Son Mevlevî Şeyhlerinden Bazılarının Hazin Hikâyeleri

A+
A-

Son Mevlevî Şeyhlerinden Bazılarının Hazin Hikâyeleri*

Mehmet DEMİRCİ**

1925 Kasımında Türkiye hudutları içindeki bütün tekkeler kapatıldı. Tekke­ler tasavvuf inanışının yaşandığı ve uygulandığı mekânlardı. Asırlardır her kesimden insanın eğitildiği; huzur, güven ve ruh selâmeti aradığı yerlerdi.

Sâmiha Ayverdi şöyle bir hesap yapar: Tekkelerin kapatıldığı 1925 yı­lında İstanbul’da 365 dergâh vardı. Her dergâhın ortalama 50 mensubu olduğunu düşünelim. 365×50=18250 kişi eder. Bunların her birinin, aile fertleri ve arkadaş olarak en azından beşer tane de sempatizanı vardır; 18250×5= 91250 sayısına ulaşırız. O sıralarda İstanbul’un nüfusu 850 bin idi. Demek ki şehrin sekizde biri mânevî sigortaya sâhipti ve çevresine şer- de değil, hayırda örnek olan bir tasfiye cihazı gibi idi.[1]

Osmanlı toplumunun içine düştüğü gerilemeden elbette tasavvuf ku- rumları da payını almıştı. Ama İsmail Kara’nın kanaatine göre kesinlikle sanıldığı/sunulduğu gibi “çökmüş-çürümüş” değildi.[2]

Tekke ve zâviyelerin kapatılması ve tasavvufî alanın yasaklanması, şüphesiz bütün topluma tesir etti. Ancak o sırada tekke şeyhi görevindeki kimseleri daha derinden etkiledi. Bu insanlar asırlardan beri var olan bir geleneğin merkezinde idiler. Onların toplumda bir itibarları vardı; bu bir anda sıfıra indiği gibi, ilgi alanları da yasaklandı.[3] Hatta bazıları geçim sı­kıntısına düştüler.

Bu köklü değişikliğe eli kalem tutan şeyhlerin tepkilerini değerlendiren Mustafa Kara: “O günün atmosferi müsâit olsaydı, bu şahıslar hâtıralarını rahat bir zeminde yazabilseydi, elimizde çok renkli malzemeler olacaktı. Ne yazık ki bundan mahrumuz.” der ve şöyle bir tasnif yapar:[4]

Şeyhlerin bir kısmı, biz zuhûrâta tâbiyiz ve olanda hayır vardır diye dü­şündü. Bazıları çok üzüldü, dînî-tasavvufî hayatın çökmesiyle toplumun da çökeceğine inandı. Bir kısmı gelir kaynaklarının kesilmesi sebebiyle ge­çim telâşına düştü. Bir grup sûfî “lutfun da kahrın da hoş” diyerek olaylara tebessümle baktı. Hâdiseyi “hikmet-i hükûmet” gözüyle görüp susmayı tercih edenler vardı. Takrîr-i sükûn ve İstiklâl mahkemeleriyle çalkalanan bir vasatta bir grup derviş de korkusundan sustu.

Aslında tarîkat çevrelerinin aleyhine işleyen bir statü kaybı meydana gel­mişti. Bu statü kayıplarının mümkün olan en yüksek seviyeye çıkması için devlet erkânı ve siyâsî merkeze yakın olan yayın organları yoğun bir karalama ve aşağılama kampanyası yürüttüler. Bunun izleri günümüze kadar ulaştı.[5]

Burada amacımız olup bitenler için lânet okumak veya medhiye düz­mek değildir. Yapmak istediğimiz bir durum tespitinden ibarettir. Şahsî kanaat olarak “lâ fâile illallah” demeyi tercih ederiz.

***

Asıl konumuz son Mevlevî postnişînleridir. Bunların bir listesi Süheyl Ünver’in bir makalesinde yer alır.[6] Çoğu hakkında yeterli mâlûmat bulun­duğunu sanmıyorum. Meselâ Afyon Mevlevîhânesi son şeyhi Ahmet Reşid Çelebi’nin 1925’ten sonraki günlerine dâir bir bilgiye ulaşamadım. Bilgi sahibi olduklarımızın hepsini konu edinmek de bu makalenin sınırlarını aşar. O yüzden birkaçı üzerinde kısaca durup, özellikle hüzünlü hikâyesi olanları ele alacağız.

Abdülhalîm Çelebi

Konya Mevlevî Âsitanesinin son postnişîni Abdülhalim Çelebi (1874- 1925)’nin hayatı dramatik bir şekilde son buldu. Abdülhalim Çelebi 1907-­1910 ve 1919-1920 yılları arasında iki defa Konya Mevlevîhânesi şeyhi oldu. Tâyin ve azilleri siyâsî sebeplerledir. Gene aynı sebeple ve son defa 1921’de postnişîn tâyin edildi.[7] Başlangıçta Cumhuriyet rejimi ile arası çok iyiydi. Kurtuluş savaşına maddî mânevî katkıda bulundu. Millî savaş harekatını bü­tün varlığıyla destekledi.

