MEVLANA’NIN MENKIBELERİ ÜZERİNE FOLKLORİK BİR İNCELEME

Bu çalışmada Mevlana ve diğer Mevlevi büyüklerinin menkıbelerini anlatan bir menâkıbnâme olan Menâkıbu’l-Ârifîn’e dikkat çekmek istiyoruz. Menâkıbu’l-Ârifîn Mevlevi Ahmed Eflâkî tarafından şeyhi Ulu Arif Çelebinin isteği üzerine 14. yüzyılda Farsça olarak kaleme alınmıştır. Eser Mevlana ve diğer Mevlevi büyükleri hakkında ilk elden bilgi veren bir kaynak olduğu için Türk tarih ve kültüründe önemli bir yere sahiptir. Bu makalede Menâkıbu’l-Ârifîn’de incelenmek üzere şu başlıklar belirlenmiştir: Mekânlar, meslekler, eşyalar, giyim kuşam, yiyecek ve içecekler, âdet ve gelenekler, tedavi.

A+
A-

MEVLANA’NIN MENKIBELERİ ÜZERİNE FOLKLORİK BİR İNCELEME

Gülay KARAMAN*

ÖZET

Arapça bir kelime olan menkabe sözlükte övünülecek güzel iş, davranış anlamına gelmektedir. Çoğulu menâkıb olan kelime bu anlamıyla ilk defa, IX. yüzyıldan itibaren yazılıp derlenmeye başlayan hadis külliyatlarında Hz. Peygamber ve ashabının faziletlerini anlatmak için kullanılmıştır. Bundan başka tarihî şahsiyetlerin hal tercümeleri, önemli kişilerin övülecek işleri ve hatta bazı mukaddes şehirlerin tasvirinden ibaret yazılara da menâkıb denilmiştir. Başlangıçta, Hz. Peygamber ve sahabelerinin üstün ahlâkını ve yaşantılarını anlatmak üzere oluşturulan menâkıbnâmeler daha sonraları tasavvuf ve tarikat erbabının hayatlarını da konu edinmişlerdir. Türk menâkıbnâme edebiyatının bilinen ilk örneği Karahanlı dönemine ait Tezkire-i Satuk Buğra Han isimli eserdir. Tezkire-i Satuk Buğra Han’la başlayan Türk menâkıbnâme edebiyatı, göçlerle Anadolu’ya gelip yerleşen Müslüman Türkler arasında hızlı bir biçimde yayılmaya devam etmiştir.

Yazar kendi toplumunun bir üyesi olduğu için doğal olarak eser de kendi çağının sosyal, kültürel ekonomik, politik yaşamına ayna olacaktır. Velilerin olağanüstü hayat hikâyelerini anlatan menâkıbnâmeler bu sebepten dolayı; özellikle tarih, kültür, halkbilimi ve edebiyat için çok önemli bilgi kaynaklarıdır. Menkıbeler üzerinde yapılacak dikkatli çalışmalar sonucunda çok zengin bir bilgi kaynağına ulaşmak mümkün olacaktır. Türkiye’de menâkıbnâmelerin bilimsel çalışmalarda kullanılmasına dikkat çeken ilk isim Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eseriyle Fuad Köprülü’dür.

Bu çalışmada Mevlana ve diğer Mevlevi büyüklerinin menkıbelerini anlatan bir menâkıbnâme olan Menâkıbu’l-Ârifîn’e dikkat çekmek istiyoruz. Menâkıbu’l-Ârifîn Mevlevi Ahmed Eflâkî tarafından şeyhi Ulu Arif Çelebinin isteği üzerine 14. yüzyılda Farsça olarak kaleme alınmıştır. Eser Mevlana ve diğer Mevlevi büyükleri hakkında ilk elden bilgi veren bir kaynak olduğu için Türk tarih ve kültüründe önemli bir yere sahiptir. Bu makalede Menâkıbu’l-Ârifîn’de incelenmek üzere şu başlıklar belirlenmiştir: Mekânlar, meslekler, eşyalar, giyim kuşam, yiyecek ve içecekler, âdet ve gelenekler, tedavi.

Anahtar Kelimeler: Menkıbe, Menâkıbnâme, Mevlana, Menâkıbu’l-Ârifîn.

Öğretmen-MEB, El-mek: karamanglay@yahoo.com.tr

 

A FOLKLORIC ANALYSIS ON THE LEGENDS OF MEVLANA

ABSTRACT

An Arabic word menkabe in the dictionary means nice doing and behavior to be proud of. Its plural form menakıb for the first time in this meaning, is used in the corpus of hadith which had been written and compiled by IXth century to describe the virtues of prophet Muhammed and his companians. Furthermore, writings consist of the biography of historical personages, the description of works of worthies and even some of the holy cities are also called menakıb. While at the begining menakıbnames were created in order to describe high moral values of both the prophet Muhammed and his companians in later periods, the lives of some important men of sufism and religious orders were also added to this account. The first known example of Türkish menakıbname literature is Tezkire-i Satuk Buğra Han which is from Karahanlı period. Turkish menakıbname literature that begun with Tezkire-i Satuk Buğra Han, also continued to spread quickly among the Muslim Turks came to Anatolia and settled by migrations.

Since the author is a member of his own society naturally his work will be a mirror to social, cultural, economical, political life of its century. For this reason, menakıbnames which tell the extraordinary life stories of saints are very important sources of information especially for history, culture, folklore and literature. After careful studies on the legends it can be possible to reach very rich source of information. In Türkiye, Fuad Köprülü is the first name with his work called as Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar who pointed out using menakıbnames in scientific studies.

In this study we want to call attention to Menâkıbu’l-Ârifîn which tells the legends of Mevlana and the other Mevlevi saints. Menâkıbu’l- Ârifîn is written by Mevlevi Ahmed Eflâkî in 14th century after the request of his sheik Ulu Arif Çelebi in Persian. This menakıbname has a certain place in Turkish history and culture since it gives first-hand information about Mevlana and the other Mevlevi saints. In this article these topics are determined in Menâkıbu’l-Ârifîn to analysis: Places, occupations, belongings, manner of dressing, food and drinks, custom and traditions, medical treatments.

Key Words: Legend, Menakıbname, Mevlana, Menâkıbu’l-Ârifîn.

 

 

Menkıbe kelimesi sözlüklerde menkıbe, menkabe, menkabet; çoğul biçimiyle menâkıb ya da menâkıp; menkıbeleri içeren kitap anlamıyla menâkıbnâme olarak geçmektedir. Ayrıca menkıbe-gû, menkıbe-han, menkıbevi, menkabevi, kelimeleri menkıbe kavramıyla ilgili olarak sözlüklerde yer almaktadır. Kaynaklarda menkabe ya da menkıbe olarak iki şekilde karşımıza çıkan aslı Arapça olan menkabe kelimesinin zamanla Türk insanın dilinde menkıbe olarak değişikliğe uğradığını düşünmekteyiz. Bazı araştırmacılar[1] kelimenin menkabe olması gerektiğini ısrarla vurgulasa da kelime menkıbe şekliyle dilimizde yaygın bir kullanıma sahiptir.

Menkabe kelimesi Arapça isabet etmek, bir şeyden bahiste bulunmak yahut haber vermek anlamına gelen nekabe kökünden türemiştir. Türkçede galat olarak menkıbe tarzında söylenmektedir. Çoğulu menâkıb olan kelime sözlükte “övünülecek güzel iş, hareket ve davranış” anlamına gelmektedir. Menâkıb kelimesi bu anlamıyla ilk defa, IX. yüzyıldan itibaren yazılıp derlenmeye başlayan hadis külliyatlarında ashabın faziletlerini anlatmak için kullanılmıştır. Bundan başka tarihî şahsiyetlerin hal tercümeleri, bazı zümrelerin övülecek işleri ve hatta bazı mukaddes şehirlerin tasvirinden ibaret yazılara da menâkıb denilmiştir.[2]

Emine Seval Yardım basılmamış yüksek lisans tezinde yukarıda verilen bilgilere ek olarak kelimenin meşhur hadis âlimleri Buharî ve Tirmizî tarafından şemâil (Hz. Muhammed’in şahsî ve hususî hayatını, onun beşerî yönünü anlatan ilim) anlamında kullanıldığını, hadis kitaplarında Hz. Peygamber’in şemâiline ait vesikaların “sıfat ve fezâil” başlıklarının yanı sıra menâkıb başlığı altında verildiğini bildirmektedir. Kelimenin önceki dönemlerdeki kullanımlarına bakıldığında çeşitli eserlerde farklı anlamlarda kullanıldığı açıktır. Menkıbe kelimesinin karşıladığı bu anlamlardan başka Ziya Gökalp ve Fuad Köprülü gibi Türk edebiyatının bazı araştırmacıları tarafından “destan” karşılığı olarak kullanıldığı görülmektedir.[3]

Mutasavvıfların kerametlerinin anlatıldığı küçük hikâyeler anlamıyla menkabe ya da menâkıb kelimelerinin tasavvuf cereyanının IX. yüzyıldan itibaren İslâm dünyasının her tarafına yayılmasının bir sonucu olarak IX. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlandığı tahmin edilmektedir. Mezhep kurucularının düşünce sistemi ve meziyetleri hakkında bilgi veren menâkıbnâmeler efsane ve harikuladeye yer vermeyen eserler iken tarikat kurucuları, veliler ve şeyhlerin hâl tercümelerini anlatan eserlerde harikuladelikler fazladır. Evliya menkıbelerinde kerametler anlatıldığı için menâkıb yerine bazen kerâmât kelimesinin kullanıldığı görülür.[4] Ayrıca Hacı Bektaş-ı Velî’nin hayatı ve menkıbelerinin anlatıldığı eserlere Vilâyetnâme adının verildiği bilinmektedir.

Müslüman Türklerin arasında evliya menkıbelerinin ortaya çıkışı İslâmiyet’le birlikte gelen tasavvufun etkisiyle olmuştur. Bununla birlikte Türklerin Müslümanlıktan önceki dinî inanış ve kültürlerinin elverişli olması ve hayli gelişmiş olan Türk destan edebiyatı menkıbelerin ortaya çıkmasında uygun bir zemin hazırlamıştır. Bu iki etken sayesinde menkıbeler Orta Asya’daki Türkler arasında hızla yayılma imkânı bulmuştur. Türk menâkıbnâme edebiyatının bilinen ilk örneği Karahanlı dönemine ait Tezkire-i Satuk Buğra Han isimli eserdir. Eserde Karahanlı Devleti’nin ilk hükümdarı Satuk Buğra Han’ın hayatı ve kerametleri anlatılmaktadır. Menâkıbnâme adını taşımayan, bir velinin değil hükümdarın hayatını anlatan bu eser, içerdiği kerametlerle bir

evliya menâkıbnâmesi özelliği göstermektedir.[5] Tezkire-i Satuk Buğra Han’la başlayan Türk menâkıbnâme edebiyatı, sonradan göçlerle Anadolu’ya gelip yerleşen Müslüman Türkler arasında da hızlı bir biçimde yayılmaya devam etmiştir.

Menkıbe, Şemsettin Sami’de bir zatın fazl u meziyetine delalet eden fıkra ve bundan bahseden makale ve risale-i mehdiye[6]; İlhan Ayverdi’de, din büyüklerinin, kahramanların ve tarihî şahsiyetlerin üstün vasıflarını, ahlâkî meziyetlerini, olağanüstü iş ve davranışlarını destânî- efsânevî bir üslûpla anlatan fıkra, hikâye v.b.[7]; Ferit Devellioğlu’nda çoğu tanınmış veya târihe geçmiş kimselerin ahvâline âit fıkralar, hikâyeler[8]; Türkçe Sözlük’te; din büyüklerinin veya tarihe geçmiş ünlü kimselerin yaşamları ve olağanüstü davranışlarıyla ilgili hikâye[9]; Ansiklopedik Edebiyat Sözlüğü’nde tanınmış kimselerin hayatına bağlanan olağanüstü olaylara, büyük adamların, din büyüklerinin övünülecek hayatlarının masal unsurları ile birleşerek anlatılması[10]; Emin Özdemir’de din ulularının, ermiş kimselerin yaşamlarını, yaptıkları olağanüstü işleri dile getirip anlatan öykülere verilen ad[11]; Doğan Kaya’da tabiatüstü niteliklere sahip ermiş kişilerin hayatlarıyla ilgili sahnelerin anlatıldığı hikâyeler[12]; Dini Kavramlar Sözlüğü’nde bir kimsenin güzel huy ve davranışları; olgun ve büyük kimselerin örnek hâl ve hareketleri, hayat tarzları[13] olarak tanımlanmaktadır.

Kaynaklarda menkıbe için yapılan tanımların hemen hemen birbirinin aynı olduğu görülmektedir. Din büyüklerinin, kahramanların, tarihe geçmiş ünlü kimselerin, ermişlerin, velilerin ya da bir zatın ahlâkî meziyetlerini, olağanüstü iş ve davranışlarını destânî-efsânevî bir üslûpla anlatan fıkra, hikâye v.b. menkıbe olarak adlandırılmaktadır. Tanımlar değerlendirildiğinde menkıbelerin olağanüstü insanların, özellikle tarihî şahsiyetler ile din büyüklerinin, övgüye değer yaşamlarını çoğu kez efsanevî bir tarzda anlatan hikâyeler olduğu sonucuna ulaşılır. Menkıbelerin yazılış amacının söz konusu edilen veli ya da tarihî şahsiyetin yüceltilmesi olduğu tanımlarda öne çıkan bir özelik olarak dikkat çeker. Bununla birlikte menkıbelerin önemli bir işlevi olan öğreticiliği bu alanda verilen eserlerde görmek mümkündür. Gencay Zavotçu, menkıbelerin öğreticilik işleviyle müritleri manen eğittiği gibi bir yandan da tarikatın tanıtımı ve yayılmasına katkıda bulunduğunu şu cümlelerle vurgulamaktadır: “Menâkıbnâmelerde asıl amaç, esere konu olan velî ya da velîlerin yüceltilmesidir. Bunun yanı sıra, tanıtılan velî ya da velîlerin müridlerine yetişme aşamasında yol göstermek, manevî telkin ve destek sağlamak, menkabesi aktarılan velî vasıtasıyla tarîkatın tanıtım, yayılma, gelişme ve devamına katkıda bulunmak da gözetilen hususlar arasındadır.”[14]

