ÜÇ BALIK – Şaban Karaköse

A+
A-

Mesnevî-i Şerif’ten Hikayeler(8)

ÜÇ BALIK

Şaban Karaköse

Ey inatçı! İçinde üç büyük balık bulunan bir göl hikayesi vardır. Kelile”de[1] okumuşsundur, ama o kabuktan ibarettir, bu anlatacağımız ise özüdür.

Birkaç balıkçı, o gölün yanından geçerken o balıkları gördüler. Derhal koşup ağ getirmeye gittiler. Balıklar durumu anladılar. İçlerinden akıllı olan yola düştü; o güç, zor aşılır yola koyuldu. Kendi kendine dedi ki: “Bunlara istişare etmeyeyim. Türlü türlü fikirlerle kudret ve azmimi zayıflatırlar. Vatan sevgisi (bulundukları göle olan muhabbetleri) ruhlarına tesir eder; tembellikleri ve cahillikleri bana da sirayet eder.”[2]

Meşveret için iyi ve diri bir kişi lâzım ki görüşüyle seni de diriltsin, fakat nerede öyle bir diri? Ey yolcu! Sefer hususunda yolcuyla istişare et, kadınla değil. Çünkü kadın görüşü seni topal eder.[3] Vatan sevgisinden dem vurma. Durma, yürü! Asıl vatan oradadır, burada değil canım efendim! Vatan istiyorsan ırmağın o tarafına geç. Bu sahih hadisi eğri ve yanlış okuma! “Vatan sevgisi imandandır” hadisi doğru, ama hocam, önce vatanı iyice tanı![4]

O akıllı balık kendi kendine dedi ki: “Arkadaşlara danışmadan, görüşlerine uymadan denize bir yol bulayım.”

Kendine gel, şimdi danışma zamanı değil; yola düş. Bu (dünya denilen) gölden (hakikat denilen) denize doğru git. Denizi ara, şu girdabı bırak.

O balık, göğsünü ayak yaptı da yola düştü. Çekingen balık, o tehlikeli yerden tâ nur denizine kadar yürüdü, denize ulaştı. Peşinde köpek düşen ceylan, hayatından bir damar bile kalsa koşar ya; işte o balık da onun gibi koşmaktaydı. Ardında tazı varken tavşan uykusuna dalmak büyük bir hatadır.[5] Korkan adamın gözüne uyku girer mi?

O balık gitti, deniz yolunu tuttu. Pek uzun olan o yola düştü. Bir hayli zahmetler çekti, fakat sonunda emniyet ve âfiyet makamına ulaştı.[6] Kendisini uçsuz bucaksız, hiçbir kenarı ve kıyısı gözle görünmeyen denize attı.

Derken balıkçılar ağ getirdiler. Yarım akıllı balığın neşesi bozuldu, ağzının tadı kaçtı. Dedi ki: “Eyvahlar olsun! Fırsatı kaçırdım. Nasıl oldu da o yol gösteren balığa arkadaş olmadım?[7] O ansızın gitti, ama benim de hararetle ardına düşmem gerekti. Fakat geçmişe hasret duymak hatadır. Giden geri gelmez. Gayrı onu anmanın hiçbir faydası yoktur.”

İkinci balık, belâ vaktinde aklının gölgesinden ayrı düşünce dedi ki: “O balık, denize vardı, gamdan azat oldu. Ben öyle bir iyi arkadaştan ayrıldım. Fakat artık onu düşünmeyeyim de kendi kendime bir çare bulayım. Şimdi kendimi ölü gibi göstereyim. Suyun üstüne çıkıp karnımı yukarıya, sırtı mı aşağıya verip kendimi salıvereyim. Su, nereye götürürse gideyim. Yüzen kişi gibi değil de, âdeta bir saman çöpü gibi su üstünde sürükleneyim. Kendimi ölüye benzetip suya bırakayım.”

“Ölmeden evvel ölmek”, azaptan kurtuluştur. Ey yiğit! Ölmeden evvel ölmek, emniyettir. Bize Hz. Mustafa böyle buyurdu, dedi ki: “Size ölüm, sınamalarla gelmeden evvel hepiniz ölün.”[8]

Balık, güya öldü, karnını yukarıya çevirdi. Su, onu gâh yukarıya çıkarıyor, gâh aşağıya alıyordu. Balıkçıların her biri, “Eyvah! En iyi balık öldü.” dedi. Hepsi de pek kederlendi. Balık, onların eyvah! demelerinden sevindi. “Bu oyunumla kılıçtan kurtuldum galiba” dedi. Sonra balıkçının biri onu yakaladı. “Tüh, yazıklar olsun, ölmüş!” deyip fırlatıp toprağa attı. Balık çırpına çırpına gizlice suya fırladı gitti.

Üçüncü balık, ıstıraplar içinde kalakaldı. O ahmak, sıçrayıp kilimini kurtarmak için sağa sola çırpındı durdu. Fakat avcılar ağı attılar. Ağın içinde kaldı; ahmaklık onu ateşe attı. Ateş üstünde, tava içinde ahmaklıkla eş oldu. Ateşin hararetiyle kızıp kaynadıkça, akıl ona, “Sana hiç uyarıcı/korkutucu bir zât gelmedi mi?” diyordu. O da, işkencenin ve belânın içinde kâfirlerin canları gibi, “Evet, geldi” demekteydi.[9] Sonra da, “Eğer bu sefer, şu boynumu kıran mihnetten kurtulursam, denizden başka yeri vatan saymam; bir gölde oturmam artık. Uçsuz bucaksız bir su ararım da ebediyen emniyet ve sıhhat içinde ömür sürerim”[10] diyordu! (Cilt: IV, beyit nu: 2202-2212, 2230-2244, 2266-2286)

AÇIKLAMA

Hikayedeki benzetmeleri şöyle eşleştirebiliriz:
Göl = Dünya
Avcılar = Şeytan
Ağ = Nefsani arzu ve hedefler

1. balık = Hak âşığı veli

Derya = Vahdet, rıza makamı

2. balık = Nefsi tezkiye ve iradeyi terk yolunu tutan derviş

3. balık = Şeytan ve nefsinin oyununa aldanan, gafil, ehl-i dünya insan.

Akıl sahibi insan, bu dünya hayatında gaflete ve tuzaklara düşmeksizin, bir an evvel, Allah”ın rıza ve muhabbetine giden yolda kamil mürşidlere danışmalı, onlara teslim ve rehberliklerine tabi olmalıdır. İkinci balığın birinci balığa, üçüncü balığın ikinci balığa teslim ve tabi olması icap eder. Bir mürşide teslim olmaktan utanıp çekinmemek gerekir.
Birinci balığın temsil ettiği veliler hakkında Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar, iman edip de takvâya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir.” (10/Yunus, 62-64)

Hz. Mevlânâ, hikayeye başlamadan önce, onun şerhi sayılabilecek içerikte aşağıdaki sözleri kaydetmiştir:

“Akıllı, elinde meşalesi olan kişidir. O, kafilenin kılavuzu ve önderidir. O önder, kendi nûrunu takip eder. O kendinden geçmiş bir halde yürüyen kişi, kendisine tabidir. O kendisine inanmıştır. Siz de onun canının kendisinden gıda aldığı o nur âlemince inanın.

Yarım akıllı diğer kişi, akıllıyı kendi gözü bilir. Körün kendisini yedene sarılması gibi ona el atar; böylece onunla görür, çevikleşir ve yücelir.

Bir arpa ağırlığınca bile aklı olmayan eşeğe gelince: Hem aklı yoktur, hem akıllıyı terk eder. Az çok bir yol da bilmez, fakat yine de bir kılavuzun ardına düşmekten sıkılır, arlanıp utanır. Upuzun, uçsuz bucaksız çöllerde bazen ümitsizce topallayarak, bazen koşarak gider durur. Bir kandil yoktur ki önünde tutsun, önünü görsün. Hatta yarım bir ışık bile bulamaz ki ondan bir nûr dilensin. Aklı yoktur ki dirilikten dem vursun, yarım aklı bile yoktur ki kendisini ölü bilsin. O akıllıya karşı tam bir ölü hale gelsin de kendisini aşağılık yerden dama yüceltsin!

Tam aklın yoksa, sözü diri bir akıllının himayesinde kendini ölü hale getir. Böyle olmayan adam diri değildir ki İsa”ya arkadaş olsun; ölü değildir ki İsa”nın ölüleri dirilten nefesine mazhar olsun. Kör canı her yana adım atar, sıçrar durur, ama bir türlü kurtulamaz.” (Cilt: IV, beyit nu: 2188-2201)

DİPNOTLAR

[1] Kelile ve Dimne, Beydebâ adlı Hintli bilgin tarafından yazılmış bir siyasetnamedir. Hz. Mevlânâ”nın bahsettiği üzere, üç balık hikayesi bu kitapta bulunmaktadır. (bkz. Kelile ve Dimne, çev. Said Aykut, İstanbul: Şule yay., 1999, s. 134-135)

Kelile ve Dimne”de hikaye şu şekildedir:

“Rivayete göre içinde üç balığın yaşadığı küçük bir göl varmış. Balıklardan biri çok akıllı, diğeri biraz akıllı, öteki ise aciz imiş. O göl, neredeyse kimsenin erişemeyeceği bir yükseklikteymiş ve yanı başında bir nehir akarmış. Bir gün nehrin civarından iki avcı geçmiş. Yanında ağlarıyla göle geri dönme ve balık avlama konusunda anlaşmışlar. Bizim balıklar da onları işitmişler. En akıllı olan, bu sözlerden ötürü endişeye düşmüş; sağına soluna bakmadan doğruca nehrin göle döküldüğü yere varmış ve oradan çıkıp kaçmış… Biraz akıllı olan ise avcılar gelinceye kadar gölü terk etmemiş. Sonunda onları görüp ne niyetle geldiklerini anlayınca yüzüvermiş alelacele nehrin ağzına… Bir de ne görsün! Avcılar nehrin ağzında barikat oluşturmuşlar. Bu durumda şöyle demiş kendi kendine: ‘Gevşek davrandım, işte ihmalkârlığın sonucu. Acaba bu durumdan kurtulmanın çaresi ne olabilir? Aslında zor zamanda, aceleyle alınmış tedbirin faydası azdır. Ama akıllı olan, düşünmenin getireceği yararlardan hiçbir zaman ümidini kesmez, cesaretini yitirmez ve bilinçli gayreti elden bırakmaz asla!’ Nitekim az sonra akıllı balık ölü taklidi yaparak suyun üstüne çıkmış. Bazen sırtüstü bazen yüzüstü çevrilip duruyormuş suda. Avcılar onu tutup nehirle göl arasına koymuşlar. Bunun üzerine balık nehre atlayıp kendini kurtarmış. Aciz balık ise, sağa sola kaçışıp durmuş, ama sonunda av olmaktan paçayı sıyıramamış.”

[2] MANEVİ YOLCULUKTA ARKADAŞLIK KRİTERLERİ

Tam akıl sahibi balık, diğer iki arkadaşıyla istişare etmeden hakikat yolunu tutmaktadır. Çünkü arkadaşlarını çok iyi tanımakta, onların kendisini hakikat yolundan alıkoyacağını, kendisine “tembellik” ve “cahilliğin” sirayet edebileceğini bilmektedir. Nitekim Peygamberimiz de, “Kişi dostunun dini/ahlakı üzeredir. Öyleyse sizden biriniz kiminle dostluk yaptığına iyi baksın.” (Ebu Davud, Tirmizi, Zühd 32) buyurmuştur. Yüce Allah, Kur’an’da “Sadıklarla beraber olun” (9/Tevbe, 119) buyurmuştur. Çünkü iyi ahlak da kötü ahlak da, arkadaşlık yoluyla sirayet edicidir. (Müslim, Birr 146)

Dost ve arkadaşın, kişiyi Allah yolunda geri çeviren, ağırlaştıran veya duraklatan değil, teşvik eden ve ilerleten olması gerekir. Peygamberimiz, “Allah katında arkadaşların hayırlısı, arkadaşına faydalı olandır…” (Tirmizi, Birr 28) buyurmuştur.

Yüce Allah, Kur’an’da şöyle buyurur:

“Sizin dostunuz ancak Allah, O”nun Peygamberi ve namazlarını kılan, zekatlarını veren, rükua varan müminlerdir.” (5/Maide, 55)

“Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azîzdir, hikmet sahibidir.” (9/Tevbe, 71)

Şazelî tarikatının büyüklerindenAtaullah İskenderî (ks), Hikem-i Ataiyye adlı eserinde, manevi yolculuğa çıkanların yolda kimlerle arkadaşlık yapmaması gerektiğini şöyle açıklamıştır:
“Hali ve yaşayışı sana feyz ve hamle vermeyen, kal ve sözü seni Allah”a götürmeyen kimse ile sohbet etme, arkadaşlık yapma.” “Çoğu zaman kötü bir şey yaparsın. Fakat hal ve gidiş yönünden senden daha düşük bir kişi ile arkadaşlık yapman, onu sana güzel gösterir.” (a.g.e., s. 24, nr. 46, 47)

Esasen Müslüman bir kişi, kendisini Allah yolundan alıkoyacak sadece arkadaşları değil, kim olursa olsun ona itaat edemez ve etki alanından uzaklaşır. İsterse bu kimseler kişinin babası, kardeşi, eşi, çocukları olsun, durum böyledir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir. De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (9/Tevbe, 23-24)

“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.” (63/Münafikun 9)

“Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, kusurlarını örterseniz, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır: Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır. O halde gücünüz yettiğince Allah’a isyandan kaçının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (64/Tegabun, 14-16)

“Gerçekten çocuk, ebeveyni için cimrilik, korkaklık, cahillik ve üzüntü sebebidir.” (Taberani, Mu”cemu”l-kebir, XXIV, 241 (614); Hakim, Müstedrek, III, 335 (5284). [“Çocuk cimrilik ve korkaklık sebebidir.” Buhari, Edebü”l-müfred, I, 43 (83); İbn Mace, Edeb 3; İbn Ebi Şeybe, Musannef, VI, 378 (32180). “Çocuk, cimrilik, korkaklık ve üzüntü sebebidir.” Ma”mer b. Râşid, Câmi, XI, 140 (20143); Taberani, Mu”cemu”l-kebir, I, 236 (647); Hakim, Müstedrek, III, 179 (4771). “Çocuk kalbin meyvesidir. Fakat aynı zamanda cimrilik, korkaklık ve üzüntü sebebidir.” Ebu Ya”la, Müsned, II, 305 (1032); Heysemi, Mecmau”z-zevaid, VIII, 155]

Eğer dünya hayatında iken bu Allah yolundan alıkoyuculardan uzaklaşılmaz ise, ahirette pişman olunacak ve ‘Keşke dünyada bunlarla arkadaşlık kurmasaydım, birlikte hareket etmeseydim’ denilecektir, ama nafile… Bu hakikat Kur’an’da şöyle açıklanmaktadır:

“(Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.” (2/Bakara, 167)

“O gün, zalim kimse (pişmanlıktan) ellerini ısırıp şöyle der: Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazık bana! Keşke falancayı (bâtıl yolcusunu) dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yüzüstü bırakıp rezil rüsvay eder.” (25/Furkan, 27-29)

“Kim Rahmân’ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. O şeytan dostu kimse, en sonunda bize gelince arkadaşına: Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın! der.” (43/Zuhruf, 36-38)

“O gün yakın dostlar bile birbirlerine düşmandır. Ancak takva üzere olanlar müstesna.” (43/Zuhruf, 67)

Aile fertlerinin Hak yolda bulunması hususunda özellikle aile reisi erkekler ciddi sorumluluk taşımaktadır:

“Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (66/Tahrim, 6)

“De ki: Gerçekten hüsrâna uğrayanlar, kıyâmet günü hem kendilerini hem de âilelerini hüsrâna uğratanlardır.” (39/Zümer, 15; 42/Şûrâ, 45)

[3] İSTİŞARE

Maneviyat yolunda kişi, bir mürşid-i kamille istişare etmeli, ona teslim ve tabi olmalıdır. Hz. Mevlana’nın dediği üzere kişi, ‘kadın’a yani ‘nefs’ine danışarak bu yolda mesafe kat edemez.

“Meşveret=müşavere” (danışma), “müsteşar=müşavir” (kendisine danışılacak kişi. Ör. Bakanlık müsteşarı, Mali müşavir), “istişare” (danışmak, meşveret etmek, müşâverede bulunmak), “şura” (meşveret için toplantı. Ör. Milli Eğitim Şurası, Yüksek Askeri Şura) kelimeleri, birisine fikir danışmakla ilgilidir.

Kur”an-ı Kerim”de 42. sûrenin ismi “Şûrâ”dır.

Yüce Allah, müminlerin ortak işlerini aralarında meşveret ile karar bağlamalarını ister:

“Önemli işlerde onlara danış.” (3/Âl-i İmran, 159)

“Onların işleri aralarında şûra iledir.” (42/Şûrâ, 38)

Ayrıca kişinin bilmediği meseleleri bilene danışması hususunda Kur”an”da şöyle buyurulmaktadır:

“Bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” (21/Enbiya, 7)

“Onu en iyi bilene sor.” (25/Furkan, 59)

“Onu en iyi bilen gibisi sana haber veremez.” (35/Fatır, 14)

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ululemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Resûl’e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (4/Nisa, 59)

Kur”an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye”nin açık hükmü (nass) bulunan konularda ancak nasıl uygulanabileceğine yönelik danışma söz konusu olabilir:

“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (4/Nisa, 65)

“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resûlüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak “İşittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Her kim Allah’a ve Resûlüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar mutluluğa erenlerdir.” (24/Nur, 51-52)

İstişare sünnettir. Nitekim Ebu Hureyre (ra) şöyle demiştir: “Ashabıyla Resulullah”tan daha çok istişare eden birini görmedim.” (Tirmizi, Cihad 34)

İslam alimlerine göre, İstişare edilecek kişide; 1- Adil ve dürüst, 2- Akl-ı selim ve görüş kabiliyetine sahip, 3- İlim sahibi, 4- Tecrübe sahibi, 5- Dindar ve takva sahibi, 6- Güvenilir, 4- Konuyla ilgili ihtisas sahibi olması özellikleri aranır.