23 Nisan 1920 günü açılan I. TBMM’ne Abdülhalim Çelebi, Konya mebusu olarak katıldı. Aynı gün meclis başkanlığı için yapılan seçimde yüz yirmi reyin yüz onunu alan Mustafa Kemal Paşa başkan oldu. Abdülhalim Çelebi ise dok­san dört oy alarak birinci reis vekilliğine getirildi.[8] Vatanî hizmetleri dolayısıyla kendisine İstiklâl madalyası verildi.

Abdülhalim Çelebi Mustafa Kemal’le iyi ilişki­ler içindeydi. Paşa 20 Mart 1923’te Konya’ya geldi. İstasyonda onu karşılayanlar arasında Abdülhalim Çelebi ve Mevlevî dervişleri de vardı. Paşa 22 Mart günü Mevlânâ dergâhını ziyaretinde bulundu, dervişler ve dedelerle birlikte lokma etti. İcrâ edilen semâ âyinini vecd ve hayranlıkla seyretti.

Abdülhalim Çelebi’ye 1924’te açılan II. Meclis’te yer verilmez. Çelebi, hilâfetin kaldırılması ve şapka kanunu karşısında olumlu tavır sergiler. Gazi’nin bizzat hediye ettiği şapkayı: “Aman Gazim, lütfettiniz. Sizin he­diyenizi başıma tâc ederim” diyerek giymişti.[9]

Ne yazık ki bütün bunlar boşuna gayretlerdir. Abdülhalim Çelebi ile M. Kemal’in yolları ayrılmak zorundadır. Çünkü Paşa’nın yeni Türkiye pro­jesi içinde tekkelere yer yoktur. Nitekim bir süre sonra kesin bir ifadeyle M. Kemal şöyle diyecektir: “Ey millet! Biliniz ki Türkiye şeyhler, derviş­ler, mürîdler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakîkî tarîkat, tarîkat-i medeniyyedir.”[10]

Tekkelerin kapatılacağı haberi duyulunca telâşa kapılan Çelebi Ankara’ya gider, Gazi ile de görüşür, fakat bu temasları bir fayda vermez.

Kapatma kararı kesindir. 1925’te çıkan kanunla hiçbir istisna yapılmadan bütün tekkeler kapatılır.

Bunun üzerine Abdülhalim Çelebi, Konya’dan ayrılıp İstanbul’a gitti. Burada Tepebaşı Bristol oteline yerleşti. Kaldığı otelin balkonundan düşe­rek komaya girdi. Yenikapı Mevlevîhânesi’ne getirildi, vefâtını müteâkip oraya defnedildi.

49 yaşında vefat eden Abdülhalim Çelebi’nin ölümüyle ilgili birta­kım spekülasyonlar vardır. Ailesi ve yakın çevresinin kanaati şöyledir: Konya’dan ayrılırken Çelebi’nin yanında içi muhtemelen altın dolu bir tor- ba/çanta vardır. Bunu güvenli olsun diye önce bir yakınına verirse de son­ra geri alır. Her nasılsa durumu bilen bir hırsız çıkar, otelde Çelebi hırsızla boğuşurken balkondan düşer, hırsız ve torba kayıplara karışır.11

O devrin olaylarını yakından bilen mutasavvıf Hüseyin Vassâf (1872­1929) ise bu elîm vak’a hakkında şunları yazar: “Tekkelerin şeddi, şeyhlik ve mürîdliğin ilgâsı, Celâliyye Vakfı’nın mâliyeye devri gibi mukarrerât, Abdülhalîm Çelebi’yi me’yûs ederek muhtellü’ş-şuûr oldular. Sakal ve bı­yıklarını, Sultan Dîvânî gibi tıraş ettiler. İstanbul’da sâkin bulundukları otelin penceresinden kendilerini attılar.”12

1922-28 yılları arasında Tepms gazetesinin muhâbiri sıfatıyla Türkiye’de bulunarak birçok şeye; bu arada inkılâplara ve tekkelerin kapatılışına da şâhit olan Paul Gentizon, yazdığı kitabında şu hazin olayı hikâye ediyor:

“Mevlevîlerin başı, Celâleddin Rûmî’nin torunlarından olan, binlerce kişiyi yedi yüzyıl semâ yaparken döndüren kutsal heyecanın son mirasçısı Konya’nın Büyük Çelebisi Mevlevî (Abdül)halim’e gelince tekkelerin kapanması karşısın­da pek şaşırdı. Tıpkı haşhaşın efkâr dağıtıcı zehrinin âni yıkımına dayanama­yan afyonkeşler gibi o da kendini dönmenin (semâ’ın) neşesinden sonsuza kadar yoksun bırakan bir önlem karşısında ruhunun altüst olduğunu hissetti. Konya’yı terk etti. Birkaç gün sonra İstanbul’da görüldü. Belki son kez Cum­huriyetin modernleştirme kararına uymaya çalışıyordu. Sakalını kestirdi. Giy­sisini değiştirdi, redingot giyindi. Bu kılıkla Beyoğlu’nda Emperyal [Bristol, İ.K.] Otel’in üst katında oturmakta olduğu odasına döndü. Bu sırada ne olup bittiği bilinmiyor ama olabilir ki kendini uydurmaya çalıştığı bu değişimi da­yanılmaz buldu, ya da ânîden semâ yapma krizine kapılıp da otel odasını tekke sanıp kollarını açarak başı eğik dönmeye başladı. Belki de kendinden geçme hâli içinde neyin sesi, kudümün ritmi ve Mesnevî dizelerinin sihrini duyar gibi oldu. Bir an kanatlarını çırptığını, uçarak kubbenin altında kaybolduğunu sandı. Ama gerçek şu ki âniden avlunun beton tabanına bir insan vücudunun sertçe düştüğü görüldü. Yemek salonunda bulunan turistler koştular. Yıldızlar ülkesinden gelen Büyük Çelebi kanlar arasında can çekişiyordu.”[11]

Abdülhalim Çelebi’nin vefâtıyla ilgili olarak âile çevresinin söyledik­lerine inanmak durumundayız. P. Genitzon’un yazdıkları hayal mahsûlü de olsa, tekke şeyhleri bakımından o günkü acıklı durumu yansıtması iti­bariyle önem taşır. Tekkelerin kapanmasıyla birlikte, ileri gelen bir takım şeyh efendilerin yaşadıkları derin üzüntüler ve hayal kırıklıkları acı bir gerçektir.

Abdülhalim Çelebi kibar, zarif, bilgin ve edipti. Ney, keman ve kudüm çalmasını bilirdi, hattattı. Arapça ve Farsçayı iyi bilirdi. Fransızcaya hâkim, Rumcaya âşinâ idi. Mesnevî’nin muhtelif şerhleri üzerinde çalışmaktaydı.[12]

Abdülbâkî Dede

Abdülbâkî (Baykara) Dede (1883-1935) Yenikapı Mevlevîhânesi’nin son şeyhidir. Devrinin resmî mekteplerinde ve özel hocalardan düzgün bir tahsil gördü. Babası meşhur Celâleddin Dede’nin vefâtı üzerine 1908’de yirmi beş yaşında Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhliğine getirildi. Dokuz yıl Meclisi-i Meşâyih âzâlığı yaptı. Mücâhidîn-i Mevlevîyye gönüllüleri alayı­na binbaşı rütbesiyle katıldı.[13]

Abdülbâkî Dede; zarif, nüktedan, hoşsohbet, halîm, vakur,[14] tam bir İs­tanbul efendisi idi. Edebiyat ve mûsikî ile meşgul oldu, çok beğenilen şiirler yazdı. Ebced hesabıyla târih düşürme de zamanının önde gelen şâiri idi.[15]

1925’te tekkeler kapatıldığında Abdülbâkî Dede kırk iki yaşında ve en verimli çağın- dadır. Bu hâdiseyle on yedi yıllık şeyhlik dönemi son buldu ve hayâtı birden bire al­tüst oldu. Kendisi tekkelerin kapanmasıyla olumsuz mânâda en çok etkilenenlerden biridir. Kanunun yürürlüğe girmesiyle bir ömür geçirdiği tekkesinden çıkarıldı, göre­vinden uzaklaştırıldı, bütün faaliyetlerine ya­sak kondu. Artık ne ney, ne kudüm sesi kaldı, ne de semâ safâsı.

Mustafa Erdoğan’a göre, büyük bir boşluğun orta­sında kalan, bunalıma düşen Abdülbâkî Bey; “Hicrannâme”, “Tahassür ü Teessür” gibi şiirlerinde bu olayın maddî ve mânevî dünyasındaki yankısı­nı ve üzüntüsünü dile getirmiştir:[16]

Dirîğâ esip tünd-bâd-ı fenâ Bozuldu o gülzâr-ı zevk u safâ Ne bang-i kudûm ü ne nây u nevâ Ne çeng ü rebâb u ne bûy-ı Hudâ Dirîğâ dirîğâ o adn-i vefâ Olur bûm-ı meş’ûma hayfâ ki câ Olup derd-i hicrâna ben mübtelâ Bu âlem bana şimdi dâr-ı belâ Bana sanma yalnız bahâr ağlıyor Bu bîçâre kalbe mezâr ağlıyor

Çâresizlik içinde kalan Dede’ye göre artık:

Neş’e, visâl, aşk, muhabbet
Şimdi bunun hepsi bir efsânedir

Tekkelerin kapanmasından üç yıl sonra 1928’de ziyârete gittiği baba

ocağı, yurdu yuvası, şeyhi olduğu mübârek mekân Yenikapı Mevlevîhânesi onun için artık sâdece bir hayalden ibârettir:

Harîm-i vuslatında bir zamânlar şâd idim efsûs
Benim şimdi enîsim hemdemim yalnız hayâlindir

Tekkeler kapatılınca bütün dergâhlar gibi Yenikapı Mevlevîhânesi’nin vakıflarına da el kondu. Dergâh mensuplarının gelirleri kesildi. Geçim sı­kıntısı baş gösterdi. Abdülbâkî Dede âilesinin maîşetini temin için iş aradı. Bir süre Kütüphaneleri tasnif komisyonu üyeliğinde, ardından Türk Ocağı müdürlüğünde bulundu. Halk Fırkası memuru olarak çalıştı. Esasen deva­mı gelmeyen bu işler ona göre değildi. Şu beyti, geçim sıkıntısı çektiği ve iş aradığı günlerde yazmış olmalıdır:

Gülsitân-ı Mevlevî’de bir gül-i handân iken
Pây-ı ağyâra serildim hâkisâr oldum bugün

1930 Şubatında bir gün Bâyezid câmiinde Kenan Rifâî (1867-1950) ile karşılaşır, hal hatır sorulur. Bâki Dede, tekkelerin kapanması dolayısıyla düştüğü sıkıntılı hâli esprili bir dille şöyle özetler:

Bir zamanlar nây-ı Mevlânâ ile demsâz idik
Şimdi olduk mâşâallah bir düdük

Kenan Rifâî onu şöyle tesellî etmek ister:

“Niçin düdük olalım? Neysek yine oyuz erenler. Evvelce zâhir tekkesinde demsâz idik, şimdi kalb tekkesinde dilsâzız. Allah böyle istemiş böyle yapmış. Mâdemki O’ndan geliyor, hepsi hoş. Düdük olmaya bir sebep yok ki. Şimdi ten tekke oldu gönül de makamı, yine kalbler cemâl nûruyla doldu.”[17]

Abdülbâkî Baykara bir ara, İbnülemin’in delâleti ve dekan Fuat Köprülü’nün himmetiyle Dârülfünûn hocalığına getirildi. Edebiyat ve İlâhiyat fakültelerinde Farsça okutmaya başladı. Fakat 1933’te Üniversi­te reformuyla Dârülfünûn’un İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmesiyle kadro dışı bırakıldı.

Tekrar geçim sıkıntısı başladı. Topkapı civarında kiralık bir evde çok zor şartlarda yaşıyordu. Abdülbâkî Bey’in son görevi Bakırköy Erme­ni Lisesi edebiyat öğretmenliğidir. Ömrünün kırk iki yılında tekkelerde ağırbaşlı, oturaklı, her hareketleri ve sözleri zarif ve ölçülü olan şeyhlerin, derviş ve sûfîlerin arasında yaşamış olan Abdülbâkî Bey’e; üniversite, lise hatta ortaokul öğrencileriyle uğraşmak biraz zor gelmiş olmalı ki aşağıda­ki beyti yazmıştır:[18]

Hep ekâbirdi karîn-i meclis-i ünsiyyetim
Âh ben bâzîçe-i bezm-i sığâr oldum bugün

Dedemiz burada sadece iki ay çalışabildi. Artık hayat yükü çok ağır gelmeye başlamıştı. Astım hastasıydı, 28 Şubat 1935’te elli iki yaşın­da vefat etti. Yenikapı Mevlevîhânesi Hâmûşân mezarlığına defnedildi.[19] Vefâtından önce yazdığı bir beyitte şöyle demişti:

Bâkî cihanda bilmedi bir kimse kadrini
Belki civâr-ı kabrine yârân gelir gider

Abdülbâkî Dede’nin hüzünlerini, iç sıkıntılarını ve zamanındaki hâdiselere bakışını mizâhî bir üslûpla dile getirdiği “oldum” redifli meşhur şiiri şöyledir:[20]

Kesip rîş-i sefîdim pîr iken yosma civân oldum
Makām-ı Mevlevî’de şeyh idim pîr-i mugân oldum

Ne safî Müslüman kaldım ne oldum kıpkızıl kâfir
Giriftâr-ı belâ-yı fitne-i âhir zaman oldum

Dilimde nûr-ı îmânım başımda kapkara şapka
Misâl-i fecr-i kâzip nûr u zulmetle ayan oldum

Dedim âyînede seyr eyleyince kendimi fi’l-hâl
Balıkçı Kör Yivan yâhud kuyumcu Estepân oldum

Semâ-ı Mevlevî’yi terk edip öğrenmedim dansı
Selânik dönmesinden de beter bir müslümân oldum

Unuttum ebcedi bilmem Latince harf ile yazmak
Bugün bâzîçe-i nâçîz-i etfâl-i cihan oldum

Abâ bonjur silindir şapka oldu sikke-i monlâ
Bu uydurma kıyâfetlerle rüsvây-ı cihan oldum

Ne şâhân-ı seleften nâil oldum lutf u ihsana
Ne de meb’ûs-ı rûşen-baht olup sâhib-kırân oldum

Müderrisler bana Dârülfünûn’da eyledi sebkat
Cehâletten hamâkatten egerçi imtihân oldum

Te’emmül eyleyip Essabru miftâhu’ l-ferec sırrını
Misâl-i deyr-i patrik-i zaman bî-imtinân oldum

Şu’ûn-ı hikmete baktıkça sabr etmek ne mümkündür
Bugünlerde beni afv eyle yâ Rab bed-zebân oldum

