğu Sipehsâlâr’ın kimi anlatılarından da anlaşılmaktadır.
Eflâkî’nin diğer bir rivayetine göre ise Hz. Şems, suikastçiler tarafından şehid edilerek cenazesi bir kuyuya atılmıştır.
Ve Hz. Şems, bir gece Hz. Sultan Veled’e rüyasında görünerek uykuya daldığını bildirip yerini haber vermiş ve Hz. Sultan Veled de müritleriyle cenazesini kuyudan çıkartıp Mevlânâ medresinde mimar Emir Bedreddin’in merkadi yanına defnetmişti.
Eflâkî, bazı dostların Hz. Şems’in o topluluktan darbe yedikten sonra kaybolduğunda müttefik olduklarını, bazılarının onun Mevlânâ-yı Bozorg’un (Sultânü’l-Ulema Bahâ-i Veled) yanında medfun bulunduğunu söylediklerini kaydeder. Ancak Gölpınarlı bu merkadin Şemseddin Yahya adlı başka bir zata aid olduğunu dolayısıyla bir yanılgının söz konusu olduğunu belirtmektedir. Nihayet Eflâkî yukarıdaki ikinci rivayeti nakledip “bu, herkesin bilmediği bir sırdır” kaydıyla hikayeyi tamamlar.
Eflâkî’nin kayıtları Hz. Şems’in Konya’da bir grup suikatçi tarafından şehid edildiği ve gizlice burada defnedildiği sonucunu doğurur. Üstelik söz arasındaki ifadeleri kendisinin de bu kanaatte olduğunu ihsas eder mahiyettedir. Ancak bütün bu rivayetler kendi içinde birçok çelişki ve şüpheler barındırmaktadır. Öte yandan Hz. Sultan Veled’in ve Sipehsâlâr’ın eserlerinde, Eflâkî’nin bu rivayetlerini destekleyecek değil bir ibare işaret dahi yoktur. el-Cevâhiru’l-Mudîe gibi muasır ya da yakın dönem kaynakların bazıları da, Hz. Şems’in katledildiği şeklindeki rivayeti cerh ederek doğru bulmamış ve gaybubetini ifade etmişlerdir. Son dönem araştırmacılarından F. Lewis, Hz. Şems’in şehid edildiği iddialarını titizlikle değerlendirmiş ve gayet ikna edici biçimde reddetmiştir.
Netice olarak denilebilir ki gerek Hz. Sultan Veled’in ve Sipehsâlâr’ın bu konudaki sessizlikleri, gerekse Hz. Şems’in son gaybubetinin akabinde Hz. Mevlânâ ve yakın çevresinin tutum ve tavırları, hatta Divan-ı Kebir’deki bazı gazellerinin Hz. Şems’in Tebrîz’e gittiğine dair işaretler barındırdığı şeklinde yorumlanabilmesi gibi bir çok karineden hareketle, Mevlevî geleneğin sahip olduğu genel tavır; Hz. Şems’in aniden ve son kere ortadan kaybolduğu ve bir daha geri gelmediği yönündedir. Sureti kaybolup gitse de manası baki kalmıştır.
İlave olarak Hz. Şems’i bulmak niyetiyle birkaç defa Şam diyarına giden Hz. Mevlânâ’nın arayışı da büsbütün sonuçsuz kalmamış, aksine sureta onu bulamasa da manası kendisinde zuhur etmişti. Nitekim Konya’ya dönüşlerinde söz konusu mananın mazharı olmak haysiyetiyle Şeyh Selahaddîn Zerkûb-i Konevî’yi kendisine hemdem seçip onunla kaynaşmıştı. Ayrıca içinde bulunduğu aşk ve coşkunluk hali irşâda mani oluyordu ve bu sebeple müridlerin işlerini de yeni halifesine havale etmişti. Gül mevsimi geçip gittiyse gül suyu da eksik değildi ya.
Hz. Şems kendisine sorulduğunda, «Şems-i Tebrîzi sadece bahanedir, güzel ve latif olan biziz” şeklinde cevap veriyor, Hz. Şems’i görememekten yakınan bir dervişi de, “Şayet Şems-i Tebrîzi’ye erişemediysen öyle birisine eriştin ki, saçının her telinde yüzbinlerce Şems vardır” şeklinde müjdeliyor ve hatta gayrete dokunur endişesiyle Hz. Selahaddin’in yanında Hz. Şems’in anılmaması gerektiğini tenbihliyordu.
Bu merhale araştırmacıların büyük bir kısmınca da tekrarlandığı üzere Hz. Mevlânâ için, ömrünü üç aşamadan müteşekkil bir süreçle ifade etme vaktiydi:
“Ömrümün hülasası sadece şu üç kelimedir; hamdım, piştim, yandım”
Hz. Seyyid Burhâneddîn Muhakkik Tirmizi, nezdinde pişen Mevlânâ, Hz. Şems ile yanmıştı. Ve nihayet böylelikle Hz. Şems’in vazifesi de tamama ermiş; aşkın iki yönünü teşkil eden âşık ve maşuk kıbleleri yıkılmış, geriye sadece “Aşk” baki kalmıştı.
Güneş guruba yüz tutsa batmamak üzere doğmuş, gün tamam olmuştu, ancak sadece zahire bakan ve iç dünyasını Muhammedî nurun galip güneşiyle aydınlatamayan gözler için karanlık çağıydı sadece; sıkı sıkıya toprağa sarılıp hala güneşi ufukta arayan, bir türlü kanatlanıp uçamayan toprak kuşları için.
Hz. Şems’in manevi hatırası gönüllerde ve dillerde Hz. Mevlânâ vasıtasıyla kıyamete değin yankı bulacaktı, peki ya maddi olarak kendisinden geriye ne kaldı?
Bu minvalde ilk olarak sohbetlerinden müteşekkil bulunan ve gelenek içerisinde “Hırka-i Şems” olarak da anılan “Makâlât” adlı eserini zikredebiliriz.
Makâlât, Hz. Şems’in “hâl”inin yine kendi lisanında “kâl”e dönüşmüş şekli, sohbetlerinde tutulan perakende notların bir derlemesidir. Hz. Şems’in ıstılahında maddi ve manevi boyutlarıyla “sohbet”in sembolik ifadesi olan “Hırka/Hırka-i Şems” temsiliyle adlandırılması da bu sebeple olsa gerektir. Muhtasar ve mufassal iki versiyonu bulunmaktadır bu eserin. Muhtasar versiyonun Hz.
Şems’in şaheserlerinden olan Hz. Sultan Veled tarafından oluşturulduğu neredeyse kesindir. Ancak her iki versiyonun birlikte sanki Mevlevî gelenek tarafından esere ilgi gösterilmediği zehabını uyandıracak derecede nüsha sayısı pek azdır. Oysa ki açık ya da örtük biçimde Mesnevî-i Şerîf’in, Dîvân-ı Kebîr’deki pek çok gazelin, Fîhî Mâ Fîh’teki kimi sohbetlerin, Makâlât’ın en mufassal şeklini teşkil ettiğini belirtmek gayet yerinde olacaktır. Zaten Hz. Şems Hz. Mevlânâ’da şahit olduğu engin kabiliyetlerin ifade yönüne de işaretle bu durumu çok önceden dile getirmişti:
“Bana, ne babam, ne anam, onun gösterdiği ilgiyi göstermiştir. O benim sözlerimi en hoş bir şekilde söyler. O, benim kendisine yapmadığım iyilikleri bana yapmıştır.”
Hz. Şems’in diğer bir maddi hatırası da Konya başta olmak üzere Niğde, Hoy, Tebrîz ve Multan gibi şehirlerde, kendisine nisbet edilen türbe ve makamlardır. Konya’daki makamı, suikast iddiaları akabinde Hz. Şems’in cenazesinin atıldığı iddia edilen kuyunun olduğu bölgededir ve suikast iddiasını kabul edenlerin çoğuna göre Hz. Şems burada medfûndur. Ancak Mevlevî gelenek söz konusu mekanı bir türbeden ziyade makam olarak değerlendirmiş ancak yanı başına bir zaviye inşasını da ihmal etmemiştir.
Öte yandan Timurlular dönemi devlet adamı ve tarihçilerinden Fasîh-i Hâfî’nin Mücmel-i Fasîhî adlı kroniğindeki Hz. Şems’in, Hz. Mevlânâ ile aynı yılda göçtüğü ve bugün İran sınırlarında bulunan Hoy şehrinde medfun bulunduğu şeklindeki kaydına dayanan kimi araştırmacılara göre Hz. Şems’in türbesi de oradadır. Bu iddiayı destekler mahiyetteki bir diğer rivayet de Kânûnî Sultan Süleyman’ın 2 Eylül 1535’de vezir-i azam İbrahim Paşa ile birlikte Hoy’da Şems-i Tebrîzi’nin türbesini ziyaret etiği yönündeki kayıttır. Dolayısıyla Hoy’daki makamın da geç-klasik dönemden itibaren muteber görüldüğü söylenebilir. İlave olarak modern dönemde daha çok kültürel ve turistik nitelikli olduğu düşünülen kaygılarla Hoy şehrindeki bu makam ve etrafındaki Menâr-ı Şems adı verilen minare ve mimari kalıntılar restore edilmiş, mekan 2007 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine aday olarak sunulmuştur.
Hoy’dan başka Hz. Şems’in Tebrîz’de vefat ettiği ve Geçil bölgesindeki mezarlığa defnedildiği yönünde iddialar da dile getirilmektedir. Bir diğer iddia ise zaman içerisinde Niğde örneğinde olduğu gibi sade Anadolu’da değil Pakistan-Hindistan halk muhayyilesinde de oldukça popüler ve efsanevi bir şahsiyete dönüşen Hz. Şems’in Multan’da vefat ettiği ve türbesinin burada bulunduğu yönündeki inançtır. Ancak söz konusu türbenin Hz. Şems ile isim benzerliğine sahip başkaca birine ait olduğu anlaşılmaktadır.
Bütün bu iddia ve rivayetler kehkeşanından Hz. Şems’in nerede ve ne zaman vefat ettiği, türbesinin nerede bulunduğuna dair kesin bir neticeye ulaşmak mümkün görünmemektedir. Haddizatında gerek Hz. Şems ve Hz. Mevlânâ’nın yolunu can u gönülden takibe ömrünü adamış Mevlevîler ve gerekse muteber Mevlevîlik tarihi araştırmacılarının büyük bölümü Hz. Şems’in gaybubeti yönündeki ortak kanaatte birleşmektedirler. Neticede tarihsel olarak Hz. Şems belki bu dünyadan gurûb edip geçmiş ve göçmüştür, ancak onun türbesini toprak altında aramak beyhudedir. Hatta bir gün Hz. Mevlânâ’nın, bir zamanlar Hz. Şems’in sohbetiyle şenlenen hücresinin kapısının önüne baş koyup kırmızı mürekkep ve kendi el yazısıyla şöyle yazdığı aktarılır: “Hızır’ın (a.s.) maşukunun makamı”
Netice olarak diyebiliriz ki sevk-i ilâhî ile ansızın bir gün Konya’ya gelen Hz. Şems yine sevk-i ilâhî ile ansızın sırra kadem basmıştır.
Cenâb-ı Mevlâ’nın nice velîleri vardır
Zât’ı misâli bilinip görünmez, Habib’i misali görülüp bilinmez
Kubbeleri altında gizlediği, abâsıyla sarıp sarmaladığı, sakladığı
Gayret hilatiyle kuşatıp süslediği has kulları
Kendisinden ve evliyasından gayrısının tanımadığı/tanıyamadığı nice velîler…
Bulanlara, bilenlere selam olsun…
Aşk olsun…
Kaynakça
Abdurrahmân Câmî, Evliya Menkıbeleri, haz. Süleyman Uludağ, Mustafa Kara, Pinhan, İstanbul 2011.
Eflâkî, Şemseddîn Ahmed el-Ârifî, Menâkıbü’l-Ârifîn, nşr.
Tahsin Yazıcı, Çâphâne-i Encümen-i Târîh-i Türk, Ankara 1980.
Fürûzanfer, Bedîuzzaman, Mevlânâ Celaleddin, trc.: Feridun Nafiz Uzluk, MEB, İstanbul, 1997
Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mawlana Şams-i Tabrizi İle Altmış İki Yaşında Buluştu, Şarkiyât Mecmuası, sy. (1959), s.156-161.
a. mlf., Mevlânâ Celâleddin, İnkılap, İstanbul 1951.
a. mlf., Mevlânâ’dan Sonra Mevlevilik, İnkilap ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1983.
Lewis, Franklin, Mevlana, trc. Gül Ç. Güven, Hamide Koyukan, Kabalcı, İstanbul 2010.
Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Rûmî, Fîh-i Mâ Fîh, trc. A. Avni Konuk, haz. Selçuk Eraydın, İz, İstanbul 2001.
a. mlf., Külliyyât-ı Dîvân-ı Şems-i Tebrîzî, haz. Bedîuzzamân Fürûzanfer, İntişârât-ı Pejûheş, Tahran 1382hş.
a. mlf., Mesnevî, trc. Veled Çelebi İzbudak, MEB, İstanbul 1990.
Muvahhid, Muhammed Ali, Şems-i Tebrîzî, Tarh-ı Nev, Tahran 1375hş.
a. mlf., “Şems İle Mevlânâ Kaç Yaşlarında Karşılaştılar”, trc. Hicabi Kırlangıç, Mevlânâ Araştırmaları 2, Akçağ, Ankara 2008.
Sahibü’z-Zamani, Nasıruddin, Hatt-ı Sevvüm, Atayi, Tahran 1387.
Sipehsâlâr, Feridûn b. Ahmed, Risâle-i Sipehsâlâr, nşr.
Muhammed Afşin Vefâî, Sühan, Tahran 1385hş.
Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, çev.: Abdülbâkî Gölpınarlı, Konya ve Mülhakâtı Eski Eserleri Sevenler Derneği, Konya 2001.
Şemseddîn Muhammed Tebrîzî, Makâlât-ı Şems-i Tebrîzî, tsh. Muhammed Ali Muvahhid, Harizmi, Tahran 1369hş.
a. mlf., Makalât (Konuşmalar), trc. M. Nuri Gencosman, Ataç, İstanbul 2006.
a. mlf., Me and Rumi, trc. William C. Chittick, Fons Vitae, Louisville 2004.





