ESRÂR DEDE’NİN ŞEMS-İ TEBRÎZÎ’YE TEVECCÜHÜ
ESRÂR DEDE’NİN ŞEMS-İ TEBRÎZÎ’YE TEVECCÜHÜ
MELİHA YILDIRAN SARIKAYA
Mevlevî dergâhları, mûsıkî ve hüsn-i hat sâhası kadar belki ziyâdesiyle dinî edebiyâtımızı besleyen zenginleştiren kurumlardandır. Bu ocaklardan biri olan Galata Mevlevîhânesi’nde yetişen Esrâr Dede (v. 1797), 18. asrın ikinci yarısında yaşamış dîvân sâhibi bir şâirdir. Hayâtının ayrıntılarına dâir fazla bilgi olmasa da İstanbul Sütlüce’de doğup yetiştiği, iyi bir eğitim aldığı, Arapça Farsça yanında emsâlinden farklı olarak Rumca, Latince ve hattâ İtalyanca öğrendiği bilinmektedir. Osmanlı şiirinin zirve şahsiyetlerinden Şeyh Galib Dede (v. 1799)’ye müntesip olup hayâtının son on senesini Dede’nin dizi dibinde geçirmiştir. Galata Mevlevîhânesinde hücrenişîn olan Esrâr Dede, dergâhın mühim hizmet makamlarından kazancı dedelik hizmetini deruhte etmiştir. Mürşidinden iki sene evvel vefât eden Esrâr Dede’nin irtihâli Şeyh Galib’i derinden etkilemiş olmalı ki ardından edebiyâtımızın en içli mersiyelerinden birini kaleme almıştır. Galib Dede’nin terkîb-bend formundaki mersiyesi türün şâheserlerinden biri değildir. Fakat “Birkaç zamân muammer olaydı ne var idi” mısrâında görüldüğü üzere sâdık bir dosttan, bir sohbet arkadaşından mahrûm kalmanın târifsiz kederini ve ölüm karşısındaki çâresizlik hâlini en dolaysız şekilde dile getiren anlatım tarzı, mersiyeyi samîmiyet noktasında benzerleri arasında ayrı bir konuma taşımaktadır. Şeyh Galib’in bu manzûmesi, Esrâr Dede’ye olan alâkayı irtihâlinden sonra da tâze tutmuştur denilebilir. Zâten kısa bir zaman sonra Galib Dede de âlem-i cemâle göçmüştür.
Esrâr Dede’nin başlıca eserleri dîvânı ve tezkiresidir. İyi bir şâir olan Dede, kısa ömründe hemen her formdan örnekler içeren orta hacimde mürettep bir dîvân ortaya koymuştur. Şöhreti dîvânından önde olan tezkiresi ise Mevlevî şâirler hakkındadır. Çerçevesini Şeyh Galib’in belirlediği bu eser yine onun nezâreti altında iki ay gibi kısa bir sürede tamamlanmıştır. Her iki eserin metinleri iki kıymetli doktora çalışmasıyla istifâdeye sunulmuştur.

Esrar Dede’nin mürşidi Şeyh Galip’in türbesi
Esrâr Dede, önce Mevlevî sonra şâirdir denilse yanlış olmaz. Bilindiği üzere klasik dîvân tertîbinde sanatkârınhem şâirlik iddiâsını hem maddî mânevî yönelişini gösteren kısım, kasîdeler kısmıdır. Tevhid, münâcât ve na‘t-ışerîfler ile başlayan kasâid kısmında şâirler, başta pâdişâh olmak üzere kurdukları irtibatlar doğrultusunda bilumum devlet ricâline medhiyeler düzerler. Daha açık ifâdeyle dîvân sâhibi şâir, himâyelerine tâlip olduğu zamâne büyüklerini kalemiyle yüceltir. Kasîdeler kısmında bu medhiyelerden önce yine şâirin din tasavvuruna uygun olarak tâbir câizse mânevî yol büyüklerini konu alan şiirler yer alır. Dîvân sıralamasında devlet büyükleri hakkında söylenen şiirlere medhiye; mânâ âleminin büyükleri vasfındaki kasîdelere edeben na‘td enilmiştir. Şiirlerini bir dîvân-ı ilâhiyyât gibi tertîb eden Esrâr Dede’nin devlet ricâli hakkında kasîdesi yoktur. İki na‘t-ı Peygamberî ile başlayan dîvânın kasîdeler kısmı, Hz. Alî na‘tlarıyla devam etmektedir. Akabinde beş na‘t-ı Mevlânâ ve Şems-i Tebrîzî vasfında kaleme alınan bir diğer na‘t gelir. Bu kısımda ayrıca Mevlevîlik yolunun husûsiyetlerini anlatan kasîdeler mevcuttur. Bir başka na‘t, velînîmeti bildiği mürşidi Şeyh Galib Dede hakkındadır. Dîvânın kasîdeler kısmı, kendisinden yaklaşık bir asır evvel vefât eden bir başka Mevlevî dedesi, Fasîh Ahmed Dede (v. 1699) hakkındaki medhiyeyle tamamlanır.

Esrar Dede’nin Galata Mevlevihanesi Kabristanı’ndaki mezar taşı
Esrâr Dede’nin onca Mevlevî ulusu arasında Hz. Mevlânâ ve mürşidi Gâlib Dede dışında Şems-i Tebrîzî ile Fasîh Dede’ye kasîde tanzîm etmesi, esâsen onun Mevlevîlik geleneği içinde durduğu yerhakkında da fikir vermektedir. Dede ayrıca, muhtemelen vasiyeti üzerine Galata Mevlevîhânesi hâmûşânında bulunan Fasîh Dede’nin yanına sırlanmıştır. Fasîh Dede’ye gelince, tıpkı Esrâr Dede gibi Galata Mevlevîhânesi hücrenişînlerindendir. Aynı zamanda hattattır ve dîvân sâhibidir. Şiirde kendine has bir üslûbu olan Fasîh, özellikle âşıkane gazelleriyle temâyüz etmiştir ve bu yolda hem Şeyh Galib hem Esrâr Dede üzerinde etkisi görülmektedir. Fasîh Dede’nin Esrâr’a tesiri şiir tarzıyla sınırlı değildir, mensûbu oldukları mânevî yolda meşrep benzerlikleri de vardır. Esrâr’ın da Fasîh Dede gibi mîzâcında aşk baskındır ve dîvânına bakıldığında Şems-i Tebrîzî ile kurduğu râbıtada kendisine Fasîh Dede’yi rehber edindiği söylenebilir. Esrâr Dede’nin Hz. Şems ile Fasîh Dede’yi art arda zikrettiği “harâbât” redifli gazelindeki şu iki beyit, bu yakınlığı gösteren örneklerden biridir:
Esrâr fuyûz-ı kerem-i Şemse karînüm
Feyyâz oldı aşkuma rindân-ı harâbât
Hep bezmimüze hâzır ola himmeti elhak
Hiç var mı Fasîhâ gibi sultân-ı harâbât (G-26/10-11)1
Esrâr Dede, “Eyâ şehinşâh-ı her dü-serâ cenâb-ı Fasîh” mısrâıyla başladığı Fasîh Dede na‘tını bir istimdâd-nâme muhtevâsında tanzîm etmiştir. Ona göre Fasîh; Rûmî’nin cemâline, Şems’in kemâline vâristir:
Cemâl-i ayn-ı tecellî-i mürşid-i Rûm
Kemâl-i pertev-i Şems-i Hudâ cenâb-ı Fasîh (K-14/2)
Esrâr Dîvânı’nın kasîdeler kısmında da görüleceği üzere şâirin Hz. Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî, Galib Dede ve Fasîh Dede vasfındaki kasîdeleri dışındaki şiirleri de Mevlevîlik yolunu târif ve tebcîl eden manzûmelerden ibârettir. Dolayısıyla Dede’nin şâirlik kudretini, mensûbu olduğu yolun hizmetine sunduğu söylenebilir. Bu yol, Mevlevîlik içerisindeki iki koldan Şems kolu veya Şemsî kol olsa gerektir. Diğeri ise bilindiği üzere Veled kolu veya Veledî koldur. Bu bahsin ayrıntısı bu yazının haddini ve hudûdunu aşacağı için, Şems kolu ve Veled kolunun birer tarîkat şûbesi olarak şekillenmediğini, sâdece Mevlevî gelenek içerisinde meşrep farklılığına işâret ettiğini hatırlatmak yeterli olacaktır. Tarikat kisvelerinede yansıyan bu ayrıma göre Şemsî kol mensupları, “seyfî külah” tâbir edilen tepesi keskin sikke giymektedirler.
Bu iki meşrepten Şems kolunda rindâne hayât şekli baskın olup irşad metodu olarak nazar ve sohbet öne çıkmaktadır. Veledî kol ise ağırlıklı olarak mârifeti merkeze alan bir terbiye yöntemidir. Esâsen Şeyh Galib Dede, bu iki tarzı birbirinden ayrı göstermenin bütünüyle cehâletten kaynaklandığını, Sultân Veled’in pederinin emriyle ve pederinden evvel Hz. Şems’e intisâb ettiğini bildirmektedir. Bununla birlikte yol içinde farklı mesleklerin ve meşreplerin olabileceğini de kabul eder. Benzer şekilde Esrâr Dede de mürşidi gibi iki ayrı kolun varlığına îtirâz etmiştir. Ona göre de Mevlevîler arasında sâdece bir üslûp farklılığından söz edilebilir; sâliklerin bir kısmı aşk ve cezbe yolunu tâkip eder, diğerleri aşk edeptir diyerek şerîat kisvesine bürünür. Dede bu çeşitliliği Hz. Şems’e ve Sultân Veled’e izâfe etmekten ziyâde bizâtihî Mevlânâ hazretlerinin kendi sülûkuyla alâkalı görmektedir. Öyle ki Dîvân-ı Kebîr’den feyz alanlar âşıkane ve rindâne duruşu temsil ederler, ikinci yolu tâkip edenlerin mesnedi ise Mesnevî-i Mânevî’dir. Bu bâbda Esrâr Dede her iki üslûbu, aynı hakîkat güneşinin farklı derecedeki parıltıları olarak yorumlamaktadır. Asıl konuya dönecek olursak Esrâr Dede, kol ayrımını kabul etmese de Hz. Şems’in eteğine tutunmuş bir Mevlevî olarak tebellür etmektedir. Dîvânında Sultan Veled’in ismini sadece birkaç defâ o da Hz. Mevlânâ dolayımıyla zikretmiş, bir de istimdâd içerikli rubâî kaleme almıştır. Şems-i Tebrîzî hakkında ise kasîde söylemekle kalmamış, dîvân boyunca fırsat düşürerek sözü bir şekilde Hz. Şems’e getirmiştir. Dede’nin Sultân Veled’i andığı beyitlerinden birine teberrüken şu örnek verilebilir:
Ey pâdişâh-ı fakr u fenâ Mevlevî-i
Rûm Lutf it be-hakk-ı hazret-i Sultân Veled (G-43/7)
Esrâr Dede’nin Mevlevîlik yolunda rehber ittihâz ettiği âşikâr olan Şems-i Tebrîzî vasfındaki kasîdesi, hem tasavvufî derinliği hem edebî mâhiyeti yönüyle fevkalâde bir manzûmedir. “Kasîde der-Na‘t-ı Şems-i Tebrîzî” başlığını taşıyan şiir, Dîvân’ın onuncu kasîdesidir. Yirmi dört beyitten oluşan kasîdenin kafiyesi mürekkeptir, bugünkü isimlendirme ile zengin kafiyedir. Arûzun “mefâîlün mefâîlün mefâîlün mefâîlün” kalıbıyla kurulan şiirde dîvânın bütününde olduğu gibi vezin kusûru yok denilecek kadar azdır. Klasik tertîbe uygun şekilde teşbîb bölümüyle başlayan kasîdenin matla‘ı şöyledir:
Şafak giydirdi al tennûre hurşîd-i şeker-rîze
Felek girdi halâvetle semâ‘-ı tîz-der-tîze
İlk kelimeden anlaşılacağı üzere şafak sökerken görülen kızıllığı ve çıplak gözle bile izlendiğinde rûha tesir eden tan yeri manzaralarını bir rasatçı dikkatiyle ve başta temsîlî istiâre olmak üzere bilumum bedîiyyât imkânlarını kullanarak tasvîr etmektedir. Sekiz beyitten oluşan şafak anlatımında gün doğumu, beyitte de görüldüğü üzere kırmızı veya daha doğru kelimeyle al tennûre giyinen bir semâzenin semâa hazırlanması imajıyla başlamaktadır. Bu kısım bütünüyle gül, güneş, kan, şûle, mücevher vb. kızıl renkli unsurlar üzerinden işlenmektedir. Hz. Şems’in isminden ilhâm ile kasîdenin girizgâh beytinde de güneşin doğuşu resmedilmektedir. Şâire göre kudret kalemi her sabah yeniden kızıla kaçan altın renginde bir mürekkeple Şems-i Tebrîzî’nin nûr mesâbesindeki ismini tuğra formunda yazmakta, gökyüzüne âdetâ Şems tuğrası çekmektedir:
Felekde pençe-i hûnîn-i zerrîn hâme-i kudret
Çeker her subh tuğrâ ism-i nûr-ı Şems-i Tebrîze
Yâni şafak vakti doğuşunu seyrettiğimiz güneş, esâsen Tebrîzli Şems’in ihtişamlı saltanatının alâmeti olan tuğradan başka bir şey değildir. Bu şatafatlı giriş ile başlayan Şems na‘tı, hemen hemen aynı yüksek tempoyla devam eder. Kasîdenin tamâmını sâdece nesre çevirerek buraya almak şiirin bütüne âit güzelliğini ve elbette Dede’nin bir söyleyip kim bilir kaç kastetmek gibi incelikli üslûbunu gölgeleyeceği için müteselsil olmayan şekilde birkaç beyit daha okumak geneli hakkında az da olsa bir fikir verecektir:
Ne Şems ol lem‘a-i envârdur subh-ı şeb-i feyze
Ne şeb nûr-ı siyâh ism-i celâl-i seher-hîze
Ne Şems ol nûr-ı gaybü’l-gayb eflâk-i hüviyyet kim
Şuhûd-ı zât olur her dîde-i hayrân-ı gül-hîze
Esrâr Dede’ye göre Şems-i Tebrîzî öyle bir güneştir ki ism-i celâl zikriyle geçen feyizli bir gecenin seherinde görülen tertemiz aydınlık, ondandır. Hakk’ın târif edilemeyen, gaybın gaybı olan hüviyetinin nûru, hayrânlık nazarıyla bakmayı bilenlere Şems ile görünür olur.
Cihânda perde-i şeb-gûn-ı kesret kat kat olmuşdur
Takup tîğ-ı hidâyet ile itdi rîze-ber-rîze
Kasîdenin bir başka beytinde yine güneş metaforundan hareketle Esrâr Dede, Hz. Şems’in cümle âlemi çepeçevre saran karanlık kesret perdesini hidâyet kılıcıyla parça parça ederek hakîkat nûrunu âşikâr ettiğini söylemektedir. Bir başka beytinde ise gül ile şiir, gonca ile hokka, güneş ile şemsiyye arasında girift istiâreler kurmuştur. Şems vasfında söylendiği için gül gibi güzelleşen veya güzel kokan şiir, hoş karışımlı feleğin gül hokkasının gül yapraklarına benzeyen şemsiyesine dolup orada muhabbetli bir güneş gibi görünmektedir. Dede’ye göre Hz. Şems’e na‘t yazıldığı için şiir de âlem de daha şirin bir hâl almıştır:
Gül-i eş‘âr mihr-i şekker-i kâm oldı na‘tünle
Tolup şemsiyye-i gül-hokka-i çarh-ı hoş-âmîze
Hayâ-i vasfun ile garka-i nûr-ı arak oldum
Dönüp mestâne fikrüm zerre-i kem-kadr-i nâ-çîze
Esrâr Dede bir taraftan da Hz. Şems’e na‘t söylemeyi kendisi açısından küstahlık olarak görmekte, utancından ter içinde kaldığını söylemektedir. Gûyâ kıymetsiz fikirleri ve düşünceleri de bu utanç içerisindeki hâline eşlik etmekte veya utancından döktüğü terler içi boş düşünceleri gibi yuvarlanıp akmaktadır.
Kasîdenin duâ beyitlerine denk gelen son kısmında Esrâr Dede, Hz. Mevlânâ’yı aracı kılarak nefsin açtığı belâlardan kurtulmak için Şems’ten meded ummakta, onun feyzine tâlip olduğunu, bu feyzden mahrûm kalmak istemediğini beyân etmektedir:
Meded şâhum meded oldum zebûn-ı pençe-i zâlim
Derûnum çâk çâk itmek diler nefs-i pür-istîze
Be-hakk-ı ism-i Mevlânâ beni mahrûm-ı feyz itme
Nitekim hürmet eyler Pîr ism-i Şems-i Tebrîze
Esrâr Dîvânı’nda Hz. Şems bahsi bir kasîdeden ibâret değildir. Dîvânın hemen her bölümünde, özellikle gazellerde söz bir şekilde Şems-i Tebrîz’e gelir. Dede’nin Hz. Şems’i en ziyâde feyz ve aşk kavramlarıyla bağlantılı şekilde zikrettiği söylenebilir. Ayrıca başta Hz. Mevlânâ’nın ismi olmak üzere Mevlevîlik ile ilgili meselâ semâ konusu da Şems’i hatırlatan bahisler arasındadır. Hz. Şems’in isminin lugat anlamı, yâni şems kelimesinin imajinasyona müsâit zengin çağrışımları da şâire kullanışlı alanlar açmıştır. Bütün bu anma biçimlerine dâir birkaç örnek beyte göz atmak, Dede’nin Hz. Şems’e teveccühü hakkında bir kanâat hâsıl edecektir.
Esrâr Dede’nin Hz. Şems ile meşrep yakınlığı üzerinden bağlantı kurduğu mâlumdur. Bu meyânda hayli sarîh ifâdeler kullanan Dede, bir rubâîsinde bu bahsi şöyle dillendirmektedir:
Fehm eyle nedür hakîkat-ı mezhebimüz
Ser-çeşme-i Şems-i dîndür meşrebimüz
Âsâr-ı zuhûra zâhir olsak da yine
Âyîne-i bî-sûretde komaz kālıbımuz (Rb-59)
Dede her ne kadar Şems-i Tebrîzî meşrebinden olduğunu söylüyorsa da yoldaki kıdeme binâen temsilci değil, tâkipçidir. Şiirlerde bu vurgu da belirgin şekilde görülür. Kendisini, Tebrizli Şems’in hakîr bir bendesi olarak takdîm eden Esrâr Dede’ye söz konusu bendelik öyle bir mevkî bahşetmiştir ki cümle âlemi aydınlatan güneş bile Esrâr’ın ayağının tozuna yüz sürer olmuştur:
Şems-i Tebrîzün kemîne bende-i nâ-çîziyüm
Mihr-i âlem rûy-mâl-i hâk-i râhumdur benüm (G-171/12)
Mensûbu olduğu mânevî yoldaki tavrı tarzı Hz. Şems’in tarzıdır. Bu bahsi Esrâr Dede; Mevlevîlik yolunda rindler de zâhidler de bulunur, fakat biz Şems’in eteğine sarılanlardanız diyerek vuzûha kavuşturmaktadır:
Biz Mevlevî gurûhuyuz Esrâr kevnde
İrfânımuzla zâhid ü rinde müsellemüz
Dâmân-ı tâb-ı Şemse sarılduk bu yolda hep
Dûş-i hevâda zerre-i nâ-çîzden kemüz (G-101/8-9)
Şems-i Tebrîzî, Esrâr Dede’nin mânen beslendiği bir feyiz kaynağıdır. Mevlevilîk yolunda seyr ü sülûku anlattığı uzun bir gazelinde sâlikleri Şems’e dâvet etmektedir. Çünkü Şemsü’l-Hak çeşmesinden içenler, toprağı altına dönüştüren iksîri bulmuş gibi olup bizâtihi hazîne hâline geleceklerdir:
Ser-çeşme-i Şemsü’l-Hak-ı Tebrîze varanlar
İksîr bulup mâlik-i genc-i güher oldı (G-233/24)
Dede, Şems’ten tefeyyüz bahsini çokça tekrarlamaktadır. Konuyu en doğrudan dile getirdiği şiirlerinden biri “kılıcı” redifli gazelidir. Müteâkip iki beyitte evvelâ Mevlevî yoluna müntesip olmakla Hz. Mevlânâ’dan gelen feyzin tabiatını değiştirdiğini, pâdişâhlara lâyık çifte su verilmiş bir kılıca evrildiğini söylemektedir. Akabinde Hz. Şems’in feyziyle toprak iken altın olduğunu, altın sikke hâline geldiğini veya başındaki sikkeyle altın kıymeti kazandığını söylemektedir:
Feyz-i hünkâr-ı Mevlevî Esrâr
Tab‘umı itdi pâdişâ kılıcı
Hâk idüm feyz-i Şems zer kıldı
Sikke urdı o kimyâ kılıcı (G-243/8-9)
Hz. Şems feyz kaynağı olduğu kadar aşkın da menbaıdır. Aşk bahsinde de Esrâr’ın mürâcaat kapısı Hz. Şems’tir. Şems aşkı veya Şems tarzı aşk şeklinde anlaşılmaya müsâit “aşk-ı Şems” terkîbine çok defâ ilâhî aşkın remzi olan şarap da dahil olmaktadır. Şems’e duyduğu aşk ile bâde içenin elindeki kadeh de parlak güneş kesilecek, güneş gibi parıldayacaktır:
Aşk-ı Şems ile bâde nûş idenün
Câmı destinde mihr-i rahşândur (G-79/15)
Mevzû aşk olunca söz dâimâ Hz. Mevlânâ’ya ve Şems’e gelir. “Aşk” redifli bir gazelinde Hz. Şems’i âlemi nûra garkeyleyen bir deniz gibi tasavvur eden Esrâr Dede, ondan da önce Hz. Mevlânâ’ya ilticâ etmek gerektiğini söyler. Şems öyle bir nûr denizidir ki bu denizden kaynayıp taşan envârın her zerresi, ayrı bir aşk deryâsı hüviyeti kazanır:
Sâye-i Monlâ Celâleddîne gel
Tâ cemâlin arz ide mevlâ-yı aşk
Bahr-i nûr-ı Şems-i Tebrîz itdi cûş
Oldı her bir zerre bir deryâ-yı aşk (G-137/10-11)
Şöhreti âlemi tutmuş olan Mansûr, Mecnûn, Vâmık gibi Hak âşıklarını tâdâd ettiği bir gazelinde Esrâr Dede, kendi gönül çerâğının da Şems ile uyandığını söylemektedir. Şâir her ne kadar burada şems yerine “mihr” kelimesini kullanmış olsa da bu güneş, “Tebrîz şâhının” güneşidir. Bir önceki beyitte “Şems-i Hudâ” deyivermesi, Dede’nin Hz. Şems ile kurduğu mânevî bağı bir defâ daha âşikâr eder:
Dil şark-ı tecellâda görür Şems-i Hudâyı
Artık ana lâzım mı metâli‘le meşârık
Esrâr benüm çeşm-i çerâğ-ı dil-i zârum M
ihr-i şeh-i Tebrîzden olmuşdur uyanık (G- 138/12-13)
İlâhî aşk konusunu işlediği bir gazelinde Esrâr Dede, “Gürûh-ı Mevlevî yüz mest-i nûş-â- nûş-ı aşkuz biz” mısrâında görüleceği üzere Mevlevîler’i topyekûn harâbât ehli olarak takdîm etmektedir. Hz. Şems ise hem aşkın hem güzelliğin ufkudur; cümle âlem Şems’in cemâliyle parlamaktadır. Âşıkların Şems’i koyup başka diyarları dolaşması beyhûde bir iştir:
Olan mest ü harâbı cümleden ma‘mûrdur Esrâr
Harâbât-ı mahabbetdür bu bezmün neş’e-i âbâdı
Cihân dolmuş ser-â-ser Şems-i Tebrîzün cemâliyle
Nazar gözle dolaşma beyhûde Tebrîz ü Bağdâdı (G-219/15-16)
Dede, semâ âyînini konu ettiği bir gazelinde gökyüzünü meydân-ı şerîf olarak tahayyül eder. Bu meydanda güneş, yâni Hz. Şems mürşid; gökyüzü/semâ ise güneşin semâ eden dervişi, bendesidir:
Dervîşidür âsumân o Şemsün
Me’mûn-penâh-ı Mevlevîdür
Esrârı şehâna itdiren nâz
Başında külâh-ı Mevlevîdür (G-86/8-9)
Esrâr Dede göklerin yerin, ateşin suyun, gülün bülbülün, kalemin defterin, melâikenin, hâsılı var olan her bir şeyin semâ ettiğini anlattığı bir gazeline, Şems-i lâ- mekânın semâını tavsîf ederek başlar:
Çûn o Şems-i lâ-mekân eyler semâ‘
Zerre-veş mihr-i cihân eyler semâ‘ (G-127/1)
Cümle âlem, “Şems-i lâ-mekân” semâ ettiği vakit veya daha kuvvetli bir ihtimâlle Şems semâ ettiği için semâ etmektedir. Şems-i lâ-mekân kimdir veya nedir? Hz. Şems midir yoksa akıp giden güneşin devri mi semâa benzetilmiştir? Aynı gazelin son beytinde aşk ve Şems kelimelerini bir araya getiren Esrâr Dede, lugavî yorumu dışarıda bırakarak dikkati Şems-i Tebrizî’ye çeker. Hz. Şems’in aşkını anlatacak olsa, elindeki kalem bile satırda kalmayıp semâa başlayacaktır:
Ney cüdâlıkdan şikâyet eyleyüp
Ağlar Esrâr âşıkān eyler semâ‘
Menkıbe-hān olsam aşk-ı Şemsden
Hâme-i gevher-feşân eyler semâ‘ (G-127/9-10)
Hz. Şems’in ism-i şerîfi; gün, güneş, ışık, aydınlık çağrışımlarıyla kullanılır. Bu kelimeler arasında daha ziyâde “nûr” kavramını tercih eden Esrâr Dede bir gazelinde, onun safâ veren nûrunun Mevlevî dervişlerini uyandırdığını, Şems’in nûruna gark olan dervişlerin kalp gözlerinin açıldığını dile getirmektedir:
Garka-i nûr-ı safâ-yı Şems-i Tebrîzî olup
Dâimâ rûşen-dilân Esrâr iderler intifâ‘ (G- 130/19)
Hakîkat güneşi olan Şems-i Tebrîzî’nin yüzüyle âlem aydınlanınca gökyüzündeki güneşin hükmü kalmaz, ışığa koşan kelebek gibi feleğin güneşi de Hz. Şems’te kendisini yok eder:
Yanınca şem‘-i rûy-ı Şems-i Tebrîz
Olur mihr-i felek pervâne-meşreb (G-21/7)
Şems’in mânevî ihsânları saymakla tükenmez. Esrâr Dede’nin aydınlığı da Şems’ten gelir. Hz. Şems’ten aldığı nûr ile tamamlanan Esrâr, bir var olup bir yok olsa da, görünse de görünmese de dolunaydır:
Bedr-i feyz-i Şems-i Tebrîz olmuşum
Geh nihânum geh ayânum ba‘d-ezîn (N-VIII/10)
Esrâr Dîvânı’ında Şems-i Tebrîzî’nin ayrıcalıklı yeri gayet açık şekilde tâkip edilebilmektedir. Hz. Mevlânâ’dan sonra ve aslında onunla birlikte en çok andığı şahsiyet Şems-i Tebrîzî’dir. Şu iki müteâkip beyitte yaptığı gibi şâir bu iki yakın dostu ya aynı beyit içerisinde ya art arda zikretmeyi sever:
Râz-ı aşkı ne bilür bü’l-hevesân ey Esrâr
İtmeyince der-i Hünkârda tekmîl nüfûs
Şems-i Tebrîz o nûr-ı felek-i gaybu’l-gayb
Oldı her zerre-i envârına pervâne şumûs (G- 111/15-16)
Esrâr Dede’ye göre mânevî sülûka yeni başlayanlar Mevlânâ Hünkâr’ın kapısında nefis terbiyesine girmeden ilâhî aşkın sırlarına vâkıf olamazlar. İşte gayb feleğinin nûru olan Şems-i Tebrîz de bu mektepten ders alınca cümle güneşler onun her bir zerresine pervâne olmuştur. Hz. Mevlânâ vasfında söylediği “iştiyâk” redifli kasîdesinde de Şems ile Mevlânâ’yı kısa bir mısrâa sığdırmıştır:
Şems-i âlem-tâb Mevlânâ Celâl
Kim kapusında gedâdur iştiyâk (K-5/12)
İştiyâk denilen o yüksek ve yoğun hissiyât, “âlemi aydınlatan güneş” olan Mevlânâ Celâleddîn’nin kapısında ancak bir dilenci olabilir. Mevlânâ iştiyâkın âdetâ ta kendisidir. Esrâr Dede ilk mısrâdaki “Şems-i âlem-tâb” terkîbini Hz. Mevlânâ’nın bir sıfatı olarak mı yoksa Hz. Şems ile Mevlânâ’yı kastederek mi kullanmıştır, bilinmez. Esâsen her iki yoruma da müsâit bir ifâde olduğu veya zâten ayrı görmediği söylenebilir. Benzer şekilde, “Mevlânâdur” redifli bir başka kasîdesinde, “Şems-i dîn ahter-i Mevlânâdur” diyerek her iki yol büyüğünü aynı mısrâda bir araya getirmiştir:
Şeref-i tâli‘-i âlîsine bak
Şems-i dîn ahter-i Mevlânâdur (K-7/3)
Esrâr Dede burada Hz. Şems’in Mevlânâ güneşinin etrâfında bir yıldız olduğunu veya parlayan yıldızıyla Mevlânâ’nın bizâtihi “din güneşi” olduğunu söylemektedir. Lafzî mânâsıyla alınacak olursa âlemi tenvîr eden din diyânet güneşinin Hz. Mevlânâ’nın yıldızı olduğu, ilk mısrâ ile birlikte düşünüldüğünde şerefli tâlihli Şems’in Hz. Mevlânâ’nın etrâfındaki yıldızlardan biri olduğu anlaşılır. Diğer taraftan mısrâ, Mevlânâ’nın yüksek şerefli tâlihine bak ki Şems onun yıldızıdır şeklinde de anlaşılmaya müsâittir. Dede’nin bâzı âşıkane gazellerinde de sözü îmâ ile yine Mevlânâ’ya ve Şems’e getirebildiği vâkîdir:
Âsûdeyüz bu kevnde hünkâr-ı ekberün
Şems-i cemâli üstümüze sâye-bân iken (G-183/8)
Hz. Mevlânâ ve Şems-i Tebrîzî’nin isimleriyle mürşidi Galib Dede’yi ve elbette kendisini bir arada zikretmek, Dede’nin sevdiği bir anma biçimidir:
Aşkdur sultân-ı Gālib âleme
İşte al benden peyâm-ı bâ-sabâh
Sâye-i Monlâda ey Esrâr ben
Kâinâta eylerüm arz-ı cenâb
Bende-i Şemsü’l-Hak Tebrîziyüm
Çâkerümdür mâhtâb u âfitâb (G-18/17-19)
Bu örnekte görüldüğü üzere pek çok gazelinde Esrâr Dede Hz. Şems’i mahlas beyte eklediği berceste beyitte zikretmekte, şiirilerini âdetâ Şems-i Tebrîzî’nin görkemli ismiyle mühürlemektedir.

Esrar Dede’nin de medfun bulunduğu Galata Mevlevihanesi Hamuşan’ı
Kaynakça
Çıpan, Mustafa. “Fasîh Ahmed Dede”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org. tr/fasih-ahmed-dede. (erişim: 30.07.2025)
Genç, İlhan. Tezkire-i Şu’arâ-yı Mevlevîye, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 2018.
Gölpınarlı, Abdülbaki. Mevlânâ’dan sonra Mevlevîlik, İstanbul: İnkılap ve Aka Kitabevleri, 1983.
Horata,Osman. “Şeyh Galib’in Esrar Dede Mersiyesi veya Bir Şairin Serenadı”, Edebiyat ve Dil Yazıları: Mustafa İsen’e Armağan, Ankara: 2007, s. 283-289.
Kasır, Hasan Ali. Esrâr Dede Hayatı, Edebî Kişiliği ve Dîvân’ının Karşılaştırmalı Metni(Doktora Tezi), Erzurum: Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1996.
1 Şiir parçaları, Hasan Ali Kasır’ın “Esrâr Dede Hayatı, Edebî Kişiliği ve Dîvân’ının Karşılaştırmalı Metni” (Erzurum: Atatürk Üniversitesi SBE, 1996) başlıklı yayımlanmamış doktora tezinden iktibas edilmiştir.