Nevâ-yı nây ile raksân olurken bir zaman Bâki
Belâ-yı hicr ile şimdi mücessem bir figân oldum

Hicrân-Nâme

Yine hicr ile kalb-i zâr ağlıyor
Düşüp derde bî-ihtiyâr ağlıyor
Bu mihnetle leyl ü nehâr ağlıyor
Benimle berâber bahâr ağlıyor
Bahar ağlıyor cûybâr ağlıyor
Çemende oturmuş nigâr ağlıyor
Nigâr ağlıyor bâgzâr ağlıyor
Çemenden geçen rüzgâr ağlıyor
Benim derdime bak hezâr ağlıyor
Zemîn ü zaman sad-hezâr ağlıyor
Olup bir zamanlar mukîm-i cinân
Bana gıbta eylerdi kerrûbiyân
Olurdu bana feyz-i Molla ayan
Esîr-i kemâlimdi kevn ü mekân

Rebâb u ney ettikçe dâim figân
Olurdu gönül her zaman şâdmân
Semâ’hâne-i Mevlevî âsumân
İdi ben de bir şems-i pertev-feşân
Bana şimdi burc u medâr ağlıyor
Cihanda safa ve mesâr ağlıyor
Rebâb u kudüm ü ney ü Mesnevî

Gülistân-ı aşk u dem-i Mevlevî
Gıdâ-yi dilimdi benim ma’nevî
Alırdım o demden füyûz-ı nevi
Olup Şems-i Tebrîz-i Hak peyrevi
Tutardı cihânı dilim pertevi
Olup tâli’im zinde bahtım kavî
Dile cây-ı devletti dünyâ evi
Bana şimdi bu rüzgâr ağlıyor
Cihan ser-te-ser aşikâr ağlıyor

Dirîgâ esip tünd-bâd-ı fenâ
Bozuldu o gülzâr-ı zevk u safâ
Ne bâng-i kudüm ü ne nây u nevâ
Ne çeng ü rebâb u ne bûy-i Hudâ
Dirîgâ dirîgâ o ‘adn-i vefâ
Olur bûm-ı meş’ûma hayfâ ki câ
Olup derd-i hicrâna ben mübtelâ
Bu âlem bana şimdi dâr-ı belâ
Bana sanma yalnız bahâr ağlıyor
Bu bîçâre kalbe mezâr ağlıyor

Tahassür ü Teessür

Ben bir zaman ki vâkıf-ı esrâr-ı yâr idim
Bezm-i visâle mahrem idim kâmkâr idim
Gülzâr içinde sâkin idim nağme-kâr idim
Gûyâ hezâr-ı neşve-nisâr-ı bahâr idim
Kıldı bu baht-ı kara çemenden cüdâ beni
Etti karîn-i mihnet-i vücûd u cefâ beni

Câyım harîm-i dergeh-i Molla Celâl idi
Kârım hemîşe zevk u safâ-yı visâl idi
Cibrîl o bezme âşık-ı bî-perr ü bâl idi
Yâ Rab o cây-ı emn ü sa’âdet ne hâl idi
Efsûs benliğimden ayırdı Hudâ beni
Bîgâne etti âh bu devrân bana beni

Bir bezm-i ünse dâhil idim ki safâları  
Câna değerdi nağme-i Hak’tı nevâları  
Erbâb-ı zevk u aşk idi bây u gedâları
Bâng-i kudüm ü nây idi zîrâ gıdâları
Etmişti aşk o bezme meh-i rûşenâ beni
Başta taşırdı izz ile arz u semâ beni

Evc-i safâda şems ü kamer Mevlevî idi
Gûyâ ki şeş cihet suhuf-ı Mesnevî idi
Hepsi Cenâb-ı Şems-i Hudâ pertevi idi
Sînem bu cây içinde sa’âdet evi idi
Eyvah ayırdı baht-ı felâket-nümâ beni
Etti belâ-yı hicre bugün mübtelâ beni

Oldum hamûş âh-ı metînim duyulmuyor
Çeng ü rebâb u nây-ı hazînim duyulmuyor
Hakk’a du’âlarım da emînim duyulmuyor
Artık sesim kesildi enînim duyulmuyor
Boğdu nihayet âh bu seyl-i bükâ beni
Alsa harîm-i izzete bâri Huda beni

Ahmed Remzi Dede

Ahmed Remzi (Akyürek) Dede (1872-1944) Kay­seri Mevlevîhânesi’nde doğdu. Arapça, Farsça ve edebiyat dersleri aldı. Kayseri İdadîsi’nde ahlâk ve ulûm-i dîniye hocalığı yaptı, çeşitli med­reselerde Farsça ve Mesnevî okuttu. Kütah­ya Erguniye ve Kastamonu Mevlevîhânesi şeyhliği yaptı. Son olarak 1924’te Üsküdar Mevlevîhânesi şeyhliğine getirildi.[21] Bir yıl sonra tekkeler kapanınca Üsküdar Selima- ğa Kütüphanesi müdürlüğüne tâyin edildi. Kendisinin tâmir ettirdiği Mevlevîhânede kayd-ı hayat şartıyla ikamet etme imkânı verildi. 1937’de kütüphanedeki görevinden istifa etti. Ankara’daki kızlarının yanına git­ti. Maarif Vekili Hasan Âli Yücel’in ricasıyla Ankara Eski Eserler Müzesi’nde müşâvir olarak çalıştı.24 Ömrünün son günlerinde baba diyârı Kayseri’ye gitti. 1944’te orada vefat etti ve Seyyid Burhâneddin Tirmizi türbesi hazîresine defnedildi.25

Ahmed Remzi Dede gayet zeki, şen şatır, meclislere renk katan, hâfızası fevkalâde kuvvetli, mâlûmatı çok genişti. Zarif nükte ve latifeleriyle bu­lunduğu sohbetlere revnak verirdi.26

Remzi Dede’nin tekkelerin kapanmasıyla ilgili lehte aleyhte bir beyânına rastlamadım. Şu şiirini27 eski günlere bir hasret olarak değerlen­direbiliriz:

Hâmûş ise de bülbül-i nâlân unutulmaz
Gül mevsimi geçmekle gülistân unutulmaz
Peymâne tehî mey-kede der-beste ne mâni
Sâkî-i vefâkâr ile peymân unutulmaz
Ya’kūb-i dilin dîdesi rûşen olur elbet
Ye’se düşerek Yûsuf-ı Ken’ân unutulmaz
“Ahbebtü”ye peyveste olur rişte-i ülfet
Sohbetleri lillâhtır ihvân unutulmaz
Bî-nâm ü nişân kaldı nice sadr u şehinşâh
Ammâ yine Âsaf’la Süleymân unutulmaz
Hayr ile çalış nâmını ibkāya ki hâlâ
Haccâc ile Mervân ile Hâmân unutulmaz
Bilmem ne füsûn etti dil ü dîdeye Remzî
Bir lahza çeşmân-ı gazâlân unutulmaz

Ahmed Celâleddin Dede

Ahmed Celâleddin Dede (1853-1946), Gelibolu Mevlevîhânesi şeyhi Hü­seyin Azmî Dede’nin küçük oğludur. Gelibolu’da doğdu, ilk tahsîlini orada yaptı. Babasının görevi dolayısıyla onunla birlikte Kahire’ye gitti. Kahire Mevlevîhânesi’nde yetişti. Ayrıca orada tahsîlini ilerletti. Üç dilde (Türkçe, Arapça, Farsça) mahâretli bir şâirdir.[22] Arapçası çok iyiydi. Hâfızası güçlü, hadis, menkıbe, özellikle Mevlevî kültürüne dâir birikimi kuvvetli idi. Sohbet meclis­lerinde konuya uygun nakiller yapardı.[23] Mevlevî âyinlerini yaymada hizmeti büyüktür. Bestesi yoksa da pek çok eser meşk ederek eserlerin kaybını önledi. Kudümzen, na’athan ve âyinhân idi.[24] Galata Mevlevîhânesinin son şeyhidir.

Tekkelerin kapanmasından sonraki 20 yıllık hayâtını nasıl geçirdiği­ne dâir fazla mâlûmata sâhip değiliz. Kendisinin bizzat yazıp M. Kemal İnal’a verdiği hal tercümesi şu cümle ile biter: “El-yevm inzivâgâhımda bâzan nazm-ı eş’ar ve mütâlaa-i âsâr ile dem-güzâr ve bâzen ihvan-ı safâ ve hullân-ı bâ-vefâdan gelen züvvârın şeref-i sohbetleriyle bakıyye-i ömrümü imrâr eylemekdeyim.”[25]

Ahmed Celâleddin Dede’nin tekkelerin kapanmasına farklı bir ba­kışı ifâde eden şu dörtlüğü meşhurdur. İrticâlen söylediği belirtilen bu mısrâları Halil Can’ın naklettiği bilgisi vardır:[26]

Âsumândır kubbesi hep ahterân âvîzesi
En ziyâ-bahşâ kanâdîli güneşle mâhdır
Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hak
Cümle mevcûdât zâkir kâinât dergâhdır

(Şunu demek ister: Kubbesi gökyüzüdür, âvîzesi yıldızlardır; en ışıklı kandilleri ise güneşle aydır. Tekkelerin kapanmasıyla Hakk’ın zikri kaldı­rılmış değildir, zîrâ bütün varlıklar Hakk’ı zikredip durmaktadır, bu du­rumda kâinat bir dergâhtan ibarettir.)

Hâdisâtı gönül gözüyle gördüğü zaman böyle düşünen A. Celâleddin Dede’nin beşerî seviyeden bakınca oldukça ağır sosyal tenkitleri vardır. Fazîlet ve kemâl sâhibi olanları istisnâ tutarak, zamanındaki câhil tekke şeyhleri ve ilmiyle âmil olmayan ulemânın esef verici hallerini dile getiren otuz üç beyitlik bir manzûmesinden[27] birkaç beyit şöyledir:

Yok tasavvufdan eser bûy-i hakîkat ne gezer
Hâlsiz zikr ederek kāl ile tevhîd nedir
Ekserî ehli turuk cehl ü taassubla hemân
Feyzi kendi yoluna hasrda ta’nîd nedir
Ne bu da’vây-ı teferrüd bu temeddüh bu riyâ
Nefsini fahr u mübâhat ile tahmîd nedir
Kişinin olmayıcak ilm ü hüner zâtında
Pederin fazl u kemâlâtın ta’dîd nedir
Müftehir cehl-i mürekkeble çoğu merkeb var
Har-ı la yefhamı mürşid diye temcîd nedir
Yetişir merd olana kisve libâs-ı takvâ
Zen gibi zînet ile câmeyi tecdîd nedir
Bî-basîret göremez taksa da gözlük Hakk’ı
Özenip şıklığa efrenci bu taklîd nedir
Kimi ayyâş kimi hemdem-i evbâş olmuş
Şeyh-i kallâşdaki tavr-ı hayâdîd nedir
Rahmet-i Hak ana mahsus mudur kim ayâ
Mağfiretden dîğer insanları nevmîd nedir
Olmasa afv ile erbâb-ı kebâir tebşîr
Ehl-i ısyâna şefâatle mevâîd nedir
Fi’len envâ-ı kabâyıhla olurken me’lûf
Aybdan kavlen edip nefsini tecrîd nedir
Kendi dünyâya tapar her ne bulur ise kapar
Maldan va’zda hep âheri tezhîd nedir
Hâb-ı gafletden uyan aç gözünü kendine gel
Unutup nefsini hep âlemi tendîd nedir
Ârif ol âdem isen kesb-i kemâl eyle Celâl
Nefsini ıslah edegör âheri tenkîd nedir

Ahmed Celâleddin Dede Meşrutiyet Hakkına Kasîde[28] adlı otuz beş beyitlik şiirinde de yeni rejimin getirdiği bir yığın olumsuzluktan söz eder. Şiir şu beyitle başlar:

Azm kıldım yâr u ağyâr ile terk-i ülfete
Ülfet etdim inzivâ ile çekildim uzlete

16. ve 24. beyitler şöyledir:

Ger müsâvât ü uhuvvet böyle ise sad hezâr
La’net olsun bu böyle Meşrûtiyyet ü hürriyyete
Yapmadı Haccâc-ı Zâlim böyle zulm ü vahşeti
Görse hayrede kalırdı şübhesiz bu hâlete

Celâleddin Dede’nin bu tür sosyal tenkit ihtivâ eden bir şiiri de Cum­huriyet dönemine âittir. 15 Ramazan 1348 (1930) târihini taşıyan bu manzûmede ülkemizin yokluk ve sıkıntılar içinde kıvrandığı o günlerin bir tasvîri görülür:

Sükûn u bastı bütün kabz u ye’s edip târâc
Gönüller oldu sihâm-ı mesâib-i âmâc
Bunaldı dıyk-ı maîşetten ol kadar, halkın
Kimi suâle kimi nânpâreye muhtâc
Vücûdu elbisesiz, yok odun kömürden eser
Tiril tiril titirer, mi’desi tehî yatar aç
Katıksız ekmeğe râzı tedâriki müşkil
Evinde hastaya yok kudret iştirâya ilâç
Eğer bulursa gıdâ şükr eder Hudâ’ya fakîr
Fakat ne çâre o bî-çâre bulamaz bulamaç
Ne bu halkın içinde var öyle kimse ki yer
Yemekde her gece kaymaklı baklava, güllaç
Nedir bu zulm ü sitem zahmet içre kaldı kulûb
Mezâlim ehline yâ Rab nedir bu istidrâc
Diyânet ehli muhakkar mübâh fısk u fücûr
Muharremât-ı fevâhiş o rütbe buldu revâc
Bu sırra ehl-i ukūl ü nukūl hayretde
Bu hâli etmedi hall ilm-i cifr ü istihrâc
Kemâl-i merhametinden duâmı eyle kabûl
Halâs ümmeti yâ Rab hayırlı bir kapı aç

 


* Afyon Kocatepe Üniversitesi’nin 25-26 Ekim 2013’te düzenlediği “3.Uluslararası Sultan Dîvânî ve Mevlevîlik Sempozyumu”nda sunulan tebliğin gözden geçirilmiş hâlidir.

** Emekli Prof. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi (medeci42@yahoo.com)

1 Bk. Sâmiha Ayverdi, Ne İdik Ne Olduk, Kubbealtı neşriyatı, 3. baskı, İstanbul, 2011, s. 104

2 İsmail Kara, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesel Olarak İslâm 1, Dergâh yayınları, 5. baskı, İstanbul 2012, s. 237

3 Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları, Dergâh yayınları, İstanbul, 2005, s. 302

4 Age, s. 309-310

5 Bk. İsmail Kara, age, s. 262

6 A. Süheyl Ünver “Osmanlı İmparatorluğu Mevlevîhaneleri ve Son Şeyhleri”, Mevlânâ Güldestesi, Turizm Derneği, Konya, 1964 ss. 30-39

7 Bk. Celâleddin Çelebi, “Abdülhalim Çelebi”, DİA; c. 1, s.212

8 Ahmet Güner Sayar, Osmanlıdan Cumhuriyete Portre Denemeleri, Ötüken yayını, İstanbul, 2000, s. 41

9 Agei s. 51-52

10 Mustafa Kara, Tekkeler ve Zâviyeler, Dergâh yayını, İstanbul, 1990, s. 327

11 Ahmet Güner sayar, age, s. 155; Celâleddin Çelebi, DİA, 1, s. 212

12 Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz, Kitabevi, İstanbul, 2006, c. I, s. 402

13 İsmail Kara, age, s. 265-66 (Paul Gentizon’un Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu’dan naklen, çev. F. Ülkü, kültür bakanlığı yayını, Ankara, 1983, s. 126)

14 A. Güner Sayar, age, s. 56-57. Veled Çelebi (İzbudak) postnişinlikte rakîbi olan Abdülhalim Çelebi’nin sık sık İatanbul’a gidip orada eğlence hayatına daldığını ileri sürer. Bk. Veled Çelebi İzbudak, Tekkeden Meclise Sıra dışı Bir Çelebinin Anıları,haz. Yakup Şafak-Yusuf Öz, Timaş, İstanbul, 2009, s. 118. Hüseyin Vassaf bu iddiayı destekler mahiyette Abdülhalim Çelebi hakkında şunları yazar: “Nâzik, halûk, tab’-ı kibârâneye mâlik bir zât idi. Ba’zı mertebe lâubâlîlikleri görülmüş ise de, Cenâb-ı Hak, inşâallah sabrı yüzü suyu hürmetine afv buyurmuştur.” Sefîne-i Evliyâ, I, s. 402

15 Bk. Nuri Özcan, “Baykara, Abdülbâkî, DİA, c. 5, s. 246

16 İhtifalci Mehmet Ziya Bey, Yenikapı Mevlevîhânesi, haz. Murat A. Karavelioğlu,, Ataç yayınları, İstanbul, 2005, s. 208

17 Şiirleri ve hayatı için bk. Mustafa Erdoğan, Abdülbaki Baykara Dede hayatı Şahsiyeti ve Şiirleri, Dergâh yayınları, İstanbul, 2003

18 Bk. Mustafa Erdoğan, Abdülbaki Baykara Dede, s. 64

19 Sâmiha Ayverdi ve arkadaşları; Kenan Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, Kubbealtı neşriyatı, 5. baskı, İstanbul, 2003, s. 123

20 Mustafa Erdoğan, age, s. 68

21 Abdülbaki Baykara’nın vefatı ve defnedilmesiyle alakalı bilgi, Ateş Denizi adlı romanda, gerçeğe uygun bir şekilde ayrıntılı olarak tasvir edilir. Bk. Beşir Ayvazoğlu, Ateş Denizi, Kapı yayınları, İstanbul, 2013, s. 451-52

22 Bu ve müteâkip iki şiir Mustafa Erdoğan kitabından alınmıştır. Bk, Abdülbaki Baykara Dede, s. 297, 203 ve 205

23 Hasibe Mazıoğlu, “Akyürek, Ahmed Remzi”, DİA, c. 2, s. 304

24 Ahmed Remzi Dede’nin Hasan Âli Yücel’le yakınlığı için bk. Ahmet Güner Sayar; Hasan Âli Yücel’in Tasavvufî Dünyası ve Mevlevîliği, Ötüken, İstanbul, 2002, s. 42

25 Hasibe Mazıoğlu, Ahmed Remzi Akyürek ve Şiirleri, Ankara 1987, s. 5-7

26 Hüseyin Vassaf, Sefîne-i Evliya, haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz, Kitabevi, İstanbul, 2006, C. V, s.281

27 Age, s. 173

28 Şiirleri için bk. Ahmed Celâleddin Dede Şiir Defteri, haz. Gülgün Yazıcı, Konya, 2009

29 Hüseyin Vassaf, Sefîne-i Evliya, c. V, s. 271

30 Sezai Küçük, Mevlevîliğin Son Yüzyılı, Vefa yayıncılık, İstanbul, 2007, s. 394

31 Ahmet Nezih Galitekin “Şeyh Ahmed Celâleddin Baykara Dede Efendi”, Yedi İklim, c. V, sayı: 41, Ağustos 1993, s. 81; Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri …..???…

32 Bk. Server Dayıoğlu, Galata Mevlevîhanesi, Ankara, 2003, s. 101; Gülgün Yazıcı, “Devrinin Sosyal ve Siyâsî Hadiseleri Karşısında Bir Mevlevî Şeyhi: Ahmed Celâleddin Dede”, Aşkın Sultanları Son Dönem İstanbul Mevlevîleri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültürel ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı, Kültür Müdürlüğü, tarihsiz, s. 150.

33 Ahmed Celâleddin Dede, Şiir Defteri, hazırlayan: Gülgün Erişen Yazıcı, Konya, 2009, s. 29-32

34 Şiir Defteri, s. 34-37