Ben~i~sen diye çağır
[DEM-İ MEVLEVÎ]
Âfâk u enfüste olan o “Nûr-ı mutlak” biz idik
“Senurîhim” sırrını hem bildik hem bildirdik biz
[E. Harâbî’den]
Âfâk u enfüs bir imiş,
Cân içinde cânân imiş,
Bu tılsımı çözene Hak,
Her cihetten ‘ayân imiş
[K. Abdal’dan]
Divan-ı aşkın yeni bir nefesiyle tâze can bulmaya buyursunlar…
•
Men ki heyrân zi mulakât-ı tû’em
Çün heyâlî zi heyâlât-ı tû’em
Ki hayran oldum, mülâki oldum diye ben sana
Çün hayallerinden bir hayâl oldum ben sana
Sana mülâki olunca, sana kavuşunca, seninle buluşunca şaşırıp kaldım ya, işte o şaşkınlık da senindir çünkü ben, senin uçsuz bucaksız hayallerinin içinde sadece bir hayal oldum gitti. Yani ben ismiyle, varlığı olan bir nesne olarak değil, yegâne varlığın fiili, işi, eylem akışı olarak var görünmedeyim…
•
Be murâât konî dil~cûyî
Âh ki bî-dil zi murâât-ı tûem
Hatırımı sayıyor da gönlümü alıyorsun ya sen
Âh, bu hatır saymana gönül verdim gitti ben
Burada çok ince bir “gönül alma” (dil-cûyî) ve “gönülsüz kalma” (bî-dil) zıtlığı var. Sevgili, hatırını sorup gönlünü almaya çalışırken, âşık, sevgilisinin bu ilgisiyle kendinden geçmiş yani “gönlü elinden alınmış” oldu.
•
Zât-ı men nakş-ı sıfât-ı hoş-ı tûst
Men meger hod sıfat-ı zât-ı tû’em
Senin hoş sıfatının nakşıdır hep dediğim ben
Meğer bizzat ta kendinin bir sıfatı mıyım ben?
Varlığım, senin güzel sıfatlarının anlık bir resminden ibâret yoksa ben senin zatının bir sıfatı mıyım?
•
Ger kerâmât be-bahşed keremet
Mû be-mû lutf u kerâmât-ı tû’em
Lûtf eder de kerametler bağışlarsa keremin
Her kılım senin bir lûtfun olur, kesilir kerâmetin
Eğer senin sonsuz cömertliğin kerametler bahşedecek olursa işte o zaman baştan ayağa her zerremle, baştan ayağa o lütfun, o kerametin ta kendisi olurum o zaman ben…
Rahmet deryası taşınca, o dalgadaki derya, o dalganın cömertliğinin bir işâreti olarak var görünür ya…
•
Nakş u endîşe-yi men ez dem-i tûst
Gûy-i elfâz u ıbârât-ı tû’em
Şeklim senin soluğunla meydana gelmede, düşüncem de sen
Sanki senin kelimelerin ve anlık ifaden oldum işte ben
Zihnimdeki her düşüncenin ve her tasarının kaynağı, sevgilinin nefesi oldu. Varlığım o kadar sevgiliyle dolmuştur ki, onun dudaklarından dökülen bir söz, bir cümle haline gelmişim ben
•
Gâh şeh bûdem u gâhet bende
İn zamân her dü neyem mât-ı tû’em
Kimi vakit şahtım, kimi de kul oldum sana
Şimdi ikisi de değilim; mat* oldum sana
Gelgitli bir aşk yolunda bazen sultan oldum, bazen de sana kul köle ama şimdi ne o, ne bu; aşkının satrancında tahtımı da kaybettim, matım sana.
İkilik gösteren sıfatların hepsini bir gösterip bir yitirip sevgilinin zâtı karşısında şaşkın ve her sıfatımla yok olmuşum.
Mâte, yemûtu, mevt: Ölmek, hayatından geçmek demek
“Eriyorum sana, ölüyorum sana” bu demek…
•
Dil zûcâc âmed u nûret misbâh
Men-i bî-dil şode mişkât-ı tû’em
Gönül cam sırçaya döndü, ışığınsa kandilmiş
Bense âşık ki kandilinin konduğu yer olmuş gitmiş
Bu beyit doğrudan Nur Ayeti’ne atıftır.
Kalp bir cam fanus, sevgilinin nuru ise o fanusun içindeki ışık kaynağıdır.
Âşık ise “ben gönlümü kaptırmışım” diyerek, artık o ışığı taşıyan ama kendi varlığı olmayan, sadece bir yuvaya, üç boyutlu yer tutucuya (mişkât) dönmüştür.
Allah, göklerin ve yerin nurudur.
Onun nurunun sıfatı, sanki içinde bir misbâh, çerağ, kandil bulunan bir mişkât, hücre, ışık mahallidir.O kandil bir sırça, bir kristal fanus içindedir.
Öyle bir fanus ki sanki bir inci gibi parıldayan bir yıldızdır ki güneşin doğduğu yere de, battığı yere de nispeti olmayan mübarek bir ağaçtan, zeytinden tutuşturulup yakılır.
Öyle ışıltılı bir yağ ki neredeyse ateş değmeden bile ışık saçacak:
Nûr üstüne nûrdur!
[Nur:35’den]
•
Ey muhendis ki tû râ levhem u hâk
Çûn rakam mahv-ı tû u isbât-ı tû’em
Ey eşsiz mimar! Sana levha hem toprak olmuşum ben
Bir rakam gibi sende yokluğun mahvı hem varlığın ispâtıyım ben.
Ey varlığımı ölçüp biçen ulu mimar! Senin için bir levha, şekilsiz bir toprağım; öyle ki kaleminden dökülen her çizgiyim; beni silmen, beni yeniden yazman, hepsi ben, hepsi sen.
•
Çi konem zikr ki men zikr-i tû’em
Çi konem rây ki râyât-ı tû’em
Zikri neyleyim, bizzat senin zikrinim işte ben;
Kararı neyleyim, senin zafer sancaklarından biri ben.
Kimi hatırlayayım; hatırlayışla ne işim var?
Zati senin anışın kesilmişim ben de ne var!
Ki varlığım seninledir; vârım da ancak sen…
Ne diye tedbire girişeyim; senin tedbirlerine dönmüşüm; senin rüzgarınla esen aşk burcundan bayrağın olmuşum; üflemişin esrimiş, dalgalanmışım…
•
“Senûrîhim” şod u “fî enfusihim”
Hem tû’em hân ki zi âyât-ı tû’em
Bu son beyit, şiiri zirveye taşıyarak kelâm-ı kadîmin kesin ayeti olan “Onlara ayetlerimizi hem dış dünyada (âfâk) hem de kendi iç dünyalarında (enfüs) göstereceğiz” ifadesine atıf yapar.
Şair-i muazzam, bu ilahi vaadin gerçekleştiğini ve o “gösterilen ayetlerin” bizzat kendisi olduğunu ifşâ eder. Kendisini sevgiliye ait bir ayet olarak tanımlayarak, varlığının ilahi bir işaret olduğunu ilan eder.
O İlahi söz “Göstereceğiz” vaadi, şimdi benim ta içimde gerçek oldu~bil;
Öyleyse beni sen diye oku, sen diye çağır ey sevgili çünkü ben, senin varlığını haykıran bir âyetim, şüphesiz bir delil…
Gerek afakta, gerek kendi nefislerinizde âyetlerimizi yakında onlara göstereceğiz. Nihayet onun Hak, yadsınamaz gerçek olduğu şüphesiz kendileri için de apaçık meydana çıksın, açıkça belli olsun, Hak zâhir olsun…
[Fussilet:53’den]

Ben bende seyr ider iken ‘aceb sırra irdüm ahî
Bir~siz dahı siz de görün dostı bende gördüm ahî
Bende bakdum bende gördüm benüm ile ben olanı
Sûretüme cân olanı kimdügini bildüm ahî
İster idüm buldum anı ol ben isem yâ ben kanı
Seçemezem andan beni bir kezden ol oldum ahî
[Y. Emre’den]
Varın
Bir-siz-bile
Sizde görün
Benim~ben~de bulduğumu
https://www.patreon.com/posts/ben-i-sen-diye-158052520