Bazı tanımlar oluşturulurken menkıbe için efsane, hikâye ve masal kelimeleri kullanılmıştır. Bu kullanımlar menkıbelerin de diğerleri gibi olaya dayalı anlatmaya bağlı türler oluşundan kaynaklanır. Bunun yanı sıra efsane, masal, destan ve menkıbe konu itibariyle olağanüstü olayları işler. Menkıbelerde kerametlere dayalı olağanüstü olaylar anlatıldığı için menkıbe tanımı yapılırken bazı kaynaklarda masal, bazılarında ise efsane kelimeleri kullanılmıştır.

Anlatımdaki olağanüstülükler söz konusu olduğunda menkıbeleri yazan kişilerin çoğu zaman hayatı anlatılan velinin bir müridi olduğu, şeyhine büyük bir bağlılık içerisinde eseri yazdığı da göz ardı edilmemesi gereken bir durumdur. Masal ve efsaneden farklı olarak menkıbelerin kahramanları gerçek kişilerdir. Üslûp ve anlatım bakımından aralarında benzerlik olsa da menkıbe bu açıdan diğer türlerden ayrılır. İlber Ortaylı bir tarihçi olarak menkıbelerin bu yönüne dikkat çekmektedir: “ (…) Çünkü menkıbeden bizim anladığımız şey, aslında belirgin ölçüde tarihi realiteye ayaklarını uzatmış siyasal nedenlerle veya bazen doğrudan doğruya edebi imaj dolayısıyla dallanıp budaklandırılmış, bir proza nesir olmasıdır. Bunun üzerinde ısrarla durmak gerekmektedir. Bu menkıbenin reel ayağı vardır. Olmayan bir olay üzerine kaleme alınmamıştır. (…)”[15]

Tanımlardan ve türlerin farklılıklarından yola çıkarak menkıbelerin özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Kahramanlar gerçek ve mukaddes kişilerdir.
  2. Olaylar belirli bir yer ve zamanda geçer.
  3. Gerçek olduklarına inanılır.
  4. Yarı mukaddestirler ve halk tarafından kolayca kabul edilirler.
  5. Konu edindikleri veli hayattayken ya da öldükten sonra oluşabilirler.
  6. Biçim olarak kısadırlar ve sade bir anlatıma sahiptirler.

Ahmet Yaşar Ocak evliya menkıbelerini tiplerine göre ikiye ayırmıştır: Tarihî gerçeklere dayanan menkıbeler, hayalî menkıbeler. Birinci kısım menkıbelerde anlatılan olaylar belli bir tarihte ve mekânda geçer. Buna rağmen menkıbede amaç veliyi yüceltmek olduğu için bu gerçek olaylar menkıbe motifleriyle kaynaşmış bir biçimdedir. İkinci kısım menkıbeler ise gerçek olaylara dayanmamakla birlikte toplumun sosyal, psikolojik yönlerini yansıtırlar. Hayalî menkıbeler kendi içinde üç grupta incelenir:

  1. Toplumun İçtimaî Değerler Sisteminden Kaynaklanan Menkıbeler,
  2. Ahlâkî Bir Teolojiye Dayanan Menkıbeler,
  3. Propaganda Maksadını Güden Menkıbeler.[16]

Ansiklopedik Türk Halk Edebiyatı Terimleri Sözlüğü’nde Doğan Kaya’nın yukarıda verilen sınıflamayı kabul ettiği görülmektedir.[17] Hayalî menkıbelerde hayalî ve gerçek dışı olan, olaylardır; kahramanlar tarihî ve gerçek kişilerdir. Bu noktaya dikkat edilmelidir.

Menkıbeler gerçeğe yaslanan özelliğiyle bugün başta tarih olmak üzere pek çok bilim alanı için önemli bir başvuru kaynağıdır. Batılılar menkıbelerin önemini bizden yaklaşık bir asır önce kavramıştır. Batıda légendes hagiographiques adıyla anılan evliya menkıbeleri üzerine tarihî, sosyolojik, psikolojik alanlarda yapılan çalışmalar XIX. yüzyılda başlamıştır. Bu çalışmalar arasında Hippolyte Delehaye’in eserleri önemli bir yere sahiptir.[18]

Bizde evliya menkıbelerinin bilimsel çalışmalarda kullanılmasına dikkat çeken ilk isim Fuad Köprülü’dür. Fuad Köprülü, 1918’de yazdığı Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eserinde Ahmet Yesevî’nin hayatını batılı metotlarla menkıbelere dayandırarak ele almıştır. Bu alanda yapılan çalışmalar İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümünde Fuad Köprülü gözetiminde A. Recep tarafından yapılan Türk Edebiyatında Evliyâ Menkıbeleri (İstanbul 1935) ve Altan Sunar’ın hazırladığı Evliyâ Menkıbeleri (İstanbul 1938) adlı basılmamış iki lisans teziyle devam etmiştir. Fuad Köprülü, “Anadolu Selçuklu Tarihinin Yerli Kaynakları” (Belleten, 27 (1943), s. 421-425) adlı makalesinde evliya menkıbelerinin tarih kaynağı olarak taşıdığı değeri vurgulamış, eserlerden örnekler vermiştir. Daha sonra Orhan Köprülü tarafından hazırlanan Tarihî Kaynak Olarak XIV. ve XV. Yüzyıllarda Anadolu’da Bazı Türkçe Menâkıbnâmeler (İstanbul 1953) adlı basılmamış doktora tezi dikkat çekmektedir. Bu durumda menkıbelerin bilimsel çalışmalarda kaynak olarak kullanılmasının ilk kez 1918’de Fuad Köprülü tarafından Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eserde gerçekleştirildiği ortaya çıkmaktadır.[19]

Ahmet Yaşar Ocak tarafından yazılan Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menâkıbnâmeler, menâkıbnâmelerden sağlıklı ve akademik düzeyde yararlanmak için yöntem konusunda önemli bilgiler veren bir eserdir. Veli kavramı, tasavvuf tarihinde veli kavramının ortaya çıkışı, veli kültünün oluşumu, Türklerin eski inanışlarının İslâmî dönemdeki veli kültünün oluşumuna katkısı konularının tartışıldığı bir girişle başlayan eser, menkıbe ve menâkıbnâmeler üzerine çalışacakların başvuracağı önemli bir kaynak özelliği taşımaktadır.

Çalışmamıza konu edindiğimiz Menâkıbü’l-Ârifîn, Mevleviliğe mensup mutasavvıf bir şair olan Ahmed Eflâkî’nin şeyhi Ulu Ârif Çelebinin isteği üzerine 14. yüzyılda Farsça olarak kaleme aldığı, başta Mevlana olmak üzere diğer Mevlevi büyükleri ve Mevlevi tarikatı hakkında önemli bilgiler veren bir eserdir. Eser Anadolu’nun 13-14. yüzyıllardaki dinî, tarihî, sosyal ve kültürel yapısı hakkında verdiği bilgiler açısından da oldukça önemli bir kaynaktır.[20] Menâkıbüʼl- Ârifîn’in pek çok çevirisi bulunmakla birlikte Tahsin Yazıcı’nın giriş kısmında eserin eleştirisini yaptığı, arı bir Türkçeyle yazdığı iki ciltlik çevirisi bilim çevrelerince kabul gören değerli bir çalışmadır.

Menâkıbüʼl-Ârifîn, edebiyat tarihimiz açısından da önemli bir kaynaktır. Agâh Sırrı Levend, edebiyat tarihimizin başlıca kaynaklarını sırasıyla açıklarken Tarikat Ulularının Menakıbı başlığı altında evliya menkıbeleri hakkında bilgi vermiş, edebiyat tarihi açısından kaynak hizmeti gören başlıca menâkıbnâmeler arasında Menâkıb-ı Sipehsâlâr’dan sonra Eflâkî’nin yazdığı Menâkıbüʼl-Ârifîn’i ikinci sırada zikrederek eser hakkında açıklamalarda bulunmuştur.[21] Eser, aynı zamanda bazı tarihî olaylar ve şahsiyetlere dair verdiği doğru bilgiler açısından dikkat çekicidir. Ahmet Yaşar Ocak, bu eserin abartılı ve aşırı övgülü ifadeler kullanmasına rağmen kitabeler ve daha başka kaynaklarla karşılaştırıldığında doğru bilgiler verdiğini Fuad Köprülü’nün “Bu menâkıp kitabının bir takım vekayinâmelerden çok daha itinalı bir surette vücuda getirilen birinci derecede ehemmiyetli bir kaynak olduğunu söyleyebilirim.” sözünü tanık göstererek belirtmektedir.[22] Ayrıca, Fuad Köprülü’nün Ahmed Fakîh’i Menâkıbüʼl-Ârifîn’de verilen bilgiler doğrultusunda ilk kez bilim dünyasına tanıttığı da göz önünde bulundurulursa bu menâkıbnâmenin başta tarih, tasavvuf, edebiyat alanlarında olmak üzere bilimsel çalışmalara yön verebilecek bir eser olduğunu söylemek mümkündür.

Çalışmamızın bu kısmında Tahsin Yazıcı tarafından günümüz Türkçesine çevrilen Menâkıbü’l-Ârifîn ’in birinci cildinde yer alan Mevlana’nın menkıbelerine ayrılmış 154. sayfadan 503. sayfaya kadar olan üçüncü bölümü esas alarak folklorik bir inceleme yapacağız.

1- Mekânlar

Eserde Mevlana’nın yaşamı, seyahatleri; müritlerinin köken ve yaşayışları, anlatılan hikâyelerle ilgili olarak birçok ülke, şehir ve mekân ismi geçmektedir.

1-1 Ülkeler

Horasan, Hindistan, Rum ülkesi, Irak, Türkistan ve Frenk ülkesi eserde ismi geçen ülkelerdir.

1-2 Şehirler

Eserde daha çok Anadolu şehirleri olmak üzere pek çok şehir ismi geçmektedir. Belh, Semerkand, Şam, Halep, Akşehir, Konya, Kayseri, Tebriz, Bağdat, Arafat, Malatya, Amasya, Sivas, Mısır, Antakya, İstanbul, Aksaray, Mardin, Arafat, Dânişmendiye, Medine, Yemen, Hicaz, Şiraz, Buhara, Deşt, Tus, Frenk, Sis, Canik, Lârende, Karahisar, Erzincan, Ereğli (Erakliye), Kostantiniye, Kîş, Bahreyn, Kırşehir, Bayburt, Tokat, Nişabur, Cend, Hucend, Bistam, Basra eserde isimleri geçen şehirlerdir.

1-3 Diğer Mekânlar

Eserde 13. yüzyıla ait başta Anadolu şehirleri olmak üzere çevre ülke ve şehir halklarının kültür ve yaşantısının izlerini bulabileceğimiz daha çok dinî ve tasavvufî özellikler gösteren mekânlar mevcuttur. Dinî mekânların çokluğu bu asırda din ve tasavvufun yaygınlığını göstermesi açısından önemlidir. Eserde adı geçen başlıca mekânlar şunlardır: Mahalle, kasaba, köy, sahra, manastır, ev, mutfak, hücre, han, hamam, ılıca, kaplıca, bağ, bahçe, medrese, cami, mescit, hânkah, zâviye, tekke, kilise, türbe, minber, saray, köşk, dükkân, pazar yeri, çadır, çöl, ırmak kenarı, tepe, dağ, tımarhane, hastane, kervansaray, kütüphane, tâbhane, mektep, zindan, mahkeme.

Mevlana’nın menkıbelerinde o dönemdeki Konya şehri ile ilgili pek çok ayrıntı dikkat çekmektedir. Her şeyden önce isimleri geçen mekânlar o dönemde Konya’nın bayındır bir şehir olduğunu göstermektedir: “ (…) Bahaeddin, Konya şehrine bak, kaç bin emîrin, büyüğün ve ileri gelenin evi, köşkü ve sarayı vardır. Tacirlerin ve iğdişlerin evleri zanaat erbabının evlerinden, emîrlerin sarayları tacirlerin, sultan ve meliklerin köşkleri ve takları bunların hepsinden yüzlerce derece yüksek ve büyüktür.(…)[23]

Eserde bağ ve bahçenin mekân olarak sıklıkla geçmesi o dönemde Konya şehrinin bağlık bahçelik bir yer olduğu izlenimini vermektedir: “(…) Mevlânâ hazretleriyle birlikte Hüsameddin Çelebi’nin bağında idim. (…)”24 Özellikle Meram bağları o dönemin gezilmeye değer en önemli yerlerindendir.

Konya etrafının surlarla çevrili olduğunu mekân olarak kalenin geçtiği bölümlerden anlamak mümkündür: “(…) Baçuʼnun askeri Konyaʼnın etrafını iç içe çevirip muhasara ile meşgul olunca bütün halk kendi canından vazgeçip birbirleriyle helâllaştılar ve Mevlânâ hazretlerine gelip feryat ederek yardım dilediler. Mevlânâ hazretleri kalenin halka beguş kapısından dışarı çıktı. (…)[24] Başka bir menkıbede At Pazarı kapısı[25]nın ismi geçmektedir ki bu da kalenin birden çok kapısı olduğunu göstermektedir.

