MEVLÂNÂ’NIN MESNEVİDEKİ AMACI

A+
A-

MEVLÂNÂ’NIN MESNEVİDEKİ AMACI

Nuri ŞİMŞEKLER

Mevlâna’nın Mesnevî’deki amacına girmeden önce; Mevlâna niçin şiir söyledi, şiirini amaç için mi; yoksa araç olarak mı kullandı? İsteyerek mi; yoksa gelenek olduğu üzere çevresindekilere ve diğer kuşaklara mesajlar vermek için mi şiirden istifade etti? Şiire bakış açısı nedir? tarzındaki soruları cevaplamak için onu şiir söylemeye iten nedenleri açıklamamız gerekmektedir.

Dünya edebiyatlarında edip ve düşünürlerin fikirlerini ifade aracı olarak yararlandıkları şiir, M. ö. dönemlerde dahi önemli bir etkileme vasıtası sayılmış; şiire büyük bir önem verilmiştir. İslâmî edebiyatlarda  (özellikle Fars edebiyatı), Selçuklu Devletinin güçlenmesiyle tasavvufî bir boyuta giren şiir, gerek bu dönemde gerekse ileriki zamanlarda, mutasavvıfların dinî anlayışlarını ve dinde takip edilecek yolları Kur’ân ve hadisler ışığında halka yol göstermeye araç kılınmıştır. Bu dönemlerde yetişen fikir adamlarının hemen hemen tamamı bu amaç doğrultusunda şiir söyleyerek divanlar oluşturmuşlar, bununla övünmüşler ve çevrelerine binlerce mürit toplamışlardır. Yine bu dönemlerde bu tarzdaki kişilerin şiir söylememesi bir eksiklik olarak görülebilmiştir.

İşte bu ortamda yetişen Mevlâna da döneminin özelliğine uyarak şiirler söylemiş; ama buözelliğiyle hiç övünmemiş hatta şiirden bıkkınlığını dile getirmiştir. Mürit ve dostlarının ısrarlarına dayanamayarak şiir söylediğini belirten Mevlâna bu konuda şöyle der:

“…Yanıma gelen dostlar bıkmasınlar korkusu ile şiir söylüyorum ki, bununla meşgul olsunlar. Şiir söylemeyi ne kadar terk etsem de, onlar arayarak bana tekrar şiir söyletiyor…Ben nerede, şiir nerede? Allah’a yemin ederim ki ben şiirden usanmışım ve benim nezdimde şiirden daha kötü bir şey yoktur.”(1)

Mevlâna, yine gelenek olduğu üzere şiir söylediğini, oysa ki asıl istediğinin ders vermek, kitap yazmak ve vaaz vermek olduğunu belirtir(2).

Mesnevî’sinde “Ne zamana kadar nazım ve nesir söyleyecek, sırları açığa vuracaksın? Hocam, bir günceğiz de dilsiz olmayı sına bakalım”(3) diyerek kendisine şiir söylememeyi telkin eden Mevlâna, bazen de mânâyı şiire sıkıştırmaya çalışmanın yanlış olduğunu ve okuyanların yanlış anlayabileceğini belirterek bundan çekinir(4)

Mevlâna, yine Mesnevî’sinde şiir yazmanın, vezin ve kafiye uydurmayı düşünmenin Sevgili’den ayrı kalmaya sebep olacağını; asıl amacın üzüm bağına girmek olduğunu oysaki sözün bu bağı duvarla örüp kapattığını vurgulayarak şöyle der:

“Ben kafiye düşünürüm, sevgili de bana der ki : Yüzümden başka bir şey düşünme!

Ey benim kafiye düşünenim! Rahatça otur; benim yanımda devlet kafiyesi sensin.

Harf ne oluyor ki, sen onu düşünesin! Harf nedir? Üzüm bağının çitten duvarı.

Harfi, sesi, sözü birbirine vurup parçalayayım da bu üçü olmaksızın seninle konuşayım.“(5)

Mevlâna, bu türlü şiirden yakınmasına rağmen özellikle Şems’in öldürülmesiyle(?) ondan ayrılmasından sonra kendini şiire vermiş(6); sabah – akşam, evde-sokakta içine doğan ilâhî sırları şiir halinde yansıtmıştır. Okuyanlara da bir gazelinde “Benim şiirim mısır ekmeğine benzer, gece gelir geçerse yiyemezsin; tazeyken yemeye bak, üstü tozlanmadan ye onu!”(7) diyerek şiirdeki mânâların biran evvel kavranması ve buna göre hareket edilmesini öğütlemiştir. Çünkü Mevlâna, Şems vesilesiyle Allah aşkına ulaştıktan sonra gönlünü dünyevî nimetlerden temizleyip (mâsivâ) Allah’ın kemaliyle, onun aşkıyla doldurmuş ve bu duygularla şiirlerini söylemiştir. Öyle ki bir rubaisinde şöyle der:

Ben âşıklığı senin kemâlinden öğrendim.

Beyit ve gazel söylemeyi cemâlinden öğrendim.

Gönül perdesinde hayalin raksetmede;

Ben en güzel raksı senin hayalinden öğrendim(8)

Mevlâna, yine başka bir rubaisinde ilâhî aşkla şiir söyleme sebebini şöyle dile getirir:

Aşkın gönlüme dolduğundan beri,

Aşkından başka neyim varsa hep yandı;

Aklı, dersi, kitabı hepsini rafa kaldırdım

Ama şiirler, gazeller, rubailer öğrendim(9)

Mevlâna şu rubaisi ile de yaşamındaki unsurların asıl sebebinin ne olduğu konusunda, tartışmalara mahal bırakmayacak şekilde son noktayı koyar:

Başımı koyduğum her yerde secde edilen O’dur

Dört köşe ve altı bucakta tapılan hep Odur

Bağ-bahçe, gül-bülbül, semâ-sevgili

Bütün bunlar hep bahane; asıl maksat olan O’dur.(10)

Mevlâna, Divanının Önsöz’ünde de şiirlerini ilâhî denizin ışıltıları, gayb denizinin iri incileri olarak nitelendirir ve devamında şöyle der:

“... Bu sözler (şiirler) ruhun sırları, Nuh’un gemisidir; kutlu nefeslerdir, kusurlardan münezzeh tertemiz Allah’ın esintileridir… Huzur ehlinin anahtarı, gayb alemindeki hür kişilerin makamlarıdır…

Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled de diğer şairlerle erenlerin şiirlerini kıyaslar; erenlerin şiirlerini Kur’an’ın tefsiri, Kur’an’ın sırları olarak nitelendirir ve babasının şiirlerini kastederek şöyle der:

“Erenlerin şiiri, şairlerin düşünceyle, hayalle, yalan, dolan, mübalağayla uydurdukları şiirlere benzemez…öbür şairler bunların şiirlerini de kendi şiirleri gibi zannederler. Onlar bilmezler ki, onların işleri de sözleri de Yaratıcı’dandır… Çünkü bunların şiirleri kendilerini değil Allah’ı işaret eder.

Aşığın şiiri tamamıyla tefsirdir; şairin şiiri ise sarımsağın verdiği hararetten meydana gelir.

Aşığın şiirinden Hakle kokusu gelir; şairinkinden ise şeytanın vesveseleri doğar.

Çünkü âşığın şiiri Kur’an’ın tefsiridir; ruhun huzurudur; imanın nurudur.

Hâttâ ondan da öte, herkesi Allah’a ulaştırır; bu sırrı bil de kendine gel!

Bu şiirleri herkesin şiiri gibi okuma; her ikisinin şiirini de bir tutma! (11)

Mevlâna’yı şiir söylemeye iten sebepleri ve onun kendi şiirlerine getirdiği bakış açısını bu şekilde arz ettikten sonra asıl konumuz Mesnevî olmakla birlikte tüm eserlerinde neyi amaçladığını, verdiği misal ve anlattığı hikâyeleri nasıl anlamamız gerektiğini aktarmaya çalışalım:

Sadece İslâmî edebiyatlarda değil diğer edebiyat sahalarında da tanınmış olan Mevlâna ve eseri Mesnevî, 700 yılı aşkın bir süredir hâlâ güncelliğini korumakta ve birçok dünya dillerine tercüme edilerek kendinden söz ettirmektedir. Peki nedir Mesneviyi gün­cel kılan? Bu eserde neler anlatılıyor ki, her dönemde ilgi göre­biliyor; hattâ gün geçtikçe daha fazla insan tarafından okunuyor?

Bu soruları hemen cevaplama yerine Hz. Mevlâna’nın ağzından kendi eseriyle ilgili olarak şu tespiti aktaralım:

“… Allah’a tekrar tekrar yemin ederim ki bu mânâ (Mesnevî), güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar bütün dünyayı kaplayacak ve bütün ülkelere ulaşacaktır. Hiçbir mahfil ve meclis olmayacak ki, orada Mesnevî okunmuş olmasın; hattâ o dereceye kadar ki mâbedlerde, zevk u safa yerlerinde okunacak; bütün milletler bu sözlerle süslenecek ve onlardan faydalanacaktır.(12)

Evet, görüldüğü gibi yedi asır önce söylenen bu sözler günümüzde anlamını tam manâsıyla bulmakta; dünyanın dört bir köşesinde Mesnevi okunmaktadır.

Yine Mevlâna’ya yakın dönemde yazılmış Sipehsâlâr risalesinde Mevlâna Mesnevî’sinin amacını şöyle dile getiriyor:

“Bizden sonra Mesnevî şeyhlik edecek, arayanlara doğru yolu gösterecek; onları yönetecek ve önderlik edecektir.“(13)

Bu cümlelerden de anlaşılacağı gibi Mevlâna yaşadığı dönemlerde yaşam tarzı ve sohbetleriyle insanlara örnek olmakla birlikte Hakk’a yürüyüşünden sonra da Mesnevisini okuyanların -tabii ki ileride de açıklanacağı gibi mânâsını kavrayarak- faydalanabileceğini söylemiştir.

Peki Mevlâna Mesnevisinde ne diyor ki, bu eseri okuyanlar doğru yolu bulabilsin? Dinimizin kutsal kitabı Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamber Efendimizin hadis-i şerifleri varken, bunlardan ders almak dururken Mesnevî’yi bu amaçla niye okuyalım? Zaman zaman akla gelebilen bu tarzdaki sorulara yine Mevlâna’nın yaşamından bir kesitle cevap verelim:

Bir gün, döneminin en etkin veziri Emir Pervane, kendisine nasihatlerde bulunması ve öğütler vermesi için Mevlâna’nın huzuruna gelir. Mevlâna onun bu isteğini dinler, bir müddet susar ve Emire dönerek sorar: “Emir, Kuranı ezberlediğini duyuyorum..” Emir, “Evet ezberliyorum.” diye cevap verir. Mevlâna tekrar sorar: “Hadis-i şeriflerle ilgili Câmi’u’l- Usûl adlı eseri de Şeyh Sadreddin Hazretlerinden dinlediğini duyuyorum.” Emir tekrar “Evet, doğrudur.” diye cevap verir.

Bunun üzerine Mevlâna “Madem ki Allah’ın ve O’nun elçisinin sözlerini okuduğun ve bildiğin halde o sözlerden nasihat alamıyor ve âyet ve hadislerin gereğince amel edemiyorsun benim nasihatimi nasıl dinlersin?” deyince Emir ağlayarak Mevlâna’nın huzurun­dan ayrılır ve artık adaletli bir yönetim göstermeye başlar.(14)

İşte yine Mevlânanın sözleriyle bu -belki de kasıtlı-sorular cevaplanmış oluyor. Zaten Mevlâna daha Mesnevî’nin I. Cildinin Önsöz’ünde;

“Bu kitap Mesnevî kitabıdır. Mesnevî, hakikate ulaşma ve yakîn sırlarını açma hususunda din temellerinin, temellerinin temelidir. Allah’ın en büyük fıkhı, Allah’ın en aydın yolu, Allah’ın en açık delilidir…

Şüphe yok ki Mesnevi, gönüllere şifadır; hüzünleri giderir, Kur’an’ı apaçık bir hale koyar; rızkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir…” diyerek eserini Kur an’in bir tefsiri olarak nitelendirir.

Ayrıca Mesnevî’yi vasıflandırırken okuyucularına şöyle seslenir:

“Mânâ denizine susamışsan Mesnevî adasından o denize bir ark aç!

O arkı öyle aç ki, her an Mesnevi’yi sadece ve sadece mânâ denizi olarak göresin.” (15)

Mevlâna’nın bu beyitlerinde zikrettiği ‘mânâ denizi’nden amacının hangi makam olduğu sanırız herkesin malumudur. Zaten, yine Mevlâna’nın kendi sözleriyle; Mesnevî ‘vahdet dükkânı’dır, orada Allah’tan başka ne görülürse puttur(16).

Konuya bu şekildeki net tespitlerle bir giriş yaptıktan sonra, konuklarımızın etraflıca bildiğini tahmin ettiğimiz Mesnevî’nin yazılış şekli ve ana konularıyla ilgili bazı bilgiler aktarmak istiyoruz.

Yaşadığı müddetçe herhangi bir eser yazma endişesinde olmayan Mevlâna, özellikle; Şems ve Selâhaddin-i Zerkûb’un ardından kendisine halife seçtiği Hüsameddin Çelebi’nin ısrarlarına dayanamayarak Mesnevî’yi söylemeye, Çelebi de yazmaya başlar. Mevlâna’nın ölümünden 45 yıl sonra onun ve ailesinin menkıbelerini   yazmaya   başlayan   Eflâkî   Dede   (ö. 1360), Mesnevî’nin   yazılmaya   başlanmasını Dergâhın Mesnevîhânı Sirâceddin’in dilinden şöyle anlatır:

“Hüsameddin Çelebi, bir gece Mevlâna’ya gelerek onunla baş başa kaldığı sırada baş koyup dedi ki “Gazel divanı çoğaldı, bunların sırlarının nurları deniz ve karaların, Doğu ve Batı’nın her tarafını kapladı. Allah’a hamdolsun bütün söz söyleyenler, bu sözlerin yüceliği karşısında şaşakaldılar. Eğer Senâî’nin İlâhînâme (Hadîka) tarzında ve Mantıku’t-tayr’ın vezninde bir kitap yazılsa bu, bütün insanlar arasında bir hatıra olarak kalır; âşıkların ve dertlilerin can yoldaşı olur. Bu son derece büyük bir merhamet ve inayet olacaktır. Bu kulunuz da ister ki, değerli dostların yüzlerini sizin kutlu yüzünüze çevirip başka bir şey ile meşgul olmasınlar. Artık bundan sonrası Hüdâvendigâr (Mevlâna) in lütuf ve inayetine kalmıştır.

Bunun üzerine Mevlâna, hemen mübarek sarığının içinden küllî ve cüz’î bütün sırları açıklayan bir cüz çıkartıp, Çelebi Hüsameddin’in eline verdi. Bunda Mesnevî’nin başında bulunan on sekiz beyit yazılı idi:

Bi’şnev în ney çun şikâyet mî-koned

Ez-cüdâ’îhâ hikâyet mî-koned

Der-ne-yâbed hâl-i puhte hîç ham

Pes suhen kûtâh bâyed ve’s-selâm

Bu neyi dinle, nasıl şikayet ediyor;

Ayrılıkların macerasını nasıl anlatıyor.

Ham kişiler, hiç olgunların halinden anlar mı?

O halde sözü kısa kesmek gerektir, vesselâm(17)

Mevlâna da Çelebi Hüsameddin’e cevapla, böyle bir eser yazmasının Allah’ın gayb âleminden kendisine ilham olunduğunu belirtir(18) ve böylece Mesnevî’nin söylenmesi ve Çelebi vasıtası ve ricasıyla(19) yazılmasına başlanmış olur.

Mevlâna’nın diğer eserleri gibi Farsça(20) söylenip yazılan VI ciltlik Mesnevî’nin I. Cildine 1259 yılında başlanıp 1263 yılında tamamlanmıştır(21). II. cilde başlanmak üzere iken Hüsameddin Çelebi’nin eşi ölür ve Mesnevî’nin yazılması iki yıl kadar beklemede kalır.(22). Çünkü; Mesnevî, Mevlâna tarafından sabah-akşam, semâ-sohbet, otururken-ayakta demeden söylenmekte ve Hüsameddin Çelebi tarafından da yazılmaktaydı(23).

Hüsameddin Çelebi, eşinin ölümünden iki yıl sonra tekrar Mevlâna’nın huzuruna gelerek vazifesine devam etmek istediğini belirtir. Böylece 14 Mayıs 1264 günü(24) tekrar başlanan Mesnevî’nin kalan V cildi(25), hiç ara vermeden 1268 tarihinde tamamlanmış olur(26).

Mesnevî nelerden bahsetmektedir? Bu konuda birkaç cümleyle fikir beyan etmek oldukça zordur. Çünkü Mesnevî’de hemen hemen akla gelebilecek her konuda bilgi verilmiş(27); Âyet, hadis ve hikayeler yoluyla da bu bilgiler daha iyi aktarılmaya çalışılmıştır.

Eğer ana fikir olarak burada bir cümle söylemek gerekirse; insanca yaşamanın, Allah’ın insanı yaratmasındaki gayesi doğrultusunda hayat sürmenin bir ‘el kitabıdır’ diyebiliriz Mesnevî hakkında. Zaten aşağıda da değinileceği gibi, Mesnevî Kur’ân’dan ve hadislerden başka bir fikir içermez.

Mevlâna, Kur’ân’ın tefsiri ve Allah âşıklarının kitabı olarak da nitelendirilen Mesnevî’sinde, hikmetli sözleri ve gizli sırlan açarken sıkça hikâyelere(29) başvurur; bu hikayelerin arasında başka bir konuya girer, sonra tekrar başladığı hikayeye geri dönerek öğütler içeren beyitleri sıralar; bununla da yetinmez, Ayet(30) ve hadis-i şeriflerden(31) delil getirerek vermeye çalıştığı fikirlerin iyice anlaşılmasını amaçlar. Bütün bunlarla birlikte Mesnevî’yi anla­manın öyle ucuz olmadığını da(32)belirtir ve eserini biraz önce de belirttiğimiz gibi vahdet dükkânı(33) olarak nitelendirir.

Mevlâna’ya göre; bütün ilimlerin özü ‘ben kimim, mahşerde ne hale geleceğim ?(34) ilmini bilmek, bu sorunun cevabını bulabilmektir. İşte bu konuyla ilgili olarak da eserini insanın kendini tanıması için önemli bir vasıta olarak nitelendirir; Mesnevî’yi masal olarak algılayan kişinin, masal kitabı olarak okuduğunu; bu eser aracılığıyla kendini tanıyıp anlayan kişinin ise er kişi olduğunu belirtir ve;

“Bu kitap, masal diyene masaldır; fakat bu kitapta halini gören, bu kitap vasıtasıyla kendini tanıyan, anlayan da er kişidir.

Mesnevî, Nil ırmağının suyudur; Kıptiye kan görünür, ama Musa kavmine sudur.

Bu sözün (Mesnevî’nin) düşmanı, gözüme cehennemde tepe taklak olmuş bir halde görünüyor(35)” der.

Mevlâna, Mesnevî’sini aydın gönüllü, görüş sahibi ve ciğeri yanmış âşıklar için süslenmiş bir bahçe ve lezzetli bir rızık olarak nitelendirir ve Mesnevî’nin konularını anlama hususunda da şu öğütleri dile getirir:

“Mesnevî’nin nurlarla dolu sırlarını ve inceliklerini anlamak, âyetlerin, hadislerin ve hikayelerin düzeninden aralarındaki ilgiyi kavrayabilmek için büyük bir itikat, daimî bir aşk, tam bir doğruluk, selîm bir kalp, kıvrak bir zekâ ve anlama gücü; ve bazı ilimleri bilmek gerekir ki, insan onun (Mesnevî) sırrının sırrına ulaşabilsin. Eğer doğru bir âşıksa bu özellikler olmadan da Mesnevî’yi anlama hususunda aşkı ona kılavuz olabilir ve bir menzile erişebilir.(36)

Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled (ö. 1312) de babasının Mesnevî’sine nazire olarak yazdığı İbtidânâme adlı eserinin girişinde Mesnevî hakkında “Mevlâna, Mesnevî’sinde geçmiş erenlerin kıssalarını zikretmiş; onların kerametlerini, makamlarını beyan buyurmuştur ki, bunları anlatmaktan maksadı da kendi keramet ve makamlarını belirtmekti…” diyerek Mevlâna’nın amacının eskiden meydana gelen bu olayların kendi zamanında da olduğunu ve bunlardan dersler çıkartmak gerektiğini belirtir(37).

Yine Mevlâna’ya göre; sûfîlerin söyledikleri, yazdıkları ve sözünü ettikleri konu ne rüya, ne de faldır; Allah tarafından gönüllerine doğan vahiy (gönül vahyi, ilhamı)dir(38). Hal böyle olunca da Allah istemedikçe dil söze gelmez; geldiğinde de Onun sözlerinden başka bir şey söylemez(39). Bazen de kalbe doğan bu ilhamların söylenmesi yasaklanır; yada halkın anlayabileceği, akılların alabileceği ölçü ve seviyede söylenir(41).

Mevlâna bu konuda da Mesnevî’sinde şöyle der:

“Sevgili, benim sözüme darılsaydı, susardım; bana bir lâhzacık mühlet verseydi, sükût ederdim;

Fakat ‘Söyle, bu söz ayıp olmaz. Senin sözün, gayb alemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir demekte.(42)

“Ya beni bırak, hiç söylemeyeyim; ya da izin ver, tamamıyla açıklayayım.

Yine de ne bunu, ne de onu istiyorsan ferman senin…(43)

“Ey doğacak çocuğun oynaması gibi bu mânâları içimde oynatıp duran Allah’ım! Madem ki bunun (Mesnevi) tamamlanmasını diliyorsun;

Kolaylaştır, yol göster, başarı ver; ya da bu isteği, bu arzuyu gider, bizi suçlama!

Sen olmadıkça, senin inayetin lûtfetmedikçe gece-gündüz nazım ve kafiyenin ne değeri olabilir; (Sen olmadıkça) meydana getirilen şiire kim bakar ki?(44)

Bu konuyu biraz daha netleştirmek için önce Sipehsâlâr’ın risalesinden; sonra da Mevlâna’nın Mesnevî’sindeki VI. Cildin son beyitlerinden bazı cümleler aktarmak yerinde olacaktır:

“Peygamber (S. A. V.) ‘Kim Allah’la oturmak isterse, tasavvuf ehli ile otursun.” buyurmuştur. Şeyhim (Mevlâna) hazretleri de şöyle diyor: ‘Kim Allah’la oturmak istiyorsa velilerin huzurunda otursun.’ Kutsî bir hadise göre Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘Bir kulu sevdiğim vakit, onun kulağı, gözü, eli ve dili olurum.   (O artık) benimle duyar, benimle görür, benimle hiddetlenir, benimle konuşur.”

Sipehsâlâr bu cümleleri naklettikten sonra ‘bu taife’ diyerek Mevlâna’yı kasteder ve onu beşerî sıfatlardan silinmiş, Allah’la diri, O’nunla söyleyici ve O’nunla dinleyici’ olarak vasıflandırır.(45)

Mevlâna da 26 bin beyiti aşkın Mesnevî’sinin son beyitinde şöyle der:

“Gönlümden kopup gelen bu söz, ‘o taraftan’ gelmektedir; çünkü gönülden gönle pencere vardır. (46)

Mevlâna eserinin muhtelif yerlerinde de bu konuya açıklık getirecek beyitleri söyler; bazen Allah tarafından verilmeyen ilmin gelin makyajı gibi geçici olduğunu belirtir(47); bazen de velilerin sözlerini;

“Bu ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya; Allah doğrusunu daha iyi bilir ya, Allah vahyidir.

Sûfîler bunu halktan gizlemek için gönül vahyi demişlerdir.(48)diyerek kaynağını belirtir. Bu sözlerin yanlış anlaşılabileceğini veya eleştirilere meydan verebileceğini düşünerek de şu beyitlerini söyler:

“A eğri görüşlü! Sen bana kendi gözünle bakma; benim gözümle bak da biri iki görme!

Bana bir an olsun benim gözümle bak da varlıktan öte bir meydan gör!

… yani aşk içinde aşkı gör vesselam.(49)

“Bir veli sana gayb âlemine ait yüz binlerce şeyi, yüz binlerce sırrı apaçık söylese bile;

Sende o anlayış, o bilgi yoksa yine fışkıyı öd ağacından ayırt edemezsin.”(50)

“Bu konuda akıl yol gösterici olsaydı Fahr-ı Râzî din sırrını bilirdi.(51)

Mevlâna daha sonra velilerin huzurunda edebe riayet etmedikçe onların elçiliklerinden faydalanılamayacağını belirtir ve Ey gönül bunca ilgisizliğe rağmen, yine de sen Allah’ın sadakasını saç, dağıt, esirgeme! der(52).

Mevlâna velilerin sözlerini bu şekilde açıkladıktan sonra kendi eseri ile ilgili olarak da her dönemde muhatap bulabilen ve konuşmamızın da ‘Sonuç’ paragrafını oluşturabilecek şu çarpıcı beyitlere yer verir:

“Sanır mısın ki, Mesnevi sözlerini okuyasın da ucuzca, bedavaca, duyasın, anlayasın;

Yahut hikmetli sözler ve gizli sırlar kolayca kulağına girsin.

Duyarsın, duyarsın; ama sana masal gibi gelir; dış yüzünü duyarsın, iç yüzünü anlayamazsın!

Yalnız; inayet sürmesi gözünü aydınlatır açarsa, doğruyla mecazı o vakit ayırt edebilirsin.

Yoksa koku almayan bir adama misk de aynıdır, fışkı da.(53)

“Eşek kulağını sat, başka bir kulak al ki, bu sözü eşek kulağı anlayamaz.(54)

“Kitaptan maksat içindeki bilgilerdir; ama dilersen sen onu yastık yapıp başının altına da koyabilirsin.(55)

“Bir misal ister doğru olsun ister yanlış; doğrulan aydınlatsın yeter.

Kardeş, kıssa, hikâye bir ölçeğe benzer; mânâ ise içindeki taneye.

Akıllı kişi taneyi alır, ölçek var mı yok mu, ona bakmaz.(56)

“Misal getirmek, Allah’ın bir de O’nun gizli ve aşikâr bilgisine bir delil olan kişinin hakkıdır.(57)

“Söz arasında misal getirme bir vasıtadır. Herkesin anlaması için vasıta şarttır.“(58)

“Geldiğin yollar aklında bile kalmadı; fakat biz sana bir remiz söyleyecek ve bir şey hatırlatacağız!(59)

“Nuh tam dokuz yüz yıl kavmini davet edip durdu. Her an da kavminin inkârı arttı.

Fakat o söylemeden vazgeçti mi? Hiç sükût mağarasına çekilmeye kalkıştı mı?

Köpeklerin havlamasıyla kervan hiç yolundan kalır mı?

Ay, ışığını saçar, köpek de havalar durur. Herkes yaratılışına göre bir hizmette bulunur.

Ay der ki; köpek o pis sesini bırakmıyorsa, ben ‘ayım gidişimi nasıl bırakabilirim ki?“(60)

Son olarak;

“Bu anlatışım da işte kara saplanmış eşek gibi kalakaldı…

Fakat köyün bir bucağında tek bir adam bile varsa, bu hay­huyum kâfidir; o anlamıştır ya, bu da yeter!(61)

DİPNOTLAR

1- Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler. Terc. Tahsin Yazıcı. İstanbul, 1977. s. 74; ayrıca bkz. Fîhi mâfîh, Çev.   Meliha Ü. Tarıkâhya (Anbarcıoglu), İstanbul. 1983. s  116

2- Sipehsâlâr. a.g.e., i. 75; ayrıca bkz. Fîhı mâfîh. s XLVIII

3- Mevlâna. Mesnevi. Çev Veled Izbudak. I-Vl c. MEB. Yay, V Baskı. İstanbul. 1995. V. 2149

4- Mevlâna, a. g e . I. 1528

5- Mevlâna, a.g. e.. 1, 1727-1730

6- Sultan Veled. Ibtidanâme, Çev. A. Gölpınarlı, Ankara, 1976. s. 65, 1053

7- Dİvân-ı Kebîr, I-VIl c. Çev. A. Gölpınarlı. Ankara. 1992. V. 134

8- Mevlâna”nın Rubaileri (Tam Metin), Çev M. Nuri Gençosman, I.II c. MEB Yay İst. 1997. Rubai No: 1054

9- Aynı eser, Rubai No:465

10- Aynı eser Rubai No: 206

11- Sultan Veled. a. g. e., s. 65, 66, Başlık, 1055. 1057, 1065, 1067, 1068

12- Eflâki Dede. Ariflerin Menkıbeleri, Terc. Tahsin Yazıcı, I.II c. MEB Yay., İstanbul, 1989,1, 470

13- Sipehsâlâr. a. g. e., s. 75

14- Eflâkî Dede, a. g. e.. I. 177

15- Mevlâna. a. g. e., VI, 67-68

16- Mevlâna, a. g. e, VI, 1528

17- Eflâkî Dede. a. g. e., II, 155-156, Mesnevi, I, 1,18; Mesnevinin babında yer alan bu 18 beyit VI ciltlik Mesnevî’nin özetini, hâttâ ana fikrini oluşturduğu söylenir Hem bu bakımdan, hem de bizzat Mevlâna’nın kaleminden çıkması sebebiyle, yüzyıllar boyunca Mevleviler tarafından özel bir ilgi ve saygı görmüştür.

18- Eflâkî Dede, a. g. e. II, 157 18- Sipehsalâr, a. g. e., s. 139

20- Mesnevî’de az sayıda Arapça beyitler ve Farsça beyitlerin içerisinde Türkçe kelimeler de bulunmaktadır.

21- B. Furûzânfer, Mevlâna Celeleddin, çev. Prof. Dr. Nafiz Uzluk, İstanbul, 19120. s. 212

22- Eflâkî Dede, a. g e., II, 158, 159

23- Eflâkî Dede, a. g. e., II, 158; Mesnevideki “Gün geçti ders yarına kaldı…” (IV. 1645). “ikindi oldu, sözü kısa kes…” (IV, 3817), “Dinleyen uyudu sözü kısa kes ey hatip…” (IV, 1094) gibi beyitlerden de bunu anlamak mümkündür.

24- Mevlâna. a. g. e., II, 7

25- Mesnevimin, sonradan VII. cildi olarak bir “Defter” ortaya çıkmış ve hattâ şerh ettiği Mesneviyle “Hz. Şârih” lâkabını alan Ankaravî (ö. 163D dahi Mesnevîyi VII cilt zannederek bu cildi de şerh etmiştir Fakat; Mesnevinin, VI. cildinin 3. ve 4. beyitlerinden de anlaşılacağı gibi Mevlâna, bu eserim VI cilt olarak tanzim etmiştir. (Mesnevinin uydurma VII. cildi hakkında bkz. Furûzânfer, a. g. e., s. 213-216; ayrıca bkz. Nuri Şimşekler, “Abidın Paşa ve Tercüme ve Şerh-i Mesnevi-yi Şerif”, S. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), 1992, s. 23

26- Mecmû’âtü’t-tevârîhri-Mevlevıyye, Seyyid Sahih Ahmed Dede, Mevlâna Müzesi ihtisas Ktp. (Yazma), No:5446; krş Mevlâna, a. g. e., I, önsöz. B

27- Mesnevide geçen konular için bkz. Şefik Can, Cevâhır-i Mesneviyye, I-II c, ötüken Neşriyat, istanbul, 2001; Şefik Can. Konularına Göre Açıklamalı Mesnevî Tercümesi, I- III c, ötüken Yay., İstanbul, 1997; (Prof.)Dr. Erkan Türkmen. The Essente of Rumi s Masnavî. (1   Baskı) Konya. 1992. 371 s.; ayrıca ana temaları için bkz. Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu,   “Mevlâna, Hayatı. Eserleri, Fikirleri”, Gönüllerin Başkenti Konya, Konya Büyükşehır Belediyesi Yay., istanbul, 1998, s. 56, 57

28-  Mevlâna, a. g. e., IV, 3459. 3460

29-  Mesnevideki hikâyelerin büyük bir bolümü Islâmî edebiyatlarda gelenek olduğu üzere Beydabanın Kelile ve Dımne’sınden ve ayrıca Şems’ın Makâlât’ından. Sena’i ve Actâr’ın mesnevilerinden ve halk arasında anlatılanlardan oluşmakta, Mevlâna da bunları kendi üslubuna göre yansıtmaktadır; Ayrıca bkz. Doç.  Dr. Saım Sakaoglu.    “Mesnevidekı  Hikayelerin  Kaynaklan ve Tesirleri”, I.  Millî Mevlâna Kongresi.Tebliğler” S. Ü. Selçuklu Arattırmaları Merkezi. 1985. s. 105-113.

30- Mesnevîde geçen Âyetlerle ilgili bkz. Âyât-ı Mesnevi. Hzl. Mahmûd-ı Dergâhî. Tahran, 1370 hş71991; Mesnevî’nın Kuran tefsirine katkıları için bkz. Kur’ân Tetsırı Açısından Mesnevî, Dr. Hüseyin Güllüce, İstanbul, 1999. ötüken Yay.. 301 s.

31-  Mesnevideki Hadisler için bkz. Ehâdıs-ı Mesnevi, Hzl  B  Furûzinfer, Tahran, 1348 hş./1969; ayrıca bkz   Prof   Dr  Alı Osman Koçkuzu,  Mesnevî”nın I. II, IH, IV, V Defterindeki Peygamberimize ve Hadislere Yapılan Atıflar”. S. Ü. Selçuklu Arattırmaları Merkezi, “Te’blıgler”, 1986-19%, muhtelif sayfalar.

32-  Mevlâna. a. g. e.. IV. 3459

33-  Mevlâna. a. g. e.. VI. 1528

34-  Mevlâna. a. g. e., III, 2654

35- Mevlâna, a. g. e. IV. 32-34

36- Eflâkî Dede, a. g. e., II, 182 vd.

37- Sultan Veled, a. g. e., s. 1, 2; ayrıca bkz Mesnevî, I, 21200-21202. III, 976

38- Mevlâna, a.g.e., IV, 2848 vd., ayrıca bkr. Aynı «er, Di, 14120 vd.

39- Mevlâna, a. g. e.. II, 1791, 1792

40- Mevlâna a.g.e., I. 1680

41- Mevlâna  a g. e, I.  3810,3811 IV. 1202

42- Mevlâna  a g. e, I.  1993,1994

43- Mevlâna  a g. e, II.  1955,1956

44- Mevlâna  a g. e, III.  14120,1491,1493

45- Sipehsilâr, a. g. e., ı. 37 46-Mevlâna, a. g. e.. VI, 4916

47- Mevlana. *. g. e., I, 3449

48- Mevlâna, a. g. e , IV, 18)2, 1853

49- Mevlâna, a. g. e., IV, 2397-2399

50- Mevlâna, a. g. e., II, 2344-2345

51- Mevlâna, a. g. e., V, 4143

52- Mevlâna, a. g. e., III, 3607-3608-3611

53- Mevlâna, a. g. e., IV, 3459-3460-3461-3464-3465

54- Mevlâna, a. g. e., I, 1028

55- Mevlâna, a. g. e., III, 2989

56- Mevlâna, a,g. e., II. 1046. 3622. 3623

57- Mevlâna. a,g. e.,III. 2786

58- Mevlâna.a,g. e.,V. 228

59- Mevlâna.a,g. e.,III. 12120

60- Mevlana.a,g. e.,VI. 10. 11. 12. 14. 16

61- Mevlâna. a,g. e., III. 3200. 3202