İHLASLI İNSAN

A+
A-

İHLASLI İNSAN

İhlas’ın mânâsı; yapanın – yaptıranın Allah olduğunu, bizde hiçbir güç olmadığını bilmek ve Allah’a güvenmek demektir. Samimiyet de, art niyet olmadan muâmele etmek demektir. İhlasın tam mânâsı samîmiyetle anlatılmış olamaz. Türkler samîmiyeti genellikle; olduğu gibi olmak, içinden ne geçiyorsa onu olduğu gibi ifâde etmek olarak kullanırlar. Ama ihlastan kasıt; daha üst bir seviyedir.

İhlas; her yerde Allah’ı görmek, bu yüzden de tevhîd etmek demektir. O yüzden bir adı da; tevhîddir. Yâni yaratılmış varlıkları ayırmadan Allah’ın bir parçası olarak görmek ve hâdiseleri de, Allah’tan bildiği için hiçbir şeyden korkmamaktır. Allah’a karşı samîmî olmak ise; Allah’tan hiçbir şeyin gizlenemeyeceğini bilen insanın, her şeyi bilenin Allah olduğunu idrak eden insanın yaptığı bir iştir. Mesela dünyâda en büyük ihlas sâhibi kişinin Hz. Ali olduğu söyleniyor. Peygamber Efendimiz’i öldürmek için gelen müşriklerin Peygamberimizin yokluğunu anlaması için gece Peygamber Efendimizin yatağına yatması ve yorganı çekip horul horul uyuması; onun, her şeyi Allah’ın yaptığını ve Allah’ın her yaptığının hayırlı olduğunu bilmesiyle alâkalı bir şeydir. Bu, tamâmen yok olmuş Ârif’de zuhûr eden bir hâdisedir. Arif dışındaki kullarda ihlas, ‘geçici ihlas’ olarak zuhûr eder ama ‘Ârif’de tam ihlas vardır. Yâni ihlasın son noktasında; her nereye dönsen, Allah’ın veçhi oradadır âyetine îman vardır. Dolayısıyla başımıza gelen her hâdisenin bizim için lütuf olduğunu bilen, onun için belâyı ‘belâ’ görmeyen, ‘bal’ gören kişilere, ‘ihlaslı insan’ denir. İhlas; ibâdetin esâsıdır.

Bu devir, öyle bir devir ki; ilmin en üst dereceye çıktığı, fakat hatâların da en çok yapıldığı bir devir. Onun için insanın irtibâtını doğrudan Allah’la kurup, samîmî bir şekilde Allah’a niyâz etmesi ve O’ndan yardım dilemesi lâzım. Şikâyet edecekse de Allah’a edecek, isteyecekse de Allah’tan isteyecek. O zaman îman artar, ihlas artar, samîmîyet artar.

Samîmîyet ile ilgili şunu da söyleyebiliriz ki; Allah’a yapılan duâlar, samîmî ise kabûl olur yoksa şekle uygun diye sâdece duâ edilirse, onun bir faydası yoktur. Allah, samîmiyet ister. Onun için dualarımızı ihlas ve samimiyetle yapmalıyız.

Bu arada olduğun gibi görünmemek, münafıklıktır. Aslında sâdece Allah’la irtibat kurduğumuzu düşünürsek, kulun Allah’tan ayrı bir varlık olduğunu düşünmek ‘kul’ diye ayrı bir varlık olduğu için ona göre davranmak gerektiğini düşünmek münâfıklıktır. Onun için Harakânî Hazretleri “Allah için yaptığın her şey ihlastır, halk için yaptığın her şey riyâdır” diyor.

Münâfık; içi başka, dışı başka olan, özü sözüne uymayan, ikiyüzlü, arabozucu kimse demektir. Hz. Muhammed zamanında hem Müslüman görünmek hem de Yahudi kalmak, kâfir kalmak ikiyüzlülüğünde bulunan bir zümre, tuttukları yolun doğruluğuna inanıyorlardı. Ancak haklarında “Eğer siz sâdıksanız ölümü temenni ediniz” (Bakara, 94, 95) âyeti indiği zaman gösterdikleri tepki, onların bu ikiyüzlülüğünü meydana koydu.

Münâfıklar bile kendilerine ancak iyi ve inanmış denilmesinden hoşlanırlar. Çünkü onlar da kendi yanlış yollarını ve hareketlerini doğru sanıp aldanmışlardır.

Ayrıca şüpheli şeylerden de kaçınmak gerek. Şüpheli şey; Allah’ın haram kıldığı şeye yanaşmak demektir,  Âyet-i Kerîme’de:  “Harama yanaşmayın” buyruluyor. İçinin rahat etmediği şeylere yanaşmak şüpheli şeylere yanaşmaktır. Hz. Mevlânâ; “Haram girmiş bir evde yemek yemek, insanın içini karartır” diyor.  Dolayısıyla mâneviyattan uzak, idrakten uzak evlerde çok fazla bulunmamak gerek. Kulluğumuzu ihlasla sürdürdüğümüzde ihlas bizi vesveseden korur. Vesvese diye bir korkusu olmaz; Vesvese insanı felâkete götürür. Ama îmanlı insanda vesvese olmadığı için, hayatı huzur içinde olur vesselam.

https://www.gazetebirlik.com/yazarlar/ihlasli-insan/