Söyleşi: Elmalı Güneyin İncisidir

Prof. Dr.

 

bkemikli@gmail.com

 

Sivas’ta doğdu. 1990 yılında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Ürdün Üniversitesi’nde, Londra Üniversitesi’nde ve Saraybosna Üniversitesi’nde araştırmacı olarak bulundu.

 

1996–1998 tarihleri arasında TRT Türkiye’nin Sesi Radyosu’nda “Çocuklar İçin” adlı bir dizi eğitim ve kültür programı hazırladı. TRT’nin bazı kültürel ve tarihi belgesellerinde danışmanlık ve metin yazarlığı yaptı.

 

1998 yılında “Doktor” unvanını aldı. 2002 yılında Doçent, 2008 yılında Profesör oldu. Ankara Üniversitesi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Süleyman Demirel Üniversitesi ve Uludağ Üniversitesi’nde görev yapan Prof. Dr. Kemikli, DPÜ İlahiyat Fakültesindeki görevinin ardından Uludağ Üniversitesi’ndeki görevine geri dönmüştür.

A+
A-

Elmalı Güneyin İncisidir

Geçtiğimiz yıl, Antalya’da Elmalı’nın Canları İrfan ve Sevgi Sempozyumu düzenlenmişti. Elmalı’nın yetiştirdiği ve kültür hayatımıza katkısı olan değerleri konu edinen bir sempozyumdu. Antalya Kültür İletişim Kulübü’nün organize ettiği bu sempozyumun bilimsel koordinesini Prof. Dr. Bilal Kemikli yapmıştı. Katılımcılar bilir, çok verimli ve öğretici bir etkinlik olmuştu. Bu sene 1 Ağustos 2009’da Elmalı’da bu sempozyumun ikincisi düzenlenecek. Bu sempozyumu da yine Prof. Kemikli koordine ediyor. Elmalı’yı seven ve değerli mesailerini ayırarak buraya hizmet veren hocamızla sizin için bir söyleşi yaptık. Zevkle okuyacağınızı umuyoruz.

Erhan BAYDUR

Hocam merhaba, bu sene yine Elmalı’nın Canları sempozyumu olacak değil mi?

—Merhaba… Evet, bu sene 1 Ağustos 2009 günü Elmalı’nın Canları İrfan ve Sevgi Sempozyumu’nun ikincisini düzenleyeceğiz.

—Yine aynı adla mı olacak?

—Evet, ama bir alt başlığımız var. Bu sene “değer” kavramını konuşacağız. Dolayısıyla bu seneki sempozyumun tam adı şöyle: “Elmalı’nın Canları İrfan ve Sevgi Sempozyumu- II, Değerlerimiz”

—Değerlerimizi konuşacağız diyorsunuz.

—Değerlerimizi konuşacağız. Hani son yıllarda sıkça şikâyet edip duruyoruz ya, değerlerimizi kayboluyor, bozuluyor, değişiyor diyoruz ya… İşte bu kaybolduğu, değiştiği veya bozulduğunu söylediğimiz temel değerlerimizi gündeme alıyoruz.

Tabi bu konu oldukça geniş bir konu. İşin felsefi ve sosyolojik yanı var… Konunun bir yanında küreselleşme, göç sanayi toplumuna geçiş gibi faktörler var, öte yandan bilim, kültür ve sanatta değişen anlayışlar ve bakış açıları. Bütün bunlar ister istemez bizlere değiyor, dokunuyor. Her değiş, yeni bir ufka, dolayısıyla yeni bir değişime sebep oluyor.

—Bir bakıma değer konusunu kültürel değişimle mi izah ediyorsunuz?

—Hayır, şimdi değer kaybından söz ediyoruz ya… Bunun temelinde değişim vardır demek istiyorum. Değişim ister istemez olacak. Ama bu zorunlu değil de doğal seyrinde olsa, müdahalelerle değil de tabii olsa. O vakit, yeni kazanımlar, yeni dokunuşlar, değişmeler, tevarüs eden değerlerimizle kolayca buluşacak ve bir sentez oluşacaktı. İnsan yenileniyor… Her an yenilenen insana, bu sentez, yeni bir duruş kazandırabilirdi. Şimdide yeni bir bakışımız var, ama bize tarihin bahşettiği kendi zaviyemizi, bakışımızı kaybettik. O yüzden şaşı bakıyoruz…

— “Şaşı bakıyoruz” diyorsunuz. Biraz açar mısınız?

—Evet, şaşı bakıyoruz. Bir yeni bakışımız var, sanatta, bilimde ve kültürde… Hayatın içinde bu yeni bakışın izleri var. Ama bir de geleneksel bakışımız var. Bu bakışın da bir sanat, bilim ve ahlak anlayışı var. Bu bakışla biz, biz olmuşuz. Tarihimizi bu bakışla inşa etmişiz. Şehirlerimizi, ticari hayatımızı, sosyal ilişkilerimizi, beynelmilel ilişkilerimizi hep bu bakışla oluşturmuşuz. Ama bir yerde bu bakış demode oldu, demişler. Meseleye şuradan bakın, demişler. Onların verdiği zaviyeden bakmışız… Böylece kendi zaviyemizi yitirmişiz. Böylece şaşı bakış ortaya çıkmış. Kendi dilini, türküsünü, sanatını, estetik değerlerini dışlayan bir bakış. Kendi şiirini, kendi destanını, kendi efsanesini küçümseyen bir bakış.

Elbette yeni bakışlarımız olacak, hücrelerimiz yenilenirken bakışımız da, zaviyemiz de yenilenecek. Ama bu, tabii seyrinde, görerek, araştırarak, okuyarak, anlayarak, düşünerek olacak. Sevgiyle olacak… O vakit, bir değer kaybı da olmayacaktı.

Sempozyumda irfan, sevgi ve değer kavramlar öne çıkıyor.

—Bizim değerlerimizin temelinde sevgi var. Sevgiyle tabiata bakmışız, insana bakmışız. Sevgiyle bir medeniyet inşa etmişiz. Sevgiyle bir düzen kurmuş, bir tarih inşa ermişiz. Sevgi… Seveceğiz. Neyi? Yaratılmışı. İnsanı, ister inansın, ister inanmasın; ister yerli olsun, ister yabancı; ister ak olsun, ister kara… Salih de olsa, şâki de; o insanı seveceksin. Sadece insanı mı? Hayır, bütün yaratılmışları… Kâinatı seveceksin. Ağacı, çiçeği, toprağı, taşı, akan suyu, boz kırı, yeşil ovaları, dağları, tepeleri seveceksin. Mahlûkatı seveceksin… Evcil ve vahşi hayvanları, kuşları, böcekleri… Sevmek demek, her şeyden önce sevdiğin şeyin hukukuna saygılı olman, onu olduğu gibi kabul etmen ve koruman demektir. Bizim kültürümüzde, kuş evleri, sadaka taşları, su vakıfları gibi o unuttuğumuz ve kaybettiğimiz maddi değerlerimizde bu sevginin izlerini görmek mümkündür.

Bizim sevgimizin kökeninde irfani bakış vardır. İrfan, bilgiden öte, dokunuşla, duyuşla alakalı… Tecrübeyle, yaşantıyla ulaşılan bir bilgi. Sevgimizi bu bilgi beslemiş. Bu yüzden yaratılanı yaratandan dolayı hoş görmüşüz. Madem o yarattı, benim bilgim bu şekilde, ben ne diye hor göreyim; onu sevmeliyim… Daha doğrusu her yaratılmışın bir hikmete binaen hayat bulduğunu bilmektir sevgi. Tabi, bu sevgi aynı zamanda irfanı besliyor. Bu irfanı bakışla mahlukatı seven, onu değiştirmek, bozmak yerine olduğu gibi kabul eden, ona hikmet nazarıyla bakan insanın bilgisi, görgüsü ve anlayışı da ziyadeleşiyor. Sonra çıkıp, “Benim bir karıncaya yüce bakışım var!” diyebiliyor. İşte değer, bu yüce bakışla oluşuyor. Bizim değerlerimiz, hep bu sevginin ve hep bu yüce bakışın eseridir.

Bunları Elmalı’nın canları ile nasıl ilişkilendiriyorsunuz?

—Elmalı, güneyin incisidir. Bendeniz aslen Elmalı’lı değilim, ama bu şehri seviyorum ve sanki buralıyım gibi. Ve bura benim için pek kıymetli, pek değerlidir. O yüzden güneyin incisi diyorum. Sadece Elmalı’yı mı seviyorum? Hayır, Anadolu’muzun her şehri nazlı bir gelin gibi sevilmeye layıktır. Ben bu toprağı seviyorum. Fakat yine de toprağı şehir yapan, şehri inci haline dönüştüren bir ruh var. O ruhu aramak, o ruhla buluşmak lazım.