Medrese eserde adı çok geçen bir mekândır. Medresenin ders verilen mihrap bölümünden başka bir de sohbet edilen toplantı bölümü bulunmaktadır.[26] Medresenin sahanlığı ve damı eserde adı sıkça geçen mekânlar arasındadır.[27] Eserde o dönemin eğitim kurumlarından bazılarının isimleri verilmektedir: Mevlana’nın medresesi[28], Halaviye Medresesi, Halilu’r-rahman Mescidi, Şam’da Mukaddemiye Medresesi, Penbefıruşan “Pamukçular Medresesi”, Meram Mescidi[29], Cuma Mescidi[30], Kale Mescidi[31], Karatay Medresesi[32], Daru’z-Zâkirîn Medresesi[33], Atabekiye Medresesi[34], Kuba Mescidi[35].

Temizlenme, kirlerden arınma yeri olarak hamam ve onunla ilgili pek çok ayrıntı eserde yer almaktadır. Mesela, hamamın soğukluk denilen bölümüne soğuktan korunmak için halı ve yaygı serilmesi bunlardan biridir: “ (…) Dostlar beraberinde halı ve yaygı götürürler, onları hamamın soğukluğuna sererlerdi. Mevlânâ arada bir, burada istirahat eder, dostlar da onu oğarlardı. (…)[36]

Hamamım kandille aydınlatılması ve orada peştamal giyilmesi başka bir ayrıntı olarak dikkat çekmektedir: “(…) Bir gece şeyh Selâhaddinʼin peştamalı hamamda çözülüp yere düştü. Bunun üzerine: ʻ Ey kandil beni rüsva ettin,ʼ dedi. Kandil tersine döndü ve düşüp söndü. (…)[37] Develi Hamamı eserde ismen zikredilen bir hamamdır: “ (…) Develi hamamının kazanı bozulup su damlamağa başlamıştı. (…)[38]

Ilıca eserde birkaç yerde geçmektedir. Bunlardan biri: “(…) Mevlânâ hazretleri her yıl ulu arkadaşlar ve sesleri çok güzel gûyendelerle birlikte arabalara binerek ılıcaya giderlerdi. Kırk elli güne yakın orada kalırdı. (Bir gün) dostlar ılıcanın gölü kenarında halka olmuşlar, Mevlânâ hazretleri de beka kadehiyle mest olmuş ve lika nurlarına gömülmüş bir vaziyette mânâlar saçıyordu. (…)[39]

Muineddin Pervane’nin sarayındaki bir toplantı vesilesiyle ev yaşamı ile ilgili bazı bilgiler edinmekteyiz. Evlerde sofa adı verilen misafirlerin ağırlandığı bir bölüm vardır, burada sedir denilen yüksek oturma yerleri bulunur. Sofada bulunan sedirlerde ileri gelenler, ayakkabıların çıkarıldığı giriş kısmında ise halktan insanlar oturur.[40] Yemekler sofrada yenilir.[41]

Bunlardan başka menkıbelerde Mukbil Çeşmesi[42], Filubat Sahrası[43], Deyr-i Eflâtun (Eflâtun Manastırı)[44] ismen zikredilen mekânlardır.

2. Meslekler

Mevlana’nın menkıbelerinde çeşitli meslek adları geçmektedir. 13. yüzyıl Anadolu’sunun siyasî, sosyal ve ekonomik özellikleriyle ilgili ipuçları veren bu mesleklerden birçoğu bugün için geçerli değildir. Eserde isimleri geçen meslekler şunlardır: medrese kapıcısı[45], padişah, naib ve hasibleri[46], padişahın rikâb-dârı[47], emîr, vezir[48], lâla-atabeğ[49], sepet ve zenbil örücüsü[50], at yetiştiricisi[51], tacir, hizmetçi, maiyet erkânı, köleler, hâcipler, harem ağaları[52], müderris[53], müftü[54], vâiz[55], müezzin[56], kadı[57], vezir[58], hafız[59], şeyhler, bilginler[60], kavvaller[61], papaz[62], tekfur, haham[63], yol muhafızları, valiler[64], rahip[65], mimar[66], terzi, bakkal, hallaç, dokumacı, camcı[67], kasap[68], attâr[69], tere satıcısı[70], bahçıvan[71], meddah[72], şarapçı[73], kimyager[74], tellâl[75], hamamcı[76], neyzen[77], iğdiş[78], kâtip[79], dülger, usta[80], külhancı[81], cellât, şahne[82], ekmekçi[83], kale muhafızı[84], divan memuru[85], divan başkanı[86], dalgıç[87], gûyende[88], balıkçı[89], değirmenci[90], tellâk[91], berber[92], mübaşir[93], ressam[94], kuyumcu[95], çoban, bekçi[96].

Bunlardan başka eserde, değirmenin suyunu salmak ya da kesmekle görevli emîr-i âb[97] adı verilen bir kişi söz konusu edilmekle o dönemde su değirmenlerinin sosyal ve ekonomik işlevi gözler önüne serilmektedir.

Eserde sağaltım işleriyle ilgilenen doktor ve hacamatçılardan sık sık söz edilmektedir. Doktorlar ilaç hazırlamakta, bu ilaçlarla hastaları iyileştirmektedirler: “() Zamanın Hipokratʼı Rum hekimlerinin ulularından olup benzeri bulunmayan Mevlânâ Ekmeleddin Tabib (Tanrı onun toprağını iyi etsin), Mevlânâʼya mürit olamadan önce bir gün Mevlânâ hazretlerini ziyarete gelmişti. Mevlânâ, Ekmeleddinʼe on yedi seçkin dost için müshil ve haplar hazırlamasını emretti.[98]

Kan aldırma, Hz. Peygamber’in de zaman zaman başvurduğu bir tedavi yöntemidir. Hastadan kan almak suretiyle sağaltım yapan kişiler hacamatçı olarak adlandırılır. Aşağıdaki bölümde hekimler, bilginler, fakîhler ve hacamatçılardan bahsedilmektedir: “Yine o günlerde şehrin hekimleri ve zamanın bilginleri arasında ʻİnsanın nefsi kanla mı, yoksa başka bir şeyle mi yaşar,ʼ diye büyük bir bahis olmuştu. Doktorlar umumiyetle: ʻMuhakkak kanla yaşar, yoksa insanın kanı tamamıyla giderse derhal ölür.ʼdediler ve fakîhleri susturdular. (…) Bundan sonra bir hacamatçının getirilmesini emretti. Hacamatçı gelip hemen iki mübarek kollarının damarlarından neşter vurup kan aldı. (…)[99] Ayrıca o dönemde felsefe ile uğraşanların, filozofların, da tıp ilminde bilgisine başvurulan kişiler olduğu görülmektedir.[100]

Eserde ayrıca Musa Peygamberin kimya yapması, İsa’nın boyacılığı, Davud’un zırh yapması[101], Hz. Süleyman’ın zembil örücülüğü[102], Şis hazretlerinin aba dokumacılığı[103] söz konusu edilmektedir.

3. Eşyalar

Menâkıbuʼl-Ârifîn’de 13. yüzyıl kültür ve yaşantısının izlerini taşıyan çeşitli eşya isimlerine rastlanmaktadır. Eserde geçen bu eşya isimleri dönemin maddî kültür unsurları hakkında bilgi verdiği gibi tasavvuf ehli insanların dünyalık adına basit bir hayatı olduğunu göstermesi açısından da önemlidir. Şems’i anlatan aşağıdaki bölümde bunu görmek mümkündür:

(…) (Şems-i Tebrizî) Konya şehrine ulaşınca meşhur olduğu veçhile ʻŞeker-fıruşan = Şekercilerʼ hanına indi. Bir hücre tuttu, hücrenin kapısına da halk kendisini büyük bir tâcir sansın diye iki üç dinar kıymetinde nâdir bir kilit taktı. Anahtarını da kıymetli bir atkının ucuna düğümleyerek omzuna attı. Halbuki hücrede kendisinin eski bir hasırından, kırık bir ibrik ve bir tuğla yastıktan başka bir şeyi yoktu. On, on beş günde bir, bir parça kuru ekmeği paça suyuna batırıp tirit yapar, onu yerdi.”[104]

Edison’un 19. yüzyılda elektrik ampulünü icadından önce geceleri aydınlatmada çok önemli bir araç olarak mumun sosyal, kültürel ve ekonomik hayatın vazgeçilmez bir parçası olduğu bir gerçektir. Eserde gece yapılan toplantılar için davetlilerden her birinin bir mum getirdiği, ortamın bu şekilde aydınlatıldığı bilgisine yer verilmektedir.[105]

Eserde ev ve toplum yaşamı ile ilgili şu kelimeler geçmektedir: kalbur[106], ip, kova[107], çuval[108], kilim[109], hasır[110], perde[111], sini[112], sofra[113], yatak[114], yastık[115], sepet[116], leğen[117], kese[118], küp[119], tas[120], kâse[121], sahan[122], kadeh[123], testi[124], ibrik[125], maşrapa[126], tabak[127], kaşık[128], bıçak[129], tencere[130], sürme kutusu[131], yüzük, küpe[132], makas[133], pamuk[134], kerpeten[135], çivi[136], kandil[137], mum, çerağ[138], gez[139], zembil[140], çadır[141], deve semeri[142], seccade[143], olta[144] tabut[145], sandık[146], örs, çekiç[147], kâğıt[148], mürekkep, kalem[149], defter[150], hokka[151], rahle[152], kürsü[153], misvak[154].

Eserde savaş aletlerinden yay[155], kılıç[156], ok[157] ve temren[158] geçmektedir. Rebab[159], def[160], davul, zurna[161], ney[162], flüt[163] eserde isimleri geçen müzik ve çalgı aletleridir. Kitaplardan Kur’ân-ı Kerîm[164], Bahaeddin Veled’in Maârif’i[165], Hakîm Senâî’nin İlâhînâme’si[166], Mesnevî[167], Hidaye isimli bir kitap[168] ve Fütühât-ı Mekkî[169] zikredilmektedir.

4. Giyim Kuşam

13. yüzyılda Anadolu, özellikle de Konya şehri, Moğol istilalarından kaçan farklı ırk, din ve inanca sahip insanların göçlerle gelip yerleştiği güvenli bir yer konumundadır. Yerli halkla birlikte bu insanların oluşturduğu mozaik, kılık kıyafet ve görünüşle ilgili ayrıntılarda kendini göstermektedir. Ayrıca her meslek, tarikat, din ve mezhep mensubunun da kendilerinin simgesi olan kıyafet ve görünüşleri bulunmaktadır. Kılık kıyafet ve görünüşle ilgili her bir ayrıntı o dönem insanı için sosyal bir göstergedir.

Ayakkabı, çizme, elbise, çarık, asa, gömlek, fereci, sarık, külâh, zünnar, kemer, atkı, hırka, hulle, hil’at, mendil eserde giyim kuşam ile ilgili olarak geçen belli başlı kelimelerdir.

Giyim kuşamla ilgili ayrıntılardan biri Şems’in görünüşünde kendini göstermektedir. Mevlana, Şam’da bir meydanda dolaşırken Şems-i Tebrizî’ye rastlar. Şems siyah giyinmiştir, başında da bir külâh vardır.[170] Başka bir menkıbede ise Şems’in kendine zengin bir tüccar görünümü vererek omzuna kıymetli bir atkı attığı yazılıdır.[171]

Rahipler bellerine zünnar adı verilen bir kuşak bağlamaktadır: “Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ hazretleri ulu arkadaşlarla birlikte Meram mescidinden şehre dönüyordu. Birdenbire ihtiyar bir rahip karşılarına çıkıp önlerinde baş koymağa başladı. (…) Zavallı rahip hemen zünnarını kopardı ve iman getirerek inançlı Müslümanlardan oldu.[172]

Müslümanlar başlarına sarık bağlamaktadır. Sarığın o an ve durumun göstergesi olarak farklı şekillerde bağlandığı gözlenmektedir: “(…) (Mevlânâ) sarığını bilginlere yaraşır (danişmendâne) bir şekilde sardı, bir ucunu da taylesan bıraktı. Hakikati bilen bilginlerin giydikleri gibi kolu geniş bir hırka giydi. (…)[173](…) Bir gün gayb âleminden Mevlânâ hazretlerine bir hal geldi. Tam kırk gün mübarek sarığını Araplar gibi boynuna bağlayarak dolaştı. (…)[174]

Şems’in ortadan kaybolması üzerine Mevlana’nın kılık kıyafetinde matem ve hüznün göstergesi olarak değerlendirilen değişiklikler gözlenmektedir: “(…) Bunun üzerine Mevlânâ buyurdu, kendisine hindibarî denilen kumaştan bir fereci yaptılar. Başına da bal renginde yünden yapılmış bir külâh geçirdi. Hindibarîden yapılmış elbiseyi o vilâyette matemlilerin giydiklerini söylerler. Bu devirde gâşiye giydikleri gibi eskiler de hindibarî elbisesi giyerlerdi. Mevlânâ, gömleğinin önünü açık giydi, Mevlevî çizmesini ve ayakkabısını ayaklarına geçirdi, sarığı da şekerâvizle sardı ve rebabı altı haneli yapmalarını emretti. (…)[175]

Mevlana duman renginde bir sarık[176] ve mavi bir ferace giymektedir.[177] Fereci giymek Mevleviliğin alâmetidir. Mevlevîliğe yeni giren bir kişinin önce saçı kesilir, ardından posta oturtma merasimiyle ona fereci giydirilir.[178]

Kıyafetlerle ilgili başka bir konu da kendini rüya tabirlerinde gösterir: “(…)Rüyada kırmızı elbise giymek yahut kırmızı görmek dirlik ve sevinmeğe; yeşillik zühte, beyazlık takvaya, mavi ve siyah matem ve gama delâlet eder. (…)[179] Mavi matem rengi olarak başka bir menkıbede de geçmektedir: Mevlana’nın ölümü üzerine görülen bir rüyada melekler mavi giyinmiş ve ağlar 181 surette resmedilir.

5. Yiyecek ve İçecekler

Menkıbelerde tasavvuf ehli insanların çoğu zaman oruç tuttuğu, yeme içme konusunda sıradan bir hayatı tercih ettiği görülmektedir. Bununla birlikte çeşitli vesilelerle geçen yiyecek ve içecek isimleri dönemin yeme içme kültürü hakkında bilgi verici olmaktadır.

Eserde şu yiyecek ve yemek isimleri geçmektedir: Şeker[180], hardal[181], helva[182], ev helvası[183], ekmek[184], pirinç[185], et[186], sarımsak[187], bal[188], fındık[189], badem[190], mercimek, hurma, arpa ekmeği[191], yağlı ördek, biberli pilav[192], yoğurt[193], ceviz[194], kebap[195], simit[196], incir[197].

İçeceklerden şarap[198], ayran[199], mayhoş hoşaf[200], süt[201], sirke[202] ve şerbet zikredilmektedir.

Mevlana sarımsağı çok sever, iftarda çiğ sarımsak tanelerini tüketir. Ekşi yoğurda sarımsak dövdürüp bayat, küf tutmuş ekmekleri içine doğrayıp yer.[203] İçeceklerden ise şerbeti sever: “Yine bir gün buyurdu ki: Biz bu dünyada üç şey seçmişiz; semâı, şerbeti ve hamamı.[204] Başta sema olmak üzere o dönemdeki toplantıların en önemli içeceği olan şerbet, büyük küpler içerisinde suya nebetşekeri ya da bal eklemek suretiyle yapılmaktadır.[205] Yine başka bir menkıbede, menkıbedeki ifadeler tasavvufî anlam taşısa da, gülsuyu şerbetinden söz edilmektedir.[206]

Bir menkıbede birisinin düğünde “Badem şekeri yok mudur? Getirsinler” diye bağırmasından düğünlerde badem şekeri ikram edildiği anlaşılmaktadır.[207]

6. Âdet ve Gelenekler

13. yüzyılda halkın ve Mevleviliğe mensup kişilerin yaşamında varlığını sürdüren bazı âdet ve gelenekleri Mevlana’nın menkıbelerinden öğrenmekteyiz. Toplantılar düzenleyip yemek yedirme, sünnet düğünü tertip etme, sema, posta oturma ve cenaze törenleri, ziyaretler, hediyeleşme bu âdet ve geleneklerden bazılarıdır.

Önemli bir işin bitirilmesinde toplantı düzenlenir, halka yemek yedirilir ve ikramlarda bulunulur. Kuluna o işi bitirmek için fırsat ve güç veren Allah’a, şükrane olarak adlandırılan iyilikler yapılarak şükredilir: “(…)Celâleddin Karatayî kendi medresesini tamamlayınca büyük bir toplantı yapılmasını emretti. (…)”[208] , “(…) Kadı İzzeddin cuma mescidini Konyaʼda tamamlayınca onun şükranesi olarak büyük bir toplantı tertip etti. İlim erbabına, iyi amal sahiplerine ve büyük hâfızlara altın paralar bağışladı.( …)”[209]

Eserde doğum, sünnet, evlenme gibi önemli olaylarda ziyafet verildiğini görmekteyiz. Oğlu dünyaya gelen bir müridin büyük bir ziyafet vermesi[210], on altı gün süren bir sünnet düğününde nefis yemekler ikram edilip[211], mekânın değerli kumaşlar ve silahlarla süslenmesi[212] bu bağlamda verilebilecek örnekler arasındadır.

Eserde sema, posta oturma ve cenaze törenleri gibi belli başlı Mevlevi âdet ve geleneklerini görmek mümkündür. Sema Mevleviliğin bir şartıdır ve mürit olan kişi evinde sema törenleri düzenler. Eserde semadan sık sık söz edilir, bu vecdli dansla ilgili çeşitli ayrıntılara yer verilir. Mevlana’nın vecd ve heyecana gelip sema sırasında üzerindeki elbiseleri kavallere vermesi[213] bu ayrıntılardan sadece biridir. Şeyh, posta törenle oturtulur. Bütün bilginler, fakirler, emîrler, ileri gelenler ve ahiler bu törene katılır.[214] Mevlevilerin cenazelerinde şarkı söyleyip tef çalan kişiler bulunur. Bu Mevlevi geleneği, ölen kişinin hem Müslüman hem de âşık olduğunun göstergesidir.[215]

Eserde 13. yüzyıl insanının yaşamına yön veren çeşitli âdet ve inanışlar göze çarpmaktadır. Mesela bir şehre gelen şeyh, bilgin gibi ulu kişiler o şehirde oturanlarca ziyaret edilir.[216] Ziyarete giderken hediyeler götürülür.[217] Bir muradına erişme, musibetten kurtulma ya da hatasını anlamada hediyeler verilir.[218] Ayrıca hediye verme sevginin bir göstergesi sayılır: Mevlana’nın ilk halifesi Selâhaddîn Zerkûbî gece odasında Mesnevi okumakla meşgulken birden Mevlana içeri girer, “Sevginin eserlerini göstermek vâcip olan şeylerdendir.” diyerek gömleğini çıkarıp Selâhaddîn’e hediye eder.[219] Büyüklerin kendilerine ait gömlek ve hırkalarını hediye etmesi eserde eski zamanlara has bir âdet olarak dikkat çekmektedir. Nitekim Mevlana, Şems’in haberini getirdiğini söyleyen herkese bu çeşit hediyeler verir. Hatta bir defasında yalan olduğunu bile bile “Şemsʼten haber getirdim.” diyen bir yalancıya hırkasını verir. Bunun hikmetini soranlara da “Eğer doğru olsaydı canımı verirdim.” diyerek karşılık verir.

İnsanların peygamberlerin ve velilerin mezarlarına mumlar ve kandiller götürmesi, pencerenin önüne bezler bağlaması o dönemde âdettir. Bunun bir faydası olup olmadığı sorusuna Mevlana şu şekilde cevap verir: “ (…) Her din ve mezhebin kitaplarında tekkelere, kiliselere ve manastırlara mumlar, adaklar, çerağlar ve buhurlar götürüldüğü yazılıdır; bundan bir sevap umulur. Hususuyle buhurlar bütün cin ve insin rahatını mucip olur. Faydaları pek çoktur.[220]

Kişinin, elbisesini üzerinde dikmesinin uğursuz sayılması bugün bile yaşayan eski bir âdettir. Elbise üzerindeyken elbisesini diken ya da diktiren kişi ağzına bir şey alır. “(…) Bir elbiseyi insanın üzerinde dikerken ağza bir şey almak bilinen bir âdettir. Meselâ bir yaprak, bir saman çöpü veya bir kâğıt parçası alınır. Böyle bir şeyi ağza almadan dikmeyi çok uğursuz sayarlar. (…)[221] Bunlardan başka mushaf üzerine yemin etme[222], hayvanlara kötülüklerden korunma, şifa vb. amaçlarla muska ve hamail takılması[223], zaviyelerde ve hankâhlarda testilerin daima kıble tarafına konulması[224] o dönemde geçerli olan âdetler arasında sayılabilir.

7. Tedavi

Eserde çoğu kerametle karışık olmak üzere çeşitli hastalıkların tedavisiyle ilgili bölümler yer almaktadır. Tedavi ile ilgili verilen bilgiler şunlardır:

Hindistan’dan gaybî olarak Mevlana’ya hediye gelen gülün yaprakları göz ağrısını almaktadır.[225] Nezle olan önce kan aldırır, sonra hamama gider.[226] Fazla uykudan kurtulmak için usaresi çıkarılan haşhaş aç karna yenilmektedir.[227]

Mevlana’nın müritlerinden bir gencin Mısır’a giderken bindiği gemi Frenkler ülkesinde korsanların eline düşer. Korsanlar genci esir edip bir kuyuya atarlar. Kırk gün kuyuda hapsedilen genç Mevlana’nın rüyada kendine görünüp akıl vermesi ile korsanların hasta olan emîrini yedi çeşit meyveden içine biraz da mahmude koyarak hazırladığı şerbetle iyileştirdikten sonra korsanların elinden kurtulur.[228]

Eserde sıtma tedavisine yönelik olarak çeşitli uygulamalara rastlanmaktadır. Sıtmayı iyileştirmek için eskiden okunur, sıtma bağlanır, kâğıda muska yazılarak bu, sıtmalının boynuna asılırmış. Ahmet Talât Onay, bu muska yazma işleminin badem üzerine de uygulandığını yazmaktadır. Onay, konuyla ilgili olarak Mevlevi Tâhir Olgun’un bir mektubunda:

Badem üzerine muska yazıldığını bilmiyordum, ama sıtma tutanlara yedirilmek üzere üç tane badem üzerine “ezân, ezîn, pesîn” kelimeleri –Hazeret-i Mevlânâʼdan kalma bir âdet olarak – Mevlevî şeyhleri tarafından yazılır ve sırasıyla her gün bir tanesi hastaya verilirdi.” dediğini nakletmektedir.[229]

Menâkıbuʼl-Ârifîn’de sıtma tedavisiyle ilgili olarak sarımsak tanelerinin dövülüp hastaya yedirildiği, bu şekilde sıtmalıların iyileştirildiği[230] bilgisine yer verilir. Sarımsağı yiyemeyenlere ise Tâhir Olgun’un sözünü ettiği üzeri yazılı badem yedirilir: “(…) Yine nakledilmiştir ki: Mevlânâ üç diş sarımsağın ve bunu yiyemeyince de üç bademin üzerini yazdı ve sıtmalıya verdi, üç günde iyi oldu. (…)[231] Menkıbede verilen bilgiler badem gibi sarımsağın da üzerine birtakım yazılar yazıldığını göstermektedir. Sıtmaya karşı yapılan bu uygulamalar majik tedavi de diyebileceğimiz sihirsel nitelikler taşımaktadır.

Sonuç

Mevlana, Türk İslam medeniyetinin yetiştirmiş olduğu evrensel değerde bir mutasavvıf ve düşünürdür. Onun 13. yüzyılda Anadolu’da başlattığı içsel fikir ve aydınlanma hareketi, zaman ve mekâna hükmedercesine yayılmış ve bugün tüm dünyanın tanıdığı bir tasavvufî gerçek olarak Türk kültürünün evrensele açılan bir penceresi haline gelmiştir. Mevlevi Ahmed Eflâkî tarafından 14. yüzyılda kaleme alınan Menâkıbuʼl-Ârifîn diğer menâkıbnâmeler gibi çok değerli bir bilgi hazinesidir. Mevlana ve etrafındaki Mevlevi büyüklerinin hayat hikâyelerinin ve kerametlerinin anlatıldığı eserde, 13-14. yüzyıl Anadolu insanının yaşayışı, gelenek ve görenekleri ile birlikte tarihî ve kültürel pek çok olay ve olguyu görmek mümkündür. Mevlana’nın menkıbeleriyle sınırlı tuttuğumuz çalışmamızda belli başlıklar altında folklorik bir inceleme yaparak Menâkıbuʼl-Ârifîn gibi çok değerli bir kültür mirasının sunduğu zengin birikimden faydalanmak ve başkalarını da faydalandırmak istedik.

 

KAYNAKÇA

Ahmet Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, Çev.: Tahsin Yazıcı, C.1, Hürriyet Yay., İstanbul 1973.

AŞKAR, Mustafa, Tasavvuf Tarihi Literatürü, 1. bs., Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2001.

ATEŞ, Ahmed, “Menâkıp”, MEB İslâm Ansiklopedisi, C.7, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1998, s. 701-702.

AYVERDİ, İlhan, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, 2. bs., C.2, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul 2006.

DEVELLİOĞLU, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Haz.: Aydın Sami Güneyçal, 14. bs., Aydın Kitabevi, Ankara 1997.

KARAALİOĞLU, Seyit Kemal, Ansiklopedik Edebiyat Sözlüğü, Genişletilmiş 3. bs., İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1983.

KARAMAN, Fikret vd. , Dini Kavramlar Sözlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara 2006.

KAYA, Doğan, Ansiklopedik Türk Halk Edebiyatı Terimleri Sözlüğü, 1. bs., Akçağ Yay., Ankara 2007.

KOÇAK, Aynur, Yazılı Sözlü ve Elektronik Kültür Ortamlarında Mehmed Emîn Tokadî, Filiz Kitabevi, İstanbul 2003.

LEVEND, Agâh Sırrı, Türk Edebiyatı Tarihi, 5. bs., C.1, TTK Yay., Ankara 2008.

OCAK, Ahmet Yaşar, Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menâkıbnâmeler (Metodolojik Bir Yaklaşım), TTK Basımevi, Ankara 1997.

OCAK, Ahmet Yaşar vd., Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu Efsaneler ve Gerçekler Panel Bildirileri, 2. bs., İmge Kitabevi, İstanbul 2004.

ONAY, Ahmet Talât, Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar, 1. bs., MEB Yay., İstanbul 1996.

ÖZDEMİR, Emin, Örnekli Açıklamalı Edebiyat Bilgileri Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul 1990.

PARLATIR, İsmail vd., Türkçe Sözlük, C.2, TDK Yay., Ankara 1998.

ŞAHİN, Haşim, “Menâkıbnâme”, DİA, C.29, TDV Yay., Ankara 2004, s. 112-114.

Şemseddin Sâmi, Kâmûs-ı Türkî, 7. bs., Çağrı Yay., İstanbul 1999.

ŞENTÜRK, Ahmet Atilla ve KARTAL Ahmet, Üniversiteler İçin Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Gözden Geçirilmiş 4. bs., Dergâh Yay., İstanbul 2007.

YARDIM, Emine Seval, Menkıbe ve Menâkıbnâmelerle İlgili Eserler İçin Açıklamalı Bir Bibliyografya Denemesi (1928–1998), İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1999.

ZAVOTÇU, Gencay, “Tasavvufî Bir Eser: Menâkıb-ı Evliyâ ya da Sümbüliyye”, Aşk İlinden Gönül Dilinden İnciler, (Ed. Deniz Saraç), IQ Kültür Sanat Yay., İstanbul 2009, s. 161­175.

 

ETİKETLER: