SEMAZEN(NE) !

A+
A-

SEMAZEN(NE) !

Özkan Tokman

ozkantokman@gmail.com

Mevlâna Hazretleri’nin 752. Ahirete doğuşuna kavuşmak üzereyiz. Bu mübarek gün, hepimiz için hayra vesile, şerlerin ise define sebep olsun.

17 Aralık 1273 tarihinde, Hz. Pir, sevgiliye duyduğu aşkın sonsuz hasretiyle vuslata ermiş; Şeb-i Arûs, yani “düğün gecesi” olarak adlandırılmıştır. Onun vecd hâlinin nihayete erdiği, huzurun ve sükûnun sahibine teslim olduğu kutlu bir kavuşma olmuştur. Tabiri caizse, Hz. Mevlânâ için bu gün, güle oynaya gidilen bir gündür; ayrılığın son bulduğu, perdelerin aralandığı, ruhun gerçek yurduna yöneldiği andır.

Her kulun, yaşamanın hengâmesi içinde sık sık unuttuğu hakikat anını kalbinden eksik etmemesi, o büyük dönüşü her nefeste hatırında tutması gerekir. Zira manevî hayattaki çırpınışlar, haykırışlar ve binlerce sözün kalpten dile dökülen yakarışları, insanı bu idrake hazırlayan ince bir yolculuktur.

Beden kafesini bir hapishane olarak niteleyen Hz. Mevlâna’nın, riyazet ve nefis terbiyesiyle ulaştığı üst makamın sırrı da buradadır: Dünyanın dar koridorlarından sıyrılıp ruhun genişliğine açılmak, huzurun sahibine yaklaşmaktır.

Her inançlı kul bir gün o büyük güne ulaşacak; ulaştığında ise o günün Düğün gecesi mi yoksa Izdırap gecesi mi olduğunu kendisi belirleyecek. Çünkü her kul, kendi azığı ile göçer.

Mevlâna Hazretlerinin ahirete doğuşu bizde şöyle bir hâl uyandırabilir: Kimi zaman hayatı boş vermişlik sanrısına kapılabilir, her şeyi ölüm sonrasına erteleyen bir anlayışa sürüklenebiliriz. Oysa hayatı boş vermişlik, gül bahçesinde gülleri budayıp gülün kokusundan habersiz kalmaya benzer. Sevdiğini bilirsin ama sevgini dile getiremezsin; bu hâl ne sana ne de karşındaki cana bir fayda sağlar.

Zannetmek… İşte hastalığımız budur. Eksik olan tamamlanmadığı için zandır, bizi kendi ellerimizle kazdığımız bir çukura sürükler. O çukurda ise, içi boşaltılmış, maneviyattan kopmuş, modernitenin parıltısına kapılan; fakat gerçekte hiçbirine kapılmamış bir hadsizlik içinde alternatif bir yaşam görüşü üretiriz.

Misal olarak, Hz. Mevlâna’nın “Düğün gecesi” kavramını yalnızca düğün kısmından ibaret sanan; sonradan “geceyi ekleyip içini dahi dolduramayan anlayışı kastediyorum. Biz yılın bir gününde Hz. Mevlânâ’yı anmaya gayret ederken, onlar yılın geri kalanında “düğün gecesi” adı altında sözde bir anma sergiliyorlar.

Öyle ki, kendilerine “semazen” demek gönlümden geçmiyor; onlar olsa olsa semazennedir. Zenneliğin dahi belirli kuralları olduğu halde bu kimselerin hiçbir özeni bulunmuyor. Dans hocalarından aldıkları yarım yamalak derslerle, üç beş kuruşta biz de kazanalım diyenlerdir. Hz. Mevlâna’nın yolu da umurlarında değildir. Besmeleden ve abdestten bir haber insanlar silsilenin yapmış oldukları kendi tabiriyle gösteridir. Beş dakika önce göbeklerin atıldığı, paraların saçıldığı, yerlerde konfetilerin saçıldığı pistte; bir anda riyâkâr bir huşu kisvesine bürünüp sema yaptıklarını sanıyorlar. Musiki dedikleri ise çatal bıçak sesleri, tabak şıkırtıları ve yemek yiyenlerin şapırtılarından ibaret.

Manayı, düğüne indirgedikleri için misafirlerin algısını da düğün seviyesine düşürüp, utanmadan salon yetkililerini uyarıyorlar: “Sema sırasında yemek dağıtılmasın, misafirlere ise sema bitince alkış olmasın” diye bir de telkin veriyorlar. Her boyayı boyadılar, bir tek fıstığın yeşili kaldı.

Aralık ayına nasip olursa hem güzel ülkemizde hem de dünyanın farklı şehirlerinde Hz. Mevlânâ’yı anma törenleri, konferanslar, paneller ve seminerler gerçekleşecek. Hz. Mevlânâ’yı salih bir şekilde, usulüne uygun olarak ananların kalpleri aşk ile dolsun. Fakat bu güzel manzaranın ne yazık ki bir de madalyonun diğer yüzü var ve biz bu yüzle sık sık karşılaşıyoruz.

Köşe başlarında, sokak aralarında, çay bahçelerinde ve hatta bahsettiğim gibi düğün salonlarında her yıl olduğu gibi sözde anma törenleri, gösteri maksatlı semazennelik yapılacak hatta önlerine sadaka kutusu koyacaklar. Ve elbette, bazı kimseler işlerine geldikleri gibi Mevlânâ’yı mesnetsiz, kaynaksız, kendi uydurdukları bir figüre dönüştürme çabası yine sahnede olacak.

Usulü, erkânı gözetmeden; neye, kime, hangi hakikate hizmet ettikleri bile belli olmayan bazı kimseler, uzak doğu öğretilerini süsleyip “tasavvuf” adıyla halka sunarken Hz. Mevlânâ’yı da bu karmaşanın içine sıkıştırmaya çalışıyorlar. Öyle ki, onu şer’î temeli olmayan bir dinin misyoneri, hatta neredeyse peygamberi gibi göstermeye cüret ediyorlar. İslâm dışında gelişen alternatif bir inancın kanaat önderiymiş gibi takdim edilmesi, içinde bulunduğumuz durumun vahametini açıkça ortaya koyuyor.

Bu sapmanın iki temel sebebi var: Birincisi rant… çünkü bu alanda dolaşan para çok büyük ve kimse şeytan çeşmesinin başından ayrılmak istemiyor. İkincisi ise nefislerinin kucağına düşmüş, ruhları çürümüş kimselerin zannettikleri Mevlânâ’dır. Çünkü onlar hakikat zincirine bağlı değiller; başıboş, nefsin emrettiği bir boşluğun yolcuları hâline gelmişlerdir. Hakikat davasının gerginliği yok üzerlerinde.

Olması gereken, Hakikat zincirini bozmadan yürümemiz gerekir. Zira hakikat, ancak kendi tertibiyle, kendi fıtrî düzeniyle kulun kalbine yerleşir. Önce Allah’ın kudretinin ve güzelliğinin tanımını, sonra İslâm’ın hakikatini, ardından da Peygamber Efendimiz ’in örnekliğini, yani insanın yaratılıştaki mantığını, mizacını ve istikametini bilmek icap eder.

Bu üç temel bilinmeden Hz. Mevlânâ’yı anlamaya çalışmak, ruhu olmayan bir kalıba can üflemeye benzer; mümkün değildir. Çünkü Mesnevi’nin manası, Kur’an’ın manasından doğar. Sema’nın sırrı, namazın huşûsunda kök bulur. Bu ilahî zincirin halkalarını kopardığınızda kişi, kendini bilmeden başka bir sapkın akımın kollarında bulur.

Son olarak yıllardan beri bahsettiğimiz bu dejenerasyon git gide ilerlemekte, Hz. Mevlâna’nın üstünde uğursuz bir kara örtü örtülmek isteniyor. Dert ediniyoruz. ALLAH derdimize derman olandır.

Aşk ile…

Özkan Tokman

ozkantokman@gmail.com