MEVLÂNÂ VE İNSAN SEMPOZYUMU AÇILIŞ KONUŞMASI

A+
A-

MEVLÂNÂ VE İNSAN SEMPOZYUMU AÇILIŞ KONUŞMASI

Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Bizleri yoktan var eden Cenab-ı Hakk’a sonsuz hamd u senâlar olsun. Anadolu’da İslam’ın irfan geleneğini bize bahşeden ve o yüksek irfan geleneği içinde Hz. Mevlânâları bize bahşeden Cenab-ı Hakk’a sonsuz hamd u senâ olsun. Bütün peygamberlere ve peygamberlerin sonuncusu Muhammed Mustafa’ya salât ve selâm olsun. Pek saygı-değer hocalarım, bilim adamları, hanım efendiler, beyefendiler; sözlerime başlarken önce hepinizi saygıyla selamlıyorum. Yine sözlerimin başında Diyanet İşleri Başkanımız Prof. Dr. Ali Bardakoğlu Hocamızın her birinize ayrı ayrı selamlarını ve iyi dileklerini iletmek isterim.

Ben bir itiraf ile söze başlamak istiyorum. Din hizmeti yürüten seksen bin personelin çalıştığı bir kurumda hasbe’l-kader bir idareci olarak bir itirafta bulunmak istiyorum. Bir hoca, ilâhiyatçı olarak bir itirafta bulunmak istiyorum. Biz Anadolu’da büyük zenginlikler içerisinde fakirlikler yaşamaya başladık. Biz özellikle seksen bin câmimizde gönül dilini kaybettik. Câmi içinde ve dışında yürüttüğümüz hizmetlerde insanlığı din konusunda aydınlatırken o gönül dilini kaybettik. Ve ayrıca ürettiğimiz dindarlıkların ne kadar doğru bir dindarlık olduğunu; ne kadar sahih bir dindarlık olduğunu; ne kadar insan merkezli olduğunu; ne kadar evrensel olduğunu hep birlikte yeniden sorgulamamız gerektiğini ifade etmek istiyorum. İşte bu sebeple Mevlânâ’ya ihtiyacımız var. İşte bu sebeple bizim Anadolu’daki irfan geleneğini yeniden ihya etmeye çok ihtiyacımız var.

Bugün özlem ve samimiyetten yoksun, kavgalı ve gerginlik üreten bir dindarlığın yüce dinimiz İslam’ı insanlara doğru tanıttığını söyleme imkânına sahip değiliz. Eğer bunu aşmayı istiyorsak; kavgalı bir dindarlığı geride bırakarak insanlığın gönül dünyasına hitap eden bir dindarlığı yeniden üretmek istiyorsak; bunu başarmak istiyorsak; biz bunu Mevlânâ’da görme imkânına sahibiz. İlâhiyatçı olduğum halde Mevlânâ’yı çok geç okuyanlardanım. Yıllar önce sevgili Peygamberimizin, çocukluğumdan beri anlamakta güçlük çektiğim, bir hadisinin şerhini yazma imkânını buldum. Hadis aynı zamanda bizim câmilerimizde bütün kürsülerin arkasına hattatlarımız tarafından yazılan bir hadistir. Hepinizin bildiği meşhur “ed-Dînu en-nasihatü” yani “Din nasihattir” hadisi. Çünkü anlayamazdım bunu… Arkasından Peygamberimize (a.s) “Kime nasihat?” diye sormuşlar, o da. Cenâb-ı Allah’a, Rasulüne, Kitabına, müminlerin meşru idarecisine ve bütün insanlığa karşı diye cevap vermişti. Semantik bir tahlille buradaki nasihatin, Türkçeye geçen öğüt vermek anlamında değil de, içten ve gönülden bağlanmak, samimi olmak manasına geldiği neticesine varmıştım. Yazıyı yayınladıktan birkaç gün sonra, şimdi aramızda olmayan -bu vesileyle kendisini rahmetle yâd edelim- DEÜ. İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. Ali Yardım Hocamız beni telefonla aradı. “Mevlânâ aynen böyle anlıyor bu hadisi ” dedi. Nerede söylüyor bunu hocam, diye sordum. Mesnevî’den bana yerini bildirdi telefonla. Açtım Mesnevî’yi o beyti gördüm. Yarım yamalak Farsçamla tekrar etmek isterim. “Nasihat dîn der nasîhat peygamber goft, nasîhat ânki zıttı gulûl”. “Din nasihattir, buyuruyor peygamber, buradaki nasihat aldatmanın zıttıdır.” Ve bunu okuduğumda çok üzüldüm. Bundan sonradır ki açtım Mesnevî’yi okumaya başladım. Bu kadar geç başladığım için, Mesnevî’yi çok geç okuduğum için ne kadar üzgün olduğumu bütün burada var olan meslektaşlarımla özellikle paylaşmak istiyorum.

Hanımefendiler ve beyefendiler sadece dindarlığımızı gözden geçirmek için değil, aynı zamanda bugün sempozyumumuza konu olan insan konusu, insan konusunda Hz. Pîr’in -Mevlânâ’nın- nasıl bir pencere açtığını okumamız gerekiyor. Sadece Mesnevî’yi değil, Fîhi-ma Fîh’i, Mecâlis-i Seba’yı, Mektûbât’ı ve diğerlerini okuduğumuzda; her bir eserinde farklı farklı ışıklar görme imkânına sahip oluruz. Batı’da birçok bilim adamı görürüsünüz, bazen İkbal’den hareketle Mevlânâ’ya varmışlardır. Bazen de Mevlânâ’nın bir talebesinden hareketle Mevlânâ’yı keşf etme imkânına sahip olmuşlardır. Başkalarının; UNESCO’nun bize Mevlânâ’yı anlatması, elbette UNESCO’nun Mevlânâ yılı ilan etmesi, bütün dünyada Mevlânâ’nın bilimsel toplantılara konu olması elbette önemlidir. Fakat, aslında bütün dünyanın Mevlânâ’yı bizden öğrenmesi gerekiyor. Çünkü yüzyıllar önce Mevlânâ ailesinin Horasan’dan gelip Anadolu’ya yerleşmesinin bir tesadüf olmadığını düşünüyorum. Ancak onlar, bu topraklardaki irfan geleneğinin, Moğolların o dünyayı saran yanlış siyasetinin ve mezhep kavgalarını ortadan kaldırmaya başlamasının, bu hareketin ancak Anadolu’da başlamasının daha uygun olacağını; ancak Konya’da bu işin dünyaya yayılmasının daha uygun olacağını gördükleri ve keşfettikleri için, bence, Anadolu’ya göçmüşlerdir. Tebrizli Şems’in Mevlânâ ile Konya’da buluşması da, bence, bir tesadüf değildir. Bunları hep okumamız gerekiyor. İşte bu okumalardan bilim adamlarımız bu bilgileri ürettiler ve huzurunuzda hepsine çok teşekkür ediyorum. Saygılarımı sunuyorum. Ancak bizim de özellikle din hizmeti yürüten kurum olarak veya bilgi üreten kurum olarak bu bilgileri halka mâl etmek için bir çaba içerisinde olmamız gerekiyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda oluşan bir komisyon marifetiyle bunun üzerinde çalışıyoruz. Hz. Mevlânâ’dan seçkiler hazırlıyoruz. Özellikle minberde ve mihrapta insanımıza anlatılması gereken pasajları cem ederek seçkiler oluşturuyoruz. Yeni yayınlar, yeni toplantılar planlıyoruz. Ben bu toplantıyı Türkiye Diyanet Vakfı ile birlikte düzenleyen Konyalılar Kültür ve Yardımlaşma Vakfı’na ve bu toplantının düzenlenmesinde emeği geçen Prof. Dr. Mehmet Şeker Hocamıza ve İl Müftümüze huzurlarınızda teşekkür etmeyi bir vazife addediyorum. Hepinize saygılar sunuyorum.

Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ

Tekrar hepinizi saygıyla selamlıyorum. Doğrusu üç oturumda birbirinden kıymetli tebliğler dinledik. Ben şahsen sadece ülkemize, ülkemizin kültür hayatına Hz. Mevlânâ’yı anlatan bu hocalarımıza ancak talebe olabilirim. O açıdan tek tek tebliğleri değerlendirme hak ve haddini kendimde göremiyorum.  Fakat konu başlığı insan olduğu için özellikle İslâm kültür geleneği, İslâm ilim geleneğinde din ve insan konusunda yapılan bir tartışmayı kısaca ifade etmek istiyorum. İslâm bilginlerimiz dini metinleri anlama ve yorumlamada da insan konusunda iki ayrı gruba ayrılmışlardır. Bir kısmı dinin insan için olduğunu söylemişlerdir. Bir kısmı da insanın din için olduğunu; din için yaratıldığını söylemişlerdir. Bu iki cümle sanki birbirine çok yakınmış gibi görünür, ama Mâgrip ve Meşrık kadar birbirinden uzaktır. Her birinin dini metinlere bakışı farklı olacaktır, içtihada bakışı farklı olacaktır, kâinata, varlığa, insana bakışı farklı olacaktır.

Ben amatör bir okuyucu olarak sadece bilgilenmek için okuyan bir insan olarak Hz. Mevlânâ’nın hep bu ikinci kısımda yer aldığını yani dinin insan için var olduğunu; dine öyle baktığını ama insanın da aşk için yaratıldığını aşka da yüklediği anlamları ehlince maruftur. Aşkı takvâda değil, takvâyı aşkta arayan bir felsefeye sahip. Bu sebeple hem birinci oturumun hem üçünü kuşatan ana başlığımız Mevlânâ ve İnsan’dır. Birinci oturum ahlâk eksenli bir oturum oldu. İkinci oturum da kadın eksenli, üçüncü oturum da insan eksenli oldu. Tabiî ki muhterem Demirci Hocamızın bilhassa o tatbiki çile örnekleri özellikle ahlâkın birinci oturumda işlediğimiz ahlâkın, insan-ı kâmil yetiştirmek için nasıl bir eğitim sürecine yayıldığını çok güzel izahı oldu. Ben bütün hocalarımıza teşekkür ederim.

Şimdi açılış konuşmamda ifade ettiğim hususun tekrar altını çizmek istiyorum. Bunu çok önemsiyorum. Bir ülke ki seksen bin camisi var. Seksen bin mihrabı, kürsüsü, minberi var. Bir ülke ki her Cuma günü on beş milyon insana kürsüden ve minberden hitap etme imkânına sahiptir. Fakat 750 yıllık servete hazineye sahip olduğu halde oralardan Mevlânâ’ya bir tek atfın yapılmamış olması Hz. Mevlânâ’nın yüce İslâm dinini farklı edebi yöntemlerle anlatış biçimini, üslûbunun oralara yansımamış olmasını gerçekten sadece bir idareci olarak değil, bu ülkede yaşayan bir vatandaş olarak da büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Bunu aşmak için çaba gösteriyoruz ama henüz bunu aşabilmiş değiliz. Beş büyük ihtisas merkezlerimiz var. Burada birçok arkadaşımızda o ihtisas merkezlerinden yetiştikten sonra müftü oluyorlar. Ama oralarda; hem İlahiyat Fakültelerinde zaten daha önce okuduğumuz yahut okuyamadığımız Ulema-ı Rusûh’un o muhteşem eserleri, kitapları,  İhtiyar’ından El-Hidaye’sine o ağır ibareler ile meşgul olduğumuz kadar, keşke biraz da Hoca Ahmet Yesevî’nin Divan-ı Hikmeti’ne de göz atsak, keşke biraz Mevlânâ’nın Mesnevi’sini de oturup az önce hocamızın o güzel Farsçasıyla, tâ orijinal metinlerinden okuma imkânına sahip olsak. Bunlar için kafa yoruyoruz. Bazı yerlerde başladı. İnşallah bundan böyle de bu sabah ifade ettiğim bu Anadolu irfan geleneğinin camilerimize ve mescitlerimize, cumalarımıza, kürsülerimize, mihraplarımıza ve minberlerimize yansıması için lütfen bize yardımcı olunuz diyorum buradaki bütün hocalarımıza. Çünkü o yine Demirci hocamızın incelmiş kültür, âdap, erkan dediği şey yüce İslâm dininin estetik boyutunu kaybettiği zaman bu yüksek kültürü kaybettiği zaman tâ Kur’an-ı Kerîm’in Medine’de tasnif etmeye çalıştığı o medenî-bedevî, hadarî-bedevî ayrımı eğer devam ederse ve İslâm dini gerçekten bedevî bir köylü dini olarak kalırsa şu anda hem batıda, hem dünyada, hem de ülkemizde yaşadığımız pek çok sorunu yaşamaya devam ederiz diye düşünüyorum.

Aziz dostlar! Dünyanın batısı İslâm konusunda üzülerek söyleyelim câhil kaldı. Dünyanın doğusu da eskisi gibi ârif ve âlim değil. Gelişmeler siyasi gelişmeler, son on yılın siyasî gelişmeleri, ayrıca batının bu cehâletini korkulara endişelere fobilere dönüştürdü. Ötekileştirmelere dönüştürdü. Düşmanlıklara dönüştürdü. Ayrıca doğunun da gafleti sadece batının cehaletini artırmaya devam etti. Yine açılış konuşmasında ifade ettiğim bir cümleyi ben mesnevi okurken aldığım notlardan doğrusu belki öyle ifade yok Mesnevi’de. Ama kavgalı dindarlık diye bir şey geldi aklıma, kavgalı dindarlık. Nedir o kendisiyle bile insanın barışık olmasını temin edemeyen günde beş vakit camiye gittiği halde önündeki imamıyla, sağındaki ve solundaki cemaatle barışmasını sağlayamayan bir dindarlık sadece kavgalı bir dindarlıktır. Bu sorunlu bir dindarlıktır. Bu dindarlığı bizim tekrar masaya yatırmamız lazım. Bu ciddi bir sorun. Bu kavgalı dindarlığımız elbette bir taraftan batıdaki cehaleti artırıyor, onu düşmanlıklara dönüştürmeye devam ediyor. Bir taraftan da bizim gafletimizi artırıyor. Niye söylüyorum bunu. Çünkü çaresi var bunun. Nerede bunun çaresi? Bunun çaresi Anadolu’da ki irfan geleneğinde. Nitekim Hz. Mevlânâ’da biz bunun çarelerini çok iyi görüyoruz. Gerçekten tarif ettiği dindarlığın bütün bu kavgaları ortadan kaldıracağına olan inancı, Mesnevi’yi okuyan Mevlânâ’yı okuyan herkes herhalde buna inanacaktır. Elbette mühim olan Hz. Mevlânâ’yı bu tür sempozyumlarda sürekli anlatmak değil. Mühim olan Mevlânâ’dan ilhamını alan yazarlarımızın, çizerlerimizin, düşünürlerimizin, fikir adamlarımızın çoğalmaya devam etmesi. Bu çok önemli. Koca bir Pakistan’ı düşündüğünüzde İkbal’i görüyorsunuz; İkbal’in bütün dünyasında Mevlânâ’yı görüyorsunuz. Pek çok farklı kültürlere varıyorsunuz; Hz. Mevlânâ’nın bütün o kültürleri nasıl etkilediğini görüyorsunuz. Burada şunu önemle belirtmek istiyorum. Elbette bizde de eğitim sistemimizin içerisinde dâhil olmayınca pek çok kitabımız, hikayemiz v.s Mevlânâ’dan öğütler, Mesnevi’den seçmeler gibi pek çok yayınlarımız oldu. Ama bunlar eğitim sisteminin içerisine girmediği için çocuklarımızda bunun etkilerini görmek mümkün olamıyor. Ben yurtdışından sorumlu başkan yardımcısıyım. Önümde oturan bütün arkadaşlarıma soruyorum. Dört yıllık İlâhiyat Fakültesi mezunu olan sizler Mesnevi’yi hiç elinize aldınız mı? diye soruyorum. İnanın o kadar az çıkıyor ki, zaten okudunuz mu diye sormuyorum. Elinize aldınız mı? diye soruyorum. Peki İlahiyatçısında bu yoksa, başka bir meslekten bir kimyagere, ona da lazım, bir matematikçiye, bir edebiyatçıya, farklı meslekten birisine nasıl sorayım ben. Nasıl yaygınlaştırabiliriz? Hz. Mevlânâ bilgisini ve onun felsefesini, düşüncesini. Yine Mevlânâ okuma klavuzu hazırlamamız lazım geldiğini bir kez daha vurgulamak istiyorum, bunu önemsiyorum. Çünkü hakikaten başka bir zatın güzel bir sözü var: ‘mecâz avamın elinde hakikat kesp eder’ diyor. O kadar muhteşem temsiller o kadar çok muhteşem örnekler var ki, her seviyeden insan anlamakta güçlük çekebiliyor. Her insan anlayamıyor. Kur’ân-ı Kerim’e de aynı şeyi yönelttiler. Yüce Kur’ân bir hakikati anlatmak için sivrisineğe müracaat etti. Sivrisinekten örnek verdi. Arap edipleri Kur’ân’la dalga geçmeğe başladılar. Bu ne büyük bir acziyettir ki dediler. Bir hakikati anlatmak için sivrisinekten bir örnek vermeye kalkışıyor. Cenabı Hak bunun üzerine ayet indirdi: “Allah size hakikati anlatmak için sivrisineği, hatta sivrisinekten daha küçük bir varlıktan örnek vermekten, onu misal vermekten haya etmez” dedi.

Böyle engin bir kültür, bu engin kültürü özellikle genç kuşaklara anlatmak için ayrıca bir çabaya ihtiyaç var. Çünkü açıkça söyleyeyim; az önce Cemal hocama da söyledim. Ben Mesnevî’yi bizim Mevlânâ ile ilgili Diyanet İşleri Başkanlığının 700’e yakın yayınladığı eser var. Bunların içerisinde on ciltlik, on beş ciltlik eserler var. Şu ana kadar Mevlânâ ile ilgili bir tek kitabı yoktur dedim. Sadece yanılmıyorsam Prof Dr. Emine Yeniterzi Hanımefendinin o da Türkiye Diyanet Vakfı tarafından neşredilen bir kitabı olduğunu biliyorum. Ama Mesnevî’yi yayınlamak istesem acaba Din İşleri Yüksek Kurulumuzdan geçer mi? Fîhi nazar diye sadece bir soru işareti.

Son bir hususu ifade ederek sözlerimi bitiriyorum. Bir de istismarı önlemek için bir şeyler yapmak gerekiyor. Aşk, sevgi, hoşgörü kavramlarını her kullanan insanın, tıpkı lokantacının kebabını ve lahmacununu satmak için müracaat ettiği, gibi “Mevlânâ Kebap Salonu” dediği gibi, bir başkasının da, başka bir fikir hırsızının da, başka düşünceleri tam oturmamış insanlarında Hz. Mevlânâ’yı istismar etmemesi için ayrıca önlemler almak lazım. O konuda da bazı çalışmalar olduğunu biliyorum. Tabii sadece Mevlânâ mı istismar ediliyor? Bu ülkede “Allah’u Ekber” gibi İslâm’ın en büyük kavramı yani tevhit, tekbir, tevhit, ihlâs gibi kavramların dahi ticarî metâlara ticarî emtialara isim olarak kullanılarak istismar edildiğine şahit oluyoruz. Yani düşünebiliyor musunuz “tekbir” gibi bir kavramın bir tekstil markası haline getirilmesi kadar üzüntü verici bir şey olabilir mi? Sadece Mevlânâ bazında, Mevlânâ temelinde değil dince kutsal sayılan bütün kelimeleri, bütün kavramları bütün değerleri bu şekilde düşünmek ve bunların istismar edilmemesi için elimizden gelen her türlü çabayı sarf etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Hepinize saygılar sunuyorum.

Mevlana ve İnsan, TDV Yay. Ankara 2008

 

ETİKETLER: