KÜTAHYA MEVLEVÎLİĞİNİN SON PÎRLERİNDEN MEHMED SIDKI ESİF DEDE: TAVŞANLI MEVLEVÎHÂNESİ VE İLÂHÎ AŞK ANLAYIŞI
MEVLÂNA VE MEVLEVÎLİK HARSİYATI-1 Kitabı
KÜTAHYA MEVLEVÎLİĞİNİN SON PÎRLERİNDEN MEHMED SIDKI ESİF DEDE: TAVŞANLI MEVLEVÎHÂNESİ VE İLÂHÎ AŞK ANLAYIŞI
Meryem SOYGÜR[*] Selami ERDOĞAN[**]
ÖZ
Bu çalışmanın konusu, Mehmed Sıdkı Esif Dede’nin tasavvuf hayatında önemli yeri bulunan Tavşanlı Mevlevîhânesi ve Divân’ındaki ilâhî aşktır. Esif Dede’nin çocukluğu, eğitim hayatı, intisab ettiği tarikatlar, eseri ve hizmetleri dikkate alınarak aşk kavramı ele alınmış; kavramın diğer kavramlarla olan mânâ ilişkisini görmek amaçlanmıştır. Yetiştiği aile ortamı ve çevresindeki kültürün tesiriyle Esif Dede, tasavvufî bir hayat sürmüştür. Halvetî olan ailesinden Halvetî adâb ve erkânını gören Esif Dede, pîrinden aldığı manevî terbiye vesilesiyle Mevlevî adâbını talim etmiştir. Mevlevî ve Halvetî tarikatlarının manevî neşve ve heyecanından beslenen Esif Dede, ilâhî aşk eksenli bir mânâ zenginliği ile kısacık hayatına birçok hizmet sığdırmıştır. Bu hizmetlerinden artan vakitlerinde bir eser telif etmiştir. Mevlevî geleneğinden edindiği fikrî ve ruhî olgunluğu temsil eden tek eseri, manzum olarak kaleme alınmış olan Dîvân’ıdır. Edebî bir eser olmasına rağmen Divân’ındaki ilâhî aşk vurgusu, onun tasavvuf telakkisini ortaya koyar mahiyettedir.
Esif Dede’nin Dîvan’ında, ağırlıklı olarak iki başlık üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Bunlar, Mevlevîlik ve aşktır. Aşk anlayışının diğer kavramlarla olan bağı, bu çalışmada mukayeseli bir şekilde ele alınmıştır. Bu minvalde aşk kavramının; zühd, ihlâs, fakr, verâ ve şükür gibi tasavvufî makam belirten kavramlarla güçlü bir ilişki içinde olduğu görülmüştür. Söz konusu mana kolerasyonunda Mevlevîlik kültür ve adâbını yansıtan şeyh, derviş, tekke, sohbet, semâ, hırka, külâh, ney ve mahfil gibi kavramlara da rastlanmaktadır. Tasavvufun teşekkülünde yer alan seyrü sülûk, akıl, naz, niyaz gibi kavramlar da Esif Dede’nin Dîvân’ında altını çizdiği kavramlar arasındadır. Bütün bu kavramların ortak özelliği ise hepsinin ilâhî aşk ekseninde kaleme alınmış olmasıdır. Esif Dede’nin gerek yaşantısında gerekse Dîvân’ında ilâhî bir aşk ve muhabbetin merkezî bir konumda olduğu görülmektedir.
Anahtar Kelimeler: Tasavvuf, Mehmed Sıdkı Esif Dede, İlâhî aşk, Mevlevîlik, Mevlevîhâne
Mehmed Sıdkı Esif Dede, One of the Last Pirs of Kütahya Mevlevi Order: Tavşanlı Mevlevihanesi and the Concept of Divine Love
Meryem SOYGÜR[*] Selami ERDOĞAN[**]
Abstract
The subject of this study is the concept of divine love in the Divan of Tavşanlı Mevlevihanesi, which holds an important place in the Sufi life of Mehmed Sidki Esif Dede. The concept of love is examined by considering Esif Dede’s childhood, educational life, services, the orders he joined, his work, and his services; the aim is to see the meaning relationship of the concept with other concepts.
Influenced by the family environment he grew up in and the surrounding culture, Esif Dede led a Sufi life. Having witnessed the Halveti etiquette and customs from his Halveti family, Esif Dede learned Mevlevi etiquette through the spiritual training he received from his master. Nourished by the spiritual joy and excitement of the Mevlevi and Halveti orders, Esif Dede packed his short life with many services and works, centred on divine love and rich in meaning. In his spare time, he composed a work. The only work representing the intellectual and spiritual maturity he acquired from the Mevlevi tradition is the Divân, written in verse. Although it is a literary work, the divine love in Divânid reveals his Sufi perception.
Esif Dede’s works focus mainly on two topics: Mevleviism and love. The connection between the concept of love and other concepts is examined comparatively in this study. In this vein, it is seen that the concept of love has a strong relationship with concepts that denote Sufi stations, such as zühdr ihlâs, fakr, verâ, and şükür. This correlation of meaning is also reflected in concepts such as the sheikh, dervish, tekke, sohbet, sema, hırka, külah, ney, and mahfil, which reflect the Mevlevi culture and its etiquette. Concepts such as seyrü sülük, akli, naz, and niyaz, which play a role in the formation of Sufism, are also concepts emphasised by Esif Dede in his Divan. The common feature of all these concepts is that they are written around the axis of divine love. It is evident that divine love and affection occupy a central position both in Esif Dede’s life and in his Divan.
Keywords: Sufism, Mehmed Sıdkı Esif Dede, Divine love, Mevlevi Order, Mevlevihane.
Giriş
Sûfîlerin manevî hâlleri, ilim, edep, tevâzu ve ibadetleri o dönemde yaşayanlar için temsil özelliği taşımaktadır. Günümüzde, popüler kültürün etkisiyle özellikle gençlerin, bu manevî hâllere rağbeti azalmıştır. Bu hâller, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) örnek hayatından beslenen sûfîlerin rıza, marifet, tevekkül ve ilâhî aşk gibi kavramlarında yaşayarak günümüze kadar gelmiştir. Bu ilâhî aşkı, yaşantısıyla kendi çağında yaşatan maneviyat önderlerinden birisi de Mehmed Sıdkı Esif’tir. 1698 yılında Kütahya’nın Tavşanlı kasabasında dünyaya gelen Esif Dede, Tavşanlı’nın sembollerinden Ars- lanbey’in torunudur. Tavşanlı’da simge haline gelmiş ve Osmanlı devletinin önemli komutanlarından olan, Tavşanlı’nın fatihi diye de ün yapmış Bicaroğlu Arslan Bey değerli bir devlet adamı ve Mevlevî şeyhidir.[1] Babası ve dedesi Halvetî olan Esif Dede, Halvetî olarak büyüyüp belli bir yaştan sonra babasının teşvikiyle Kütahya Mev- levîhânesi’nin şeyhi olan Mustafa Sâkıb Dede’ye talebe olmuştur. Böylece Mevlevîliğe intisab etmiş ve buradaki eğitimini tamamladıktan sonra Sâkıb Dede’nin tensibiyle Tavşanlı’da bir Mevlevîhâne kurmuştur. Altı seneden ziyâde Tavşanlı Mevlevîhânesi’nin şeyhliğini yapan Esif Dede, (v. 1733) otuz beş yaşındayken vefat etmiş ve Mevlevîhâne’nin bitişiğindeki semâhaneye defnedilmiştir. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra da kabri Konya’ya nakledilmiştir. Vefatından sonra oğlu Abdülhafîz Efendi, şeyhliğe tâyin edilmiş ve şeyhlik silsilesi Tavşanlı Mevlevîhânesi’nde babadan oğula son postnişin olan Mehmed Ziya Dede’ye kadar devam etmiştir.[2]
Esif Dede’nin en belirgin özelliği Tavşanlı’da Mevlevîhâne kurmuş ve yıllarca buranın şeyhliğini yapmıştır. Böylece Asr-ı Saadetten beri yaşanan zühd ve ilâhî muhabbet hayatının günümüze ulaşmasına vesile olmuştur. Mevlevîlik adâb ve erkânın Esif Dede üzerinde bıraktığı en büyük özellik, “mevcudat ve hadisata ilâhî aşk penceresinden bakma” hâlidir diyebiliriz. Mevlevîliğin pek çok coğrafyada yayılıp benimsenmesine vesile olan bu ilâhî aşk hâli, Tavşanlı ve çevresinde de bu derecede etkili olmuştur.
Bu çalışma, Esif Dede’nin Dîvân’ında vurguladığı ilâhî aşkı, onun tasavvuf telakkisi çerçevesinde diğer tasavvuf kavramlarıyla olan ilişkisini görme amacıyla yapılmıştır. Dîvân’daki aşk kavramı, diğer kavramların mana vurgularıyla birlikte ele alınsa da Mevlevî dervişlerin halvet, semâ, zikir, çile ve diğer ibadetlerinin membaı olan aşk, gündelik yaşantıdaki doğruluk, tevâzu, hilm ve istikamet gibi ahlak ölçülerinde görünür olmuştur. Tavşanlı Mevlevihânesi ve Divân’la sınırlı olsa da bu çalışmanın önemi, Mevlevî kültür mirasına farklı bir noktadan katkı sağlar. Divân’ın tek nüshası Süleymaniye Kütüphanesi, Nafiz Paşa Bölümündedir. [3] Alıntı yaptığımız beyitlerin sadeleştirilmesi müellif sadeleştirmesidir. Metnin orijinal transkripsiyonu ise dipnotta verilmiştir.
- Mevlevî Kültüründe ve Esif Dede’de Aşk
Allah’ın Rab sıfatı gereği ve Hz. Mevlânâ’nın “Hamdım, piştim, yandım”[4] sözüyle de anlatılmak istendiği üzere insanlar belirli bir eğitim ve terbiyeden geçtikten sonra kemâle erer. Bu terbiyeyi Ebû Ali ed-Dekkāk (v. 989), bahçıvanın elinde tatlılaşan dağ meyvelerine benzetir: “Kendiliğinden yetişen ağacın meyvesi olmaz; olsa da tadı olmaz. Dağlarda yetişen meyvelere aşı yapılarak cinsleri ıslah edilir, emek verilir ki meyvesi bol ve lezzetli olsun. Bunun gibi insanın yetişmesi de ona emek verilmesine ve sohbetle aşı yapılmasına bağ- lıdır.”[5] Müminin bu tekâmül süreci, tarikat pirlerinin muhtelif terbiye usulleriyle yapılır.
Tarîkatlar kendilerine has terbiye usullerini benimseyip, üç yolla Hakk’a vâsıl olmuşlardır. Bu üç yol: tarîk-ı ahyâr, tarîk-ı ebrâr ve tarîk-ı şettar’dır. [6] Tarîk-ı ahyâr ibadete düşkün olanların, tarîk-ı ebrâr nefis terbiyesini esas alanların, tarik-ı şüttâr ise aşk ve muhabbet ehlinin yoludur. Mevlevîlik aşk ve muhabbeti esas alan bir tarîkattır. Mevlevîler buna bağlı olarak bütün mevcudata hoşgörü ile bakıp, yaratılanı yaratandan ötürü sevme enginliğine sahiptirler.
Mehmed Sıdkı Esif’in hayatındaki dönüm noktası Mustafa Sakıb Dede’dir. Sakıb Dede, Esif Dede’nin eğitim aldığı atalarının dışındaki mürşidi ve tek hocasıdır.[7] Mustafa Sâkıb Dede’yi merhamet ve himmetle niteleyen Esif Dede, onu kendisi için büyük bir nimet olarak görmektedir. Gönül verdiği ve ilahî aşka vesile bildiği şeyhinden manevî anlamda çok istifade ettiğini düşünmektedir. Mür- şîdine olan bağlılığı ve muhabbeti,[8] Esif Dede’nin aşk anlayışını şekillendirmiştir.
Hazret-imürşîd, Şeyh Sâkıb merhametin kaynağı
Yüksek himmeti ve asıl nimeti onda görmekteyim.[9]
Aynı dili konuşup da gönlünü alan kimse olmaz Esif’in
O hakikati bilenden çok kazancım var benim.[10]
Mehmed Sıdkı Esif aşk ile yoğrulmuş bir tasavvuf anlayışına sahip olduğundan hayatındaki bütün dinamikler de ilâhî aşk eksenli olmuştur. Çocuk yaşta Mevlevîliğe intisap eden, Mevlevîlik kültür ve adabına göre yetişen Esif Dede, bu kültürde birer basamak ve durak olarak kabul edilen kavramlara aşk merkezli anlamlar yüklenmiştir. Bu anlamlar, divandaki diğer kavramlarla beraber aşağıdaki başlıklarda ele alınacaktır.
Tarikatlarda toplu zikir türü olan devrân gibi semâ ayini de varlığın kemâl dereceleri bakımından yolculuğunu sembolize eder. Bitkiden hayvana, hayvandan insana varlığın kemâl derecelerini sembolize eden bu yolculuk, her insanın en kemâl noktasına tırmanabilmesi içindir. İnsanın, insan-ı kâmile dönüşmesini temsil eden devrân[11], aynı zamanda vecd ile semâ yapan aşkın hâlidir. Hücvirî şeriatı vâcip kılan şeyin işitme ve nakletmeye bağlı olduğunu ifade eder. Ona göre bilginin elde edilmesindeki zorunlu kural, işitme eylemidir. Bu bağlamda işitmek anlamındaki semâ,[12] Mevlevilikteki önemli aşk sembollerinden biri olarak öne çıkar.
Esif Dede için semâ, aşk ile ifade edilecek kadar değerlidir. Onun için hakîkî semâ olan aşk semâsı, geceyi aydınlatan nûra kavuşmak için yapılan bir zikirdir. Değeri mücevherât ile kıyas edilemeyecek kadar büyük ve paha biçilmezdir. Her ne kadar ilk dönem mutasavvıfları semâ ile musikîyi birbirinden ayırt etmeyip, semânın nağme kısmına vurgu yapmışlarsa da[13] Esif Dede için ise semânın temeli ve hammaddesi ilâhî aşktır. Bu konuda o, şunları söylemektedir:
“Aşk devrânıdır bu; fâni olmak da bir, talep etmek de bir der hemen
Hakîkî tâlib tek ve kusursuza gözünü diksin.”[14]
“Aşk denizinde dalgıç olalı bu gönül,
Aşk devrânını bir mücevher gibi yüzeye çıkardı ve mercan gibi değerli kıldı.”[15]
Esif Dede Allah aşkını hayatının her alanına yerleştirmiş, uygulamış ve hissedip hissettirmiştir. Mensubu olduğu Mevlevî kültür ve geleneğinin bir parçası olan devrândan, “aşk devrânı” diye bahseder. Aynı şekilde Mevlevîlerin istişare odaları olarak bilinen mahfilleri[16] aşk meydanı, aşk gemisi ve aşk tekkesi olarak adlandırır.
İlâhî aşkla yanan âşıkı, aşkın sultanı olarak isimlendirir.
“Değersizleşir aşk meydanında şekilci olan bir zühd anlayışıyla zâhid
Geçip gider aklının ermediği kuru bir sohbet ile.”[17]
“Pîr, temiz kalpliliği, nuru ve yüzündeki aşk yansımasıyla bilinir
Hakiki bir pîr kalbindeki saflığa ve temizliğe her zaman sahiptir.”[18]
Esif Dede’ye göre aşk, kalbe zuhur eden doğal bir zühdtür. Elinde olmadığı için dünyadan el çekmiş gibi görünen ama kalbinin derinliklerinde mâsivâya sevgisi bulunan şekilci, zâhidler gibi olmaz. Zühd, maddî olanı elinden ziyâde gönlünden çıkarma hâlidir. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, “Dünya nedir? Ne kumaş ne kadın ne de paradır. Dünya insanı Allah’tan alıkoyan şeydir”[19] diyerek gönülden silinmesi gereken mâsivâya dikkat çekmiştir.
“Gönül sarayı Allah’ın evidir; onu temiz tut
Tâ ki aşkın sultanı sohbet askerleri ile o saraya girsin.
Hakk’a kulluk etmeğe aşk tekkesine gir
İnkâr eden kalbinde Hakk’ın kokusu var.”[20]
Sûfîlerin nazarında kerih görülen mâsivâ, gönül sarayını kirletir. Onu temizlemenin bir yolu aşktır. Zira aşk-ı hakîkî Allah için olandır. Ancak ilâhî aşka uzanan yollar, meşakkatlerle dolu vahdet vadisinden geçer. Vahdet vadisi ise mâsivâ tuzaklarıyla sarılmıştır. [21] Birliğe ulaşmak ve bir olana âşık olmak binlerden sıyrılmakla mümkündür.
“Esif denizinde aşk gemisi ile o sevgiliye var
Yoksa gurbet diyarı bu dünyada perişan olursun.”[22]
“Tâbi olanlarını hamlıktan çek kurtar ey zâhid
Gel bedenini ney gibi delik deşik eyle, aşkın ateşiyle yakarak.”[23]
Esif Dede Dîvân’ında bir Mevlevî Pîrini, ancak onun yüzünde parlayan aşk ışıltısıyla tanınabileceğini belirtmiştir. Ona göre ilâhî aşkla yanan bir kul, ateş ile dağlanıp bağrında delikler açılan bir ney gibidir. Mevlânâ neyi yakan ateşin aşk ateşi olduğunu söyleyerek aşkın tüm cihanda bulunduğunu ve her varlığın kendi istidadınca yanarak kemâl noktasına ilerleyeceğini anlatmaktadır. [24] Divân’da bu yolculuk, ilâhî aşk ateşinin hem güzelliği hem de zorluğu nazara verilerek ele alınmıştır.
Özetle Mevlevîlikte ve Esif Dede de aşk; zühd, kalb, mâsivâ ve çile gibi tüm diğer kavramları belirleyen bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Hepsini tetikleyen güç ilâhî aşktır ve hepsi de içinde bu aşkı barındırmaktadır. Allah’ı hakîkî mânâda sevemeyen, kalbinde, aklında, ruhunda başka sevdalarla mâsivâya dalarak, zâhid olma yolundaki kapıları da kapatmaktadır.
- Mehmed Sıdkı Esif’in Tasavvuf Anlayışı Bakımından Aşk
Aşk sözlükte şiddetli sevgi ve aşırı muhabbet mânâsında, kendini tamamen sevgiliye adamak, sevgiliden başkasını gözü görmemek anlamlarına gelmektedir. [25] Sevgi ve muhabbet beslenmesi gerekenlerin başında ise Allah c.c. ve O’nun habibi Hz. Muhammed (s.a.v.) yer almaktadır. Taftazanî’ye göre iman, kalbin tamamıyla meyletmesi anlamına gelen ve aşkın temeli olan sevgi esasına dayanmak- tadır.[26] “İman edenler Allah’ı severler”[27] ayet-i kerîmesi ve Hz. Peygamberin Hz. Ömer’e “Ben sana herkesten daha sevimli olmadıkça gerçekten iman etmiş olmazsın”[28] buyruğu, Allah ve Peygamber aşkının iman ile ilişkilendirilecek ölçüdeki önemini ortaya koymaktadır. Mutasavvıfların iman tanımında önemli bir yeri olan sevgi ve ilâhî
aşk, imanın niceliği konusunda belirleyicidir.[29]
Kur’an, sünnet tatbikli ve ilâhî aşk ekseninde bir hayat sürdüren Hz. Mevlânâ’nın bu yolculuğundaki duygusuna ve aşkına “Ben bende değil” ifadeleriyle tanıklık ediyoruz. [30] İlâhî aşk, Esif Dede’nin de hayatına akseden en güçlü duygu olarak görülmektedir. Esif Dede’nin aşk anlayışı Dîvân’ında yer verdiği birçok kavramı kapsayan bir mânâ olmuştur.
Esif Dede şiirlerinde muhtevâya ağırlık verdiği gibi yaşantısında da duygu içerikli bir hayat sürdüğünü yine dizelerinden okuyoruz. Kederinin, sevincinin, sabahının, akşamının her anının aynı duygu ve aşk ile dolu olduğunu görüyoruz. “Cumanız aşk ola… Aşkınız bâki ola” gibi Mevlevî deyimlerinin içten dışa yansıyan bir hâl olarak hayatın tüm duygularını kuşatıcı bir yerde olduğu görülmektedir.
“Derde düşüren o sevgiliye duygu
Duygu ona, bayramına, her anına duygu.
Gece gündüz âşık çaresiz dertli yatar köşesinde
Hem sabahına hem akşamına duygu.
Âşıkların yolundaki o aşığa yazık,
Gül ruhuna, çiçek kokulu saçlarına ve güzel endamına, tamamına duygu.
Dost olmayan bu şehrin duygu dolu şarabı, her kadehinde
O aynı duygu, başında ortasında ve sonunda hep duygu.
Duygu o gönül alan ve gönül yaralayan sevgiliye Esif
Duygu onun her anına ayına yılına ve gününe duygu.”[31]
Esif Dedenin vurguladığı aşk duygusu, ilk dönem sûfîlerden itibaren yaşantıyı kuşatan bir hâl olarak görülmektedir. Ayrılık, hicran ve hüzünle gece gündüz dertli gezmeyi, aşkın hâli olarak tanımlayan Sülemi (v. 1021), âşık, baktığı her yerde ve her anda o sevgiliyi gören kişi olarak tanımlar. Bu yüzden içinde sevgilinin olmadığı şehrin ahâlisi, âşığa düşmanı gibi görünür. “Muhabbet ateştir. Özlem onun alevidir.”[32] sözleri sevgiliden ayrı kalmanın zorluğunu anlatır. Tasavvuf literatüründe bu hâl, beşere olan mecazî aşkla başlasa da nihayetinde Allah’a c.c. ve Rasûlüne (s.a.v.) olan ilâhî aşk olduğu görülmektedir. [33]
“Aşk ağlatır, dert söyletir” düsturunca aşk, İslam Edebiyatında şiirle ifade edilmiştir. [34] Sözün dilden ahenkle taşması için duygunun coşkun olması gerekir. İnsanın heva ve heveslerinden kurtulması, duyguların tek duyguda toplanmasını sağlayan aşk olduğu görülmektedir. Esif Dede dizelerinde kendi gönlüne, “Aşk atına binmiş bir âşık için başka güzellere gerek yok ey gönül” der ve âşık için başka bir güzel gerekmeyeceğine inanır. Bu dünyada aşk kadar güzel bir mezhep görmediğini, ancak bu sayede aşkların ve âşıkların bâkî olduğunu ifade eder ve ilâhî rızadan başka bir himmet, bir gaye bulunmadığı sonucunu ortaya çıkarır.
“Güzel olanın ruhu ve kalbi aşk ilmini ta’lim eder durur
Sanmaki bana bu gördüğün aşk ilmini mekteb öğretti.
Dünyada aşk kadar güzel bir yol görmedim
Aşkı yaşayan ol sen, çünkü böyle öğretti bu yol bize.”[35]
Aşkın vesile olduğu aşk hali, himmetlerin bir şeyde toplanması anlamına gelen cem hâliyle de ilişkilidir. Zira bazı sûfîlere göre cem hâli, âşkın Allah’tan başka bir sevdasının kalmamasıdır. Sevinç ve neşe gibi duyguların, hüzün ve keder gibi duygulardan olan farkın ortadan kalkmasıdır. Bu yüzden muvahhidlerin “derdi Allah olanın başka bir derdi olmaz” kelamı, cem makamını anlattığı kadar âşığın aşk hâlini şerh eder.[36]
Esif Dede, aşkın sadece yaşanarak bilinebileceğini tarikat mektebinden öğrendiğini söyler. Ona göre aşk, öğretilmez. Aşka giden yol gösterilir. O yolu aşkla aşan, aşka vasıl olur.
“Hak ile birlikte olan gönül sarayları kurulmuştur
Var ise o aşkın çilesini çekenlerin mekânıdır dergâhlar.”[37]
“Aşkın zirvesindeki bir yiğittir Derviş Esif
Sanma onu rızık için ağlamayan bir ikiyüzlü.”[38]
Özetle Esif Dedeye göre aşk; başlangıçta keder, hüzün, özlem, hasret ve çileye düşürür. Esif Dede’nin ilâhî aşkını yansıtan beyitlerinde dünyada aşk kadar güzel bir yol olmadığı ve aşkın okullarda öğrenilemeyeceği ancak yaşanarak öğrenilebileceği vurgulanmıştır. Bu yaşantı, rızık için ağlamayı gerektirir. Çünkü bu ağlama, her kulun aczini bildiği, Allah’ın da nihai kudret ve azametinin kul tarafından tasdikidir. Aşk yolculuğunun sonunda ise tüm hallerin tek bir hâl olduğu cem makamıyla ilişkili görür. İlahi bir lütuf olan bu makam, çalışılarak kazanılmaz.
2-1 Esif Dede’nin Zühd Anlayışındaki Aşk Unsuru
Sözlükte yüz çevirmek ve rağbet etmemek anlamlarına gelen zühd, dünya malına ve eğlencesine, şana, şöhrete rağbet etmeme, az ile yetinme zühdün tanımları arasındadır.[39]
“Siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz ama âhiret hayatı daha hayırlı ve daha kalıcıdır”[40] ayetindeki ahiret vurgusu, dünyanın zemmeden diğer naslarla birlikte, tasavvuf literatüründeki zühd kavramını belirler. Hadis eserlerindeki zühd bâbları, ebedî olan ahiret yurdunun, geçici olan dünya hayatından daha hayırlı olduğunu, zaruretler haricinde dünyadan yüz çevirmeyi anlatan hadisleri bir araya toplamıştır.
Hz. Peygamber’in bilinçli olarak tercih ettiği zühd yaşantısı, Ashâb ve Tabi‘în nesli içindeki zâhid zümresince devam etmiş ve tasavvuf ilminin pratikteki ilk örneği olmuştur. Sonraki dönemlerde, zühdün taklidî uygulamalarına mâni olmak üzere, onun kalbî yönü daha çok nazara verilerek, masivânın kalbten çıkarılması vurgulanmıştır. [41]
Esif Dede zühdün, zâhidden değil âşıktan öğrenileceğini savunur. Ona göre zühdün erbabı, âşıktır. İlâhî aşkı olmayan zâhidin zühdden bihaber olacağını aşağıdaki dizelerinde dile getirir:
“Bilginin ve hikmetin üstadlarından aşk dersi al
Ne bilsin zâhid, vâiz bu yolun aşkını.”[42]
Esif Dedeye göre zâhid gözü yaşlı ve üzgün olur. Onun gam ve kederi o kadar derindir ki aşk ateşinin hararetini hissetmez. Tevbe edip Hakk’a dönmekle başlayan bu aşk, zâhidi Allah Tealâ’dan gayrısına isteksiz yapar. Tasavvuf literatüründe zâhid, bu isteksizliğiyle tanımlanır.[43] Aşağıdaki mısralarda Esif Dede, masivâya duyulan isteği, puta tapmaya benzeterek zühdü aşk makamına çıkarır.
“Kalbi kederli bir zâhidin üzüntüsünden gözü yaşlıdır
Aşk ateşinin harareti ona vurursa o ateşte yanar.
İlâhî aşkı eylersen Hakk’a eyle
Takvâ ile tövbe et ve Hakk’a dön.”[44]
“Kaba ve soğuk olan zühdü bizden umma ey zâhid
Biz cismimizi bu ilâhî aşka oluk eyledik.”[45]
“Zâhid bilgisini ne zamana kadar perde ardında saklar
İlâhî aşka düşen anlar Lât ve Menât putunun ne olduğunu.”[46]
Esif Dede zâhidi tanımlarken onun hayatında sadece ilâhî aşkın var olabileceğinden, takvâlı olmanın ve tövbe etmenin lüzumundan bahseder. Sûfî şiirlerinde zühdü birçok yerde ilâhî aşkla bağdaştırır.
2-2 Esif Dede’nin Fakr Anlayışındaki Aşk Unsuru
Maddî ve manevî ihtiyaç anlamındaki fakr kelimesinin müştakları, Kur’an-ı Kerim’de çokça zikredilmektedir. Tüm mevcudatın Allah c.c.’ya muhtaçlığı demek olan fakr insanın en önde gelen özelliklerinden birisidir. [47] Bunu fark etmese de insan, fakirdir. “Ey insanlar Allah’a muhtaç olan sizlersiniz”[48] ayeti, insanın bu yönünü belirtir. Tasavvuf terimi olarak fakr, “insanın zorunlu ihtiyaçlarını karşılayacak imkânlardan yoksun olması” veya “kendisini her zaman Allah’a muhtaç bilmesi” anlamındadır.[49]
Hâce Abdullah el-Ensarî el-Herevî fakrı üç aşamada değerlendirmektedir. Birinci aşaması zâhidin fakrıdır ki dünyadan ve maddiyattan uzaklaşmayı kalben yapar. Dünya ve içindekiler ile kalbini meşgul etmez. Kahrını da lütfunu da istemez ve çekmez. Dünyalar onun olsa, ya da dünyaları kaybetse bir arpa tanesi kadar sevinmez ve üzülmez. En önemlisi de terki terk düsturunca düşünce bazında dahi dünyanın gailesinden kurtulur. İkinci aşaması hâl ehli olup da riyâ kirine bulaşmamaktır. En üst aşaması ise sûfînin fakrı olan Allah’ın birliğinde ve o vahdetin derinliğinde kaybolmaktır.[50] Zatında her ne güzellik varsa Hak’tan bilmektir, sadece O’ndan istemek ve yalnızca O’na muhtaç olmaktır.
Kulun Allah’ın azametinin karşısında kendi fakrının idraki içinde olmasının değeri açıktır. Tasavvufta bunun dayanağı Allah’ın c.c. kendisini Ganî, kullarını ise fakir olarak sıfatlandırmasıdır.[51]
Esif Dede’nin hayatında fakr, bir yaşam tarzını ifade etmektedir. O hayatında ilâhî muhabbeti, maneviyatı, ilâhî aşkı, öncelemiştir ve maddeye kesinlikle teveccüh etmemiştir. Esif Dede Sûfîlerin “Fakr tamamlanınca geriye sadece Allah kalır”[52] cümlesini ilâhî aşk anlamında hayatının merkezine almıştır.
“Dervişe günah yerine maddiyattan uzak Hakk’a ulaşmak yeter
Mevcudatı terk edene maddiyattan sıyrılma yolu fenâ yeter.”
“Dervişin yetindiği azlık Esif’e iyi gelir
Eski bir hırkayla molla külâhı fazlasıyla bana yeter.”
“Sonsuz bir aşk ile doldu dolalı çocuk kalbim
Kutsal bir feyz ile cüzî bir gıda yeter.”[53]
Esif Dede fakr sahibi bir dervişin süslü ve şaşaalı bir yaşantısının olamayacağını, tevâzu ile kuru bir hasırın ona yeterli geleceğini ifade ederken fakrın içindeki zühde ve ilâhî aşka da vurgu yapmaktadır.
2-3 Esif Dede’nin İhlâs Anlayışındaki Aşk Unsuru
İhlâs, sözlükte “temiz sevgi ve yürekten bağlılık; ibadetlerdeki içtenlik.”[54] olarak tanımlanmıştır. Kalbi menfaat düşkünlüğünden, riyâdan, şirkten, kötü duygulardan arındırıp, Hakk’ın rızasını gözetmeyi, O’na yönelmeyi, niyet ve amellerinde samimi olmayı ifade eder. İhlâs, insanların değerlendirmesini dikkate almayarak, yalnızlığı ve tenhalardaki ibadeti tercih etmektir.[55] Dolayısıyla gösteriş ve riyâ gibi niyetlerle beğeni için yapılan ameller bu babtan sayılmamıştır.
“Dikkat et, halis din yalnız Allah’ındır”[56] ayetindeki halis dinin nas- lardaki manası, ihlâsın da mana çerçevesini belirler. “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz”[57] ayetindeki kanaat, tevekkül ve fakr gibi kavramlar, bu çerçevedeki manalardır.
Sûfîlere göre ihlâs öyle bir berekettir ki sığları derin, azları çok eder. Bu yüzden samimi olan az ibadet, ihlâslı olmayan çok ibadetten evlâ görülmüştür. Kurtuluş reçetesi olarak öne çıkartılan ihlâs ancak muhlislerin bir özelliği, olarak belirtilir. Zira muhlisler, ihlâsla yapılan amelden nefsine pâye vermezler.[58] İhlâs daima huzurda olmanın bilinciyle sükûneti koruyup saygıyı yitirmemektir ve bu manevi hâli sadece ibadet hayatında değil bütün bir yaşantısına davranış olarak yansıtabilmektir. Haris el-Muhasibî (ö. 857), ihlâs, kastı yalnızca Allah c.c. olan maneviyat erlerinin manevî makamı olarak tanımlamıştır. [59]
Esif Dede Dîvân’ında ihlâs kavramı yerine, samimiyet kelimesini kullanmıştır. Onun ihlâs anlayışı, aşk vurgusuyla şekillenmiştir. Ona göre aşk, samimiyet gerektirir. Dinde samimi olmayan bir vâiz, âşığın hâlini kolayca kınar. Ancak “âşığın samimi duası, vâizi de vâizin minberini de yakar” diyerek ihlâsın önünde ilim engelinin bulunabileceğine dikkat çeker.
“Duygusu ve samimiyeti olmayan vâiz aşk ateşini ayıplar
Bir gün o vâizin aldığı ahtan kendisi ve minberi yanar.”[60]
“Bilse o aşkın nasıl olduğunu
Vâiz bu konuda kesinlikle şüpheye düşmez.”
“Hakikati görmesine perde olur bilgisi
Bu yüzden gizlidir ona hakikatin yolu.”[61]
Özetle, Esif Dede Dîvân’ında ibadetin aşk ile yapılmasının değerini vurgulamıştır. “Ben biliyorum” duygusuyla tevâzunun zedelenmesi ilâhî aşkı ve ihlâsı da zedeleyecektir. İhlâsın ve aşkın olmamasıyla hakikatin perdeleneceğinden ve amelin ruhunun kaçacağından bahsedilir. Sûfîlere göre amelin gerçek ruhu aşk ve ihlâstır. Ne ihlâssız ve ilâhî aşksız bir ibadet ne de ibadetsiz aşk Sûfîye göre bir anlam ifade etmez.
2-4 Esif Dede’nin Tanımıyla Akıl Aşk İlişkisi
Sözlükteki alıkoymak anlamının yanı sıra, bağ olma, bağlama gibi anlamlara da gelen akıl,[62] var oluşun hakikatini bilen güç olarak tarif edilir. Doğru ile yanlışı farkettiren yeti olarak akıl insanı diğer varlıklardan ayıran en belirgin özelliktir. [63]
Akıl, Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette insana yüklenen sorumluluklarla ilgili ele alınmış, akıl bâliğ olanlar düşünmeye, akletmeye ve tefekkür etmeye davet edilmiştir.[64] Cüzî irade ile kula ait pay akıl nispetinde verilmiştir.
Aklın ilâhî aşka engel olma ve kalp gözünü perdeleme tehlikesi, Dîvân’da vurgulanan iki yöndür. Esif Dede, her şeye aklıyla yetebileceğini düşünenleri ve aklına güvenenleri, ziyanda ve doğru yoldan sapmış olarak değerlendirmektedir. Zira akıl aşk ilişkisinde akıl, aşka zarar verir.
“Velî aklına güvenerek doğru yoldan sapmış
Aşkın ipiyle Hakk’a yakınlaşmış ve onu aşkı korumuş
Akıl kuvvetli bir sığınağı olmuş zulmün
Onun için bütün kâr ilâhi bir aşktadır.
Işığını saç ve aşkınla yakan ol
Mahbubumuz olan Allah c.c. aşka akıldan daha çok rağbet eder.”[65]
Esif Dede, kurbiyet makamlarına mâni olan aklî engellerin, aşk gayretiyle aşılacağını ifade etmiştir. Ona göre ilahi cezbeye kapılan aşk kuvveti, manevî seyrinde ayak bağı olan aklı veya aklî engelleri gece ibadetleriyle kırarak âşığı mâşukuna yaklaştırır.
“Gecelerini mahveden aşk baltasını al eline
Gel de harab olan aklının duvarlarını yık.
Aklın sermayesinden ne fayda sana
Aşk ipiyle yola gel ve cezbol.”[66]
“Hakk olan bu yolda bilgi eşlik etti bana
Onun için ilâhî aşkın yolu bana yeter”[67]
Özetle Esif Dede eserinde zararlı gördüğü aklın ilâhî aşka engel olduğunu düşünmektedir. İnsanın mertebeleri olduğu gibi, eşrefi mahlûk olmaya vesile akıl, sâlike ayak bağı olabilir. Aklî güçten zehirlenerek, kibre kapı aralar ve bazen zararlı bir güce dönüşebilir. Böylelikle mümin aklî delillere dayanarak zulmedeci olabilir. Ancak aşk ve ihlâsın kalbini doldurduğu âkil kimse, bundan müstesna olur. Âşığın hâlini anlar, onu hor görmez ve duası makbul salih kullar zümresine girer. Esif Dede dizelerinde Allah c.c. katında ilâhî aşkın ve samimiyetin zarar veren bir akıldan daha makbul olduğunu ifade etmektedir.
Sonuç
Esif Dede’nin tasavvuf kültürünün içine doğduğunu, çocukluğunda Halvetî şeyhi olan babası ve dedesinin tedrisatıyla, gençliğinde ise Mevlevî şeyhi Mustafa Sakıb Dede’nin rehberliğinde ilâhî aşk tohumlarının atıldığı ve neşv ü nemâ bulduğu görülmektedir. Bu düşünce sisteminde yetişen Mehmed Sıdkı Esif atalarından ve hocalarından aşk almış, kendinden sonraki nesle de aşk dağıtmıştır. Esif Dede’nin kendi dönemine yaptığı hizmetlerin neticesinde sevilen ve kabul gören bir Allah dostu olarak tanınmıştır. Esif Dede’nin intisâbı ve tek eseri olan Dîvân’ındaki alt başlıklara bakıldığında ondaki duygu yeterliliği ve olgunluğu görülmektedir. Bu olgunluğa erişmesindeki sebeplerin çocukluğu, gençliği ve eğitim hayatı dönemindeki tasavvufî çevre olduğu söylenebilir. Onun yaşam için tanımladığı gayeyi, “pazarından doğru aşkı satın almak ve hayatı ihlâs ve istikamet üzere sürdürmek” olarak tamamlayabiliriz.
Mutasavvıf kişiliğiyle sürdürdüğü hizmetlerinde ve Esif De- de’nin tasavvuf telakkisinde ilâhî aşk, merkezi bir noktada bulunur. Esif Dede’nin tasavvufî yönü hakkında toplanılan veriler ve Dîvân’ında geçen diğer tasavvuf kavramları onun âşık kimliğiyle tutarlı bir portre sunar. Bu portre, Mevlevîlik adâb ve erkânının renklerini taşısa da Esif Dede’de özgünleşen bir görünüm almıştır. Zira hayatında ve eserinde aşk ve Mevlevîlik konularına ağırlık verildiği görülmüştür. Dizelerini aşk, âşık ve sevgili dinamikleri üzerine binâ etmiş; aşk tekkesi, aşk meydanı, aşk devrânı ve bilhassa aşk ateşi gibi terkipleri sıklıkla tekrar etmiştir. Bu terkipler aracılığıyla aşk kavramının diğer tasavvuf kavramlarıyla ilintileri oluşturulmuştur.
Divân’da aşk ile ilâhî aşkın, âşık ile Allah dostunun ve sevgili ile Allah’ın c.c. kastedildiği açıkça anlaşılmaktadır. Esif Dede’de ilâhî aşk; fakr, zühd, ihlâs ve akıl gibi kavramların yorumunda şekillendirici ve tetikleyici bir esas, öz ve kuvvet olarak vurgulanmıştır. Bu yüzden aşkı olmayan bir dervişin fakr sahibi ya da zâhid olamayacağını savunmuştur. Çünkü ona göre hakîkî bir zâhid, samimi bir tevbe ile yola girmiş müttakî bir mümindir. Esif Dede’ye göre amelin ruhu aşk ve ihlâstır. Bu yüzden bilâ-ihlâs veya aşk, yapılan ibadet kurtuluşa eriştirmez.
18 yy. Mevlevî pirlerinden Esif Dede’nin geçmişten günümüze bir köprü vazifesi görmesi ve ışık tutması amacıyla yapılan bu incelenmede elde edilen başka bir sonuç, yukardaki tespitlerden ayrılır. Zira Esif Dede, modern çağın başında, tasavvuf tarihinin ilk dönem temel kavramı olan zühdü, aşk merkezinde ve yeniden vurgulaması önemlidir. Günümüzden bakıldığında Esif Dede, modern çağa hâkim olacak pragmatik felsefelerin ve hazcılık merkezli yaşantıların sebep olacağı fikrî ve ahlakî bunalımlara peşinen bir reçete sunmuş gibidir. Kütahya’nın dışına çıkmamış ve 35 yaşında vefat etmiş olmasından dolayı ulusal bir tanınırlığı olmamış olsa da yaşantısı ve Divân’ındaki vurgular, modern insana yol gösteren evrensel bir prensipler nazarıyla okunabilir. Bu okumada iman etmeyi, ilâhî bir hidayet olarak konu dışında tutarsak Esif Dede’nin, hangi inançtan olursa olsun her insana sevgi merkezli, sade ve minimal bir hayat tavsiyesi yaptığı görülür. Bu tavsiyeden çıkarılan sonuç, bu yüzden, post-modern insana reçete mahiyetindedir.
Kaynakça
Albayrak, Nurettin. Sümmanî, Aşk Ağlatır, Dert Söyletir. İstanbul: Kapı Yay., 2007.
Arslanbey, Doğan. “Tavşanlı Araştırmaları”, Tavşanlı Araştırmaları Dergisi 1/1, 2011.
Ayverdi, İlhan. Misalli Büyük Türkçe Sözlük. İstanbul: Kubbealtı Yay., 2011.
Bolay, S. Hayri. “Akıl”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 2/246-247. İstanbul: TDV Yay., 1989.
Cebecioğlu, Ethem. Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü. İstanbul: Anka Yay.,1997.
Ceyhan, Semih. “Zühd”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 44/ 533535. İstanbul: TDV Yay., 2013.
Çetinkaya, Yalçın. “Mevlevîlikte Müzik Felsefesi: Mesnevî’de Aşk, Mûsikî, Ney”. İnsan ve Toplum, 1/2 (2011), 57-86.
Erdoğan, Selami. Şeyh Muhammed Nazım Adil Hakkâni el-Kıbrısî’nin Tasavvuf Anlayışı. Ankara: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2013.
Eraydın, Selçuk. Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi. İstanbul: Marifet Yay., 1981.
Gölpınarlı, Abdülbâki. İbtidâ-Nâme-Sultan Veled. İstanbul: İnkılap Kitabevi, 2014.
Hace Abdullah, el-Ensarî, el-Herevî. Menazilü’s-Sairin. Ter. Abdurrezzak Tek. Bursa: Emin Yay., 2022.
Hücvirî, Ali B.Osman Cüllabî. Keşfu’l-Mahcûb: Hakikat Bilgisi. haz. Süleyman Uludağ. İstanbul: Dergâh Yay., 2017.
Isfehanî, Ragıb. el-Müfredât fi Garibi’l-Kur’an. Beyrut: Dâru’l-Ma’rife.
İbn Manzûr. Lisânu’l-Arab, Dâru’l-ihyâ. Beyrut: 1999.
Kocaman, Mesut. Dinçel, Ömer Faruk. Tavşanlı Mevlevîhânesi. Tavşanlı: Anıt Matbaası, 2011.
Kuşeyrî, Abdulkerîm. er-Risâletü’l Kuşeyriyye. II/553. Mısır: 1966.
Kuşeyrî Abdulkerîm. Risâletü’l-Kuşeyriyye. haz. Süleyman Uludağ. İstanbul: Dergâh Yay., 2012.
Muhasibî, el-Haris b. Esed. er-Riâye li hukukillâh. çev. Hülya Küçük. İstanbul: İnsan Yay., 1998.
Muslu, Ramazan. Osmanlı Toplumunda Tasavvuf 18. yy. İstanbul: İnsan Yay., 2003.
Özbaş, Mustafa. Esif Sıdkı Dede Dîvanı’nın Mevlevîlik Unsurları Açısından İncelenmesi. Dumlupınar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi. Kütahya: 2018.
Özçelik, Mustafa. Bana seni gerek seni. İstanbul: Türk Edebiyat Vakfı, 2019.
Rumî, Mevlânâ Celâleddîn. Mesnevî, Ter. Veled İzbudak. Gözden geçiren, Abdulbaki Gölpınarlı. Konya: Konya Büyükşehir Belediyesi, 2016.
Rumî, Mevlânâ Celâleddîn. Mesnevî, Ter. Veled İzbudak. İstanbul: Doğan Kitap, 2016.
Serrâc, Ebû Nasr Serrâc Tûsî. İslâm Tasavvufu el- Lüma. Haz. Kâmil Yılmaz. İstanbul: Erkam Yay., 2012.
Sülemî, Ebu Abdurrahman. el-Mukaddime fi’t-Tasavvuf: Tasavvufa Giriş, Ter. Ali Akay. Ankara: İlk Harf Yay., 2014.
Taftazanî, Sa’düddin. Şerhu’l-Akâid, Haz. Süleyman Uludağ. İstanbul: Dergâh Yay., 2010.
Tek, Abdurrezzak. Tarihi Süreçte Tasavvuf ve Tarikatlar. Bursa: Emin Yay., 2. Baskı, 2017.
Top, Hüseyin. Mevlevî Usul ve Adabı. İstanbul: Ötüken Yay., 2001.
Uludağ, Süleyman. “Fakr”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 12/132- 134. İstanbul: TDV Yay., 1995.
Uludağ, Süleyman. “Aşk”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 4/11-17. İstanbul: TDV Yay., 1991.
[*] Kütahya Dumlupınar Üniversitesi, İslâmi İlimler Fakültesi, Temel İslam Bilimleri Bölümü, Tasavvuf Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Mezunu. Kütahya / Türkiye. duymusm2@gmail.com, ORCID: 0000-0003-4258-7762.
[**] Doç. Dr., Kütahya Dumlupınar Üniversitesi, İslâmi İlimler Fakültesi, Temel İslam Bilimleri Bölümü, Tasavvuf Anabilim Dalı, Kütahya / Türkiye.selami_erdogan@dpu.edu.tr, ORCID: 0000-0002-7939-6823.
[*] Graduate Student, Dumlupınar University, Faculty of Islamic Studies, Department of Sufism, Division of Basic Islamic Sciences, Kütahya, Türkiye.duymusm2@gmail.com ORCID: 0000-0003-4258-7762.
[**] Assoc. Prof. Dr., Department of Sufism, Division of Basic Islamic Sciences, Faculty of Islamic Studies, Kütahya Dumlupınar University, Kütahya, Türkiye. selami_erdogan@dpu.edu.tr ORCID: 0000-0002-7939-6823
[1] Doğan Arslanbey, “Tavşanlı Araştırmaları”, Tavşanlı Araştırmaları Dergisi 1/1 (2011), 11.
[2] Ramazan Muslu, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf 18. yy. (İstanbul: İnsan Yay., 2003), 327.
[3] Mesut Kocaman, Ömer Faruk Dinçel, Tavşanlı Mevlevîhânesi (Tavşanlı: Anıt Matbaa, 2011), 81.
[4] Abdülbâki Gölpınarlı, İbtidâ-Nâme-Sultan Veled (İstanbul: İnkilap Kitabevi, 2014), 521.
[5] Abdulkerîm Kuşeyri, Risâletü’l-Kuşeyriyye, Hazr. Süleyman Uludağ, (İstanbul: Dergâh Yay., 2012), 224.
[6] Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi (İstanbul: Marifet Yay., 1981), 172.
[7] Ramazan Muslu, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, 18. yy. (İstanbul: İnsan yay., 2003), 324.
[8] Hazret-i mürşîd, Şeyh Sâkıb merhametin kaynağı / Yüksek himmeti ve asıl nimeti onda görmekteyim.Aynı dili konuşup da gönlünü alan kimse olmaz Esif’in / O hakikati bilenden çok kazancım var benim.
[9] “Cenab-ı pìr ü mürşìd Şeyh Sakıb mekremet-merci’
Sümüvv-i himmetin haşş amma hód inèam içün sãklar”
Mehmed Sıdkı Esif Dede, Divân-ı Esif, Süleymaniye Kütüphanesi, Nafiz Paşa, nr. 864, 35a; Sadeleştirme metinleri için bkz. Mustafa Özbaş, Esif Sıdkı Dede Dîvân’ının Mevlevîlik Unsurları Açısından İncelenmesi (Dumlupınar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2018), 127-265.
[10]“Midhat-ı dilberde kimse olmaz Esìf hem-zeban
Sakıb-ı ruşen-zamìrden iktisabım var benim.” Bkz. Esif, Dîvân-ı Esif, 60b.
[11] Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü (İstanbul: Anka Yay., 1997), 165.
[12] Hücvirî Ali B.Osman Cüllabî, Keşfu’l-Mahcûb; Hakikat Bilgisi, Hazr. Süleyman Uludağ, (İstanbul: Dergâh Yay., 2017), 543-545.
[13] Abdurrezzak Tek, Tarihi Süreçte Tasavvuf ve Tarikatlar (Bursa: Emin Yay., 2. Baskı, 2017), 212.
[14] “Devr-i ĥūbdur fenā da bir fetā da der hemān / Ŧālib-i taĥķįķe yek lemĥ-i mürāyā eylesin” Mehmed Sıdkı Esif Dede, Esif Sıdki Dede Dîvânı’nın Mevlevîlik Unsurları Açısından İncelenmesi, Sad. Mustafa Özbaş (Kütahya: Dumlupınar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2018), 127-265.
[15] “Ķa‘r-ı yemm-i ‘aşķa ġavvāś olalı cān u dil / Devr-i ‘aşķı ķıldı ifşā gevher-i mercān ile” Esif, Dîvân-ı Esif, 66a.
[16] Hüseyin Top, Mevlevî Usûl ve Âdâbı (İstanbul: Ötüken Yay.,2001), 274.
[17] “Pest olur meydān-ı ‘aşķda źühd-i ĥuşkla źāhidā / Kim olursa geşt-gįrį ‘anter-i śoĥbet ile” Esif, Divan-ı Esif, 73a.
[18] “Ola tāśafvet-i ķalb dįdesinde nūr-ı ‘aşķĥāśıl / Ola pįr-i ĥaķįķat ŧıfl-ı ķalbe rūz [u] şeb śāĥib” Esif, Divan-ı Esif, 8a.
[19] Mevlânâ Celâleddin Rumî, Mesnevî, Ter. Veled İzbudak (Konya: Konya Büyükşehir Belediyesi, 2016), 1/79.
[20] “Dil serā-yı lį me‘allah’dır anı pākįze tut / Tā ki ‘aşķ-ı sulŧānį gelsün leşker-i śoĥbet ile Tekye-i ‘aşķa girip Ĥaķķ’a ‘ibādet itmege / Ķalb-i münkirįniñ özünde de hįç Ĥaķ dem mi var” Esif, Divan-ı Esif, 23b.
[21] Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi, 111.
[22] “Nāv-ı ‘aşķ ile Esįfāāstān-ı yāre var / Yoħsa bu ġurbet diyārında olursuñ men yanūĥ” Esif, Divan-ı Esif, 19a.
[23] “Tābıñı nā-puħtelikden intiśāf it źāhidā / Gel vücūduñ neyyini ķıl nār-ı ‘aşķla iştivā” Esif, Divan-ı Esif, 1b.
[24] Yalçın Çetinkaya, “Mevlevîlikte Müzik Felsefesi: Mesnevî’de Aşk, Mûsikî, Ney” Der- gipark, (2011), 74.
[25] Süleyman Uludağ, “Aşk” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yay., 1991), 4/11-17.
[26] Sa’düddin Taftazanî, Şerhu’l-Akâid, Haz. Süleyman Uludağ (İstanbul: Dergâh Yay., 2010), 227.
[27] el-Bakara: 2/65.
[28] Buhari: “İman”, 8-9.
[29] Selami Erdoğan, Şeyh Muhammed Nazım Adil Hakkâni el-Kıbrısî’nin Tasavvuf Anlayışı (Ankara: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2013), 306.
[30] Mevlânâ Celaleddîn-i Rumî, Mesnevi, Çev.Veled Çelebi İzbudak (İstanbul: Doğan Kitap, 2016), 744.
[31] “Ġama ālūde iden ĥastesini dil-berine yūf
Yūf anıñ cem‘ine yūf ‘įdine bayrāmına hem yūf”
“Şeb [ü] rūz ‘āşıķ-ı bį-çāre yatar kūşe-i ġamda
Hem yūf śubĥuna anıñ daħį aħşāmına hem yūf”
“Reh-i ‘uşşāķa sülūk eyleyen üftādeye yazık
Ruħ [u] gül kākül[ü] sünbül sįm-endāmına hem yūf”
“Mey-i bį-yārına şehriñ yūf her cāmına hem yūf
Vasaŧına yūf evveline encāmına hem yūf”
“Yūf anıñ dil-ber ü dil-dārına dil-dūzuna Esįf
Yūf anıñ māhına vü sāline eyyāmına hem yūf” Esif, Divân-ı Esif, 50a.
[32] Ebu Abdurrahman es-Sülemî, el-Mukaddime fi’t-Tasavvuf, Tasavvufa Giriş, Ter. Ali Akay (Ankara: İlk harf Yay., 2014), 36.
[33] Hace Abdullah el-Ensari el-Herevi, Menazilü’s-Sairin, Ter. Abdurrezzak Tek (Bursa: Emin Yay., 2022), 46.
[34] Nurettin Albayrak, Sümmanî, Aşk Ağlatır, Dert Söyletir (İstanbul: Kapı Yay., 2007), 90.
[35] “Süvar ol düldül-i ‘aşka gerekmez gayrı rahş ey dil” “Ruh-ı dilber durur ta’lim iden ‘aşk fennini da’im / Bana şanma rakiba fenn-i ‘aşkı mekteb ögretdi” “Cihanda görmedüm hoşter mezahib mezheb-i ‘aşkveş / Mu’ammer ol bana aşkun çü böyle mezheb öğretdi” Esif, Di- van-ı Esif, 75b.
[36] Ebubekir Kelebazi, Doğuş Devrinde Tasavvuf Taarruf. Hazr. Süleyman Uludağ (İstanbul: Dergâh Yay., 1992), 180.
[37] “Ħāksār-ı āstān-ı dil-sitān olmuş yatar / Var ise ol dil-fütāde ķahr-ı ‘aşķ maķhūrudur” Esif, Divan-ı Esif, 30b.
[38] “Ĥaydar-ı kühsār-ı ‘aşķdır śūfiyā Dervįş Esįf / Śanma anı pįşe-zār-ı rızķ sālūs rūbehį” Esif, Divan-ı Esif, 75b.
[39] Ragıb Isfehanî, el-Müfredât fi Garibi’l-Kur’an (Beyrut: Dâru’l-Ma’rife), 551.
[40] et-Taha: 20/131.
[41] Ceyhan, “Zühd”, 44/ 533-535.
[42] “Tederrüs eyle fenn-i ‘aşķ gel üstād-ı ĥikmetden / Ne bilsin peyġam-ı ‘aşķı źühhād [ü] vā‘iz [ü] nā‘ib” Esif, Divan-ı Esif, 8a.
[43] Tek, Tarihi Süreçte Tasavvuf ve Tarikatlar, 164.
[44] “Dil-berā źāhid ġamından ħuşk śufį dįde-ter / Şu‘le-i āteş urursa āh ki ħuşk [u] ter yanar”
“‘Aşķ-ı Ħüdā eylese eyle te‘ālā
Taķvā-yı zühdün tā‘ib ol tā‘ib” Esif, Divan-ı Esif, 6b.
[45] “Zühd-i ħuşk-ı bizden umma zāhidā
Cism ķıldıķ būta-i‘aşkda miźāb” Esif, Divan-ı Esif, 7a.
[46] “Zühd-i dāniş perdesinden tābe key ķılmaķ setr
‘Aşķa düş gel ķıl güdāź anlar durur Lāt [ü] Menāt” Esif, Divan-ı Esif, 10a.
[47] Süleyman Uludağ, “Fakr”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yay., 1995), 12/132-134.
[48] el-Fatır: 35/15.
[49] Uludağ, “Fakr”, 12/132-134.
[50] Hace Abdullah el-Ensari el-Herevi, Menazilü’s-Sairin, Ter. Abdurrezzak Tek (Bursa: Emin Yay., 2022), 46.
[51] “Allah zengindir siz ise fakirsiniz.” Muhammed, 47/38.
[52] Uludağ, “Fakr”,12/132-134.
[53]“Dervişe pes ķabā yerine fenā yeter
Terk-i kevneyn idene kūy-ı fenā yeter”
“Dervişe pes Esįf’e bile gör miyānda
Köhne ħırķa külāh-ı monla ‘alā yeter”
“Olalı ŧıfl-ı śadır ‘aşķ-ı ķadem ile
Feyż-i ‘aķdes lebenleri pes ġıdā yeter” Esif, Divan-ı Esif, 36a.
[54] İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük (İstanbul: Kubbealtı Yay., 2011),1381.
[55] Ebû Nasr Serrâc Tûsî, İslâm Tasavvufu el- Lüma, Haz. Kâmil Yılmaz (İstanbul: Erkam Yay., 2012), 290.
[56] ez-Zümer: 39/3.
[57] el-Fatiha: 1/5.
[58] Abdulkerîm Kuşeyrî, er-Risâletü’l Kuşeyriyye, (Mısır: 1966), II/553.
[59] el-Muhasibî, el-Haris b. Esed, er-Riâye li hukukillah, Çvr. Hülya Küçük (İstanbul: İnsan Yay., 1998), 156.
[60] “Vā‘iz-i efsürde sūz-ı ‘āşıķāna ŧa‘n ider
Bir gün ammā berķ-i āhdan kendü vü minber yanar” Esif, Divan-ı Esif, 25a.
[61] “Bilse nedir ĥālet-i ‘aşķdan cevāb
Vâ‘iž ebedâ itmez yed-i irtiyāb”
“Perde olup Ĥaķķ’a anıñ dānişi
Müstetir olmuş aña rāh-ı śavāb” Esif, Divan-ı Esif, 5b.
[62] İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, Dâru’l-ihyâ, (Beyrut: 1999), c. 9, 370.
[63] Süleyman Hayri Bolay, “Akıl”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yay., 1989), 2/246-247.
[64] Yasin:36 /68, Sâffât: 37/138, Nisa: 4/82, Muhammed: 47/24, Nahl: 16/17.
[65] “Velį ‘aķlıyla ķılmış rāh-ı gümrāh
Dirįġ olmuş ol ħabl-i ‘aķla maķrūb”
“‘Aķıl ĥıśnın penāgāh eylemiş ĥayf
Anıñçün kār-ı ‘aşķdan cümle maĥcūb”
“Tesā‘į eyle ‘aşķ ile güdāz ol
Tecellį eylemez ‘aķla o maĥbūb” Esif, Divan-ı Esif, 7b.
[66] “Ele al tįşe-i ‘aşķı şebān [u] rūz
Gel eyle sūr-i ‘aķlı cümle maħrūb”
“Saña sermāye-i ‘aķlın ne śūdu
Ola gör gel kemend-i ‘aşķla mecźūb” Esif, Divan-ı Esif, 8a.
[67] “Tev‘ām oldu ma‘ārif Ĥaķ revānıma
Anıñ-çūn ŧalį‘a-yı ‘aşķ baña yeter”