Benim için Elmalı, Abdal Musa’dır… Hakkındaki menkıbeleri okuyun, efsanelere tanık olun, baştan sona sevgidir Abdal Musa. Onun hikâyesinde sadece insanları değil, hayvanları seven, tabiatı seven bir bilge ruh göreceksiniz. İşte bu şehri kuran ruh, bu sevgidir ve bu irfandır. Bu yüzdendir ki, bu şehirde daha sonraki dönemlerde Vahib Ummi, Eroğlu Nuri ve Umm-i Sinan gibi bilgeler yetişmiştir. Bunların hepsi sevgiyle bakmış ve sevgiden bahsetmişlerdir. Bu sevginin izini, Elmalılı Hamdi’de ve diğerlerinde de görmek mümkündür. Sevgiyle, irfanla bakmak ve böylece bir değerle manzumesi inşa etmek… Dağlarla, taşlarla barışık. Tabiatla barışık. Kendiyle barışık insanların şehri Elmalı. Bu yüzden bu barışa, bu güvene ermiş canların nefeslerini dinlemek, onlara kulak vermek lazım. Bizim çabamız bu. Acaba Ummi Sinan bana hangi değerleri kazandırıyor? Sözüyle, şiiriyle ve hikâyesiyle beni nereye çağırıyor? Bu gibi soruların peşindeyiz… Çünkü bu sorularla aslında Ümmi Sinan’ı tanımaya ve bize öğrettiklerini anlamaya çalışacağız. Ama asıl, kendimizi tanıyacağız.

—Kendimizi tanıyacağız, diyorsunuz.

—Elbette… Tarihe gitmek, esasen ana gelmektir. Şimdiki zamana gelmek. Tam olarak bu zamana gelmem, kendim olmam için, önce tarihe gitmeliyim. Köklerime ulaşmalıyım. Köklerimi tanımam, kendimi tanımamdır. Köklerime hizmet etmem, kendime hizmet etmemdir. Sadece kendime mi? Sadece şimdiki zamana mı? Hayır? Hayır, yarına, yarınlara da böylece kalacağım. Aslında kendimi tanımamla, dünle yarın arasında köprü oluyorum. Köprü insanlara ihtiyaç var.

Bakınız Ummi Sinan, sadece Elmalı’da kalmamış. Başka şehirlere de tohumunu atmış. Başka köprüler de kurmuş. Niyazi-i Mıst ile bu köprü, Bursa’ya, İstanbul’a ve oradan Limni’ye kadar uzanmış. Geçen sene, Latanya Otelde, Antalya’da yapılan Elmalı’nın Canları Sempozyumu’nda, Elmalı’dan Limni’ye uzanan bu gönül köprüsünü bir arkadaşımız tebliğ olarak sundu. Bu arkadaşımız romancı, hikayeci ve yapımcı gibi sıfatları da haiz. Tuttu bu sempozyumdan yola çıkarak bir roman yazdı.

—Sadık Yalsızuçanlar’dan mı sözediyorsunuz hocam?

—Evet, Sadık beyden bahsediyorum. Hak kalemine kuvvet versin. Ne kadar güzel değil mi? Geçen seneki toplantı ona, Anka’yı yazdırdı. O romanda Elmalı da var, Bursa da, Limni de… İşte bilim bu; siz burada mütevazı bir faaliyet yapıyorsunuz, o faaliyet ehlinin kaleminde, dilinde ölümsüzleşiyor.

Be sene Sadık Bey yine gelecek… Bir de ufkumuzu Balkanlara, o eski vatan topraklarına açtık. Bu sene, Sinan-ı Ummi’nin Makedonya’ya uzanan köklerinden birini öğreneceğiz. Makedonya’dan bir bilim adamı bize Ohri’den, Struga’dan ve oradaki Elmalı’nın izlerinden sözedecek.

—O vakit uluslararası bir toplantı olacak, öyle mi?

—Hayır, yurtdışından bir misafirimiz var… Uluslararası katılımlı olacak. Malum bu sempozyum zamana yayılmıştır; biri oldu, ikincisi oluyor, ilgi ve alaka olursa, ayrım gayrım olmazsa, üçü, dördü, beşi de olabilir. Burada Elmalı’nın alakası önemli. Hemşerilik ve sevgi burada ortaya çıkacak.

Yeri gelmişken söyleyeyim yurt içinden de çok değerli hocalarımız katılacak. Süleyman Uludağ, Mustafa Kara, Hüseyin Algül, Osman Çetin, Ahmet Ögke, Bayram Ali Çetinkaya, Salih Çift, Yusuf Acuner, Ali İhsan Akçay gibi değerli ilim adamları, genç araştırmacılar olacak.

—Hocam ilginize teşekkür ederiz. Bize zaman ayırdınız, sağolun. Çok güzel bir sohbet oldu.

—Ben teşekkür ederim. Öyle sanıyorum ki, asıl hoş sohbet, asıl güzellikler sempozyum günü olacaktır. Sempozyum günü akşamı, Sinan-i Ummi güftelerinden oluşan güzel bir konser de dinleyeceğiz. Gönlümüz şenlenecek.

www.turkislamedebiyati.com

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR