MEVLÂNA’NIN TASAVVUF TARİHİNDEKİ YERİ, OSMANLI VE GÜNÜMÜZ ANADOLU TOPLUMUNDAKİ ÖNEMİ

A+
A-

MEVLÂNA VE MEVLEVÎLİK HARSİYATI-1 Kitabı

MEVLÂNA’NIN TASAVVUF TARİHİNDEKİ YERİ, OSMANLI VE GÜNÜMÜZ ANADOLU TOPLUMUNDAKİ ÖNEMİ[*]

Dilaver GÜRER+

ÖZ

Yeryüzünde yaşamış bütün toplumların manevi önderleri olagelmiştir. Öyle ki, bu önderlerden bazıları içinden çıktığı toplum, millet, kültür ve medeniyetin, bilhassa fikri yönden ana kaynağı, mayası ve tohumu olmuş­lar, çağlar boyunca istikamet vermiş, asırlar hatta bin yıllar boyunca ayakta kalmasında önemli roller oynamışlardır. Bu açıdan bakıldığında Türk-İslam toplumunda Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu coğrafyasında, bir başka ifadeyle Osmanlı topraklarında özelliklerini sıraladığımız yetişmiş şahsiyet­lerden birisi de hiç şüphesiz Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî’dir. Mevlâna; sekiz asırdan beri bu toprakların hayat, din, varlık ve insan anlayışından oluşan Osmanlı Türk-İslam medeniyetinin baş mimarlarından birisi olmasının yanında özellikle son yüzyılda bütün toplumlar tarafından okunan, kısaca her gönle hitap eden, adeta yaralı kalpleri dirilten bir etkiye sahiptir.

Bu yazımızda, Hz. Mevlâna’nın dinî-tasavvufî yönünden, tasavvuf tari­hindeki yerinden gerek kendisinin içinde yaşadığı gerekse bugünkü toplum için ne ifade ettiğinden ana başlıklar halinde bahsetmeye çalışacağız. Onun beslendiği damarları, düşüncesinin arka planını inceleyeceğiz. Hz. Mevlâna ve Mesnevî’nin Osmanlı toplumu ve günümüz Anadolu coğrafyası için değerine değineceğiz. Bu arada, bir nostalji kabilinden bilhassa 2000’li yıllardaki Şeb-i Arûs etkinliklerindeki bazı hususlara temas edeceğiz. Bunun yanı sıra Hz. Mevlâna özelinden hareketle manevî şahsiyetlerin, özellikle de sufilerin yaşadıkları ve kabirlerinin bulunduğu şehirler için anlam ve öne­minden bahsedeceğiz. Bütün bunları yaparken de derin ilmi tahlillere gir­meden, herkesin rahatlıkla anlayıp kabul edebileceği genel örneklendirme- ler yapacağız ve göreceğiz ki, bugün tam bir kaos ve düşmanlık ve başkası­nın hakkını asla gözetmeme, “ötekini şeytanlaştırma” gibi insani değerler­den, erdemlerden tamamen uzaklaşmış siyasetlerin, düşünce ve tavırların rehabilitasyonunda, en azından o zihniyetten uzak durmak isteyenlerin “Mevlânalar”ın rehberliğine ekmek-su gibi ihtiyacı olduklarını göreceğiz.

Anahtar Kelimeler: Mevlâna, Tasavvuf, Sufi, Osmanlı, Mesnevî.

The Place of Mevlana in the History of Sufism and His Importance in Ottoman and Contemporary Anatolian Society

Dilaver GÜRER[†]

Abstract

Throughout history, every society on earth has had its own spiritual le- aders. Some of these leaders have become the intellectual source, essence, and seed of the civilization, culture, and nation from which they emerged. They have provided direction for generations, playing vital roles in the endurance of their societies across centuries-even millennia. From this perspective, one of the most distinguished figures in the Turkish-Islamic world, particularly in Anatolia, the Balkans, and the Middle East-in other words, throughout the lands of the Ottoman Empire—is undoubtedly Mawlānā Jalāl al-Dīn al-Rūmī. For over eight centuries, Rūmī has been one of the principal architects of the Ottoman Turkish-Islamic civilization, which embodies this land’s understanding of life, religion, existence, and humanity. Especially in the modern era, his works have been read by peop- le of all backgrounds, appealing to every heart and possessing an almost miraculous power to revive wounded souls.

In this article, we will discuss in outline form the religious and mystical aspects of Mawlānā, his place in the history of Sufism, and what he repre- sents both for the society in which he lived and for the present day. We will touch upon the value of Mawlānā and his Mathnawī for Ottoman society and for the contemporary Anatolian world. At the same time, as a matter of cultural reflection, we will draw attention to certain aspects of the Shab-i ‘Arūs (Wedding Night) ceremonies, especially as they have been observed since the 2000s.Furthermore, by taking Mawlānā as a focal point, we will explore the spiritual significance of saints and Sufis for the cities in which they lived and where their tombs are located. In doing so, we will avoid overly technical or scholarly analyses and instead offer general reflections that can be easily understood and appreciated by all readers. Ultimately, we will see that in today’s world—where chaos, hostility, disregard for others’ rights, and the demonization of “the other” have become widespread— those who seek to distance themselves from such destructive mentalities are in dire need of the guidance of “Mawlānās,” just as one needs bread and water.

Key Words: Mawlana Jalal al-Din al-Rumi, Tasawwuf, Sufi, Mathnawi.

 

Giriş

Mevlâna Celâleddin’in Tasavvuf Tarihindeki Yeri

Hz. Mevlâna’nın tasavvuf tarihindeki ve tasavvufî düşüncedeki yerini tespit edebilmek için öncelikle tasavvuftan bahsetmekte ve tarihî gelişimini kısaca ortaya koymakta yarar vardır. Tasavvuf (sünnî), İslâm Ahlâkı’nın belirlediği ahlâk prensiplerini, Fıkh’ın belirlediği ibadet ve sosyal yaşam kurallarını ve Kelâm’ın belirlediği inanç esaslarını ferdin/müminin/dervişin hayatına geçirmeyi ve onları kendi metoduna göre özümseyip, İslâmî/sünnî kurallar çer­çevesinde, ibadet ve mârifeti (hakikat bilgisi) esas alarak, ârif ve âbid bir “insân-ı kâmil” yetiştirmeyi esas alan bir İslâmî-ilmî disip­lindir.

Tasavvufî düşünce; ticaret yapmak, mal mülk edinmek, makam mertebe peşinde koşmak gibi dünyevî ve maddî değerlerden yüz çevirerek, hayatı mümkün olduğunca ibadet, zikir, Kur’an tilaveti ve tesbihat ile geçirmek anlamına gelen ve Müslümanlığın ilk iki asrı boyunca devam eden “züht (dünyaya sırt çevirme) hareketi” ile Müslüman toplumda kendini göstermiş ve dinî ve sosyal hayatta etkili olmuştur. Müslümanlığın üçüncü asrından itibaren, züht ha­reketine marifet boyutunun daha derin bir surette katılmasıyla, çok daha etkili bir şekilde gelişmiştir. Hicrî III, miladî IX. asırdan sonra, kendine has metodu, ıstılahları (terimleri), kaynakları, şahsiyetleri ve diğer unsurlarıyla birlikte ilmî bir disiplin hâlini almıştır. Hicrî 555, mîlâdî 1111 yılında vefat eden büyük İslâm âlimi ve “reformist”i İmam Gazâlî’nin İslâmî ilimlerin merkezine ve zirvesine ta­savvufu yerleştirmesiyle birlikte Müslüman toplumda hızla hüsn-i kabul görmüştür. Tasavvuf, Gazâlî’nin hemen akabinde kurumsal­laşmaya başlamış, “tarîkatler” adını verdiğimiz kurumlarla eğitim ve öğretimini gerçekleştirmiş olup, bu sistem günümüze kadar de­vam etmiştir. VI/XII. asırda kurulan ve günümüze kadar ulaşan ilk tarîkatler arasında Abdülkâdir Geylânî’ye nispet edilen Kâdiriye, Ahmed Yesevî’ye nispet edilen Yesevîlik ve Ahmed er-Rifâî’ye nis­pet edilen Rifâiye’yi sayabiliriz. Bu asırda kurulmuş ve günümüzde hala yaşayan başka tarikatlar da vardır.

Yukarıda kısaca tarihi seyrinden bahsettiğimiz tasavvuf, başın­dan beri -popüler bir ifadeyle- iki ana damar üzerinden hayatını devam ettirmiştir: Zirvesi hakikat olan tahkik/ilim boyutu ve zirvesi ilahî aşk olan ibadet boyutu. Kelâm ve İslâm Felsefesi’yle birlikte İslâmî düşüncesinin üç temel ayağından birini oluşturan tasavvufî tefekkür, 638/1240’ta Şam’da vefat eden ünlü sufi İbn Arabî ile ilmî ve tahkikî boyutta zirveye ulaşmıştır. Çeşitli zamanlarda Konya’da da bulunmuş olan İbn Arabî ile Mevlâna, tarihi rivayetlere göre en az iki defa görüşmüşlerdir. İşte Mevlâna’nın Tasavvufî düşünce ve tasavvuf tarihi açısından kanaatimizce en önemli hususiyeti burada karşımıza çıkmaktadır. O, İbn Arabî’nin tahkik boyutunda, ilmî boyutta zirveye ulaştırdığı tasavvufî tefekküre ilâhî aşk boyutunu da ekleyerek bu düşünceyi “mükemmelleştirmiştir”. Böylece daha sonra gelen sufiler önceki mirasın üzerine inşa edilen bu iki zirve şahsiyetin düşüncesi ve ışığıyla gönül ve düşünce dünyalarını ay­dınlatmışlar, kurbiyetin zirvelerine bu kanatlarla yükselmişlerdir.

Osmanlı Toplumunda Hz. Mevlâna

Mevlâna’nın düşünce sisteminin, tasavvuf, din ve hayat anlayı­şının bir başka önemi de Osmanlı’nın sosyo-kültürel sisteminde bırakmış olduğu çok derin ve oldukça geniş etkisidir. Bilindiği gibi Osmanlı, sünnî esasları benimsemiş bir toplum ve devlet yapısına sâhiptir. Osmanlı’nın dînî yapısına baktığımızda karşımıza iki temel unsur çıkmaktadır: 1- Şer’î/zâhirî yapı. 2- Tasavvufî yapı. Şer’î ve zâhirî yapıda Osmanlı, kelamda yani inanç esaslarında Mâturîdî, Fıkıh’ta ise Hanefî sistemi benimsemiştir. Öbür taraftan tasavvufî yapıda Osmanlı’ya yön vermede iki büyük şahsiyetin, diğer tasav- vufî sistem ve şahsiyetlere nazaran çok daha baskın olduğu göze çapar. Bunlar birisi İbn Arabî, diğeri ise Mevlâna’dır. Dolayısıyla, Mevlâna’nın ve eseri Mesnevî’nin Osmanlı devlet ve toplum yapısı­nın oluşmasındaki ağırlığı, etkisi son derece büyük olmuştur. Bura­da, tarihin bu döneminde Anadolu coğrafyası nokta-i nazarından bir başka husus daha dikkatimizi çekmektedir. Mevlâna’nın üzerin­de yaşadığı bu dönemlerde Anadolu bir yandan üç türlü sıkıntıya maruz kalmışken, diğer yandan da üç türlü güzelliğe de mazhar olmuştur. Bunları şöyle açıklayabiliriz:

1-Batıdan gelen Haçlı istilalarına karşı, yine batıdan, Endülüs’ten Konya, Malatya gibi Anadolu topraklarına gelen ve Anadolu’yu o muazzam tefekkür sistemiyle besleyen, ünlü sufi ve düşünür İbn Arabî.

2-Doğu’dan gelen Moğol istilalarına karşı, yine doğudan, Belh şehrinden gelerek Konya’ya yerleşen ve bu toprakların insanlarının ruh ve gönül dünyalarına adeta hayat veren Mevlâna.

3-Yerli isyanlar ve kargaşalıklara karşı bölge insanını insanca ve kardeşçe yaşamaya ve düşünmeye külfetsiz ifadeleriyle davet eden ve bu daveti büyük bir ma’kes bulan Yûnus Emre.

Tasavvuf tarihçisi Prof. Dr. Mustafa Kara, bu durumu “celâl içre cemâl ya da cemâl içre celâl” diye ifade etmektedir. Başka bir ifa­deyle bu üç şahsiyetin yaşadığı çağ ve merkezinde Konya olmak üzere, çağın sonunda kurulacak olan Osmanlı Devleti’nin her açı­dan altyapısını mükemmel bir şekilde hazırlamıştır diyebiliriz. Yine ilginçtir ki, İbn Arabî eserlerini Arapça, Mevlâna Farsça, Yûnus Em­re ise Türkçe olarak vermiştir. Bu üç dil aynı zamanda İslâm kültü­rünün üç temel dilidir. Bir başka ifadeyle Osmanlı bir yandan haricî zor şartları göğüsledikten sonra ayakları üzerinde dikilmişken, di­ğer yandan İslâm kültürünün en güçlü temsilcilerinden ve en önem­li unsurlarından beslenerek, ayakta sapasağlam kalmaya devam etmiştir. Dolayısıyla Mevlâna’nın Afganistan’dan Balkanlar’a kadar medeniyet ve kültürümüzdeki yerinin çok büyük ve vazgeçilmez olduğunu söyleyebiliriz.

Hz. Mevlâna’nın Dinî ve Tasavvufî Kişiliği

Hz. Mevlâna derken aklımıza onunla ilgili pek çok sıfat gelebilir. Öyle ki “ilâhi aşkta erimiş tefekkür” tabiri onunla özdeşleşmiş olsa da onu birçok yönüyle tarif etmek mümkündür. Ancak herhalde onu ‘efrâdını câmi, ağyârını mâni’ olacak bir şekilde tanımlamak gerekirse ‘ârif’, ‘sufi’, ‘mutasavvıf’, ‘şeyh’, ‘pîr’ ya da bunlardan biraz farklı olarak ‘din âlimi’ tabirlerinden birisi ile vasıflandırma­mız en uygundur. Çünkü onun diğer bütün yönleri, bütün özellikle­ri İslâm’dan beslenir, onun Müslümanlığından feyz alır. Ancak o, İslâm’a sufi bakış açısıyla bakar ve onu bu bakış açısıyla anlayıp anlatır. Sufi bakış açısı ise zâhirci bakış açısından başkadır. Dolayı­sıyla Mevlâna’nın İslâmî ve tasavvufî yönü dışlanırsa, bu yönü görmezden gelinirse diğer özellikleri boşlukta kalır yani “Mevlâna” tespit, tahlil, anlayış ve düşüncesi yanlış mecralara akar veya yön­lendirilir.

Öte yandan, günümüz dünyasında da Mevlâna’nın hayat, insan ve din anlayışının geçerliliğini kaybetmediğini görmekteyiz. Bugün batıda olsun, doğuda olsun Mevlâna’yı ve düşüncesini tanıyıp etkisi altında kalan insanların sayısı günden güne artmaktadır. Mevlâna ile ilgili binlerce yayın ve internet sitesi olduğu bilinmektedir. Diğer taraftan, Mevlâna Türbesi’nin ziyaretçi sayısı istatistiklere göre, son yıllarda ortalama yıllık üç milyon civarındadır. Dolayısıyla burada bizlere, Mevlâna fikriyatı ile ilgilenen kişilere, Mevlâna gönüldaşlarına büyük görevler ve sorumluluklar düşmektedir. Bu da Mevlâna’yı iyi ve doğru tanımak, tanıtmak, anlamak ve anlatmaktır. Hz. Mevlâna ile ilgili olarak gerek Konya’da gerek ülkemizin diğer şehirlerinde ve gerekse dünyanın çeşitli yerlerinde yılda pek çok organizasyonlar ve programlar düzenlenmektedir. Şahit olduğu­muz hususlardan çıkarım yaparak şunu söyleyebiliriz ki, bu tür etkinliklerde birinci öncelik ya da temel özellik Hz. Mevlâna’nın tasavvufi/dinî yönünün esas alınması gerektiğidir. Zira onu bu bağ­lamdan kopardığımızda bahsettiğimiz kişi Hz. Mevlâna olmayacak­tır. Dolayısıyla Hz. Mevlâna’nın düşünce yapısını, sistemini, daha basit bir ifadeyle onun nasıl bir insan, nasıl bir Müslüman ve nasıl bir sufi olduğunu ortaya koymamız gerekmektedir.

Muhammed Celâleddîn-i Rûmî’yi ‘Hz. Mevlâna’ yapan en önemli hususları sıralayacak olursak, onun iki özelliğinin diğer yönlerin­den daha baskın olduğunu ve ön plana çıktığını görüyoruz. Birinci­si, Hz. Mevlâna bir din âlimidir. O, eserlerinde hep Kur’ân’ı ve Hz. Peygamber’in sözlerini referans alır, fikirlerinde hep bu iki kaynağa dayanır. Burada hemen onun şu meşhur sözünü hatırlatmak isteriz:

“Bu can bu tende olduğu müddetçe ben,
Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım.
Bir kimse bundan başka bir şey naklederse benden,
Ondan da şikâyetçiyim, o sözden de uzağım.” (Mevlâna, 1384, 1148)

İkinci olarak, din âlimliğinin yanı sıra, Hz. Mevlâna’nın daha de­rin bir cephesi vardır: O bir sufidir. Her ne kadar yeni bazı çalışma­larda aksi iddia edilse de Necmeddîn-i Kübrâ’nın kurmuş olduğu tarîkat olan Kübreviye’ye bağlı olan Mevlâna’nın tasavvufî fikirleri yepyeni bir tasavvufî çehre ve kimlik kazanmış ve kendisinin adına nispet edilerek, oğlu Sultan Veled tarafından Osmanlı Devleti’nde ve günümüzde çok etkili olan Mevlevîlik Tarîkati kurulmuştur. Diğer unsurlarıyla birlikte, musiki, sema ve şiir ekseninde tarîkatin usul ve erkânını tespit ederek, Mevleviliği kuralları ve törenleri sabit bir tarikat haline getiren ve temellerini kuran Sultan Veled, ayrıca Mevlâna Türbesi’nin yapılmasını sağlamış ve böylece Mevlâna’yı sevenler için tekke/dergâh anlamında bir merkez kur­muştur (bk. Küçük, 2015, 496-498).

Hz. Mevlâna büyük bir sufi, önemli bir tasavvuf ehlidir. Bunun için burada hemen onun o eşsiz eseri Mesnevî’yi örnek vermek uy­gun olacaktır. “Mesnevi” görünürde iki beyitten oluşan, beyit sayısı sınırlaması olmayan bir şiir ölçüsüdür. Mevlâna’nın Mesnevî’sindeki şiirler hikâyelerden oluşur, bazı ayet ve hadis yorumları içerir. An­cak Mesnevi ne basit bir şiir ne de basit bir hikâye kitabıdır. O, sıra­dan bir tefsir kitabı veya sıradan bir hadis şerhi de değildir. Mesnevî’nin bir gayesi vardır. Bu gaye daha kitabın yazılışında, müridi ve halifesi Hüsameddin Çelebi’nin talebinde karşımıza çıkmaktadır. Mesnevî’nin en önemli özelliği, başta Hz. Mevlâna’nın tasavvufî eğitimini benimseyenler olmak üzere, dervişlerin el kitabı olmasıdır. O, bu gayeyle yazılmıştır. Hz. Mevlâna kendi tasavvufî düşünce ve eğitim sistemini toplumda herkes anlasın diye kitabında vermek istediği mesajı hikâyeler örgüsüyle anlatmıştır. Hikâyeler bazı yerlerde somutlaşır, bazı yerlerde semboller, remizler işin içine girer. Bu remizleri erbabı anlar ve anlatır ki, bu sebepten ötürü günümüze kadar pek çok Mesnevî şerhi kaleme alınmıştır. Dolayısıyla, Mesnevî’yi okuyan kişinin en azından, güzel ahlâkı, dürüstlüğü öğren­mesi, kötü ahlâka meyletmemesi istenir. Daha derin anlayanlar için ise Mesnevî, tasavvufî hayatın, seyr u sülûkün, irfanî düşüncenin en yüksek değerlerinin öğrenildiği bir maden, bir şaheser olarak kar­şımıza çıkmaktadır. Basit bir hikâyedeki sembolleri çözdüğümüzde muazzam bir ‘mârifetullah/irfan’ boyutu ile, derin hikmetlerle karşı karşıya gelivermekteyiz. Yine Mesnevî’de, Hz. Mevlâna’nın bizzat kendisinin yazmış olduğu ilk on sekiz beyitte bahsedilen, neyin sadece yanık avazı, sadece etkileyici sesi değildir. Ney sesinin ya­nında, onun sembolize ettiği daha derin bir anlam dünyası vardır. Ney insanın ruh âleminden kopuşundan kaynaklanan acılarını, hüznünü, kederini kısaca kaderini dile getirir. Yoksa ney Mesnevî’de, diğer bütün remizlerde olduğu gibi sıradan bir mûsikî enst­rümanı değildir. Ney dinlerken sıradan insanlar güzel bir musiki­den zevk alırlar; oysa neyden çıkan her sesin sufi için ayrı bir önemi, çok farklı bir manası vardır. Ney onu alır başka âlemlere götürür. Buradan hareketle, Hz. Mevlâna’yı öncelikle tasavvuf ekseninde, mütefekkir, mutasavvıf bir din âlimi olarak değerlendirmek lazım­dır, diyoruz. Hz. Mevlâna’nın hoşgörüsü, engin insan sevgisi onun sâhip olduğu tasavvuf birikiminden, tamamen Kur’an ve Sünnet pınarından beslenen Müslümanlığından kaynaklanmaktadır.

Mesnevî’nin Osmanlı Toplumundaki Yeri

Mesnevî’den bahsetmişken onun Osmanlı toplumundaki yerine de çok kısa olarak temas etmek isteriz: Umumiyetle muhtevası ve mesajları ile herkesin beğeni ve takdirini kazanması sebebiyle Mesnevî’yi okumak ve okutmak bilhassa Osmanlı kültürünün vazgeçi­lemez bir unsuru olmuştur. Dârü’l-Mesnevîlerde ve Mesnevîhanelerde kültürün yüksek seviyeden bir parçası hâline gelen Mesnevî okumaları geleneği, “Mesnevîhân” pâyesini taşıyanlar tarafından yaşatılarak nesilden nesile aktarılmıştır. Eskiden vaizlerin, anlattık­ları konuda ayet ve hadis zikrettikten sonra mutlaka Mesnevî’den de bir beyit zikretmesinin gelenek hâlini aldığı ve cemaatin vaizden bunu beklediği söylenir. Mesnevî, Osmanlı kültürüne öylesine nüfuz etmişti ki, Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk dönem kuşağından olan ünlü şair Yahya Kemâl Beyatlı, önceki nesillerin medeniyetinin, hayat tarzının ne olduğu kendisine sorulduğunda, bu soruya Mesnevî’nin kültürümüz içerisindeki önemini ve yerini veciz bir şekilde dile getiren şu cümlesiyle cevap vermiştir: “Medeniyetimiz, pilav ve Mesnevî medeniyeti idi”. Yani ecdat, pilav yiyerek maddî cihat için güç toplarken, tasavvufta “büyük cihat” diye tarif edilen nefisle mücahede için ise gıdasını Mesnevi’den alıyordu (bk. Demirci, 1993, 30).

Tasavvufî Düşüncenin Hususiyeti: Merhamet ve Muhabbet

Tasavvufta en temel yönlerinden biri, sufilerin diğer ulemadan, diğer Müslüman düşünürlerden ayrıldığı ya da onlarla ilgili olarak en fazla dikkat çeken nokta, onların mahlûkatı Allah’ın en güzel suret, şekil ve kıvamda yarattığı eseri olarak görmeleri, mahlûkatın ve özellikle de insanın Allâhü Teâlâ indindeki değerine hassasiyetle vurgu yapmalarıdır. Sufilere göre insan, Allâhü Teâlâ’nın yarattığı en cami ve en mükerrem (donanımlı) varlıktır. Daha açık bir ifadey­le sufiler, insanı sâhip olduğu isim ve sıfatlarda Cenâb-ı Hakk’ın halifesi olarak görürler. Tasavvufu diğer ilimlerden ayıran en önem­li özellik, belki de onun insana verdiği işte bu değerdir. Sufilere göre insan, aynı zamanda, Allâhü Teâlâ’nın muhabbetinden yarattığı bir varlıktır. Bütün sufiler insanı Allah’ın çok yüce değer verdiği bir varlık olarak görürler. Bu sebeple onlar hiç kimseyi incitmek ve üzmek istemezler. Buna şöyle bir örnek verilebilir: Meselâ bir insan çok sevdiği birisinin çocuğuna, çok şımarık ve yaramaz dahi olsa zarar vermek istemez. Çünkü o çocuğa zarar verdiğinde bilir ki sevdiği insan üzülecektir. İşte sufilerin gözünde diğer insanlar, di­ğer varlıklar da aynen böyledir. Yani her varlığın sâhibi Allâhü Teâlâ’dır. Onun için onlar hiçbir varlığa zarar vermek istemezler. Onu Yaratıcı’sından ve Sahibi’nden dolayı incitmek istemezler, bi­lakis onunla iyi geçinmeye çalışırlar ve bütün varlığı bu sevgiyle, bu duyguyla kucaklarlar. Yunus Emre’nin ‘Yaratılanı hoş gördük, Yaratan’dan ötürü’ diyerek dile getirdiği bu prensip, Hz. Mevlâna’da da diğer bütün sufilerde de insana bakışı gösteren en temel tasavvufî ölçülerden birisidir.

Esasen bu, muhabbet mertebesidir. Muhabbet mertebesinden varlığa bakıldığı zaman kâinatta muhabbetten, sevgiden başka bir şey görülmez. ‘Lütfun da hoş, kahrın da hoş’ aslında halk anlayışı içindir. Zira âriflere göre, Cenâb-ı Hak’tan lütuftan başka bir şey gelmez. Allâhü Teâlâ mutlak güzelliktir, cemâl-i mutlaktır ve bütün varlık, varlığını O’ndan alır. Dolayısıyla bütün varlık güzeldir. Çir­kinlik izafîdir ve insanlara göredir. Bütün sufiler, ‘mutlak manada çirkinlik yoktur’ der. Varlıkta mutlak manada hep sevgi hâkimdir, muhabbet hâkimdir. Bütün mesele bunu duyabilecek kulağa sâhip olabilmek ya da bu seviyeyi yakalayabilmek için gerekli olan tasav- vufî eğitimi alabilmektir. Hz. Mevlâna böylesi kulağa sâhip olan mutasavvıflardandır. Onun insan anlayışında, varlık düşüncesinde en günahkârından en dindarına kadar herkes kendisine bir yer bu­labilir. Öylesine geniş bir yelpazeye sâhiptir o büyük mütefekkir sufi ve bu düşüncesinin kaynağı da doğrudan doğruya İslâm’dır.

Aslında İslâm, bugün birilerinin dünyaya tanıtmaya çalıştığının aksine tam bir barış ve muhabbet dinidir. Çünkü İslâm’ın anlamı selamettir, esenliktir. İşte İslâm’ın bu yönünü ortaya koyan grupla­rın başında da Mevlâna ve benzeri sufiler gelmektedir. Ancak onla­rın muhabbeti başıboş ve temelsiz bir muhabbet değildir. Mevlâna, Allah sevgisini, Allah sevgisinin manasını tasavvufî bir sistem içeri­sinde son ilâhî vahiy olan Kur’ân-ı Kerîm’den ve o vahyin mübelliği Hz. Peygamber’den alır. Merhameti “Rahmetim her şeyi kuşatmış­tır” (A’raf, 7/156) diyen Kur’an’dan ve “Allah’ın yüz rahmeti vardır; bunlardan bir rahmeti yeryüzü halkı arasında paylaştırmıştır ki, bu rahmet onlara ecelleri gelene kadar kâfi gelir. Rahmetin doksan dokuz kısmını ise kıyamet günü için saklamıştır.” (Buhari, Rikak, 19; Müslim, Tevbe, 18­21) “Allah rahmeti yüz parça yaratmış, doksan dokuzunu kendi nezdinde tutmuş, yeryüzüne bir parçasını indirmiştir. İşte mahlûkat bu bir parçadan dolayı birbirlerine merhamet ederler.” (Buhari, Edeb, 19) Hz. Peygamber’den öğrenir. Allâhü Teâlâ’nın mahlûkatına ne kadar merhametli olduğundan yola çıkar.

Buna, yani Allâhü Teâlâ’nın ne kadar merhamet sâhibi olduğuna çok basit bir misal verebiliriz. Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerîm besmeley­le başlar. ‘Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla’ demektir. Besmele’de Cenâb-ı Hakk’ın üç ismi yer alır. 1- Cenâb-ı Hakk’ın kendi özel ismi olan lafza-i celâl yani “Allah”. 2- Rahmân, 3- Rahîm. Buradaki Rahmân ve Rahîm isimleri Allah isminin sıfatlarıdır ve bu ikisinden başka da Besmele’de sıfat yoktur. Bu durum oldukça düşündürücü gelmektedir. Yani daha Kur’ân’ın başındaki Besmele’de Cenâb-ı Hak insanlara, mü’minlere ne kadar merhamet sâhibi olduğunu, rahmet ve merhametinin diğer bütün sıfatlarından önce geldiğini bildirmektedir. Kendisini bir celâlî sıfatlarından bir de cemâlî sıfatlarından iki isimle nitelemesi gerekirken, sadece cemâlî sıfatlarından ikisiyle inananın karşısına çıkmaktadır.

Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm ‘in ilk suresinin ilk ayeti de kanaati­mizce çok güzel, çok çarpıcı bir örnektir. Bu ayet, herkesin bildiği gibi ‘Âlemlerin rabbi olan Allah’a hamdolsun’ mealindedir. ‘Âlem­lerin Rabbi’ demek, her şeyin sahibi demektir. Biz dünyevi hayat içerisinde insanları bazen olumsuz sıfatlarla da anarız: örneğin – tıpkı Kur’an’da da olduğu gibi- “Allah’ın düşmanı” deriz. Fakat o yargı bize göredir, yani hayatın yatay düzlemine göredir. Allah’ın düşmanı olamaz; sosyal hayatta böyledir, yoksa hakikatte herkes ve her şey Allah’ın kuludur, Allah’a aittir. Allâhü Teâlâ’nın gücü ve kudreti karşısında hiçbir mahlûkun gücü ve kudreti yoktur ki, O’na düşman olabilsin. Sadece insanlara geçici olarak ve “cüz’î” -buna bugünkü tabirle “sanal” da diyebiliriz- bir kuvvet verilir. Yani mü­minin de münafığın da kâfirin de kısaca herkesin ve her şeyin sâhibi, rabbi Allâhü Teâlâ’dır. Aslına bakılırsa O’nun merhametinden, rahmetinden, sâdece insanlar değil, bütün bir kâinat, bütün bir mahlûkat rızıklanır, nasiplenir. Sufilik bunu böyle tanımlar ve sufiler Fatiha’nın ilk ayetini böyle anlar. Eğer kâfir de münafık da yer­yüzünde yaşayabiliyor ve rızık bulabiliyorsa, bu Allâhü Teâlâ’nın rahmet ve merhameti ile ilgili sıfatları sayesindedir. İşte sufileri ve dolayısıyla Mevlâna’yı da diğerlerinden ayıran, cazip kılan hususi­yetlerin başında bu düşünce yer almaktadır. Zira tasavvuf, insanın herkese ve her varlığa “Yaratanın gözüyle” bakmasının yolunu öğretir. Mevlâna da bu yolu katetmiş, bu muhabbet mertebesine kendi benliğinde büyük bir başarıyla ulaşmış sufilerdendir. Onun maksadı bütün insanların Allah’ın ‘güzel kulu’ olmasıdır, ‘yaramaz kulu’ olması değil. Bütün gayreti bunun içindir. “Gel, gel!…” sözle­rini de böyle anlamak gerekir. Demek istiyor ki: “Burada bir güzel­lik var; sen de gel, bu güzelliğe ulaş ve sen de güzelleş!” Bu “gel, gel!” ayet ve hadislerdeki tövbenin farklı kelimelerle ifade edilme­sinden başka bir şey değildir.

Hayatın düzeni içerisinde hepimiz Allah’ın kuluyuz, [3] fakat vasıf itibarıyla iyi insanlar var olduğu gibi kötü insanlar da mevcuttur. Allâhü Teâlâ esasta nitelik gözetmeksizin bütün insanlara merhamet nazarıyla bakmaktadır. Fakat O’nun bir de özel rahmeti vardır ki bu rahmetten herkes istifade edememektedir. Yahut bu hususi rahme­tin farkına herkes varamamaktadır. Farkındalığın yolu ise ancak tasavvufî bir eğitimden geçmektedir.

Mevlâna’yı Anma Törenleri[4]

Konumuza, yukarıda anlatmaya çalıştığımız Mevlâna portresini anlatmada çok önemli bir yeri olan günümüzdeki Şeb-i Arûs tören­lerinde gözümüze çarpan eksikliklere temas ederek devam edelim. En başta söyleyelim ki bizler bu gibi faaliyetlerde bazen işin şovun­da, görüntü boyutunda kalıyoruz, işin ciddiyetiyle ilgilenmiyoruz. Hatta maalesef Hz. Mevlâna’dan prim toplamak, reyting yapmak veya daha acı bir tabirle rant elde etme peşinde koştuğumuz zaman­lar olduğunu dahi gözlemliyoruz. Bunu şöyle izah edelim: Mesela, Hz. Mevlâna ile ilgili yapılan törenlerden sonra insanların zihinle­rinde kalan nedir? Bunun büyük bir kısmının “sema gösterisi”, ilahi konseri ve ney dinletisi olduğunu tahmin etmek zor değil. Evet, bunlar gerçekten güzel programlar, insanları son derece etkileyebi­len programlar, ama Hz. Mevlâna sâdece bunlardan mı ibaret? Onu “Hz. Mevlâna” yapan değerleri unutmuyor muyuz? Bunların ya­nında Hz. Mevlâna’nın tasavvufî yönünün, ilmî yönünün, düşünce yönünün de temel alınması, insanlara anlatılması gerekmez mi? Elbette ki Hz. Mevlâna ile ilgili yapılacak programlarda bu boyutlar mutlaka olmalıdır. İlmi yönü, din âlimliği yönü, tasavvuf eğitim ve irşat yönü, mütefekkirlik yönü, âriflik yönü, halk adamlığı yönü unutulmamalıdır. Hatta kanaatimizce bu özelliklerin onu anlatmada ve anlamada temel alınması gerekmektedir. Bütün programların bunların üzerine bina edilmesi gerekmektedir. Bir sema ayininden önce Hz. Mevlâna’da şükür nedir? Hz. Mevlâna şükrü nasıl anlıyor? Hz. Mevlâna takvayı nasıl anlıyor? Hz. Mevlâna’da mârifetullah anlayışı nasıldır? Hz. Mevlâna güzel ahlâkı nasıl anlıyor, nasıl ya­şamış?… gibi konular herkesin anlayacağı şekilde, tatlı bir üslup ile anlatılmalı, insanlar bilgilendirilmelidir. Hz. Mevlâna’nın bugüne, günümüze ışık tutan yönlerini insanların gönlüne aktarmalıdır. Memleketimizde Hz. Mevlâna üzerine çalışma yapmış çok fazla akademisyen ve ciddi sayıda araştırmacı vardır. Bunlara daha fazla değer ve görev verilmesini arzu ediyoruz. Hz. Mevlâna esas olan yönleriyle ele alınmalı ve tanıtılmalıdır. Ortaya koyacağımız Hz. Mevlâna prototipinin, Hz. Mevlâna’nın aslına uygun olmasını isti­yorsak, bütün programlar belirttiğimiz esaslar üzerine gerçekleştirilmelidir. Yoksa başka türlü bir Hz. Mevlâna’nın ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Burada şu gerçeğin de altı çizilmeli ya da itiraf edilmelidir ki: Büyüklerimizden duyduğumuz ve bizler de bizzat kendimiz izleye­bildiğimiz kadarıyla Hz. Mevlâna gerek Şeb-i Arûs törenlerinde gerekse diğer anma etkinliklerinde her geçen yıl daha ciddi bir bi­çimde anılmakta veya tanıtılmaktadır. Mistik Müzik Festivali, kon­feranslar, paneller, sempozyumlar, sergiler ve çeşitli sanat etkinlik­leri gibi faaliyetlerin ilmî ve kültürel katkısı çok fazla olmaktadır. Özellikle son yıllarda yapılan etkinlikler, her türlü takdire şayan ve göz kamaştırıcı niteliktedir.

Bu esnada Konya’yı “dünyanın tasavvuf merkezi” yapmanın ve ülkemizi ve Konya’yı en güzel şekilde dünyaya tanıtmanın yollarını birlikte aramamız ve elimizdeki bu fırsatı en iyi şekilde değerlen­dirmemiz gerektiği kanısındayız. Bizim yukarıdaki söylediklerimiz yıkıcı tenkit mahiyetinde değerlendirilmemelidir. Biz, etkinliklerin daha güzel olması için daha doğru ve gerekli gördüğümüz ya da eksik gördüğümüz yönleri belirtiyoruz. Aksi takdirde bu etkinlik­lerde görev alan herkesin samimi ve fedâkârâne çabalarına candan inanıyor ve bu vesile ile herkese yürekten teşekkür ediyoruz.

Hz. Mevlâna’nın İçinde Yaşadığı Anadolu-Türk Toplumunun Dînî, Kültürel, İlmî, Sosyal Hayatı İçerisindeki Yeri ve Önemi

Bizim kültürümüzde, yani özellikle Anadolu kültüründe Hz. Mevlâna’nın din ve tasavvuf anlayışının çok önemli bir yeri vardır. Kültürümüz, İslam’ı ve Hz. Peygamber’in hayatını doğru anlamış, doğru yorumlamıştır. Osmanlı “sufi” meşrebe önem veren ve onu ön planda tutan bir toplumdur. İşte bu alanda yani Osmanlı toplu- munun İslâmî kimliğinin şekillenmesinde İbn Arabî ile birlikte Mevlâna düşüncesinin birinci dereceden rol oynadığını görmekte­yiz. Türklerin diğer insanlarla yüzyıllar boyunca kolay anlaşmasın­da, diyaloğa açık olmasında, beraberce, birlik içerisinde, kardeşçe yaşamasında, entelektüel camiada daha çok İbn Arabî’nin, halk üzerinde ise Mevlâna’nın olmak üzere, bu iki sufinin din ve tasav­vuf anlayışının doğrudan doğruya tesiri vardır. Biz beraber yaşadı­ğımız herkesle kolaylıkla anlaşırız, onlarla kavga etmeden, barış içinde yaşayabiliriz. Bizdeki bu düşünceyi, bu hoşgörüyü, bu insan­lık anlayışını bize öğretenlerin başında Mevlâna gibi sufiler gelmek­tedir. Elbette ki burada Abdülkadir Geylânî, Hâce Ahmed Yesevî, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Seyyid Yahyâ Şirvânî, Bahâüddîn Nakşibend, Hacı Bayram-ı Velî gibi daha nice bilge, ârif, eren ve velîlerin isimlerini de zikretmemiz gerekmektedir.

Bugün başta Anadolu olmak üzere, bilhassa Kafkaslar, Türkis­tan, Orta Doğu, Balkanlar ve bir miktar da Kuzey Afrika’da yaşayan Müslümanların hatta buralarda yaşayan diğer insanların, hayata bakışının, hayatı ve diğer inanç sâhiplerini değerlendirişinin, varlığı anlamlandırış tarzının en temel unsurları arasında Hz. Mevlâna ve benzeri sufilerin fikriyatının yer aldığını görmekteyiz.

O insanların yaşam tarzları, düşünceleri Hz. Mevlâna gibi muta­savvıfların din/İslâm ve hayat anlayışları etrafında şekillenmiştir. Daha da özele inecek ve örneklendirecek olursak, sözgelimi Kon­ya’dan Mevlâna’yı çekip alırsak, geride Konya diye bir sosyo­kültürel çevre ve hayat kalmaz. Çünkü yedi yüz küsur yıldır Hz. Mevlâna, Sadreddîn-i Konevî gibi büyük şahsiyetler bu şehrin ilmî, kültürel ve sosyal hayatını en derin bir biçimde etkilemiş ve şekil­lendirmiştir. Diğer şehirler için de aynı şey geçerlidir; oralarda da hayatın hep etrafında döndüğü bir merkez şahsiyet, bir “kutup” mutlaka vardır. Bursa’da Emir Sultan, Ankara’da Hacı Bayram-ı Veli, Bakü’de Seyyid Yahyâ Şirvânî’nin (Azerbaycanlılar “Baküvî” der) olduğu gibi. Bugün İslam âleminin hemen her şehrinde böylesi zatlar yer almaktadır. Bu zatların fikirleri ile bu şehirlerin, hatta onların bulunduğu memleketlerin zihniyetleri şekillenmiştir. Bu topraklarda yaşayan insanlar, bilerek veya bilmeyerek, hayata hep bu şahsiyetlerin gözüyle bakmaktadırlar ve hayatı hep onların gö­züyle algılamaktadırlar. Çünkü onların fikirleri ve tesirleri hala devam etmektedir ve etmeye de devam edecektir. Bu topraklarda, meselâ Anadolu’da, Konya’da hoşgörüye, diğer inanç ve fikirlere gösterilen saygıya diğer topraklarda örneğin Avrupa’da rastlanmı­yorsa, bu meziyet Anadolu insanına Hz. Mevlâna ve benzeri şahsi­yetlerden kalmamış mıdır? Bugün -aslında bir tarikat şeyhi olan- Nasreddin Hoca sâdece bizi fıkralarıyla güldüren bir komedyen değildir; bilakis o, fıkralarıyla bizim insanımıza, bu toprakların in­sanına şuur veren, fikriyat aşılayan ve farkında olmadan eğiten, zihniyetini şekillendiren çok önemli bir fikir babasıdır. Onları içinde bulundukları toplumdan aldığımız zaman, ortada o toplum kalır mı ya da nasıl bir toplum kalır?

İşte tam da bu sebepledir ki, bu değerler karalanarak, hatta daha ileri gidilip, onlar hakkında bu memleketin insanlarının midesi ve zihni bulandırılmak suretiyle, bu toplumu onlardan koparmaya çalışan görüşleri(!) -ki, bu tür iftiraların hiçbir şekilde hakikatle ala­kası yoktur ve bunların ispatı mümkün olmayan hezeyanlar olduğu kesin olup, amacı da memleketimizin ve İslam’ın menfaatini engel­lemektir- “ilmî ve masum birer görüş” şeklinde tanımlamak ve de­ğerlendirmek en azından hakikate ve toplumun maneviyatına karşı yapılan hainliğe ortak olmak olur. Bu “görüşler(!)” ilmî bir temele veya gerçeğe dayansa, elbette ki hiç kimsenin söyleyecek hiçbir sözü olmaz, fakat ne yazık ki, “birtakım ilmî fantezilerle ve maalesef ilmî payeli insanlar tarafından üretilen, hiçbir delile dayanmayan, hatta olmayan tarihsel delil üretilerek ya da tarihi verilen kelimenin tam anlamıyla çarpıtılarak, hayalî iddialarla bu tür değerler karalanma­ya, toplumun gözünden düşürülmeye çalışılmaktadır. [5] Belki bun­dan daha acı ve düşündürücü olanı da şudur: Birtakım ilmî(!) çevreler, bu tür saplantılara iltifat etmekte veya gizli ve açık destek ver­mektedirler. Yukarıdaki şahsiyetler ve diğerleri gibi millî ve manevî değerlerin bu toplumun hayatından bir şekilde dışlanmaya çalışıl­ması, bu toplumun temeline yerleştirilecek en tehlikeli dinamitlerin başında gelmektedir. Bu tür cereyanların sonucunu görmek ya da tahmin etmek hiç de zor değildir.

Ahmed Yesevî, Mevlâna Celâleddîn, Nasreddin Hoca, Hacı Bayrâm-ı Velî, Eşrefoğlu Rûmî, Emir Sultan, Geyikli Baba, Hacı Bektâş-ı Velî, Yûnus Emre ve diğer pek çok sufi Müslüman-Türk toplumunun dinî-irfânî ve sosyo-kültürel hayat açısından en temel, asla vazgeçilemez referans ve unsurlarındandır. Onların İslâm anla­yışı onların içinde yaşadığı toplumun temel değerlerinin şekillen­mesinde birinci dereceden etkili olmuştur. Dolayısıyla onlara vuru­lacak bir darbe aynı zamanda İslâm’a ve Müslümanlara da vurul­muş olur. Öbür taraftan bu büyük zatlar sâdece kendi milletlerinin, kendi dindaşlarının değil, beraber yaşadığı bütün din ve ırk men­suplarının sevgisini ve saygısını kazanmış gönül erleridir.

Biz bu gönül kazanmanın en güzel örneklerinden birisini Hz. Mevlâna’nın cenaze merasiminde görüyoruz. Mevlâna’nın cenaze törenine Konya’daki hemen herkes katılmış ve çok büyük bir izdi­ham olmuştur. Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler ve diğer inanç mensuplarından herkes onu son yolculuğuna uğurlamada adeta birbirleri ile yarış hâlinde idiler. Hatta Müslümanlar, Müslü­man olmayanları sopa ve kılıçla kovalamaya çalışarak, “Bu merasi­min sizinle ne ilgisi var? Bu din sultanı Mevlâna bizimdir, bizim imamımızdır!” demişlerdir. Onlar da bu söylemlere karşı şu şekilde cevap vermişlerdir:

“Biz Mûsâ’nın, Îsâ’nın ve bütün peygamberlerin hakikatini onun sözlerinden anlayıp öğrendik. Bütün peygamberlerin huy ve hare­ketlerini onda gördük. Sizler nasıl onun muhibbi ve müridi iseniz, biz de öyleyiz. Mevlâna, insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilik­te, cömertlikte bulunun bir hakikat güneşidir. Güneşi bütün dünya ister. Bütün evler onun nuruyla aydınlanır. Mevlâna ekmek gibidir. Ekmeğe herkes muhtaçtır. Ekmekten kaçan aç bir insan gördünüz mü?” (Eflaki, 1989, II/13-14).

Burada, neden herkes Mevlâna’ya sâhip çıkmıştı ve bugün de tıpkı tarihte olduğu gibi hatta daha fazlasıyla sahip çıkmaktadır? sorusunun cevabıyla konu daha da aydınlatılabilir. Böyle bir soru­nun en kestirme cevabı şudur: Çünkü onun ‘insan’ anlayışında, insanlarda fıtrattan getirdikleri güzellik esastır. Onun nazarında insanın ırkının, renginin, şehrinin, hatta dininin dahi pek önemi yoktur. Esas olan ‘insan’ olmaktır, moda tabirle ‘adam’ olmaktır. Bir rubaisinde bunu hususu şöyle dile getirmektedir:

“Yârimizdir gönül her kime aksa
İncimizden çakar, inciler çaksa
Üstü ‘elest-belâ’ damgalı altın
Bizimdir o hangi madenden çıksa.” (Mevlâna, 1982, 18)

Aktaracağımız şu anekdot da Mevlâna’nın gönül ve kültür dün­yamızda bırakmış olduğu tesiri oldukça veciz bir şekilde ifade et­mektedir (bk. Köprülü, 1991, 227; Gölpınarlı, 1989, I/XIV_XXXIX; Schimmel, 1963, 271-279; Schimmel, 1982, 267-268, 279-282; Can, 1995, 202-262; Yeniterzi, 1997, 93-110).

Derler ki: Muhammed Celâleddin’den önce üç kelimenin anlamı umumî idi. Onunla birlikte bu üç kelime hususi oldu. Bu üç kelime şunlardır: 1. Mevlâna: Kelime anlamı efendi, efendimiz demektir ve hürmet maksadıyla ulema için kullanılan bir lakaptı. Muhammed Celâleddin’den sonra sâdece onun için kullanıldı ve “Mevlâna” denilince sâdece o akla geldi. 2. Mesnevî: Bu edebî bir nazım türü iken Mevlâna’nın Mesnevî’sinden sonra bu tabir yalnızca onun eseri için kullanılır oldu. 3. Türbe: Kabir, mezar demektir. Fakat herhangi bir niteleme yapılmadan “türbe” dendiğinde halk arasında Mevlâna’nın Konya’daki türbesi kastedilir oldu (Tahirü’l-Mevlevi, 1971, I/23; Gölpınarlı, 1985, 268).

Günümüz dünyasında da Mevlâna’nın hayat, insan ve din anla­yışının geçerliliğini kaybetmediğini, bilakis canlılığını, tazeliğini hala muhafaza ettiğini görmekteyiz. Sadece Müslümanlar arasında değil, bugün batıda olsun, doğuda olsun Mevlâna’yı ve düşüncesini tanıyıp etkisi altında kalan, gönül dünyası aydınlanan, içi ferahla­yan, huzura ve sıhhate kavuşan hatta ihtida eden insanların sayısı milyonlardan aşağı değildir ve bu sayı her şeye rağmen günden güne artmaktadır.

Mevlâna ile ilgili binlerce yayın ve internet sitesi olduğu belirtilmektedir. Bu bir yana şurası kesin ki, önceden de belirttiğimiz gibi, Mevlâna Türbesi’nin ziyaretçi sayısı istatistiklere göre, son yıllarda ortalama yıllık Üç milyon civarındadır. Bu üç milyondan yüz binlercesi dini olan İslâm’a, İslam ahlak ve ibadetlerine Hz. Mevlâna ile daha sıkı sarıldığı gibi on binlercesi de güzel dinimiz İslam ile müşerref olmaktadır. Dolayısıyla Mevlâna’yı doğru tanı­mak, doğru tanıtmak, doğru anlamak ve doğru anlatmak gerekir. Bu bütün Müslümanlar için çok önemli ve bir o kadar da ağır bir görevdir.

Sonuç

Bugün yaşadığımız dünyada, her ne kadar çok yeni ve farklı ver­siyonları ortaya çıkmış olsa da özellikle son bir iki yüzyılda düşün­cenin önüne çekilmiş olan, insanları birbirinden uzak tutmaya yöne­lik setler yıkılmış durumdadır. Hem bu sebeple hem de çağımızın iletişimde geldiği nokta sebebiyle insanlar birbirlerini, “öteki”nin değer yargılarını, diğer kültürleri tanımak istiyor ve bunlarla meş­gul oluyor. Artık ‘onlar kötü, biz iyiyiz’ şeklinde bizden olmayanı ötekileştirerek insanları kandırmak ya da avutmak pek mümkün görünmemektedir. Çünkü herkes diğerini/ötekini “tanımaya” çalışıyor.

Çağımızda Ademoğlunun, hakkında bilgi almak istediği kültürler/toplumlarla ilgili doğrudan bilgi alabileceği imkânlar oldukça fazladır. Dolayısıyla Müslümanları da dünya her geçen gün daha yakından tanımaktadır. Bu tanıma ve tanınma faaliyetinde bir taraf­ta 2000’li yılların Üsâme b. Lâdin’i tipi insanlar, diğer tarafta Mevlâna, İbn Arabî, Abdülkadir Geylânî, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli gibi gönül adamı büyük zatlar yer almaktadır. Sufiler Müslü­manların dünyada tanınmasının tarih boyunca hep müspet yönünü oluşturmuştur ve bugün de öyle olmaktadır. Diğer tarafta ise maalesef İslam dinini doğru anlayamamış, kendi kafasındaki katılığı, yobazlığı İslâm zanneden insanlar dinimizi ve bizi hep kötü tanıt­mışlardır. Bu nobran, medeniyetten, muhabbetten habersiz insanlar vasıtasıyla İslâm’ı tanıyanlar ise Müslümanları hep kötü görecek ve onlardan kaçacaklardır.

Öte yandan Hz. Mevlâna gibi şahsiyetleri tanıyanlar ise bizim inanç sistemimizin, insanlık anlayışımızın, hayata bakış tarzımızın ne kadar mükemmel, muazzam, insan onuruna nasıl yaraşır oldu­ğunu anlayacaklar, bu güzelliği özümseyenler Müslüman olacak, diğerleri de en azından Müslümanlara kötü gözle bakmayacak ve zarar vermeyeceklerdir.

Bugün diğer inançlardan olup da sonradan Müslüman olanların kahir ekseriyeti, tıpkı son devrin en güzide İslam âlimlerinden mer­hum Muhammed Hamidullah’ın da üzerine basa basa belirttiği gibi, başta İbn Arabî ve Mevlâna olmak üzere diğer sufilerin düşünce­sinden yola çıkarak İslam’la şereflenmişlerdir (Erginli, 2018/7, 24­25). Bu sayı her geçen gün daha da artmaktadır. Müslümanların güzel tanıtılmasında değil bu işi profesyonelce yapanların, amatör diyebileceğimiz sema gruplarının dahi oldukça büyük katkısının olduğu bilinmektedir.

Artık dünyada Hz. Mevlâna sevgisi büyük bir sel olmuş vaziyet­tedir. Dolayısıyla burada aynı duyguyu paylaşan kimselere önemli vazifeler düşmektedir. İlmî esaslara dayalı ve daha sistemli olarak, Hz. Mevlâna’nın saydığımız üç yönünü (dinî, tasavvufî, fikrî yönle­rini) ortaya çıkaran faaliyetlerle birlikte, Hz. Mevlâna tanıtımlarını dünyanın dört bir yanında kolektif olarak yapmak son derece önem arz etmektedir.

Sözlerimizi Hz. Mevlâna’nın ölüm döşeğinde iken, daha doğru­su, maşukuna vuslatı anında yanında bulunan kişilere yaptığı şu anlamlı vasiyet ile bitirmek istiyoruz:

Ben size gizli ve açık bütün hallerinizde Allâh’a karşı takva sâhibi ol­manızı, az yemek yemenizi, az uyumanızı, az konuşmanızı, günahlardan çekinmenizi, oruca, namaza devam etmenizi, şehvetlerden daima kaçınma­nızı, insanlardan başınıza gelecek eziyetlere ve cefalara sabır ve tahammül etmenizi, cahil ve basit insanlarla düşüp kalkmaktan uzak durmanızı, ke­rem sâhibi ve salih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim. ‘İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır (Bk. Suyuti, 1938, 3/505).[6] Sö­zün hayırlısı da az ve öz olandır (Abdurrahman-ı Câmî, 1993, 519).”

 

Kaynakça

Abdurrahmân-ı Câmî. Nefahâtü’l-Üns. Haz.: Süleyman Uludağ. İstanbul: Marifet Yayınları, 1993.

Buhârî, Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâîl. el-Câmiu’s-Sahîh. İstanbul: Çağ­rı Yayınları, 1992.

Can, Şefik. Mevlâna, Hayatı, Şahsiyeti, Eserleri. İstanbul: Ötüken, 1995.

Demirci, Mehmet. Yahyâ Kemâl ve Mehmet Âkif’te Tasavvuf. İzmir: Akademi Kitabevi, 1993.

Eflâkî, Ahmed. Âriflerin Menkıbeleri. Terc.: Tahsin Yazıcı. İstanbul: MEB Yayınları, 1989.

Erginli, Zafer. “Oryantalizm İle Mistisizm Arasında Batı Dünyasında Ta­savvufa Bakış Biçimleri Üzerine”. Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakül­tesi Dergisi 7/13 (2018/1), ss. 24-25.

Gölpınarlı, Abdülbâkî. Mesnevî ve Şerhi. İstanbul: Kültür Bakanlığı Yayınla­rı, 1989, ikinci baskı.

Gölpınarlı, Abdülbâkî. Mevlâna Celâleddîn. İstanbul: İnkılap Kitabevi, 1985.

Kaplan, Hayri. Tahrif ve Tashih. Ankara: Kalem Neşriyat, 2021.

Köprülü, Fuad. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. Ankara: DİB Yayınları, 1991.

Küçük, Sezai. “Mevleviyye”. Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür. Ed. Semih Ceyhan. 489-544. İstanbul: TDV Yayınları, 2015.

Mevlâna, Celâleddin Rûmî. Rubâîler. Terc. Kul Sadi. Konya: Anadolu’da Bugün Matbaası, 1982.

Mevlâna, Celâleddin Rûmî. Külliyât-ı Şems-i Tebrîzî. Neşr.: B. Furûzânfer. Tahran: Müessese-i İntişarat-ı Emir Kebir, 1384.

Müslim, Ebu’l-Hüseyin b. el-Haccâc el-Kuşeyrî. el-Câmiu’s- Sahîh. İstanbul: Çağrı Yayınları, 1992.

Schimmel, Annemarie. Mevlâna Celâlettin Rûmî’nin Şark ve Garpta Te’sirleri. Ankara: Gutenberg Matbaası, 1963.

Schimmel, Annemarie. Tasavvufun Boyutları. Terc.: Ender Gürol. İstanbul: Adam Yayınları, 1982.

Suyûtî, Celâleddîn. Feyzu’l-Kadîr. Mısır: Matbaatü Mustafa Muhammed, 1938.

Tâhirü’l-Mevlevî. Şerh-i Mesnevî. İstanbul: Ahmed Said Matbaası, 1971 ikin­ci baskı.

Yeniterzi, Emine. Mevlâna Celâleddîn Rûmî. Ankara: TDV Yayınları, 1997.

 

[*] Bu çalışma, daha önce tarafımızca yayımlanmış bazı yazılarımızdan yararlanılarak ve ekleme / güncelleme yapılarak oluşturulmuştur.

[†] Prof. Dr., Necmettin Erbakan University, Ahmet Keleşoğlu Faculty of Theology, Konya / Türkiye dilgurer@hotmail.com, ORCID: 0000-0002-6860-9571.

[3] Burada “kul” kelimesini “birisinin tahakkümü altında ezilen kimse” anlamında değil, “insan” anlamında, yani “Allâhü Teâlâ’nın en güzel kıvamda yarattığı ve en yüce seviyede değer verdiği varlık” anlamında kullanmaktayız.

[4] Bu başlık altındaki ifadeler bundan en az on beş, yirmi yıl öncesindeki durumlara yönelik tahlil ve tespitlerdir. Hamdolsun ki, burada belirttiğimiz eksikliklerin pek çoğu bugün ortadan kalkmıştır. Günümüzde Hz. Mevlâna ile ilgili faaliyetlerin ol­dukça ciddi, verimli, akademik ve kapsamlı olarak, kısaca uluslararası seviyede icra edildiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla burada yukarıdaki ifadelerin yer alması sadece bir nostalji olarak değerlendirilmelidir.

[5] Bu konuda hiç şüphesiz en güzel çalışma değerli meslektaşım Prof. Dr. Hayri Kaplan’ın Tahrif ve Tashih (Ankara-2021) adlı çalışmasıdır.

[6] Mevlânâ bir beytinde de şöyle der:

“Ben insanlara faydam dokunsun diye bu dünya zindanında kalmışım. Yoksa hapishane nerede, ben neredeyim! Kimin malını çalmışım ben?!” (Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, II/2)

 

ETİKETLER: