Ömer Tuğrul İnançer

Ömer Tuğrul İnançer

Hakan Alvan: MUTASAVVIF, MÜZİSYEN, YAZAR, ÂRİF: ÖMER TUĞRUL İNANÇER

Rahmetli Ömer Tuğrul İnançer ile 30 yılı aşkın bir yolculuğunuz oldu. Kendisiyle tanışma hikâyenizi ve bugüne kadar gelen muhabbetinizi merak ediyoruz.

Tuğrul İnançer Beyefendi ile 18’li yaşlarımda tanıştım. Bendeniz konservatuvarı bitirmiş, profesyonel müzisyen olarak çalıştığım bir dönemde Fatih Karagümrük’teki Türk Tasavvuf Musikisi ve Folklorunu Araştırma ve Yaşatma Vakfı’nın programlarına katılıyordum. Kendisi de vakfın başkan yardımcısı idi. Donanımları itibarıyla Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde uzun yılları geçmiş, Bursa’daki gençlik hayatında musiki çalışmaları yapmış, daha sonra İstanbul’a geldiğinde üniversite hayatının bilhassa dini musiki çevrelerine girmiş çıkmış, Osmanlı’dan kalma birçok zevatla tanışmış, onlardan eski tekke ve musiki kültürü hakkında bilgiler almış, notlar tutmuş bir insandı. Osmanlı dönemi dergâh musikisi konusunda kendini genç yaşta yetiştirmiş, canlı kaynaklara ulaşabilmiş bir insandı.

Biz de kendisini vakıfta tanıdık, donanımlarının farkına vardık, ona yakın olmaya başladık. Bütün bilgi ve becerisini merak ve talep edenlere aktarırdı. 20’li yaşlara geldiğimde ise Ahmet Özhan beyle kuruculuğunu yaptığı Tarihî Türk Müziği Topluluğu’na profesyonel ney sanatçısı olarak girdim. Gençliğindeki birikimlerini yeni kurulan toplulukta bizlere talim etti, uzun sohbetlerimiz olurdu, bize anlatırdı. Bütün birikimini genç jenerasyona aktarmaktan yorulmazdı. Dini musiki icra ederken, bilhassa Mevlevi ayinleri konusunda incelikleri anlatırdı. Biz gençlerin gevezeliklerine tahammül ederek hatta. Kendisiyle bugüne kadar beraber olduk.

Dini musiki sahasının çok önemli sahası olan Tasavvuf Edebiyatı konusunda da birikimlerini anlatırdı. Malumunuz, tasavvuf musikisi repertuvarı, büyük mutasavvıfların şiirlerinin bestelenmiş hâlidir. Bunlarla ilgili bütün birikimini bizlerle paylaşırdı. Hem musiki tecrübesini hem de musikiyi oluşturan edebi ve irfanî geleneği çok iyi bildiği için bize aktarırdı.

Çocukluğu ve yetiştiği ortam hakkında ne anlatmak istersiniz?

Tuğrul İnançer beyefendinin hem anne hem de baba tarafı tasavvuf kültürüyle tanışık bir muhit. Baba tarafının soyu, İsmail Hakkı Bursevî hazretlerine kadar gidiyor. Anne tarafı da İstanbullu bir aile. Onların da Bakırköy tarafında İstanbul kültürünü yaşatan bir evi var, büyük nesillerinde büyük mutasavvıflar çıkmış. Bursa’dan sık sık İstanbul’a geldiğini ve İstanbul kültürüyle yakın temasta olduğunu anlatırdı. Büyük dedesinin Tekirdağ’da bir tekkenin şeyliğini yaptığı biliniyor. Kendisiyle dergâhın bulunduğu yeri ziyaret etmiştik, bir cami şekline dönüştürülmüş eski dergâh.

Tuğrul Efendi’nin dedesi hayatında çok önemli. Bursa Ulu Camii yanındaki havlucu esnafı. Kuran-ı Kerim öğrenmesini teşvik etmiş küçükken. Öğrendiğinde ona hediyeler vermiş. Hayatın inceliklerini, Anadolu irfanını temsil eden bir figür olarak hayatında var. Ondan öğrendiklerini de bize aktarırdı. Mesela 50’li, 60’lı yıllarda Türk kimliğinde batılı anlamda değişiklikler yaşandığı günler. İnsanlar yılbaşında hindi pişiriyor. “Dedem yılbaşından bir hafta önce bize çarşıdan gider bir hindi alırdı, pişirirdi, evde yerdik. Niye yapıyordu? “Yılbaşı günü başka aileler hindi yerken sizin aklınızda, acaba hindi eti nasıl bir şeydir diye kalmasın” diye torunlarına batı kültürüne özenmemeleri için böyle birtakım çözümler üretirdi” şeklinde anlatmıştı.

Şöyle anlatırdı dedesini: “Evimizin iki ayrı sokağa açılan kapısı vardı. Sabah kalkar, bir yolu temizler kül döker ki insanlar camiye veya işlerine rahatça gidebilsinler. Öbür sokağa da su döker, kar donsun da mahallenin çocukları orada kızakla kayıp oynayabilsin diye. İçinde bulunduğu topluma faydalı bir insan, ailesine numune örnek olan biriydi benim dedem.” İlkokul çağlarında da çok okuyan, çok soru soran bir insan olduğundan bahsederdi. Hatta lisedeyken çok okuduğu için ve kalın camlı gözlük kullandığından kendisine doktor denilirmiş.

İntisabı üniversite yıllarında sanırım, o günleri de dinlemek isteriz.

Kendisi küçük yaşlardan itibaren tasavvuf kültürüne aşina. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne geldiğinde hem okuyor hem de maişet için çalışıyor. Buradaki muhitlere de gidip gelmeye başlamış. Zaten Türk kültürü, Osmanlı dönemi, edebiyat konusunda meraklıdır. Mesela “Yeraltı Camii imamı Üsküdarlı Ali Efendi’nin kıraatini dinlemeye giderdim Karaköy’deki camiye” derdi. Yıllarca bir kenarda takip etmiş kendisini. “Aynı zamanda Osmanlı döneminden kalmış dergâh mensuplarının toplantılarına gider hem sohbeti hem de icra edilen musikiyi not eder, anlamaya çalışırdım” derdi. Aynı dönemde Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne başlıyor. Bu şekilde bir üniversite hayatı yaşarken Konya’da Hz. Mevlana Dergâhı’nın son dedegânından Süleyman Hayati Dede ile tanışıyor.

Mevleviliği öğrenmek için kendisine bağlanıyor. Anlatırdı: “Üniversitede okurken belki 20 saatlik bir yolculuk sonrası Konya’ya giderdim, Süleyman Hayati Dede’nin kerpiçten bir Konya evi vardı. Yarım saat kadar meclisinde bulunurdum. Bazen bir şey anlatırdı bazen de anlatmazdı. Ben sessizce otururdum ve 20 saatlik yolu geri dönerdim.” Bir gün yine Konya’ya gidiyor. Süleyman Hayati Dede onunla İstanbul’a geliyor. Tuğrul Efendi’nin elinden tutup onu Beyazıt Sahaflar Çarşısı’nda dükkânı bulunan Muzaffer Ozak Efendi’nin yanına götürüyor. Tuğrul Efendi’nin ise bundan haberi yok.

Safer Efendi döneminde zâkirbaşı olarak bulunduğunu hatırlıyoruz. Bu ne anlama geliyor?

Muzaffer Ozak Efendi’yle 70’li yıllarda başlayan tanışıklığı devam ediyor. Onun hizmetinde, yanında bulunuyor. Hukuki birtakım işleriyle ilgileniyor. O dönemde Muzaffer Ozak Efendi’nin sağ kolu olarak kabul edilen Safer Dal Efendi var, kendisiyle abi-kardeş ilişkisi içerisinde. Muzaffer Efendi 1985’te göçünce vakfın başına Safer Dal Efendi hazretleri geçiyor. Malumunuz orada musiki çalışmaları yapılıyor. İlahi okuyanların reisliğini yapan kişiye de zâkirbaşı denir. Safer Dal Efendi, Tuğrul Efendi’yi zâkirbaşı ilan ediyor, musiki konusundaki birikimine dayanarak. Ve bir müddet bu görevi yapıyor.

O yıllarda Tuğrul Efendi bize şöyle söylerdi: “Türk dini musikisinin en temel, kaynak eserlerinden olan Sadettin Nüzhet Ergun’un Türk Musiki Antolojisi adlı kitabı vardır. Ben o kitabı okumak ve anlamak için fotokopi yapmadım, iki ciltlik kitabı oturdum daktiloda baştan sona yazdım.” Belki aylarca süren bir yazı işini yaptığını bize söylerdi. Yaptığı işe çok ciddi olarak yaklaşan bir insandı. Zâkirbaşılığı döneminde de dini musikinin hem kültürel hem de müzikal kısmına büyük emek sarf etmiş birisiydi. Aynı zamanda bendir, kudüm gibi ritim sazları da çok iyi icra ederdi. Ahmet Özhan Bey’in 1980’li yıllardan itibaren başladığı tasavvuf musikisi konserlerinde de uzun yıllar ritim enstrümanlarını çalarak kendisine sahnede eşlik etmiştir. Bizler kendisinden çok şeyler öğrendik.

İlahilerin gelecek nesillere aktarımı için ne düşünüyordu?

Dini musiki alanındaki birikimini, İstanbul Ansiklopedisi maddeleri kendisinden istendiğinde, bir kitap hacminde “İstanbul usulü tarikatlarda usul ve musiki” diye henüz basılmamış ama ilgili camialarda çok iyi bilinen yazılarını 120’lı yıllarda yazmıştı. Dediğim gibi kitap olarak basılmadı ama PDF olarak ilgili bütün ilim insanlarının elinin altında bulunmaktadır. Yani dini musiki alanındaki birikimini de yazılı hale getirmiş, bütün camianın istifadesine sunmuştur.

Tuğrul Efendi’nin Mevlâna Celaleddin-i Rumi’ye ayrı bir ilgisi vardı. Bu ilgi hakkında ne söylemek istersiniz?

Hz. Mevlana kültürüyle ilişkisi Konya günlerine dayanıyor. Süleyman Hayati Dede’yle başlayan tasavvufi birlikteliği sırasında Mesnevi okumaları yoğunlaşıyor. 1980’lerin ortasından sonra İstanbul’da Prof. Baha Tanman’ın evinde dostlarıyla birlikte Mesnevi okumaları da yapardı. Kendisi okurdu, bazı izahlarda bulunurdu. Bendeniz de birkaç tanesine katılmıştım. Mesnevi, Hz. Mevlâna’nın hayatı ve kültürü konusunda büyük bir uzmanlığı vardı. Bütün kaynakları tetkik etmiş, bunları aşk ile sevmiş, insanlarla paylaşmış biriydi. Yine Muzaffer Ozak Efendi’yle birlikte olduğu 70’li yıllarda da Galata Mevlevihane’sinde yetişmiş Ahmet Bican Dede vardı. Delikanlılığında da onun evinde sema dersleri almış, sema meşk etmiştir. Mevlevi ayinlerinde oradan aldığı dersle, bugünkü semazenleri ikaz ederdi. Bildiklerini yeni nesillerle paylaşırdı.

120’lı yıllarda, Hz. Mevlâna’nın bugüne kadar devam eden ailesi, Çelebi Ailesi’nin o zaman başında olan Celaleddin Çelebi bir Hac ziyareti yapıyor. Dönüşte Tuğrul Efendi’ye destarlı Mevlevi sikkesi giyme yetkisi veriyor. Yani bir Mevlevi mukabelesini yönetme yetkisi anlamına geliyor. Bu yetkiyi de Çelebi Ailesi’nden almış birisiydi. Ömrü boyunca sadece Mevlevilik değil, tasavvufun bütün şubeleri konusundaki hassasiyetini, korumacı tavrını devam ettirmiştir. Onun gözünde tasavvuf, Resulullah Efendimizin yoluna giden ara caddelerdir. “Hepsi, Tarik-i Muhammediye’de birleşir. O yüzden tasavvufun hiçbir yolunun hiçbir yolundan üstünlüğü yoktur”, derdi. Meşguliyetleri gereği, Mevlevilik yolunun incelikleri konusunda ayrıca bir uzmanlığı vardı.

İnançer’in hayatına baktığımızda müzik alanında çeşitli vazifeler aldığını görüyoruz. Müzik onun için ne ifade ediyordu, bu alana nasıl katkılarda bulunmuştur?

Tasavvuf kültüründe insanların musikiye meyletmesi, şu şekilde izah edilir: Kuran-ı Kerim’de ayette de bunlar açıkça söylenmiştir zaten. “Cenab-ı Hakk ruhları yarattığında ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ hitabında bulundu. Kullar, ‘Evet sen bizim Rabbimizsin’ dediler, yani ‘Kalû Bela’ dediler. İnsanoğlunun musikiye meyletmesi, dünya hayatında musikinin peşinden gitmesinin sebebi, ruhlar âlemindeki o sonsuz güzellikteki sedayı duyması, o sedaya hayran olmasının yansımasıdır. Dünya hayatında da o güzelliğin peşinde koşmasının bir sonucudur” diye izah ederdi, ki bu tasavvuf literatüründe yegâne kabul edilen izahtır. Tuğrul Efendi de musikiye böyle bakardı. Musikinin seviyesiz halde icra edilmesine hiç tahammül etmezdi. Gerek dini musiki gerekse klasik musiki formlarını dinlerken hep ulvi bir sedayı dinler gibi davranırdı. Onun duyduğu gönül ve kulak musikiyi böyle anlardı.

İnançer’in kaybı Türk kültürü için ne anlama geliyor?

Tuğrul Efendi, Türk milletini, bin küsur yıldır İslam’a hizmet etmiş şerefli bir millet olarak tarifederdi. Onun Türklük anlayışı ırkî, kafatasçı, kandan gelen bir Türklükten öte Türk milletinin temsil ettiği yüksek değerlere mensubiyet hissiyle bağlı herkesi bu kültürden kabul eder. Mesela Balkanlar’da Arnavut kökenli, Makedon kökenli insanlar veya Ortadoğu’da Arap kökenli insanlar arasında hiçbir ayrım yapmazdı. Türk milletinin İslam’a hizmetini paylaşan, bundan onur duyan herkes Türk kültürüne mensup insandır, diye bakardı. Kültürümüzü bir bütüncül bakışla tarif ederdi. Yani mimarisinden, şehirciliğinden, günlük pratiklerinden, giyiminden kuşamından, yemek kültüründen, insani ilişkilerinden hepsine bütüncül bir gözle bakardı. Ve bunların bir bütün olarak yaşanması gerektiğini düşünürdü. Çünkü birinin eksiği diğerinin zor yaşanmasını beraberinde getirir, diye bakardı. Dolayısıyla biz onun hayatında mimari konusunda, kılık kıyafet konusunda çok hassas olduğunu gördük. Yemek kültürü konusunda da derin bilgileri olduğunu hayatı boyunca hep gördük. İslam’la beslenmiş milletimizin oluşturduğu bin küsur yıllık kültürü iftiharla sahiplenir, genç nesillere anlatır, kendi hayatında da bu birikimini yaşardı.

Lacivert Dergi>>>