Mahmud Erol Kılıç: ALLAH İNSANDAN GÖRÜLÜR, O’NA İNSANDAN ULAŞILIR

A+
A-

Mahmud Erol Kılıç: ALLAH İNSANDAN GÖRÜLÜR, O’NA İNSANDAN ULAŞILIR

İnsan Allah’ın zahiri, Allah insanın bâtınıdır; bundan dolayı Allah ile insan arasında çok ama çok yakın bir irtibat vardır. İnsanı bilmeden Allah bulunamaz. Allah insandan süzülür, insandan izlenir.

Din ve maneviyat her daim bir şekilde gündemimizde yer alıyor. Bu konuda konuşmaların, tartışmaların, faraziyelerin hiç eksik olmadığı ve türlü örneklerle bir şekilde önümüze serildiği bir ortamı soluyoruz sürekli. Olumlu ya da olumsuz şekilde sürekli dine dair bir şeylere muhatap olsak da inananların, inanmayanların hatta lakayt kalanların bile toz savurduğu böyle rengârenk bir hengâmenin içinde din ve maneviyat meselesinin aslını, hakikatini, özünü, temel mesajlarını gözden kaçırıyor olabilir miyiz acaba? Bir başka deyişle dinin gerçekte ne olduğu, bize esasen ne söylediği, ne gösterdiği, nereye ulaştırmak istediği gibi en temel meselelerin ıskalandığı, örtüldüğü ya da önemsenmediği bolca din soslu bir hayat sürdüğümüz bazen sizin de aklınıza gelmiyor mu? Her bir fert ve insanlığın ruhu adına hayati önem taşıyan bu meseleyi, dinin en aslî manasını, gayesini, hedefini ve bunu gerçekleştirme yolunu tasavvuf alanında dünya çapında bir uzman olan İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) Genel Direktörü Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile konuştuk.

Dünyanın hay-huyunda sanki dinin en temel mesajlarını ıskalıyormuşuz, dinin kendisinden ziyade ona dair bir söyleme muhatap oluyormuşuz gibi bir intibaya kapılıyorum. Bu konudaki fikirlerinizi merak ediyorum…

Bu yeryüzü hayatı, eskilerin tabiri ile kevn ü fesad (oluş ve bozuluş) âleminde bir şey oluşurken aynı anda bir şeyler de bozuluyor. Binaenaleyh burada en baştan itibaren sebat, değişmezlik, muhkemlik aranmaması gerekiyor. Din dediğimiz olgunun da bu yapı içerisinde tezahür ediyor olması, çok kutsal bir alan iken dinin yeryüzüne bakan yönünün ister istemez tefessühe, bozulmaya, dejenerasyona açık olabileceğini gösteriyor. Lakin Cenab-ı Allah sürekli olarak vahyini yenilemiş, restoratör (ihya edici) manasında nebilerini, peygamberlerini göndermiş. Bu manada her bir peygamber aslında aynı dini vazediyor. Bu noktada René Guénon’a atıfta bulunmak gerekiyor. Özellikle René Guénon ve Tradisyonalist (Gelenekçi) ekolün kullandığı “Tradition” (Kadim Gelenek) kelimesini “religion” (dinin şeriat/muamelat boyutu) kelimesi yerine tercih etmelerinin arkasında yatan sebep de budur. René Guénon, “religion” (şeriat/muamelat) manasındaki dinin bu değişkenlik içeren din olduğunu ama dinin değişmeyen, saf ve ilahi olana bakan yönünün ise “Tradition/Gelenek” olduğunu söyler. Onun “Gelenek” kelimesine yüklediği anlam bu manada “dinin özü, aslı, bozulmayan hakikati” anlamına gelir. Yani dinin değişmez yönü “Tradition/Gelenek”tir; dinin değişen yönü ritüellere, topluma, maddeye, dünyaya bakan yönü ise değişkenler ve dejenerasyon içerir.

Gelenekçi bakış açısını da itibara alırsak aslında dinin en temel mesajı, işlevi ya da gayesi nedir?

Din denen şey/modelleme insanın ne olduğu, nereden geldiği, neyin mamulü olduğu, o mamulün nereye doğru gittiği, vasıflarının, kapasitesinin ne olduğu, Yaratan’ın kim olduğu ve Yaratanı ile irtibatının nasıl olduğunu anlatmaktadır. Yaratma eylemi bir anlık olup bittikten sonra artık senin O’nunla bir alakan kalmamış mıdır? Yaratan ile yaratılan ilişkisi ayrılıp kopmuş mudur yoksa “O her an yeni bir iştedir” ayetinde olduğu gibi “O her an yaratmaktadır” esasından baktığınız zaman teceddüd-i emsal ya da teceddüd-i hilkat (yaratılışın devamlılığı) bağlamından bakıldığında acaba insan bir kere yaratılıp atıldı mı yoksa biteviye yaratılmaya devam mı ediyor?

O halde insanın Allah ile nasıl bir bağı, ilişkisi vardır?

İnsan şeklen bir anne-babadan doğuyor, birkaç ay sonra ona ruh üfleniyor, üflenen bu ruh dışarıdan taşradan alınıp ona yapıştırılan bir ruh değil; bizzat üreticinin mamulüne, yani Halik’in mahlûkunun içine kendi ruhunu üflemesi ile özel bir irtibat ağı başlıyor? Bu gözle bakıldığında din her şeyden evvel insanın Rabbi ile olan bağının mahiyetini ve keyfiyetini veren, vermeye çalışan bir modeldir. Bu modeli de gönderen Yaratıcı’nın kendisidir. O’nun içimize yerleştirdiği tabiri caizse o çiple -ki o Ruhullahtır- biz her an Yaratıcı’nın kontrolü altındayız. Aynı istihbarat birimlerinin birisini izlemek için saksının içine dinleme cihazı koymaları gibi Allah bizi bizden iyi biliyorsa Allah’ın zaten bizde bir dinleyicisi var demektir. O her an bizi dinliyor, izliyor. Bizi duyanın, bizi görenin, bizden konuşanın O olduğu bir ortamda sen ne zaman nerede Tanrın ile ayrışıyorsun, o ayrışma ne kadar ciddi bir ayrışmadır? Yoksa bu ayrışma bir yanılsama mıdır? Yoksa O sana o kadar yakın olduğu için mi O’nu göremiyorsun? Aslında O senden ayrılmış değil ama sen O’ndan ayrılma illüzyonu içindesin ve sen O’nu taşrada, dışarılarda aramaya çalışıyorsun. İşte dinin bu Tradisyonel yönü, bu içsel din Rabbi’nin sana çok yakın olduğunu ve senin O’na zannedildiğinden çok daha yakın olduğunu ve O’nunla adeta genetik bir irtibat söz konusu olduğunu söylüyor.

Bu bağ nasıl tezahür ediyor? Bu bağı hissedemiyorsak, idrak edemiyorsak ne olacak?

Platon’un da, “Ey insan, sen bir zamanlar Tanrı idin ama bunu unuttun” derken kastettiği aslında buydu; kastettiği bizim Elest Bezmimizdi. Bezm-i Elestte biz O’ndan zuhur ettik. Eğer çıktığın yeri biliyorsan bu manada O’na dönmek de kolaydır ama O’na ait hissetmiyorsan oraya dönmek zordur. Senin aidiyetin orasıysa -ki orası- yapılacak şey tamamen rehberlik eşliğinde oradan geldiğini sana hatırlatacak birilerine ihtiyaç var. Onlara “hatırlatıcılar” denilir. Peygamberler ve onlara tâbi olan velilerin fonksiyonu hatırlatmaya çalışmaktır. Zaten Kuran-ı Kerim’de geçen ayetlerin çoğunun “efelâ tezekkerûn” (hatırlamaz mısınız, hatırlayınız) şeklinde geçiyor olması da daha evvel bir şeylerin yaşanmış olduğunu gösteriyor. Burada “bil, öğren, araştır” değil, “hatırla” deniliyor. O halde, biz bir zamanlar O’nunla berabermişiz ama ayrı düşmüşüz, ayrışmışız, perdelenmişiz. O ilahî nurun ve ruhun cismi plana dönmesiyle, örtünmesiyle oluşan suni bir perde var aramızda. O baktığı zaman her şeyiyle burayı görüyor ama biz orayı göremiyoruz. Yoksa aramızda uzaklık diye bir şey yok.

Hasılıkelam, bu modelle baktığımız zaman dinin ana gayesinin insanın ne olduğunu, nereden geldiğini kendisine tekrar hatırlatmak ve kaynağı ile insanı tekrar buluşturmak üzere geliştirilmiş bir model olduğunu söyleyebiliriz. Bu model insana insan cinsinden aracılarla, elçilerle açıklanmış; elçiler (resuller) Allah’ın insana gönderdiği ve insan diliyle konuşan aracılardır. Aksi takdirde Allah her bir fert ile birebir muhatap olsaydı insanlar bunu kaldıramazdı.

Bunu idrak etmek bizi nereye vardıracak peki?

Dinin esas gayesi manevi bir varlık olan insanı kaynağı ile buluşturmak ve yeniden birleştirmektir. “Tevhid” birleşmektir. İnsan birleşmek ister, bağlanmak ister. Bağlanmadığı sürece hep ayrışmadadır; ayrışmada kaldığı sürece de bir türlü iç tatminine eremez. Bu tatmini -edebiyatımıza yansıyan arama şekilleri olan- aşklarda, sevgilerde, kadehlerde ya da nerede ararsa arasın bulamaz ve ait olduğu yeri buluncaya dek gerçek iç huzurunu elde edemez. Dolayısıyla insanın ait olduğu yeri bilmemiz gerekir. İnsan ilahî kökenlidir, ilahlaşmak ister, Tanrı gibi olmak ister. Buna mütealî olmak deniliyor. Allah’ın boyasına boyanmak ister, Allah’ın vasıfları ile muttasıf olmak ister. Bunu din içerisinde yaparsa buradan kâmil insan ortaya çıkar. Din içerisinde yapmazsa karşımıza adeta “yeryüzü tanrıları” şeklinde bir tür ilahlaştırılmış tiran modelleri çıkar ki biz bunlara sahte ilahlar diyoruz. Dinin günümüzde geniş kitlelerce bu şekilde anlaşıldığını söylemek hayli güç görünüyor. Onun özünü, aslını nasıl anlayacağız?

Bugün İslam dünyası da dâhil dünyada şüyu bulan “religion” (şeriat/muamelat) manasındaki dindir. Dinin bu şekliyle anlaşılması da beraberinde birtakım problemleri getirmektedir. Din bu manasıyla bir baskı aracı olabilmekte, sömürü aracına dönüşebilmekte, etik-ahlak içermeyebilmekte, ideoloji ya da bir slogan haline gelebilmekte, bir katliama zemin hazırlayabilmekte ya da Marks’ın tabiriyle afyon haline gelebilmektedir. Bu hale gelebilen din, “religion” (şeriat/muamelat) anlamındaki dindir işte. Oysa bu hikmetü’l-hâlide manasındaki ya da Guénon’un “Gelenek” dediği din değildir. Binaenaleyh biz eğer “Allah’ım bana eşyanın hakikatini göster” diyen Hz. Peygamber’in ümmetiysek Müslümanlar olarak bugün onun bu duasını izlememiz lazım. Peygamber Efendimiz nebî olmasına rağmen öyle bir dua etmiş ki, bu “Ey ümmetim, siz de böyle dua edin!” anlamında bir duadır. Bir başka duasında ise “Allah’ım bize hakkı hak olarak göster ve hakka tâbi kıl, bâtını bâtın olarak göster ve ondan uzaklaştır” diyor. Ne demek bu? Demek ki illüzyonlar var; hakmış gibi gösterilenler, sahte haklar, kendini hakmış gibi gösterenler var. Biz bu duayı edelim ama duanın sırrı şurada yatıyor; modern reklamcılık mottosuyla söylersek: “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.”

Hakmış gibi görünende bâtıllar ve bâtıl gibi görünende hak olanlar var. Bu içinde bulunduğumuz planın kaypaklığından kaynaklanan bir durum. Bu planda tezahür eden her şey yozlaşmaya açıktır. Din de bu planda tezahür ediyorsa aynı durum onun için de geçerlidir. Neticede din cennette tezahür etmiyor, bu kevn ü fesat âleminde tezahür ediyor. Öyle ki, peygamberlerin mesajı bile bu planda yozlaşmaya açıktır. O zaman dinin hakikati, dinin manası gibi konuları öne çıkarmamız gerekiyor. Tarihi süreç içerisinde adına daha çok arifler-hakikat erenleri dediğimiz, Anadolu erenleri diye daha da özelleştireceğimiz sufi mütefekkirlerin üzerinde hassaten vurgu yaptıkları bir konudur bu.

O halde dinin bizzat nihai bir gaye, hedef olmadığını, daha öte bir şeyler için vasıta olduğunu söyleyebilir miyiz?

Din aslında “yol” manasına da geliyor. Din kelimesinin etimolojisi beraberinde “borçluluk” manası da getiriyor. Guénon modelini bugünün İslam dünyasına tatbik ettiğimiz zaman onun tenkit ettiği “religion” (şeriat/muamelat) kelimesinin muhtevası bizde şu an “şeriat” kelimesinde mündemiçtir. “Şeriat, tarikat yoldur varana/Hakikat, marifet andan içeri” diyen Yunus aslında Guénonien bir okuyuşla baktığımızda Geleneğin hakikat ve marifette olduğunu, “religion”un (şeriat/muamelat) ise şeriat ve tarikatta olduğunu söylüyor. Yoldur her ikisi de yani araçsaldır, dolayısıyla din nihai gaye değildir; din (religion/şeriat/muamelat) bir araçtır ve o araçla bir yere varılması gerekmektedir. O da hakikat veya marifettir.

Bir benzetmede bulunursak; sizin gayeniz İstanbul’dan Ankara’ya gitmek ve araçla gideceksiniz. Son model lüks bir otomobile bindiniz. Gayeniz Ankara’ya gitmek ama otomobiliniz çok lüks olduğu için bu gayeyi unutuyorsunuz ve bu aracın içinde sürekli oturuyor ama ilerlemiyorsunuz. Siz içinde oturup gitmek istediğiniz yere gitmediğiniz müddetçe o araç gayesini yitirip kendisi gayeye dönüşüyor. Bu da dünyadır, yani yanılsamadır. Dünyanın içindeki din bir araç olup sizi bir yere götürmesi gerekirken, -özellikle dindarlarda- içine binilip oturulan bir araç haline geliyor ve sürekli dinden bahsediliyor.

Din denilince aklımıza ilk gelenlerden biri de tasavvuf. “Tasavvuf dinin arkeolojisidir” diye bir sözünüzü hatırlıyorum. Tasavvuf gerçekte nedir?

Günümüzde bazıları tasavvuf tarihçiliği yapıyor. Tabii o da lazım ama tasavvuf tarihçiliği tasavvuf demek değildir. Her tasavvuf tarihçisi şeyh değildir. Bir oryantalist de bunu yapabilir. Neticede bu Hermetik bir yapıdır ve Hermetik yapılar dışarıya yani mensup olmayana doğal olarak kapalıdır. Siz MİT üzerine bir kitap yazabilir misiniz? Gazeteciyseniz oradan buradan topladığınız malumat ile yazarsınız ama yazdıklarınıza MİT mensupları gülebilirler. Allah hepimizden uzak etsin, hastalıklar da böyledir. Başına bir hastalık gelen, hastalığı bizzat yaşayan bunu kaleme alırsa ne yaşadığını biliriz. Günümüzde Covid-19 hastalığını geçirenler yaşadıklarını, yoğun bakımda neler geçirdiklerini yazmaya başladılar. Ama siz yoğun bakıma kaldırılmadıysanız orada neler yaşandığını anlayamazsınız.

Yani dini ya da onun bâtıni boyutunu hakkıyla bilmek için de yaşamak mı gerekir?

Bazı şeyler çok özeldir, çok şahsidir; din de biraz böyledir. Dinin sosyolojik yönü özellikle İslam dünyasında çok öne çıkarıldı. Din sosyolojisi öne çıkarılıp dinin o gerçek, o Tradition/Gelenek yönü ihmal edildi ki o da dinin biraz şahsi yönüdür. Bu İslam dininde ve özellikle tasavvuf büyüklerinin, “Bir ben var bende benden içeri” diyen Yunusların anlatmaya çalıştığı yöndür. Aşırı sosyolojileştirme beraberinde ideolojileştirmeyi ve politikleşmeyi de getirdi. Din ya da dini söylem kullanmak politikada çok önemli araçlardan biri haline geldi. Oysaki dinin aslı senin unuttuğun orijinini (aslını) sana hatırlatmak üzere yeryüzü için formatlanmış bir şeydir. Zira “religion” olarak ifade edilen (muamelata ya da şeriate dair) din buluğa ermeyle başlar ve kabre girişle yeryüzündeki fonksiyonunu bitirir. Bu anlamdaki din izafi ve çok sınırlı bir alan için söz konusudur. Oysa buluğdan evvel Gelenek yani hakikat manasındaki din vardır, kabir sonrasında da devam eder; ölümden sonra da bu yolculuk devam eder.

Dinin hakikati ve gayesi üzerine bu açıklamalarınızdan sonra dünya ahalisi olarak pek çok şeyi ıskaladığımızı görüyorum. Peki, bahsettiğiniz o “hatırlatıcıların”, insan-ı kâmillerin, mürşid-i kâmillerin işlevi nedir?

“Ya Muhammed, sen onların üzerine sadece bir uyarıcı/hatırlatıcısın. Onların üzerine zorlayıcı değilsin (Gâşiye 21)” ayetindeki hitap gereğince onların vazifeleri bir muhyi (ihya edici) ve bir müzekkir (hatırlatıcı) olmaktır. Her insan eşref-i mahlûk olarak yaratıldığı için zaten Tanrı’ya benzeme, müteali olma, Allah’a yaklaşma özlemini içinde bulundurarak yani herkes bilerek, âlim olarak yaratılır sonra “aşağıların aşağısına” indiği için ona yabancılaşır. Binaenaleyh nebiler ve veliler insanda var olan o gizli hazineyi kendisine hatırlatmak ve açıp çalıştırmasını göstermek üzere gelenlerdir. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz ilk tebliğine başladığında başta Hz. Ali olmak üzere bazıları tabiri caizse lafı hiç uzatmaya gerek görmeden “Amenna ve saddakna” (İşittik ve iman ettik) dediler. İman etmek sadece sözden ibaret değildir; iman eden aynı zamanda görür. “Mirat-ı Muhammed’den Hakk görünür daim” dendiği gibi Hz. Muhammed’de hakkı gördüler.

Peki, tasavvufun dindeki yeri nedir. Dinden ayrı bir şey midir?

“Tasavvuf” kelimesini bir kenara bırakalım ve bu kelimeyi hiç kullanmadan konuşalım. Sen bu dinden gayeyi esas aldığında ve dua olarak da “Ey Rabbim, benim hedefim talebim sensin, maksadım rızandır” diyorsan eğer ve varlıkta mertebeler varsa –ki Kur’an hem varlıkta hem insanlar arasında mertebeler hem de bilgide dereceler olduğunu söylüyor; demek ki bir hiyerarşi var. “Rasihune fi ilmi” (ilimde derinleşenler) var; demek ki bir sathi ilim var bir de “ilimde derinleşenler” diye bir mertebe var. Senin gayen o ilim aracılığı ile Rabbini bulup keşfetmekse, Kur’an bunun tezkiyeden geçerek olabileceğini söylüyorsa hangi üstat hangi hoca hangi veli, âlim ya da kişi -ne derseniz deyin- bana bunun ilmini, nasıl olacağını öğretecekse, benim elimden tutup beni o yola sokacaksa, bana yoldaş olup o yolu kat etmemde rehberlik edecekse o yol, o usul en mükemmel en üst mertebe ilimdir. Buna biz “marifetullah” yani Allah’ı bilme ilmi, sanatı diyoruz. Tasavvuf dinin çok pozitif bir yönüdür, kimseyi dışlamaz. Tasavvuf büyüklerinin kapısı her zaman açıktır.

İnsan olmaktan, nihayetinde insan-ı kâmilden, insanın halifetullah vasfından bahsedilir durur? İnsan olmaktan murat nedir, nasıl bir şeydir?

Varlıkta dereceler olduğu gibi insaniyette, insanlıkta da dereceler var. Allah’ın yarattığı varlıklar skalası içinde O’nun bütün isimlerini yüklenebilen tek varlığın insan olması hasebiyle insanın da skalası çok geniş. İnsan eğer işlenirse potansiyel olarak meleklerden daha üstün bir varlık haline gelebilir ama aynı insan işlenmez ve aşağılara doğru gitmeye devam ederse hayvanlardan bile aşağılık hale gelebilir. İnsan aslında Allah’ın karşısına muhatap aldığı, konuştuğu ve adeta kendisine sır kâtibi yaptığı en önemli varlıktır. İnsan Allah’ın zahiri, Allah insanın bâtınıdır; bundan dolayı Allah ile insan arasında çok ama çok yakın bir irtibat vardır. İnsanı bilmeden Allah bulunamaz. Allah insandan süzülür, insandan izlenir. Yeryüzünde insanın Allah ile tecrübesi hiçbir zaman birebir (Allah’ın zatı ile) olmamıştır, böyle bir tecrübe yoktur. Yani yolda giderken karşınıza çıkan aslında Allah’tır. İnsanın yeryüzündeki bütün Allah tecrübesi insan üzerinden oluyor. Karşına bir insan çıkıyor; adı İbrahim, adı Musa, adı İsa, adı Muhammed (sav), sen ona inanıyorsun böylece Allah’a iman etmiş oluyorsun ya da sen onu inkâr ediyorsun ve Allah’ı inkâr etmiş oluyorsun. Burada insanın rolünü hiç küçümsememek lazım… Dolayısıyla Allah insandan görülür, O’na insandan ulaşılır, insandan çıkılır; insanı bilmeyen Allah’ı bilemez. “Men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu…” Burada bilinecek şey insandır; insanı bil Allah’ı bulursun.

Dinen, manen her şeyin geçerlilik şartını teşkil eden bir husus var: Samimiyet, ihlas. İhlas gerçekte nasıl bir şey? Bu da ıskaladıklarımızdan biri olabilir mi?

Metafizik alan yapmacıklık kaldırmaz; gerçek olmayı, samimi olmayı gerektirir. Yunus’un “Dervişlik olaydı tac ile hırka, biz dahi alırdık onu otuza kırka” dediği gibi “kafama tacı taktım, bir de derviş yeleği giydim” diyerek hele bir de bunda samimi değilseniz, “birileri beni derviş sufi, zannetsin de buradan bir kapı açayım” diyerek davranıyorsanız bu samimiyet değildir. İhlasla, hulus-ı kalple, hulus-ı niyetle yaklaşmak dinin özünde olan bir şeydir. Bir kere Allah’tan ümidi kesmemek diye bir şey de var. Sen ne kadar günahkâr olursan ol, ne kadar yanlış iş yapıyorsan yap bu böyledir. Burada gerçekten samimi olana, samimiyetle bekleyene muhakkak karşılığı verilir. “Men dakka dukka”, kapı çalınırsa açılır ama sen sittin sene kapının önünde de dursan kapıyı çalmazsan açılmaz. Samimi olmak derken o ihtiyacın içten gelmesi gerekir. Yoksa arkadaş çevresiyle, moda ya da şartlar icabı değil içten-gerçekten olacak. “Ben niye Allah’ı arıyorum?” Allah’ı aramak benim içimde ontolojik bir şey, tıpkı bir esrar müptelasının esrar bulamadığında ellerinin titremesi gibi bir şey olmalı. Allah’ı arama ihtiyacı benim içimde ontolojik bir ihtiyaç. İşte bu mertebeye gelmesi gerekir; bu samimi arayış muhakkak karşılığını bulur. Allah’ın rahmeti çok geniştir, Allah “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” buyuruyor. Allah’ın rahmetinin her şeyi kuşatması O’nun affediciliği ve hesap soruculuğunun da üstündedir. İbadetlerin gayesi sendeki “ene”yi (benliği) ortadan kaldırmaktır. İrfanın yoksa o kıldığın ibadetler de put haline gelebilir. Bu manada samimiyet ve ihlas çok çok önemli…

Dinin gayesini idrak bakımından bir fırsat olan Ramazan ayında oruç ibadetinden ve Ramazan’ın diğer faziletlerinden nasıl istifade edelim de dinin bizden beklediği o hakiki maksada ulaşmak için faydalanalım?

Peygamber Efendimiz diyor ki saatlerin, anların, dakikaların, ayların da ruhları var. Bu ayların içerisinde Recep, Şaban, Ramazan denilen üç ay manevi hayatın yoğunlaşması için planlanması gerekiyor. Derler ki Recep fiil tecellilerinin, Şaban isim tecellilerinin, Ramazan ise zat tecellisinin ayıdır. Peygamber Efendimiz diyor ki Ramazan Allah’ın isimlerindendir. Zat’ın tecelli ettiği ve özellikle onda yeryüzü semasına indiği bir mertebe Kadir Gecesi. Ondan dolayı Ramazan’ı idrak eden sonunda bayram eder. Bu bir yoğunlaşma ve maneviyata çekilme ayıdır. Peygamber Efendimiz Ramazan’ın bilhassa son on gününde adeta bütün maddi bağlardan, hanımlarından, çocuklarından dahi kopar ve itikâfa çekilirmiş. Öyle ki adeta yok oluyor, arayanlar dahi bulamıyormuş. Düşünün cep telefonunuz yok, bağlantı kurulamıyor sizinle, tamamen yar ile baş başa kalma hali.

Bu açıdan hem Ramazan ayı hem de onun içindeki oruç ibadeti çok önemli bir manevi eylemdir. Şeytanı her türlü imtihana tabi tutmuşlar; hepsinden çıkmayı bir şekilde başarmış ama açlık imtihanına gelince “Tamam, pes, daha fazla dayanamıyorum” demiş. Açlık yani oruç öyle bir şey ki şeytanları bağlıyor, onlara kilit vuruyor. Onun için Ramazan’ı oruç dâhil bihakkın diğer ibadetleriyle beraber bir tür inziva ayı, bir tür kendimize, maneviyatımıza vakit ayırabileceğimiz şahsi bir ay haline getirebilsek ne âlâ. Hâsılı Ramazan ve içindeki Kadir Gecesi’ni idrak edebilmek büyük tecelli çünkü Zat tecellisidir. Bunu idrak etmek lazım… Az evvel dedik ya Allah’a gidebilmek için vesileler, araçlar arayacaksın yoksa oruç aç kalmaktan ibaret olur. Öyle olmasa niye aç kalalım ki. Allah için aç kalıyorsun ve Allah diyor ki “Ben dayanamam o kuluma.” Birol Bey uyarırım; O’nun dayanamadığı bir şey daha var; o da gözyaşı. O fazlasıyla hassas bir zat, gözyaşına dayanamıyor. Bunu bil ve unutma. Gözyaşı dökmek çok kutsal bir eylem… Allah ile bizim aramıza birtakım ideolojiler, birtakım fikirler vs. girmeye çalışıyor ama O bizim zannettiğimizden çok daha yakın. O’nunla çok şahsi bir ilişki kurmak lazım. Bunu yaparken de belirli bir insicam izlemek için de şeriata ihtiyacımız vardır. Bu şeriatın da son modeli, son versiyonu eşref-i mahluk ve insan olarak yarattığında Allah’ın karşısına muhatap olarak aldığı Hz. Muhammed’in şeriatıdır.

SÖYLEŞİ: Birol Biçer /Lacivert Dergi

https://www.lacivertdergi.com/dosya/2022/04/15/allah-insandan-gorulur-ona-insandan-ulasilir