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

“Kendisine danışılan kişi (müsteşar), emin (güvenilir kişi) olmalıdır.” (Ebu Davud, Edeb 123; Tirmizi, Zühd 57; İbn Mace, Edeb 37. Kütüb-i Sitte, hadis nu: 5756)

“Sizden biriniz, din kardeşiyle istişare ettiğinde, kardeşi ona (doğru, meşru, hayırlı ve faydalı) görüşünü söylesin.” (İbn Mace, Edeb 37. Kütüb-i Sitte, hadis nu: 7116). Bu hadis aynı zamanda, “Meseleni, güven vermeyen, gerçeği olduğu gibi söyleyeceğinden emin olmadığın kimseye açıp onunla istişare etme” anlamına da gelmektedir.

İstişarede hayır ve bereket vardır. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

“İstihare eden mahrum kalmaz, istişare eden pişman olmaz, iktisat eden fakir düşmez.” (Taberani, Evsat. bkz. Münavi, Feyzu”l-kadir, V, 442, hadis nu: 7895)

“Kim ki bir iş yapmak istediğinde Müslüman bir kimseyle istişare ederse, Allah onu işlerin en doğrusuna iletir.” (Taberani, Evsat. Münavi, Feyzu”l-kadir, VI, 50, hadis nu: 8391)

Hz. Ömer (ra) diyor ki: “Şurasız karar verilen hiçbir işte hayır yoktur.”

Hz. Ali (ra) diyor ki: “Meşverette 7 güzel haslet vardır. Bu özellikler şunlardır: 1- En isabetli olanın bulunması, 2- Yeni görüşlerin elde edilmesi, 3- Düşük davranışlardan korunma, 4- Başkaları tarafından kınanmaktan emin olma, 5- Sonradan pişman olmaktan kurtulma, 6- Kalplerin birbirine ısınması, 7- Kur”an ve Sünnet”e uyulması.”

İmam Şafiî şöyle demiştir: “Dünyaya dalmış, ahireti unutmuş zenginlerle istişare etmeyin. Zira dünyaya olan hırslarından dolayı gönülleri kararmış olduğundan hayır ve şerri seçemezler.”

Konuyla ilgili atasözlerimiz şöyledir:

“Akıl akıldan üstündür.”

“Danışan dağdan aşar, danışmayan düz ovada şaşar.”

“Meşveretsiz kim ki bir iş işleye / Şol nedamet parmağın çok dişleye.” (Zarifî Ömer Efendi)

İslam hukukçularının büyük çoğunluğu “Şura meşrudur, ancak şart değildir.” hükmünde ittifak etmiştir. Yani imam ve emir olan (devlet yöneticisi) zât, her konuda ve herkesle ille de istişare yapmak zorunda değildir. Buna ihtiyaç hissederse başvurabilir. Bedir’de ordunun nereye konaklayacağı, Uhud harbinin nasıl yapılacağı hususlarını ashabıyla istişare eden Resulûllah’ın, Mekke fethi kararını herkesten gizli tutması ve istişare yapmaması buna açık bir delildir… Bu konuda Kur”an, Belkıs”ın durumunu örnek göstermektedir:

“(Hz. Süleyman’ın İslam’a davet ve teslim çağrısı karşısında) Belkıs dedi ki: Ey seçkin topluluk, bana bu işim hakkında bir fikir verin. Zira sizin görüşünüzü almadan, ben hiçbir işi yapmış değilim. Kavmin ileri gelenleri dediler ki: “(Eğer savaşmak istiyorsa çekinme) biz kuvvet sahibiyiz ve cesur savaşçılarız. Bununla beraber emir ve karar yine sana aittir. Artık düşün, bak (savaş ve barış konusunda) ne emredeceksen ona uyarız.” (27/Neml, 32-33)

Hz. Peygamber, istişareleri neticesinde şu dört tavrı takınmıştır: 1- Çoğunluğun görüşüne uymak, 2- Görüşlerin birini tercih etmek, 3- Kararı tehir etmek, 4- Kendi kararını uygulamak.
Ticari konularda mali müşavir ve danışmanlara, hukuki konularda avukat ve hukukçulara, sağlık konusunda mütehassıs hekimlere danışan bir Müslüman, İslami ve imani konularda kendi sınırlı dini bilgisiyle yetinmemeli, konusunda mütehassıs, ihlas ve takva sahibi İslam alimlerinin görüşlerine yeteri kadar önem ve değer vermelidir.

(Meşveret konusunda geniş bilgi için bkz. Abidin Sönmez, Şura ve Resulullah”ın Müşaveresi, İstanbul: İnkılab Yayınları, 1984; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, XVI, 120-145; Halil İbrahim Kutlay, Nebevi Mesaj, İstanbul: Mavi yay. 2005, s. 271-279)

Kadınlarla İstişare Edilmez mi?

Hz. Mevlana, hikayede “Sefer hususunda yolcuyla istişare et, kadınla değil. Çünkü kadın görüşü seni topal eder” demektedir. Bu sözü yanlış anlamamak için mecazı fark etmek gerekir.

Öncelikle konuyu genel olarak ele alalım:

Kadın aleyhtarı şu sözler Peygamber Efendimiz’e izafe edilmiştir:

“Kadınlarla istişare edin. Sonra da onlara muhalefet edin.” (Münavi, Feyzu”l-kadir, IV, 263; Acluni, Keşfu”l-hafa, Beyrut 1352, II, 3)

“Sizden herhangi birisi istişare etmeden bir iş yapmasın. Eğer istişare edecek hiç kimse bulamazsa bir kadınla istişare etsin ve onun dediğinin zıttını yapsın. Çünkü onun dediğinin tersini yapmasında bereket vardır.” (Acluni, Keşfu”l-hafa, Beyrut 1352, II, 3)

Hadis alimleri bu sözlerin “sahih olmadığını”, “muteber bir aslının olmadığını” hatta “uydurma (mevzu)” olduğunu belirtmişlerdir. Bu tür rivayetler, beşerî tecrübenin, hadis formuna dökülmüş, öfkeli ve mübalağalı bir ifadesi olabilir.

Ayrıca bu sözler, Kur”an”a da Sünnet”e de aykırıdır. Çünkü Kur”an-ı Kerim”de erkeğin eşiyle, babanın kızıyla istişare etmesinden bahsedilmektedir. (2/Bakara, 233; 65/Talak, 6; 28/Kasas, 26) Peygamberimiz de eşleriyle yeri geldiğinde istişare etmiş ve onların görüşlerine aynen uyduğu olmuştur. Ashabından da eşleriyle bazı meseleleri istişare etmelerini istemiştir. (Ebu Davud, Nikah 24-25; Buhari, İkrah 3-4; Müslim, Nikah 64).

Bu meselede temel prensip şudur: İstişare etme ihtiyacı duyulan mesele kadının ihtisas, bilgi ve tecrübesiyle alâkalı değilse, elbette ona müracaat fayda değil, zarar getirebilir. Şurası da bir gerçek ki, kadınlar, fıtrî durumları icabı, çoğunlukla, erkeklere nazaran daha hissî, daha acelecidirler. Binnetice, görüşlerinde objektivite ve hasbilik ihtimali daha zayıftır. Bu sebeple, onlarla istişare mevzuunda daha bir ihtiyatlı hareket etmek gerekir. Nitekim, beşerin tarihî tecrübesi, kadınların nüfuz ve hakimiyet kurduğu sarayların, çeşitli entrikalarla kaynayarak “devletleri ve saltanatları fesada götürdüğünü” tespit etmiştir.

Kadınlarla istişare konusunda geniş bilgi için bkz. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, XVI, 136-137, 158-165; Mustafa Çelik, Uydurma Hadislerle Kadın Aleyhtarlığı, İstanbul 1995, s. 135-146

Hz. Mevlana nasıl ki hikayedeki balıkları mecazî manada kullanmış ise ki o balıklar insanları temsil etmektedir, hikayedeki ‘kadın’ kelimesi ile esasen ‘nefs’i kasdetmektedir.

[4] VATAN SEVGİSİ VE İMAN

Rivayete göre Peygamberimiz, “Vatan sevgisi imandandır.” demiştir. bkz. Aclûnî, Keşfu”l-Hafâ, I, 413-414 (1102). Fakat muhaddis Sâğânî’ye ve Sehâvî’ye göre bu söz “uydurma hadis”tir (el-Mevzuat, nu: 81; Makâsıdu”l-hasene, nu: 386).

Hz. Mevlana ise bu hadisin “sahih” olduğunu belirtmekte, fakat insanların hadiste kastedilen vatan kavramını yanlış anladıklarına dikkat çekmektedir.

Bu sözde “imandan kaynaklanan” bir vatan sevgisinden bahsedilmektedir. Peki neye imandan kaynaklanan? İman esasları dikkate alındığı, bu sorunun cevabı, “Allah”a iman”dan ve/veya “Ahirete iman”dan olabilir. Dolayısıyla sözde, “Allah”a ve ahirete imandan kaynaklanan bir vatan sevgisi”nden bahsedilmektedir. Bu çözümleme bizi, hadiste vatan olarak kastedilenin “ruhlar alemi”, “ahiret yurdu”, “cennet” olduğu tespitine ulaştırır. Nitekim Kur”an”da da “ahiret yurdu” ifadesi sıklıkla bulunmaktadır:

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Muttakî olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâla akıl erdiremiyor musunuz?” (6/En”am, 32)

“… Bu dünyada güzel davrananlara, güzel mükâfat vardır. Ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takvâ sahiplerinin yurdu gerçekten güzeldir!” (16/Nahl, 30)

“Allah kullarını esenlik yurduna (Cennete) çağırıyor ve O, dilediğini doğru yola iletir.” (10/Yunus, 25)

Mesnevi şarihi merhum Tâhirü”l-Mevlevî konuyu şöyle açıklamaktadır: “Sufilere göre asıl vatan, ruhlar âlemidir. Buradaki vatanı koruma vazifesini ifa etmekle beraber, asıl vatanı sevmeli ve oraya can atmalıdır. Nitekim “Dünyada yabancı yahut yolcuymuşsun gibi bulun ve kendini öldün say” hadis-i şerifi, dünyanın mecazi vatan olduğuna ve gurbet âleminde bulunduğunda delalet ve şehadet eder.” (Mesnevi Şerhi, VIII, 581)

Kur”an”da yer alan Hz. İbrahim”in, “Ben Rabbime gidiyorum. O bana yolunu gösterir, hidâyete erdirir.” (37/Saffât, 99) sözü de bu hakikate işaret etmektedir.

Nakşbendîliğin esaslarından biri olan “Sefer der vatan” da Hz. Mevlana”nın dile getirdiğine benzer bir görüşü içermektedir.

Peygamberimiz eğer bu hadisi “zahirî mana”yı yani dünyadaki toprak parçalarını kastederek söylemiş olsaydı, dünyadaki her Müslümanın sadece kendi toprağını/vatanını sevmesi gerekirdi. Suudi Arabistanlının imanı, ona Arabistan topraklarını; Türkün imanı ona Türkiye”yi; İranlının imanı ise ona İran topraklarını sevmesini gerekli kılacak demektir. Bu ise “iman”dan beklenen birleştiricilik değildir, farklılaştırıcılıktır. Oysa “Müminler ancak kardeştir…” (49/Hucurat, 10) ayeti hükmünce iman, coğrafyaüstü bir birleştiricilik sağlar ki buna “ümmet şuuru” denir.

Özetle; hadis Hz. Mevlana”ya göre sahihtir. Peygamberimiz bu hadisi, Hz. Mevlânâ”nın da dikkat çektiği üzere, mecâzi bir manada söylemiştir. Hadiste kastedilen vatan, dünyadaki toprak parçaları değil, ahirettir.

[5] Tavşan, diğer hayvanlardan farklı olarak, gözü açık uyur; görenler onu uyanık zannedermiş. Onun gibi; bazı gafil insanlar da vardır ki sureta uyanık ve gözleri açık bulunduğu halde gaflet uykusu içindedirler. Halbuki izimizi bulan ve bizi avlamak isteyen bir yaman avcı vardır ki o da ölümdür. Durum böyleyken tavşan gibi gözü açık uyumak, yani gaflet uykusuna dalmak akıllı işi değildir. (Tahirü”l-Mevlevi, Mesnevi Şerhi, VIII, 588)

[6] Şu ayete işaret edilmektedir: “Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.” (29/Ankebut, 69)

[7] Şu ayetlere işaret edilmektedir: “O gün, zalim kimse (pişmanlıktan) ellerini ısırıp şöyle der: Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazık bana! Keşke falancayı (bâtıl yolcusunu) dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yüzüstü bırakıp rezil rüsvay eder.” (25/Furkan, 27-29. Ayrıca bkz. 2/Bakara, 167; 43/Zuhruf, 36-38 )

[8] ÖLMEDEN EVVEL ÖLMEK

Rivayete göre Peygamberimiz, “Ölmeden evvel ölünüz.” buyurmuşltur. bkz. Aclûnî, Keşfu”l-Hafâ, II, 384 (2669). Fakat hadis alimlerine göre “böyle bir hadis (yani bu metinde bir hadis )sabit değildir”. Aliyyü”l-Karî ise, “Bu, sufilerin kelamıdır” demiştir.

Ancak bu mânâyı açıkça ifâde eden sahih hadîsler vardır. Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

“Ölüm gelip çatmadan evvel ölüme hazırlanın.” Taberânî, Mu’cemü”l-Kebîr, VIII, 314 (8174); Hâkim, Müstedrek, IV, 347 (7868); Beyhakī, Şuabü”l-îmân, VII, 352 (10551)

“Dünyada bir garip (yabancı) veya yoldan geçen bir yolcu gibi ol. Kendini kabir ehlinden say.” Tirmizî, Zühd 25; İbn Mâce, Zühd 3; Ahmed, Müsned, II, 41 (5002); Kütüb-i Sitte, hadis nu: 150. Hadisin ilk cümlesi için bkz. Buhari, Rikak 2.

Peygamber Efendimiz kendisi hakkında da, “… Benim dünya ile ne kadar ilgim var? Ben bu dünyada, çok sıcak bir günde yolculuk ederken bir ağacın altında azıcık gölgelenip sonra oradan ayrılıp giden bir yolcu gibiyim.” (Tirmizi, Zühd 44, hadis nu: 2377; İbn Mace, Zühd 3; Ahmed, Müsned, I, 301) buyurmuştur.

“Ölmeden evvel ölmek” şu manalara gelmektedir:

1- Kabirde ve ahirette hesaba çekilmeden, günah ve sevaplarınız tartılmadan önce hayat tarzınıza ve amellerinize çekidüzen verin.

Bu hususta Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“İnsanların hesaba çekilecekleri (gün) yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirdiler. Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, hep alaya alarak dinlerler.” (21/Enbiya, 1-2)

“De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz de O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” (62/Cuma, 8)

Peygamberimiz (sav) de şöyle açıklamıştır: “Akıllı kimse, kendini sorguya çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz kimse, nefsinin arzularına uyan ve Allah”tan olmayacak şeyler bekleyendir.” (Tirmizi, Sıfatu”l-Kıyame 25; İbn Mace, Zühd 31)

2- Ahiret hayatının şuuruna dünyada iken erin:

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

Lezzetleri yıkan ölümü çok hatırlayın.” (Tirmizi, Zühd 4; Nesaî, Cenâiz 3)

“Ölümü çok hatırlayın. Kim ölümü çok hatırlarsa, Allah mutlaka onun kalbini diriltir ve ölümü ona kolaylaştırır.” (Deylemi, Müsned, I, 107 (227-228); Münavi, Feyzu”l-kadir, II, 84-85)

“Ölümü çok hatırlayın. Çünkü bu, günahları temizler, gönlünüzü dünyadan so­ğutur. Zenginlik ânında ölümü hatırlarsanız bu onu yıkar. Fakirlik ânında onu hatırlarsanız, elinizdekine kanaat etmenize sebep olur.” (İbn Ebi”d-Dünya”dan. Münavi, Feyzu”l-kadir, II, 86, hadis nu: 1401)

“Ben sizi mezar ziyaretinden menetmiştim. Mezarları ziyaret edin. Çünkü bu sizi dünyaya aşırı bağlanmaktan soğutur ve âhireti hatır­latır.” (İbn Mace, Cenaiz 47)

Tarikat terbiyesindeki “tefekkür-i mevt”, “rabıta-i mevt” bu maksada matuftur.

“İnsanlar uykudadırlar. Ölünce uyanırlar.” hadisi de, gaflet uykusundaki insanların ölünce hakikate uyanacaklarına işaret etmektedir.

3- Ruhunuzu dünyaya bağlılıktan, bedenî şehvet ve arzuların esaretinden kurtarın. Rabbinize dönün. Ruhunuzu Allah”a ulaştırın.

Bu bağlamda Kur’an’da Hz. Musa, kavmine hitaben, “… Yaradanınıza tevbe edin de nefislerinizi öldürün. Öyle yapmanız Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir…” (2/Bakara, 54) demiştir.

4- Cüz”i iradenizi Hakk”ın iradesine terk edin:

Sûfîlerin “tedbîri terk eylemek” sözünden, avamın anladığı mânâdaki tedbîri terk etmek (“tedbîre güvenmeyi terk etmek”) anlaşılmalıdır. Denilmiştir ki, “Tedbîrini terk eyle, takdîr Hudâ”nındır / Sen yoksun o benlikler hep vehm ü gümânındır.”

[9] Şu ayetlere işaret edilmektedir: “Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. O, ne kötü dönüştür! Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler. Neredeyse cehennem öfkesinden çatlayacak! Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa, onun bekçileri onlara: Size, (bu azap ile) korkutucu bir peygamber gelmemiş miydi? diye sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler: Evet, doğrusu bize, (bu azap ile) korkutan bir peygamber gelmişti; fakat biz (onu) yalan saymış ve: Allah’ın bir şey gönderdiği yok; siz olsa olsa büyük bir sapıklık içindesiniz! demiştik. Ve: Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık! diye ilâve ederler. Böylece günahlarını itiraf ederler. Artık (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun, o alevli cehennemin mahkûmları!” (67/Mülk, 6-11)

[10] Şu ayetlere işaret edilmektedir: “De ki: Size vekil kılınan (bu konuda görevlendirilen) ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz. O günahkârların, Rableri huzurunda başlarını öne eğecekleri, “Rabbimiz! Gördük duyduk, şimdi bizi (dünyaya) geri gönder de, iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık” diyecekleri zamanı bir görsen!” (32/Secde, 11-12)

“Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında: “Rabbim! der, beni geri gönder. Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım.” Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.” (23/Müminun, 99-100)

Ayrıca bkz. 6/En”am, 26-32; 7/A”raf, 50-53; 26/Şuara, 96-103

ETİKETLER: