MEVLÂNA CELALEDDİN RUMÎ VE MEVLEVÎLİĞİN TEŞEKKÜLÜ

A+
A-

MEVLÂNA CELALEDDİN RUMÎ VE MEVLEVÎLİĞİN TEŞEKKÜLÜ

Ahmet GÜZEL *

ÖZ

Hayatını “hamdım, piştim, yandım” sözleriyle özetleyen Mevlâna’nın Şemsi Tebrizî ile karşılaşması, hayatının dönüm noktalarından birini oluşturmuştur. Mevlâna, babası ve Seyyid Burhaneddin’in eğitimiyle pişmiş, tutuşturulmaya, yanmaya hazır bir Allah çerağı hali­ne gelmişti. Şems’in nûrlu aynasında gördüğü kendi güzelliğinin aşk ateşiyle tutuşan, yanan Mevlâna, vefatının yaklaştığı son demlerinde, gerçek sevgiliye kavuşmanın özlemiyle dolup taşmıştır. Vefatı sonrası miras bıraktığı çağına ve çağlar ötesine damga vuran eserleri, onu ölümsüzleştirmiştir. Kendisinden sonra başta Sultan Veled olmak üzere halefleri onun sesi­ni duyurmak, yolunun takipçilerini çoğaltmak amacıyla Mevlevilik tarikatını kurmuşlar, sis­temli bir hale getirmişlerdir. Mevlevîlik Ana­dolu topraklarında hem halk nazarında, hem de devlet erkânınca rağbet bulmuş, asırlarca tesirini göstermiştir. Mevlevîliğin geniş tabana yayılması ve uzun soluklu olmasının en önem­li nedeni, müntesiplerinin hemen her dönemde devletin yanında olması ve insan-ı kâmil yetiş­tirmeyi hedefleyen bu tarikatın, hoşgörü anlayı­şı temeli üzerine bina edilmesidir.

Anahtar Kelimeler: Mevlâna Celaleddin, Mevlevilik, Sultan Veled, Şems-i Tebrizî, Konya.

 

MAWLANA JALAL AL-DIN RUMI AND THE FORMATION OF MAWLAVISM

ABSTRACT

Summing up his life with the words “I was raw, cooked and then burned”, Mawlana’s encounter with Shams al-Tabrizi constituted one

of the turning points of his life. Mawlana was cooked with the education of his father and Sayyid Burhan al-Din, and he had become a God’s teapot that was ready to be ignited and burned. Mawlana, who was ignited by the fire of love of his own beauty, which he saw in the radiant mirror of Shams, was full of longing to meet his true lover in the last days of his death. His works, which left a mark on his era and beyond, immortalized him after his death. After him, especially Sultan Walad and his successors established the Mawlawi Order to make his voice heard and to increase the followers of his path, and they made it systematic. Mawlawi Order found popularity in Anatolian lands, both in the eyes of the people and the state and showed its influence for centuries. The most important reason why Mawlawi Order is widespread and long-term is that its followers are with the state in almost every period and this sect, which aims to raise perfect human beings, was built based on tolerance.

Keywords: Mawlana Jalal al-Din, Mawlawi, Sultan Walad, Shams al-Tabrizi, Konya.

 

GİRİŞ

Mevlâna’nın yaşadığı XIII. yüzyıl, Moğol istilâlarının, özellikle bütün Ön Asya’yı al­tüst ettiği bir yüzyıldır. Moğol baskısı yüzün­den İran ve Harezm’de yaşayan pek çok âlim ikinci vatanları olarak gördükleri Anadolu’ya geldi. Bu sıralarda Anadolu farklı din ve kül­türlere mensup insanların bir arada barış için­de yaşadıkları bir coğrafyaydı. Anadolu’nun merkezinde bulunan Konya, medeniyete açılan yolların kavşak noktasıydı. Selçuklu hükümda­rı I. Alâeddin Keykubâd (1220-1237) adaletli bir hükümdar olmasının yanı sıra ilmi ve ilim erbabını da sever, saygı duyardı[1363]; kendisi de geniş bir ilme ve kültüre sahipti. Arapça, Farsça ve Rumca biliyor, Farsça ile Rumca konuşabi­liyordu. Dolayısıyla onun ülkesi sadece Moğollar önünde kaçan Türkmen göçebelerine değil, ilim ve sanat sahiplerine de bir sığınak hâline gelmişti[1364].

XIII. asırda Anadolu’da, Kalenderîlere ait tekkeler vardı, Ahmedî denen Rifaîler mevcut­tu. Bektaşîler, Rum Abdalları, Haydarîler gibi bâtınî inanç mensupları da gönül rahatlığıyla burada yaşayabiliyorlardı. Sünnî mezheplerden Hanefîlikle birlikte Şafiîlik aynı derecede yay­gındı. Mutezilîlerin sayısı küçümsenmeyecek ölçüdeydi. İmamîye, inançlarını gizlemeye ih­tiyaç hissettirmeyecek kuvvetteydi[1365].

Anadolu’ya gelen İbn-i Arabî (ö. 638/1240), Sadreddin Konevî (ö. 673/1274), Şems-i Tebrîzî (ö.?), Evhadüddîn Kirmânî (ö. 688/1289), Necmeddin Dâye (ö. 654/1256), Fahreddîn Irakî (ö. 688/1289), Seyyîd Burhaneddin Tirmîzî (ö. 639/1240), Hacı Bektaş-ı Veli (ö. 724/1325 veya 736/1337), Ahi Evren (ö. 700/1300) gibi şahsiyetler bu çağa damgalarını vurmuşlardı[1366].

Anadolu’nun bu asırdaki hayat şartları, halk tabakalarının hatta devlet erkânının sûfîliğe meyletmelerine uygundu. Dolayısıyla Anadolu tarikat, tekke ve zâviyelerin oluşumu; şeyhler ve babaların faaliyetleri için müsait bir durumday­dı[1367]. Aynı şekilde bölge, serbest telâkkilere el­verişli, mûsikî, sanat ve edebiyatı seven bir mu­hit idi[1368]. İşte Mevlâna’nın beş yaşlarında geldi­ği Anadolu’nun genel panoraması bu şekildeydi.

Bu çalışmada Mevlâna’nın hayatı ve kendi­sinden sonra oluşturulan Mevlevîlik tarikatı in­celenmiştir. Çalışmada nitel araştırma yöntem­lerinden doküman analizi tekniği kullanılmıştır. Temel kaynaklar ve çağdaş çalışmalardan elde edilen veriler mukayese edilerek yorumlanmış, değerlendirilmiştir.

1. Mevlâna’nın Hayatı

Bizzat kendisinin “Hamdım, piştim, yandım” sözleriyle ifade ettiği gibi, Mevlâna’nın hayatı­nı üç evrede incelemek mümkündür. Mevlâna, babasının ve Seyyid Burhaneddin’in eğitimiyle pişmiş, tutuşturulmaya, yanmaya hazır hale gel­mişti. Şems’le karşılaştıktan sonra ondaki aşk ateşiyle tutuşup yanan Mevlâna, hayatının son dönemlerinde de gerçek sevgiliye vuslat sancıla­rıyla kıvranmıştır. Tüm bu aşamaların semeresi ise ortaya koyduğu ölümsüz eserleri olmuştur.

1.1. Mevlâna’nın Şems’le Karşılaşıncaya Kadar Geçen Hayatı

Mevlâna’nın babası 543/1148 yılında doğan[1369] Muhammed b. el-Hüseyin Ahmed el-Hatibî el-Kübrâ’dır. O daha çok Bahaüddin Veled ismiyle meşhurdur[1370]; lâkabı ise Sultanü’l-Ulema’dır[1371]. Bahaüddin Veled’in baba­sı, Belh’te Hatiboğullarına mensup Celâleddin Hüseyin el-Hatibî, ilmiyle dikkat çeken[1372] ve döneminde birçok meşhur âlime hocalık yap­mış bir kişidir[1373]. Bahaüddin Veled’in annesi ise Harezmşahlar hanedanına mensuptur[1374]. Böyle asil bir ailenin çocuğu olan Bahaüddin Veled, kendisi de zekâsıyla, ilmiyle, yaşantı­sıyla temayüz etmiş; Ahmed Gazzalî’den hırka giymiş[1375] aynı zamanda Necmeddin Kübrâ’nın halifeliğini yapmış bir mutasavvıftır[1376].

Mevlâna’nın annesi Mü’mine Hatun, Belh emiri Rükneddin’in kızıdır[1377]. Şeceresinin 14. kuşaktan Hz. Hüseyin’e ulaştığı nakledilmiştir[1378]. O, 1226 yılında vefat etmiş, Karaman’da “Mâder Sultan Dergâhı” diye anılan yere defnedilmiştir[1379].

Mevlâna 6 Rebiülevvel 604/30 Eylül 1207’de Belh şehrinde doğmuştur[1380]. Doğum tarihiyle ilgili farklı görüşler ileri sürülmüşse de Mevlâna’nın hayatıyla ilgili önemli olaylar­la ilgili verilen tarihler açısından bakıldığında yukarıda verdiğimiz tarihin isabetli olduğunu söyleyebiliriz.

Mevlâna’nın esas ismi Muhammed Celâleddin’dir. Ancak ona birçok lakap verilmiştir. “Mevlâna” lakabını ona babası özel bir isim olarak uygun görmüştür[1381]. “Efendimiz, büyü­ğümüz” anlamına gelen bu lakap, Selçuklular döneminde ileri gelen bilgin ve şeyhler için kullanıldığı halde hem kendi döneminde hem daha sonraki dönemlerde Mevlâna’ya ait özel bir isim haline gelmiştir[1382]. Mevlâna da eserle­rinde bu ismi kullanmıştır[1383].

Kutupların müritlerine karşı zâhidî, zâhirî, bâtınî (iç ve dış) gücünü ifade için babası ona “Hüdâvendigâr”[1384] lâkabını da uygun görmüş­tür. Mevlâna için kullanılan “İlimle çok dolu” anlamındaki “Mullâ” (mollâ/monla) lâkabı çok yaygın değildir. Saygı gereği tercih edilen “Hazret” kelimesi “yakınlık, huzur” anlamına geliyordu. “Hidmet” kelimesi bazen “hazret” gibi kullanılmaktaydı[1385].

Ona verilen “Rûmî” lakabı hayatının çoğu­nu geçirdiği, türbesinin bulunduğu Konya’ya, Anadolu’ya nispetle verilmiştir[1386]. Doğduğu Belh şehrinden dolayı Mevlâna’ya “Belhî” de denilmiştir[1387]. Mevlâna için nadiren “Sırrullahi’l-A’zam”[1388] lâkabı da kullanılmıştır.

Mevlâna’nın soyunun Hz. Ebû Bekir’e da­yandığını belirtmek maksadıyla bazı kaynak­larda rastlanılan “el-Bekrî (Bekir’e mensup)” sıfatı Mevlâna’nın, babasının eserlerinde ve onunla ilgili herhangi bir kitabede teyit edilmemiştir[1389]. Uzun yıllar yaşadığı, vatan edindiği şehre atfen uygun görülen “Konevî/Konyalı” sıfatı, adıyla birlikte birçok eserde yer almıştır. Ancak bu kullanım XIV. asırda kayıtlara geç­miş, sonraki asırlarda da devam etmiştir[1390].

Mevlâna’ya; İran’da “Mevlevî-i Pîr,” Hin­distan’da “Pîr-i Rûmî,” Türkiye’de[1391] ve Batı’da[1392] “Mevlâna Celâleddin-i Rûmî” denil­mektedir. Onun bütün dillerde görülebilecek tam adı, “Mevlâna Celâleddîn Muhammed”dir. Ancak günümüzde bilimsel eserlerde tek keli­meyle Mevlâna anlatılmak istendiği zaman Batı dillerinde “Rûmî” ve Farsça eserlerde de “Mevlevî” isimleşmiş sıfatları yeterli görülmüştür[1393].

Belh’te doğan Mevlâna, bu şehirde çok kal­mamış, babası Bahaüddin Veled’in dönemin iktidarıyla arasının açılması[1394] ve Moğol saldı­rıları[1395] sebebiyle ailesi ve mensuplarıyla Belh’ten ayrılmak zorunda kalmıştır[1396].

609/1212 yılında gerçekleşen göç sırasında Mevlâna beş yaşındaydı[1397]. Göç için herhan­gi bir yeri belirlememiş olan Bahaüddin Veled, öncelikle Hac ibadeti maksadıyla Hicaz’a gitmeye karar verdi. Yol güzergâhında dev­rin önemli ilim ve kültür merkezleri arasında yer alan Nîşâbur’a uğradı. Nîşâbur’da, ileriki yıllarda Mevlâna’da önemli derecede tesirini göreceğimiz ve Mevlâna’nın sık sık kendisini yâd ettiği Ferîdüddîn Attâr, Bahaüddin Veled’i ziyaret etti. Henüz çocuk yaşta olan Celâleddin’de derin kabiliyetler görerek ona Esrarnâme adlı eserini hediye etti[1398]. Bahaüddin Veled, Bağdat’a da uğradı; burada üç gün kaldıktan sonra, dördüncü gün Mekke’ye hareket etti, Hac farizasını yerine getirdi. Hac dönüşü Şam’a uğrayan Bahaüddin Veled’in Şam’da kaç gün kaldığı belli değildir[1399]. Şam’da Mevlâna’yı gören İbn-i Arabî’nin, “Sübhanallah! Bir okyanus, bir denizin arkasında gidiyor,” dediği rivayet edilir[1400].

Huzur, sükûnet ve gönül hoşluğuyla fikirle­rini yayabileceği bir yer arayan Bahaüddin Veled; Erzincan’a geldi[1401]. Erzincan Akşehir’in­de bir müddet ders okuttuktan sonra, buradan Lârende’ye (Karaman) geldi. Göç boyunca kafilenin takip ettiği yol güzergâhı, her şehirde bir müddet kalmak kaydıyla Nîşâbur, Bağdat, Hicaz, Kudüs, Şam, Halep, Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde, Lârende’dir[1402].

Lârende’ye geldikleri zaman, Alâeddin’in emiri Emîr Musa onları karşıladı, Bahaüddin Veled’e sarayında kalmalarını teklif etti, ancak o, bu teklifi kabul etmeyip bir medrese istedi. İsteği kabul edilen Bahaüddin Veled, Emîr Mu­sa’nın şehrin ortasında yaptırdığı medresede yedi yıl veya daha fazla kaldı. Mevlâna, bülûğa erince onu Semerkantlı Hoca Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun’la 622/1225 yılında evlendirdi[1403].

Bahaüddin Veled’in şöhreti yayılınca, Alâeddin Keykubâd, Konya’ya davet etti. O, davete icabet edip[1404] 3 Mayıs 1228 tarihinde Konya’ya geldi[1405]. Alâeddin Keykubâd, onu şehrin girişinde karşıladı, büyük saygı göstere­rek şehre getirdi[1406]. Önce taşthanesinde[1407]misafir etmek istedi. Bahaüddin, Sultan’ın teklifini kabul etmedi, Altunpá[1408] medresesine indi[1409].

O, vaktinin çoğunu vaaz ve nasihate ayır­dı. Sultan Alâeddin, Bahaüddin Veled’in geçi­mini sağlamak için hediyeler sunar, ona karşı saygılı davranırdı. Sultan, onu bütün şeyhlerin hazır bulunduğu bir meclise davet etti, son de­rece saygı gösterdi. Böylece bütün ordu, saray adamları onun müridi oldular[1410].

Konya’da, iki yıl kalan Bahaüddin Veled[1411], 18 Rebîülâhir 628/23 Şubat 1231 Cuma günü, kuşluk vaktinde vefat etti[1412]. Bahaüddin Veled ardında Maârif adlı eserini bıraktı. Maâ­rif, mev‘ızelerinin, toplantılarındaki sözlerinin yazı hâline getirilmesinden meydana gelmiş, kendisi tarafından kaleme alınmıştır. Bu kitap, Mevlâna’nın eserlerine, fikirlerine büyük tesir yapmıştır[1413].

Bahaüddin Veled’in vefatından sonra Mevlâna babasının makamına oturdu[1414]; vaazlara başladı, fetva ve zikir işine ağırlık verdi. Seyyid Burhaneddin ile buluşuncaya kadar tam bir yıl tarikattan uzak, dinin müftüsü oldu[1415].

Mevlâna ilk eğitimini babası Bahaüddin Veled’den aldı[1416]. O, iki yakın dostu ve müridi Lala Şerefeddin Semerkandî ve Seyyid Burhaneddin Tirmîzî’yi Mevlâna’ya lalalık yapması için görevlendirdi. Onlar, Mevlâna’yı eğittiler, beş yaşında ona okuma yazmayı öğrettiler[1417].

Mevlâna, henüz çocuk yaşta iken Belh’te başlayıp Konya’da tamamlanan uzun seyahat döneminde birçok şehirleri, bu şehirlerde yaşa­yan karizmatik şahısları yakından tanıma imkâ­nı bulmuştu. Bu seyahatlerin onun ruhî olgun­luğa erişmesinde önemli ölçüde tesirleri oldu. Mevlâna’nın lalalarından biri olan Lala Şerefeddin’in bu seyahatte bulunmasından, onun eğitim görevini sürdürdüğü sonucu çıkarılabi­lir. Konya’ya geldikten sonra da Mevlâna eği­timini sürdürdü. Bahaüddin Veled’in müritleri  arasında dizdar ve saray ustası olan, Sultan’ın lalası Emîr Bedreddin Gevhertaş (Govhertaş), Bahaüddin Veled’in çocukları için bir medrese yaptırdı. Burası Mevlâna’nın öğretim yeri oldu. Bu medrese Hüdâvendigâr Medresesi olarak adlandırılmıştır[1418].

Mevlâna, babasının vefatından sonra bir yıl mürşitsiz yaşadı. Bir yıl sonra Konya’ya gelen Seyyid Burhaneddin, onun eğitimini üstlendi. Düşünceleri, fikirleri şereflendirildiği için Ho­rasan ve Tirmîz’de “Seyyîd-i Sırdan,”[1419] eski kaynaklarda “Muhakkik,” “Fahrü’l-Meczûbîn” unvanıyla meşhur olan[1420] Seyyid Burhaneddin Tirmîzî, Bahaüddin Veled vefat ettikten bir yıl sonra Konya’ya geldi[1421]. O sıralarda Karaman’da olan Mevlâna’yı Konya’ya çağırdı[1422]. Mevlâna, onun rehberliğinde riyazete başladı, nefsiyle savaşa koyuldu[1423]. Seyyid Burhaneddin’in gözetiminde tarikat terbiyesi altında ya­şadığı yıllar Mevlâna’nın zühd ve riyazet bakı­mından zirveye ulaştığı yıllardır. Bu eğitim onu maddî varlıktan sıyırmış, manevî âlemin derin­liklerine sürüklemiştir[1424].

Mevlâna, babasının vefatının ikinci senesin­de, babasının bazı müritleriyle zâhir ilimlerinde derinleşmek ve kemâlini mükemmeliyete ulaş­tırmak için Halep’teki Haleviye Medresesi’ne gitti[1425], burada devrin meşhur âlimlerinden biri olan Kemâleddîn b. Adîm’den eğitim aldı[1426]. Mevlâna, meşhur Hidâye kitabını da Halep’te okumuştur[1427].

Halep’teki üç yıllık tahsilinin ardından Şam’a giden Mevlâna[1428], Şam’da Mukaddemiye veya Berâniye Medresesi’nde ilim tahsiliyle meşgul oldu[1429]. Burada İbn-i Arabî, Sa’deddin Hamevî, Şeyh Osman Rûmî, Evhadüddîn Kirmânî, Sadreddin Konevî gibi şahsiyetlerle gö­rüştü, onların sohbetlerinde bulundu[1430]. Hatta onun Şems’le ilk buluştuğu yer de Şam’dır[1431].

Mevlâna, Halep ve Şam’da yedi yıldan faz­la olmayan bir süre kaldıktan sonra Konya’ya döndü. Konya’ya dönünce, Seyyid Burhaneddin’in emriyle riyazet denilen perhizlere, nefsi ile savaşa başladı. Mevlâna, Seyyid Burhaneddin’in hizmetinde dokuz yıl kaldı[1432]. Seyyid Burhaneddin, ömrünün son demlerini geçirmek üzere Kayseri’ye gitti[1433], 638/1241 yılında bu­rada vefat etti. Haberi öğrenen Mevlâna, Kayseri’ye giderek, Seyyid’in mezarını ziyaret etti. Hocasının kitap ve risalelerinden bir kısmını Sâhib Şemseddin’e hediye etti, bir kısmını da kendisi alıp tekrar Konya’ya döndü[1434].

Seyyid Burhaneddin, ahlâkî olgunluğa erişmiş, sûfîlerin seyr ve sülûkuna ulaşmış, donanımlı bir bilgin, engin görüşlü, ufku geniş bir kişiydi[1435]. Mevlâna’nın, ilim ve irfan bakı­mından yetişmesinde Seyyid Burhaneddin’in ciddi manada tesiri oldu[1436]. Onun vefatından sonra Mevlâna, uyarıcılık ve öğretim kürsü­süne oturdu. 638/1241 yılından, 642/12441245 yılına kadar -yaklaşık beş yılbabasının usullerine uyarak medresede din ilimleri dersi verdi. Onun, 400 öğrencisi vardı. O, devrin fakihleri, zahitleri adedince zikir meclisleri kurardı[1437].

Şems’le karşılaşmadan önce Mevlâna, üzerinde din ve aklın hâkim olduğu ılımlı bir mutasavvıf[1438], dört medresede dersler veren, temkinli, vakur bir âlimdi: Alçakgönüllü, sade yaşamayı seven insanlardan hoşlanıyordu[1439].

Kendisinden önceki şairlerin birçoğunu okuyan Mevlâna, aynı zamanda mütefekkir­lerin birçoğunun eserlerini incelemiş, onların söz ustalığını potasında eritmiş, düşüncelerini kendi düşüncelerine maya yapmış, kendisinden önceki sûfîlerin, kendi meşrebine uygun olanla­rından faydalanmış, onların anlayışlarını, kendi anlayışında yoğurmuş[1440], Şems’le karşılaşma­ya hazır hâle gelmişti.

1.2. Mevlâna-Şems Karşılaşması

Babasının ölümünden sonra Mevlâna, ha­yatının merkezine tedris ve tasavvufu almıştı. Ancak Şems-i Tebrîzî adlı bir dervişin Kon­ya’ya gelerek Mevlâna’yla buluşması âdeta onun hayatında bir dönüm noktası oldu; onun maneviyatında ciddi değişimler oluşturdu[1441]. Bu buluşma, Mevlâna’nın meşhur olduğu bir zamanda gerçekleşti[1442].

Mevlâna’nın Şems’le ilk karşılaşması, Şam’da gerçekleşmişti. Mevlâna ilim öğren­mek için Şam’a gittiğinde Şems’le karşılaşmış­tı. Şems, Mevlâna’nın elini öpüp, “Dünyanın sarrafı beni anla,” demiş başkaca bir söz söy­lemeden ve Mevlâna’nın cevabını beklemeden uzaklaşıp gitmişti[1443].

Şems-i Tebrîzî, bu karşılaşmadan yıllar son­ra 26 Cemaziyelâhir 642/29 Kasım 1244 Cu­martesi sabahı Konya’ya geldi[1444]. Konya’da kaldığı Şekerfüruşan/Şekerciler Hanı ’nın[1445] kapısı önünde otururken medresedeki dersini tamamlayıp evine dönmekte olan Mevlâna’yı gördü[1446], oturduğu yerden kalktı, Mevlâna’nın önünde durdu, katırının gemini sıkıca tuttu ve, “Ey dünya ve mana nakitlerinin sarrafı, Allah adlarının bilgini! Söyle, Muhammed hazretleri mi, yoksa Bâyezîd mi büyüktü?” diye sordu.

Mevlâna, “Hayır, hayır, Muhammed Musta­fa (s.a.s) bütün peygamber ve velilerin başbuğu ve reisidir. Hakikatte büyüklük ve ululuk onundur,” diye cevap verdi.

Şems, “O hâlde, niçin Hz. Mustafa (s.a.s), ‘Ya Rabbi! Seni her türlü eksikten arı duru kı­larım, biz seni lâyık olduğun veçhile bilemedik’ buyurduğu hâlde; Bâyezîd, “Ben kendimi her türlü eksikten arı duru kılarım. Benim şanım ne kadar büyüktür. Ben sultanların sultanıyım’ di­yor?” dedi.

Bunun üzerine Mevlâna, hemen katırın­dan aşağı indi. Bu sorunun heybetinden bir kere bağırıp kendinden geçti. Bir saat kadar o hâlde kaldı. Mevlâna kendine geldikten son­ra, Şems’in elini tuttu, onu, yaya olarak kendi medresesine götürdü. Birlikte bir hücreye girdi­ler, günlerce bu hücreden dışarı çıkmadılar[1447]. Molla Cami, Şems’in sorusunu Mevlâna’nın cevaplandırdığını, bu cevap karşısında Şems’in kendinden geçtiğini rivayet eder[1448].

Bu iki eşsiz denizin buluştukları yere[1449], dalgaların hışırtıları içinde kucaklaşan iki deni­zin birleşmelerine benzetilerek “Merace’l-Bahreyn” denilmektedir. Bu karşılaşmadan sonra Mevlâna, tanıdığımız en büyük İslâm sûfîlerinden biri olmuştur”[1450].

Şemdeddin Muhammed b. Ali b. Melekdâd[1451], 582/1186 yılında[1452] Tebriz’de doğmuştur[1453]. Şehir şehir dolaştığı, yolu tayyettiği için Şemseddin-i Perende/Uçan Şems[1454]; tarikat pirleri ve hakikat Ârifleri de Tebrizli Kâmil der­ler[1455].

Şems, dış görünüşe önem vermeyen, son derece tevazu sahibi, sade bir yaşam tarzını be­nimseyen devrinin kutuplarından birisiydi[1456]; “olgun, olgunlaştıran, söz (kâl), hâl ve de keşf sahibi birisi olarak daima müşahedeye girer, za­manını mücahede ile geçirirdi”[1457]. Tasavvufta birçok makamları aşmıştı. Meşhur olmak gibi endişe taşımayan, hak bildiği yolda korkusuzca yürüyen, inandığı hakikatleri gözünü kırpma­dan söyleyebilen, sorduğu ilginç sorularıyla muhatabını şaşırtan, nükteli, mecazlı konuşan, normalde tevazu timsali olduğu hâlde gururlu, kibirli insanlara karşı son derece mağrur, bazen alaycı, kırıcı bir mizaca bürünen, kendisini ilk görenlere garip gelen[1458], tasavvufî telkinleri ruhî bir ihtiyaç olarak hisseden, kuvvetli bir şahsiyete sahipti[1459].

Şems olgunlaşmak için ilmin de tasavvu­fun da kifayetsizliğine inanıyordu. Esasen o ilimden irfana geçmiş, birçok şeyh ve sûfîyle tanışmıştı. Ancak o aradığını hiç birisinde bu­lamamış, aynı dili konuşabileceği, hâlinden an­layabilecek birisini arıyordu[1460]. Aradığını bu­lamayınca pes etmemiş, kararlı, sabırlı, umutlu bir şekilde aramaya devam etmişti. Bağdat, Şam, Halep, Erdebil şehirlerini dolaşmış, ara­dığını bulamamış, dur durak bilmeksizin tekrar aramaya devam etmişti[1461]. Nihayet gördüğü rü­yalar ve manevî bir ilham pusulası olmuş, onu Konya’ya, Mevlâna’ya getirmişti[1462].

Mevlâna’nın karşısına çıkan Şems, genel hatlarıyla böyle bir derviş idi. Şems, Mevlâna’dan daha önce hiç kimsenin kendisinden istemediği şeyleri; kendisinden önceye ait her ne varsa, onlardan sıyrılmasını, kendi kendi­siyle kalmasını istiyordu[1463]. Babasının sözle­rini okumamasını, sırlar âlemine ait kitaplarla meşgul olmasını, özgün fikirlerini, başkalarının sözlerine feda etmemesini söylüyordu[1464]. Bir anlamda Mevlâna’nın bundan sonraki hayat safhasında bomboş, tertemiz bir sayfa açmak istiyordu. Dîvân-ı Kebîr’deki bazı mısralardan[1465] anlaşıldığına göre Şems bu amacını da gerçekleştirmişti.

Şems’le buluşmasından sonra Mevlâna başka bir merhaleye girmiş, farklı bir kişiliğe bürünmüştür. Mevlâna, Şems’i anladığı an, gönlünü maşukunun, gerçek dostunun hayalin­den başkasına, evinin kapısını da eş dostlarına kapadı. Vaaz minberini, öğretim kürsüsünü terk etti. Hocalığını, ders halkalarını bırakıp tekrar öğrenci oldu; semâ’a girdi, çarha, raksa başla­dı. Kîl-u kâl yerine, ney’in can yakıcı nağmesi­ne, rebabın ruh okşayıcı sesine kulak verdi[1466]. Şems’ten önce Mevlâna’nın gayesi, şiir, sanat, kitaplar, medresedeki öğrenciler, dinin günlük icaplarıydı. Şems’i tanıdıktan sonra tüm bunlar Allah yolunda bir araç hâlini aldı[1467]. Şems’in ona getirdiği şey “her türlü mantıkî dağınıklığın ötesinde, bir başka boyuta açılma, bir perde kal­dırma, ilâhî aşkın sarhoşluğu olayıydı”[1468].

Şems’le Mevlâna arasındaki ilişki, şeyhlik müritlik ilişkisinin ötesinde bir şeydi. Yıkan­mış, silinip arınmış, fitili düzeltilmiş bir Allah çerağı olan Mevlâna’nın; tutuşturulması, yan­ması gerekiyordu. Bu görevi Şems üstlendi, çerağı tutuşturdu, yanını yöresini aydınlattı[1469]. Ne var ki kendisi de yanmaktan kurtulamadı, bu potada ikisi de birlikte yandılar. Mevlâna’nın “Hamdım, piştim, yandım” sözü, bu birlikte yanışın mahsulüdür[1470]. Mevlâna’nın pişmesi, “babasının ve Seyyid Burhaneddin’in feyizli nefesleriyle, yanması da Şems’in nûrlu aynasında gördüğü kendi güzelliğinin aşk ate­şiyle olmuştur”[1471].

Mevlâna’nın dostları, aile fertleri, öğren­cileri ve halk Şems’i anlayamamışlardı. Kim olduğu, nereden geldiği belli olmayan ve Mevlâna’yı kendilerinden koparan bu esrarengiz kişiden şikâyet etmeye başladılar[1472]. Şikâyetle­rin, sızlanmaların sonu gelmeyince, gelişinden itibaren 15 ay, 25 gün Konya’da kalan Şems[1473]; 21 Şevval 643/9 Mart 1246 Perşembe günü an­sızın şehri terk etti. Günlerce aradıkları halde kendisine dair hiçbir iz bulamadılar[1474].

Şems’in gelişi Mevlâna’nın şiir divitini eli­ne almasına sebep olmuştu. Şems’in ansızın kaybolması ve hicran ateşi Mevlâna’yı, şairliği­nin yakıcı devresine soktu[1475]. “Şems’in hasreti Mevlâna’ya kıvamına gelmemiş olan irşadı ve ilahî vuslatı derinden hissettirdi”[1476]. Onun hüz­nünü, ancak Şems’in kendisine Şam’dan gön­derdiği mektup teskin edebildi[1477]. Mutluluğunu mısralara yansıttı[1478].

Hemen Şems’e mektuplar yazıp Konya’ya dönmesini istedi. Şems’in aldığı mektuplar onun gönlünü yumuşattı. Mevlâna’nın, Şems ayrılığı sebebiyle düştüğü hüzne üzülen mürit­leri de yaptıklarına pişman oldular[1479].

Mevlâna, Şems’e bir mektup daha yazarak (4. Mektubu), oğlu Sultan Veled’le Şems’e gönderdi[1480]. Sultan Veled, babasının emriyle yanına 20 kişi alarak yola çıktı. Şam’da Şems’i buldu[1481]. Şam’ da 15 ay kalan Şems[1482], bir ay­lık yolculuktan sonra ikinci kez; 1 Muharrem 645/8 Mayıs 1247’de Konya’ya geldi[1483]. Mevlâna, hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Müritler özür dileyip semâ meclisleri tertiplediler[1484]. Mevlâna kaybettiği ve bulduğu Şems’i tekrar kaybetmek istemiyordu; onu Konya’ya bağla­yabilmek için, evlâtlığı Kimya Hatun’la evlendirdi[1485].

Şems, Şam’dan döndükten sonra, Mevlâna ile kaldıkları yerden devam ettiler; eskisinden daha fazla kaynaşıp birleştiler, gece gündüz birbirleriyle sohbete koyuldular. Mevlâna, medre­sedeki derslerini, camideki vaaz ve sohbetlerini ihmal etti. Onların hâlinden anlamayan, işin iç yüzünü bilmeyenler, yine birtakım dedikodula­ra başladılar. Sonunda bu öyle bir hâl aldı ki, Şems’e karşı halkın ve müritlerin bazı yersiz davranış ve serzenişlerine yol açtı[1486]. Onlar bu iki gönüldeşin aralarını nasıl açacaklarını düşünürlerken, Mevlâna’nın oğlu Alâeddin ile Şems arasında tatsız bir olay meydana geldi. Şems’in, Sultan Veled’e karşı iltifatları dolayı­sıyla Alâeddin’in gönlünde oluşan hoşnutsuz­luk buna eklendi. Aynı topluluk fırsat buldukça Şems’i küçümsemekle meşgul oluyor, kızgın­lığa sebep olan her türlü hareketi eylem hâline dönüştürüyordu[1487]. Şems, bir süre olanlara sab­retti, konuyla ilgili olarak Mevlâna’ya hiçbir şey söylemedi. İş çığırından çıkınca Sultan Veled’e, “Bu defa, izimi hiçbir yaratığın bulama­yacağı şekilde kaybolacağım,” dedi[1488]. Şems, Şam’dan döndükten altı ay sonra[1489] 5 Şaban 645/5 Aralık 1247 tarihinde söylediği gibi izini kaybettirip kayboldu[1490].

1.3. Şems Sonrası Mevlâna

Mevlâna, Şems’in ayrılığından sonra hasret ateşiyle yanıp tutuştu; divaneye döndü. Neyi varsa çalıp söyleyene verdi[1491]. Bir gün, Şems’i gördüğünü söyleyen birine elbiselerini verdi. Mevlâna’ya, “Haberi veren kişinin sözleri ya­landır,” dedikleri zaman; o, “Eğer sözünün doğ­ru olduğuna inansaydım, hayatımı verirdim,” dedi[1492]. Yanı yöresi, sağı solu Şems olmuştu Mevlâna’nın… Aldığı nefesti Şems, damarla­rında dolaşan kandı… Şiir divitiyle dertleşti; mısralara döktü içini dur-durak bilmeksizin. “Sana sitemim var, neden böylesin sevgili? Hastayım, gücüm, kuvvetim yok, ne diye gelip beni görmezsin? Çok sarardığımı, sapsarı ol­duğumu gördün de beni ölü sandın; birisinin eşi dostu olursa nasıl ölür o?”[1493]“Başta sevda yelleri esiyor, gönül elsiz ayaksız kaldı; bütün bu hâllere, gösterdiğin ay, söylediğin sır yüzünden düştüm…”[1494]“Amma haber vermesen de nerelerde olduğunu bilirim; deniz kıyısındasın. Çünkü inci gibi, mücevher gibi gittin…”[1495]

Ayrılık ateşini mısralar söndüremeyince, yollara düştü Mevlâna. Yakınlarıyla birlikte Şems’i aramak için Şam’a gitti. Köşe bucak Şems’i aradılar, ama eli boş Konya’ya döndüler[1496]. Şems’in aşkı canının içerisinde baş gösterince yeniden Şam’a yöneldi. Daha önce gençlik yıllarının birçoğu bu şehirde geçti­ği için Şam’ı iyi tanıyordu. Şam’da da semâ meclisini kurdu. Daima figanla, inlemekle, kararsızlıkla Şems’i her geçtiği sokak ve ma­hallelerde arıyor, fakat bulamıyordu. Çaresiz maiyetindekilerle Konya’ya döndü. Mevlâna bu seyahatlerini 645-1248/647-1250 yılları ara­sında yapmıştır. Bu seyahatlerinde Şam’da ne kadar kaldığı belli değildir[1497]. Sultan Veled’e göre, Mevlâna’nın ikinci kez Şam’a gidişi ilk gidişinden birkaç yıl sonra gerçekleşmiştir[1498].

Şam’da Şems’i arayıp bulamayan Mevlâna, Şems’in öldüğüne kanaat getirmiş ve esasında ayrılığın olmadığını, bedenen ayrı olsalar da ruhen Şems’le birlikte olduğunu vurgulamıştır.

Mevlâna’nın gerçekte Şems’in vücudunda bulduğu manayı, hakikatlerin nûrundan doğan coşkunluk ve devrim günlerini aklî bir yolculuk sayabiliriz. Mevlâna bu yolculuktan, gerçeklere dolmuş bir gönül, lütfun zevki ile dolu bir vücut ile memleketine döndü. Bu gidişin sonuçlarını, sözlerin ipliğine dizdi. Onları, günlerin eteğinde armağan olarak saçtı[1499]. “Tebrizli Şems, baş verdi de sefere çıktı, yola düştü; amma sen bana gene de (şöyle) söyle:‘Güneşin yüzü mü olur, başı mı?’ ”[1500]

Annemarie Schimmel’in ifadesiyle, “Mevlâna’nın Şems için duyduğu ıstırap, Şems için döktüğü kalp kanı, artık yavaş yavaş manevî süte tahavvül olmuştu. Öyle ki bu süt, onun müritlerine şifa ve gıda oldu”[1501].

Mevlâna, Şems’in varlığından ümitsiz, gön­lü onu aramaktan vazgeçtikten sonra Konya’ya dönerek uyarıcılık “irşat-eğitim-terbiye” bina­sını yeni temeller üzerine kurdu. Her ne kadar camilerde vaaz etmek, medresede öğretim yap­mak gibi resmî vazifeleri bıraktıysa da yine, bü­tün gönül sıcaklığıyla eksik olanların, nakısla­rın bütünlenmesine, dervişliğe intisap edenleri uyarıcılığa koyuldu. Gazel, semâ, şiir gibi va­sıtalarla lâtif tabiatlıları, iyi huy sahiplerini in­sanlığın inceliğine aşina ediyor, vakitli vakitsiz emirleri, fakirleri, Müslümanları, diğer dinler­den olanları beraberliğe, dostluğa, yol göstere­rek amacın ululuğuna çağırıyordu[1502]. Mevlâna, önceleri muayyen gün ve yerde vaaz ederken, Şems’ten sonra hatırından çıkamadığı kişilerin ricasıyla sadece birkaç kez vaaz etmiştir[1503].

647/1249-1250 yılından, vefatına kadar -23 yıl- ilâhiyat bilimleriyle uğraşan Mevlâna, Mut­lak Kemal’in, ilâhî güzelliğin cilvelerinde özü­nü yitirmiş olduğundan, pirlerin ve şeyhlerin usulü olan el tutuculuk, destgirlik (arkalama) ve dervişlerin uyarımı ile ilgilenmedi. Bu işler için kendisinin en seçkin arkadaşlarından birini görevlendirdi. O ilk olarak şeyh Selâhaddin’i, şeyhlik ve önderlik işiyle görevlendirmiştir[1504].

Hak vasıllarıyla aşk kâmillerinin zincirine kendisini kaptırmış, gönlünü vermiş olan Mevlâna, bütün dostlarından yüz çevirerek Selâhaddin’e bağlandı[1505], onu Şems’in yerine koydu: “Şemseddin, o atsız, eğersiz padişah budur… Ne diye uyuduk biz, gene geldi işte. Elbisesini değiştirdi de yüzünü göstermek, salına salına yürümek için gene geldi.”

Dostlarına da şöyle söyledi: “Benim dünya­da kimseden pernam yok. Sizinle de işim yok; hepiniz Selâhaddin’in çevresinde toplanın. Ba­şımda şeyhlik sevdası yok benim; hiçbir kuş, benimle beraber uçamaz.”[1506]

Şeyh Selâhaddin, Seyyid Burhaneddin’in müritlerindendi[1507]. Ümmî olan (okuma yaz­ma bilmeyen) Selâhaddin, vaktini Konya’da zerkûblukla (kuyumculukla) geçiriyordu. Zâhirî ilimlerle ilgisi yoktu. Mevlâna, Şems’e karşı duyduğu aynı aşkı, gönül bağlılığını ona da duyuyordu. Sükûnetli, yumuşak huylu bir kimse idi[1508]. Tasavvufa girdiği andan itibaren eminlik ve dindarlık ile meşhur olmuştu[1509].

Selâhaddin’in her şeyden sıyrılıp Mevlâna’ya yönelmesinin sebebi şu olaydan sonra olmuştur: Bir gün Mevlâna, onun dükkânının önünden geçiyordu. Büyük bir heyecan içinde, istiğrak hâlindeydi. Selâhaddin’in dükkânından gelen ahenkli çekiç seslerini işitince, dükkâ­na girdi, zevk ve şevk içinde semâ’a başladı. Selâhaddin, Mevlâna’nın hareket ve semâ’ının, kendi çekiç seslerinin ahengine uyduğunu gö­rünce, altınlarının zarar görmesine aldırmadan vurmaya devam etti[1510]. Mevlâna, öğle nama­zından ikindi namazına kadar semâ’ı sürdürdü. Semâ anında şu gazeli okuyordu: “Bu kuyum­cunun dükkânında bir hazine çıkmış/O ne suret, o ne mana ve o ne güzellik.”[1511]

Semâ bitince, Selâhaddin’in elinden tutup dışarıya çıkardı; onunla sohbet etti. Selâhaddin, kendi iç aynasının parladığını, nefsinin olgunluğunun Mevlâna’ya can-ı gönülden bağ­lanmakla mümkün olacağını düşündü ve onun müridi oldu[1512]. Mevlâna da Şems’le yaptığı aşk pazarlığını onunla tekrar eline aldı. On yıl kadar yine onunla sohbet ve dostluk etti. “Ârif kim­dir?” diye sordular, cevap verdi: “Ârif odur ki senin sırrından söz söyler ve sen susarsın. İşte buna benzeyen insan Selâhaddin’dir”[1513]. Mevlâna, bundan sonra Şems’i aramaktan vazgeçti. Mevlâna’nın coşkunluğu onunla yatıştı; bütün o zahmet, dedikodu, esenliğe dönüştü. Çünkü Selâhaddin’in irşadı bir başka çeşitti; ihsanı, keremi, herkesten fazlaydı. Erenlerden, yıllarca elde edemediğini insan, ondan bir solukta elde ederdi. Dudaksız damaksız söyler, can incisini sözsüz delerdi[1514].

Manevî yönden Şeyh Selâhaddin’e ilgi ve yakınlığı tam olan Mevlâna, oğlu Sultan Veled’i Şeyh Selâhaddin’in kızı Fatma Hatun’la evlendirdi[1515]. Daha önce Mevlâna’yla Şems’in dostluğunu kıskananların kıskançlıkları yine had safhaya vardı. Şems’e gösterdikleri tepki­yi ona da gösterdiler[1516]. Onların ileri geri ko­nuşmalarını öğrenince o da Mevlâna da kızdı, onlardan yüz çevirdiler, tümünü sohbetlerinden uzaklaştırdılar. Bir süre sonra onlar hatalarını anlayıp Mevlâna’dan özür dilediler. Mevlâna onları affedip tekrar sohbet meclislerine davet etti. 1517.

Mevlâna’yla Selâhaddin arasındaki bu dost­luk on yıl bu şekilde devam etti. Bir gün Selâhaddin ansızın hastalandı[1518], Muharrem ayının başında 657/Aralık 1258’de vefat etti ve Bahaüddin Veled’in türbesi civarına defnedildi[1519].

Şeyh Selâhaddin’in vefatından sonra, Mev­lâna’nın muhabbeti ve onun halifeliği Hüsameddin Çelebi’ye geçti[1520]. O da Mevlâna’nın sağlığında 10 yıl bu görevini sürdürdü[1521]. Onun künyesi, Şeyh Hüsameddin Hasan b. Muhammed b. el-Hasan b. Ahi Türk olarak verilmektedir[1522]. Babası Ahi Muhammed, ahilerin başkanıydı. Babasının vefatından sonra Ahiler onu başkan yapmak istediler. Onun başkanlıkta gözü yoktu; hepsini azat etti. Yanında kalanlar­la birlikte Mevlâna’ya giderek biat etti[1523].

Mevlâna’nın şiirlerinde ve Tezkerelerde onun adına izafe edilen “Çelebi” kelimesi, Hüsameddin’in bir unvanıdır. Bu unvan, “seyyidim, efendim” kelimesini yalnız birisine tahsis etmek suretiyle Hüsameddin’e mahsus olmuştur[1524]. Mevlâna, bazen Hüsameddin’e “Hasan” ismiyle hitap ederdi[1525]. Mesnevî’nin ön sözünde ve hemen her cildinde Mevlâna; “aşk hazinelerinin anahtarı,” “yeryüzü define­lerinin emini,” “vaktin Bâyezîd’i,” “zamanın Cüneyd’i” diyerek ona iltifatlarda bulunmuş, onu bazen ziyaya, bazen güneşe, bazen yıldıza benzetmiştir[1526].

Mevlâna’yla Hüsameddin’in samimiye­ti başkalarını kıskandıracak boyuta ulaşmıştı. Esasen Mevlâna bunun farkındaydı ve bu iliş­kinin zedelenmemesi için, “Ey Hüsameddin! Sana haset edene ruh verme de can çekişip dursun[1527], uyarısını yapmıştı.

Sultan Veled, Mevlâna’yla Hüsameddin Çe­lebi arasındaki ilişkiyi ve bunun insanlara yap­tığı tesiri şöyle anlatır: “O, Hüsameddin’den razıydı; ona binlerce seçilmiş define bağışlamıştı…”[1528]

Bu kaynaşmışlık neticesinde Mesnevî gibi bir şaheser doğdu. Mesnevî, ruhlarının telleri aynı havayı terennüm etmek için akort edil­miş bu iki gönül erinin ortaya çıkardıkları bir şaheserdir. Mesnevî’nin yazılışına Hüsa­meddin Çelebi vesile oldu. Dervişler arasın­da Senâî’nin İlâhînâmesi, Ferîdüddîn Attâr’ın Mantıku’t-Tayr ve Musîbetnâmesi gibi didak­tik tarzda yazılan eserlerin çok beğenildiğini gören Hüsameddin Çelebi, sülûk âdâbını ve tasavvufî hakikatleri dervişlere telkin edebile­cek bir mesnevî yazmasını ve o zamana kadar yazılan gazeller bir hayli yekûn tuttuğu için, biraz da mesnevî cihetine gitmesini Mevlâna’dan rica etti. Mevlâna da Mesnevî mukad­dimesinden 18 beyti içeren bir yaprağı çıkara­rak, kendisinin de bunu düşündüğünü söyledi. Bunun üzerine Mesnevî’nin nazmına başlandı. Akşamdan şafak sökünceye kadar Mevlâna yazıyor, yazılanları yüksek sesle Hüsameddin ona okuyordu. Birinci cilt tamam olunca Hüsameddin’in eşi vefat etti. Mesnevî’nin yazımına iki yıllık bir ara verildi. İki yıldan sonra tekrar Mesnevî’nin nazmına devam edildi. Yaklaşık yedi sekiz senelik hummalı bir çalışma sonun­da altı ciltlik muazzam bir abide -Mesnevîmeydana geldi[1529].

Mevlâna, Mesnevî’nin yazılmasında Hüsameddin’in yaptığı fedakârlıklar dolayısıyla Mesnevî’ye, “Hüsam’ın Kitabı” demiş ve ken­disini de Hüsameddin’in dudakları arasındaki neyden dökülen “onun meydana getirdiği dertli mûsikî” ye benzetmiştir[1530].

Şeyh Selâhaddin’in vefatından sonra halife olan Hüsameddin Çelebi’nin Mevlâna’ya olan bu muhabbeti, ancak 10 yıl devam edebildi. Mevlâna Refîk-i A’lâ’ya kavuştu.

1.4. Mevlâna’nın Son Günleri ve Vefatı

Mevlâna, 1273 yılı Kasım ayının 9. günü ansızın hastalandı. Hastalığı 40 gün sürdü. Selçuklu Sarayının iki meşhur doktoru Tabip Ekmelüddin ile Tabip Gazanferî onunla yakın­dan ilgilendiler, fakat hastalığı bir türlü teşhis edemediler. Mevlâna’nın rahatsızlığı yüksek humma ve nabzındaki intizamsızlıktı; hastalığı süresince şuurunu, hafızasını ve tedaisini (çağ­rışım kudretini) kaybetmemişti[1531].

Şeyh Sadreddin Konevî ve devrin ileri ge­lenlerinden bir grup, onun ziyaretine geldi. Şeyh Sadreddin, Mevlâna’ya, “Allah acil şifa­lar versin. Sıhhat bulacağını umuyorum. Çünkü sen âlemin canısın,” dedi. Mevlâna, “Bundan sonra Allah sizlere şifa versin. Âşık ile maşuk arasında kıldan bir gömlekten başka bir şey kalmamıştır. Nûrun nûra kavuşmasını istemez misiniz?” diye cevap verdi[1532]. Hastayken ken­disini ziyarete gelen bir dostuna da, “Benim gitmemden kederlenmeyin. Çünkü Mansûr’un nûru yüz elli yıldan sonra Şeyh Ferîdüddîn Attâr’ın ruhunda tecelli etti ve onun mürşidi oldu. Hangi hâlde olursanız olun, benimle olun ve beni yâd edin…”[1533] dedi.

Hayatının son günlerinde Mevlâna’nın, elli iki dirhem borcu vardı. Borcunun ödenmesini ve borç aldığı kişiden helâllik dilenmesini iste­di. Alacaklı kendisine verilen parayı almadı ve hakkını helâl ettiğini söyledi[1534].

Mevlâna hasta yatarken yedi gün yedi gece korkunç deprem oldu. Evlerin ve bahçelerin bir çoğunun duvarları yıkıldı. Yedinci depremde dostları feryat ederek Allah’tan yardım diledi­ler. Mevlâna, “Evet! Zavallı toprak, yağlı bir lokma istiyor. Bunu vermek lâzımdır,” dedi[1535] ve şu vasiyeti yaptı:

“Gizli ve aşikâr her yerde Allah’tan korkma­nızı vasiyet ederim. Az yemenizi, az uyumanızı, hata ve günahlardan kaçınmanızı, oruca devam etmenizi, namazları kılmanızı, her zaman şeh­veti terk etmenizi, bütün yaratıklardan cefayı gidermenizi, sefih ve avamlar (aşağı tabaka) ile oturmayı terk etmenizi, iyi, dürüst, takva sahibi kimselerle arkadaşlık yapmanızı vasiyet ede­rim. İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olanıdır. Sözlerin en hayırlısı en az olanı, fakat manada en verimli olanıdır. Tek olan eşsiz Al­lah’a hamdederim.”[1536]

Çelebi Hüsameddin’in, “(Cenaze) namazı­nızı kim kıldırsın?” sorusuna da, “Şeyh Sadreddin,” cevabını verdi[1537]. Mevlâna’nın hanımı Kira Hatun, “Keşke dört yüz sene yaşasaydın da âlemi hakikatlerle doldursaydın?” dedi. O, “Biz, Firavun muyuz, Nemrut muyuz? Biz yer­yüzüne çok yaşamak için gelmedik, biz dünya zindanına hapsedilmişiz. Pek yakında Hz. Peygamber’in meclisine ulaşacağız. Eğer çaresiz­lerin uyarıcılık görevi ile vazifelenmemiş olsay­dık, bir an bile bu toprak dünyasında oturmaz­dık,” dedi[1538].

Hastalığının 40. gecesiydi[1539]. Sultan Veled, o günlerde çok çalışmaktan, üzüntüden ve uykusuzluktan dolayı son derece zayıflamıştı. Mevlâna, son günlerde çok çalışmaktan, üzüntü ve uykusuzluktan dolayı yorgun, bitkin düşen oğlu Sultan Veled’e, “Bahaüddin, ben iyiyim, git yat; biraz dinlen,” dedi. O gittikten sonra Mevlâna şu mısraları terennüm etti, Çelebi Hüsameddin de kanlı gözyaşlarıyla Mevlâna’nın son gazelini yazdı[1540]: “Git başını yastığa koy; beni yalnız bırak. Geceleri dolaşan ben kalbi harab belâya tutkunu bırak. Biz geceleri sabah­lara kadar sevda dalgaları içindeyiz. İstersen gel bizi bağışla, istersen cefa et.”… “O güzel­ler şahına, vefa etmek vacib değildir…”[1541]

Mevlâna, 5 Cemaziyelâhir 672/17 Aralık 1273 Pazar günü vefat etti[1542]. Ertesi gün teç­hiz ve tekfin hazırlıkları yapıldı. Onu devrin ileri gelen fakihlerinden imam İhtiyareddin yıkadı[1543]. Mevlâna’nın vasiyeti gereği cenaze namazını Şeyh Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Şeyh Sadreddin cemaatin önüne geçmek için ilerleyince birdenbire ona bir hıçkırık geldi, bir müddet kendinden geçti. Bunun üzerine cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı[1544].

Mevlâna’nın tabutunu gören halk hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı[1545]. Cenaze defnedilmek üzere götürülürken farklı din ve milletten kalabalık bir halk kitlesi eşlik etti[1546].

Kadı Siraceddin, Mevlâna’nın türbesinin karşısında şu beyitleri okudu: “Keşke ecel dike­ni senin ayağına battığı o gün, dünya helâk kı­lıcını benim başıma vursaydı da dünyayı sensiz görmeseydi. Toprak başıma olsun! Senin meza­rının toprağı üzerinde duran ben miyim?”[1547]

Halk kesiminden, âlimlere, şeyhlere, devlet erkânına kadar tüm Konya’yı saran bu yas 40 gün sürdü[1548].

Mevlâna, babasının yanına defnedildi. Ayrı­ca onların yanına Mevlâna hanedanına mensup kişilerle dostlarından elliden fazla kişi de defnedilmiştir. Bahaüddin Veled ile Mevlâna’nın medfun olduğu yer, önce Sultan Bahçesi adıyla biliniyordu. Bahaüddin Veled Konya’ya gelin­ce, “hanedanımızın kokusu bu yerden geliyor” demişti. O zaman Sultan Alâeddin burayı ona bağışladı. Sonradan buraya İrem Bahçesi (Cen­net Bahçesi) adı verildi. Mevlâna’nın vefatın­dan sonra Konya ileri gelenlerinden Alâmeddin Kayser, Mevlâna’nın türbesini yapmak üzere 30.000 dirhem verdi. Muîneddin Pervane de ona 80.000 dirhem yardım etti. Sonra 50.000 dirhem daha verdi[1549].

Mimarlık görevi Tebrizli Bedreddin’e ve­rildi. Mevlâna kış başlangıcında vefat ettiği için Türbe’nin yapımına 1274 baharında baş­lanmış, mevsim sonunda tamamlanmıştır[1550].

Bu suretle Yeşil Kubbe (Kubbe-i Hadrâ) de­nilen Mevlâna Türbesi yapıldı. Âdet olduğu üzere onun kabri başında daima birkaç mesnevîhan ile hafız bulunurdu. Eflâki bunlardan biriydi[1551].

Mevlâna, iki evlilik yapmış bu evliliklerden dört çocuğu dünyaya gelmiştir. Karaman’da 18 yaşındayken, Semerkantlı Hoca Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun’la evliliğinden; Sultan Veled olarak şöhret kazanmış olan Bahaüddin Muhammed ile Alâeddin Muhammed doğdu. Alâeddin Muhammed, 624/1227 yılın­da doğmuş 660/1262 yılında vefat etmiştir[1552]. Muhammed Alâeddin Çelebi’nin zevcesi Sahib Fahreddin Ali’nin kızı Kira Hatun’dur[1553]. Mev­levîlik tarihinde, Mevlâna’nın çocukları arasın­da en meşhur olan Sultan Veled’dir (Bahaüddin Veled). Mevlâna ailesinden Mevlevîliği temsil eden “çelebiler”, onun soyundan gelmişler­dir[1554]. O, 25 Rebîülâhir 623/16 Nisan 1226 yı­lında Karaman’da doğdu. Mevlâna, ona baba­sı Bahaüddin’in adını verdi. Fakat Bahaüddin daha sonra Sultan Veled unvanı ile şöhret oldu. Sultan Veled öğrenim çağına gelince, Mevlâna onu, kardeşi Alâeddin ile tahsil için Şam’a gönderdi. Naklî bilimler konusunda kendisini yetiştirdikten sonra, bütün hayatını tasavvuf şeyhlerinin hizmetinde, ilâhî mârifetlerin yayıl­masında, babasının makamlarının anılmasında, ders okutmakta sarf etti[1555]. Sultan Veled Selâhaddin’in kızı Fatime Hatun’la[1556] evlendi[1557]. Sultan Veled, 10 Receb 712/15 Kasım 1312 Cumartesi günü vefat etti. Babası gibi manzum ve mensur eserler yazdı. Dîvân, Veled-Nâme, İbtidâ-Nâme ve Maârif adlı eserleri babasının eserleri gibi şaheser niteliğinde değilse de o döneme ait verdiği bilgiler açısından önemli sayılır[1558].

Mevlâna’nın, ikinci eşi Kira Hatun’dan da bir erkek, bir kız; iki çocuğu doğdu. Sarayın ha­zinedarlığını yapan Muzafferüddin Emir Âlim Çelebi, 6 Cemaziyelevvel 696/2 Mart 1297’de vefat etti. Kız kardeşi Melike Hatun “efendipula” yani “Hüdâvendigârzâde” diye anılır­dı. Melike Hatun’un kocası Hacı Şihabeddin-i Ruganî-i Karamîd idi. Melike Hatun, 12 Şaban 703/20 Mart 1304’te vefat etti. Bunların anne­leri Kira Hatun ise 13 Ramazan 691/28 Ağustos 1292’ de vefat etmiştir[1559].

Hayatı baştanbaşa çalışıp çabalamakla, ma­nevî eserler meydana getirmekle geçen Mevlâna, ardında ölümsüz eserler bırakmıştır. Eser­lerinin sayımını yapmak, çağdaşları bilginlerle, kendinden sonra gelen sûfîler üzerindeki etki­lerinin derecesini tanımak güçtür. Mevlâna’nın ağzından çıkan sözleriyle şifahen öğrettikleri­nin hepsi kaydedilmemiş olduğundan çoğunun kaybolması ihtimali mevcuttur[1560].

Mevlâna’nın eserlerini; manzum ve mensur olarak iki kısma ayırabiliriz:

Manzum eserleri, Gazeliyat (Dîvân-ı Kebîr ve Dîvân-ı Şemsü’l-Hakâyık adlarıyla da zikre­dilir), Mesnevî ve Dîvân-ı Rubaîyat (Rubaîler Dîvânı)’dır.

Mensur eserleri ise, Fîhi Mâ Fîh, Mecâlîs-i Seb‘a (Yedi Meclis) ve Mektûbât-ı Mevlâna (Mevlâna’nın Mektupları)’dır[1561].

Tıraşnâme, Hırka-i Kâmil, Habnâme, Aşknâme ve bazı küçük risalelerin Mevlâna’ya ait olduğu iddia ediliyorsa da bu iddialar sağlam deliller dayanmamaktadır[1562].

Mevlâna’nın bütün eserleri bir tümdür. Dîvân ’ındaki bazı şiirler dışında, hiçbir eserin­de, bir başka eserindeki fikrini nakzetmez. Bu da eserlerini oluş devresinde değil, olgunluk devresini idrak ettikten sonra verdiğini göstermektedir[1563].

2. Mevlevîlik

Mevlevîlik, Mevlâna Celâleddin Rûmî’nin vefatından sonra onun görüşlerini ve tasavvufî düşüncelerini yaygınlaştırmak, takipçilerinin sayısını çoğaltmak amacıyla kurulan tarikattır. Bu tarikat Mevlâna’nın sağlığında mevcut de­ğildi, kendisinin böyle bir talebi de olmamış­tı. Mevlevîlik, Mevlâna’nın vefatı sonrasında özellikle oğlu Sultan Veled’in gayretleriyle oluşturuldu.

2.1 Mevlevîliğin Teşekkülü

Mevlâna’ya, hastalığı sırasında, “Hz. Mevlevî’nin halifeliğine kim uygundur?” diye so­rulduğunda, o, “Hakk’ın halifesi, zamanın Cüneyd’i, bizim Çelebi Hüsameddin’imizdir,” ce­vabını vermişti. Bu soru ve cevap üç defa tekrar edildi. Sonra, “Bahaüddin Veled (oğlu Sultan Veled) için ne dersiniz?” diye sordular. Mevlâna, “O, pehlivandır, vasiyete muhtaç değildir,” dedi[1564].

Mevlâna, bu sözleriyle halifeliğini yapacak kişinin Hüsameddin Çelebi olduğunu açıkça ifade etmişti. Buna rağmen, Mevlâna’nın ve­fatından sonra halifelik konusunda ihtilâf çık­tı. Bazıları, “Hüsameddin Çelebi, Mevlâna’nın sağlığında imamlık ve halifelik yapan kişiydi. Şimdi de onun halifeliğine biat edelim,” dedi­ler. Bazıları da “Her ne kadar bu fikir isabetliyse de; velilerin sultanı Bahaüddin Sultan Veled, Mevlâna’nın ilim ve nesil bakımından varisi, ulu velilerin sevgilisi, ilâhî bilgileri ve incelik­leri şerh eden, sonsuz sırları telkin edendir,” di­yerek Sultan Veled’in halife olması gerektiğini söylediler[1565].

Sultan Veled’in halife olmasını isteyenler­den Kerrake Hatun, Sultan Veled’e, “Babanın yerine sen halifelik yap, çünkü o tahta ve öyle bir talihe sen daha lâyıksın; niçin yerini Hüsameddin Çelebi’ye bırakıp hakkından feragat ediyorsun?” dedi. Sultan Veled, “Çelebi’nin ba­bası tarafından seçildiğini, ona asla muhalefet etmeyeceğini, ona itaat etmemekten utandığı­nı” söyledi[1566].

Sultan Veled’in halife olması konusundaki isteklerden haberdar olan Hüsameddin Çelebi, Mevlâna’nın vefatından yedi gün sonra bütün müritleriyle Sultan Veled’e geldi, iltifat etti, “Bundan sonra babanın yerine senin oturmanı, müritlere doğru yolu göstermeni, hakikî şey­himiz olmanı ve sırların feyizlerini insanlara taşırmanı ve ben de senin üzengin yanında gaşiyeni taşıyarak sana hizmet ve lalalık etmeyi istiyorum,” dedi.

Sultan Veled, bu teklifi kabul etmedi, “Sofi hırkaya, yetim de sanata lâyıktır. Sen babamın zamanında halifemiz ve arkadaşların ulusu ol­duğun gibi bu asırda da halifemiz ve büyüğümüzsün ve öyle bir Hüdavendigâr’ın yadigârı­sın. Bizim padişahın vasiyeti veçhile taht ve ha­lifelik senindir,” dedi[1567]. Böylece Hüsameddin Çelebi, halifelik makamına geçti. Hüsameddin, şeyhlerin vazifelerinden olan terbiye, şefkat, müritlerin gönüllerini temiz hâle getirme gibi sülûk yoluna ait ne varsa, hepsini yerine getirdi. Mevlâna’nın âdetlerini tamamıyla uyguladı[1568]. Mevlâna’nın vefatından sonra 11 yıl halifelik yapan Hüsameddin Çelebi, 22 Şaban 683/3 Ka­sım 1284 Çarşamba günü vefat etti[1569].

Hüsameddin Çelebi’nin vefatından sonra halk, Sultan Veled’e, “Babam, Hüsameddin’i halife yapmıştı, diyerek daha önce bahaneler ileri sürmüştün. Şimdi Hüsameddin de vefat etti. Artık mazeret gösterme de babanın yerine otur, şeyhimiz ol,” dedi. Sultan Veled onların teklifini kabul ederek[1570], ilk tarikatlaşma faaliyetlerini başlatan Hüsâmeddin Çelebi’den son­ra 691/1292 yılında irşad makamına geçti[1571].

Onun tarikatın başına geçmesiyle Mevlevî­lik yeni bir sürece girdi. Mevlâna’nın etrafında olanlar onun çevresinde toplandılar. Tarikata getirdiği bu canlılıkta onun teşkilatçılık yönü, aldığı köklü eğitim ve şairliği etkin rol oynamıştır[1572]. Sultan Veled, Mevlevî tarikatını ku­rup esaslarını belirledi[1573]. Bu bağlamda vecd, semâ, aşk ve mûsikî unsurlarını bir bütünlük hâline getirdi. Hüsameddin Çelebi’yle başlayan Mesnevihanlığı sistemleştirdi, semâzenlerin ve mutribin düzenini kurdu[1574]. Siyasî ve içtimaî çalkantıların yaşandığı Anadolu’da babasının görüşlerini yayabilmek amacıyla Moğollarla, Selçuklu yöneticileriyle ve Türkmen beyleriyle iyi ilişkiler kurdu. Tekkesi olmadığı için babası ve Hüsameddin Çelebi gibi medresede, mescidde, kapalı mekânlarda ve evinde veya kendisi­ne tâbi olanların evlerinde zikir, semâ sohbet meclisleri kurdu. Mevlevîliğin Konya dışına da yayılması için yetiştirdiği halifelerini Amasya, Kırşehir ve Erzincan’a göndererek buralarda zâviyeler kurdu[1575].

Mevlâna anlayışını yaşatmak amacıyla ku­rulmuş, ancak ismi verilmemiş Sultan Veled etrafındaki birleşen topluluğa çoğunlukla Sul­tan Veled’e izafeten Veledî deniliyor, bazen de Mevlâna’ya nispetle Mevlevî deniliyordu[1576]. Eflâkî, Mevlânâ’nın tarikat silsilesini Burhâneddin Tirmizî, babası Bahâeddin Veled, Serahsî, Hatîb-i Belhî, Ahmed el-Gazzâlî, Ebû Bekir en-Nessâc, Muhammed ez-Zeccâc, Cüneyd-i Bağdâdî, Serî es-Sakatî, Ma’rûf-i Kerhî, Dâvûd et-Tâî, Habîb el-Acemî, Hasan-ı Basrî vasıta­sıyla Hz. Ali’ye ulaştırmaktadır. Mevlânâ’dan sonraki kendi dönemine kadar olan silsileyi de şu şekilde vermektedir: Şems-i Tebrîzî, Hüsâmeddin Çelebi, Sultan Veled, Ulu Ârif Çele­bi, Şemseddin Emîr Âbid, Selâhaddin Zâhid, Hüsâmeddin Vâcid, Emîr Âdil Çelebi[1577].

Mevlevîlik tarikatı ilk sıralarda Anado­lu’daki diğer tarikatlar gibi âdâb ve erkânı belirlenmiş, tekke düzeni kurulmuş bir tarikat değildi[1578]. Mevlevîliğin teşekkülünden önce Anadolu’da yayılma imkânı bulan daha sonra Bektaşîlik ve Mevlevîlik içinde eriyen Türk derviş tarikatı Kalenderîlik mevcuttu. Merkez­leri Anadolu’nun dışında olan ancak Moğol sal­dırıları sebebiyle Anadolu’ya gelen Kazerûnî dervişleri Mevlevîlik karşısında tutunamamış­lardı. Sadreddin Konevî’nin temsil ettiği Ekberiye tarikatı ise felsefi yönü ağır olduğu için geniş çevrelere yayılma imkânı bulamadı[1579].

Yaklaşık olarak 30 yıl halifelik yapan Sul­tan Veled, 10 Receb 712/15 Kasım 1312 Cu­martesi günü 86 yaşında vefat etti. Sultan Veled’in; Emir Celâleddîn Feridun Ârif Çelebi, Emir Şemseddin Âbid Çelebi, Emir Selâhaddin Zâhid Çelebi, Emir Hüsameddin Vâcid Çelebi adlarında dört oğlu vardı. Sultan Veled’in ve­fatından sonra yerine, o sırada 40 yaşında olan büyük oğlu Ulu Ârif Çelebi geçmiştir[1580].

Sultan Veled’in yerine oğlu Ulu Ârif Çelebi’yi bırakması Mevlevîlik tarihinin dönüm noktalarından birini oluşturmaktadır. Ulu Ârif Çelebi’yle birlikte Mevlevîlik “çelebi” unva­nıyla anılan Mevlânâ soyundan gelen şeyhler tarafından temsil edilmiş ve Mevlevîliğin mer­kezi Konya olmuştur[1581]. Sultan Veled ve Ulu Ârif Çelebi’den itibaren yirmi altı kişi çelebilik makamına ulaşmıştır[1582].

Kaynakların verdiği bilgilere göre Ulu Ârif Çelebi, henüz babasının sağlığı döneminde Mevlevîliğin yayılması için başta Anadolu ol­mak üzere birçok vilâyete propaganda amaçlı seyahatler yapmıştır. Moğol hakimiyetindeki Sivas, Tokat, Bayburt, Erzurum gibi Selçuklu şehirlerine Irak, Merende hatta iki kez Moğol­ların başkenti Sultaniye’ye seyahat etmiş, bura­daki ileri gelenlerle irtibat kurmuştur[1583].

Gittiği hemen her yerde bir zâviye kurarak Mevlevîliğin yayılmasına büyük katkı sağlayan Ulu Ârif Çelebi, Anadolu’da Türkmen beyle­riyle de diyalog kurmuştur. Afyon ve Kütahya gibi stratejik önemi olan şehirlerde Mevlevî dergâhı kurulmuştur. Germiyanoğlu I. Yakup Bey’in ona mürit olması ve Kütahya’daki ara­zilerini ona bağışlaması bu seyahatlerin tesirini göstermektedir[1584].

Ulu Ârif Çelebi’nin seyahatleri Kastamonu, Denizli, Kütahya, Birgi gibi önemli beylik mer­kezlerini de içine almış, I. Yâkup Bey’den baş­ka Türkmen beylerinden Germiyan Emîri Alişiroğlu, Aydınoğlu Mehmed Bey de onun müridi olmuş, topraklarında Mevlevîliğin yayılması için gayret etmişlerdir[1585]. Onun müritlerinden Kalemioğlu Ahî Mehmed Bey’in 1310-1320 yılları arasında kurduğu Karaman Mevlevî Zâviyesi, Karamanoğulları’ndan Mevlevî Mirza Halil Yahşi Bey ile Alâeddin Ali Bey tarafından yenilenmiş, Manisa Mevlevîhânesi 770/13681369 yılında Saruhanoğlu İshak Çelebi tara­fından ve Antalya Mevlevîhânesi de (779/1377 civarı) Tekeoğlu Mehmed Bey tarafından tesis edilmiştir. Amasya, Kırşehir ve Erzincan’da ise mevlevîhâneler halifeler tarafından kurulmuş ve bunların açıldıkları yerlerde iktidarların mü­samahası, hatta yardımı ile birer de vakıf oluşturulmuştur[1586].

Ulu Ârif Çelebi 5 Kasım 1320 yılında 48 yaşında vefat edince kardeşi Şemseddin Emir Abid Çelebi Mevlâna Dergâhının dördüncü şeyhi oldu. O, 1335’li yıllarda dergâh işlerini yeniden düzenledi. Karamanoğlu beylerinin destekleriyle Türbe’de ve Dergâh’ta tadilatlar yaptırdı. 3 Temmuz 1338 yılında vefat edince şeyhlik makamına Hüsameddin Vacid Çelebi geçti. Ancak şeyhliği sadece dört yıl sürdü; 7 Şubat 1342 yılında vefat etti. Bu tarihten 1421 yılına kadar Karamanoğulları himaye­sinde olan Konya’da Karamanoğulları bey­leri tarikata her türlü desteği vermişlerdir. II. Ârif Çelebi’nin ölümünden sonra yerine ge­çen Pir Âdil Çelebi 39 yıl şeyhlik yapmıştır. O, Mevlevî tarikatının ikinci kurucusu kabul edilmektedir. Onun “Pir” olarak anılması da bu sebeptendir. Pir Âdil Çelebi, Mevlevî tarikatı­nın bir anlamda anayasasını yapmıştır. Tarikat kuralları onunla kökleşmiş, en ince teferruatına kadar kurumlaşmıştır. Onun zamanında da Konya Karamanoğulları’nın elindeydi; ancak Osmanlı Karamanoğulları çatışmasında Os­manlılar daha avantajlı idi[1587].

Sultan Veled’in kızı Mutahhara Hatun’la Süleymanşâh’ın evliliğinden doğan ve daha sonra Yıldırım Bayezid’in hanımı olan Devlet Hatun vasıtasıyla Osmanlı sultanları Mevlevîlere yakınlaşmıştır[1588]. Mevlevîliğin yayılışın­da, çelebilik makamından hilâfet alan Mevlevî şeyhleri ile Mevlânâ soyunu Sultan Veled’in kızı Mutahhara Hatun kolundan sürdüren ve “inâs çelebisi” olarak bilinen Mevlânâ ailesinin diğer kanadına mensup şeyhlerin rolü Konya çelebilerinden daha fazladır[1589].

Osmanlıların kuruluş aşamasında herhan­gi bir yerde Mevlevîhane ve Mevlevî şeyhi mevcut değildi. Osmanlı Devleti’nde ilk Mevlevîhane, II. Murad’ın Edirne’de 1435 yılında Muradiye Camiinin yanında yaptırdığı Mevlevîhâne’dir[1590]. Bundan sonra II. Murad’ın emirlerinden Yahşi Bey Tire Mevlevîhânesi’ni kurmuştur. Tarikatın âdâb ve erkânı aynı dö­nemde Konya’daki çelebilerden II. Pîr Âdil Çe­lebi tarafından düzenlenmiştir[1591]. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’un fethinden sonra kilise­den çevirttiği Kalenderhane Camii bir süreliği­ne Mevlevî zâviyesi olarak kullanılmıştır[1592].

1460 yılında vefat eden Pir Âdil’in yerine geçen Cemaleddin Çelebi, hassas bir dönem­de şeyhlik yapmıştır. 1467 yılında Fatih Sultan Mehmed’in Konya’yı fethetmesi sonunda Konya’dan İstanbul’a sürgüne gönderilmek iste­nen bazı ileri gelenler, Cemaleddin Çelebi’nin tavassutuyla sürgünden kurtulmuşlardır. O Konya’ya vali olarak atanan Şehzade Mustafa ve Sultan Cem ile de iyi ilişkiler kurdu; Sultan Bayezid’in de saygısını kazandı. 49 yıl şeyhlik makamında bulunan Cemaleddin Çelebi zama­nında Türbe genişletildi, bizzat II. Bayezid’in girişimleriyle önemli tadilatlar yapıldı[1593].

İstanbul’un ilk âsitâne veya mevlevîhânesi 897/1491yılında II. Bayezid’in izniyle kurulan Kulekapı (Galata) Mevlevîhânesi’dir. Bundan sonra İstanbul, Konya’dan sonra en önemli Mevlevî şehri hâline gelmiştir[1594].

XV ve XVI. yüzyılda Mevlevî şeyhlerinin halkla iyi ilişkiler kurmaları, telkin ettikleri in­sanlık yolunun, o günün ıstırap içinde yaşayan insanına hoş gelmesi sebebiyle Mevlevîliğe ilgi artmıştı. Öyle ki, Anadolu’da halkının ta­mamı Mevlevî birçok köy mevcuttu[1595]. XVI. yüzyıl sonlarında Vakıf müessesi Mevlevîliğin köyden kasabaya, kasabadan şehre çekilme­sine, kendi içine kapanmasına sebep olmuştur[1596]. XVI. yüzyılın ilk yarısına gelindiğinde Afyonkarahisar Mevlevîhânesi şeyhi Abâpûş-i Velî’nin oğlu Divane Mehmed Çelebi’nin hummalı çalışmaları neticesinde Mevlevîlik neşvünema bulmuş; Halep, Burdur, Eğirdir, Sandıklı, Kahire, Kudüs, Şam, Cezayir, Sakız, Midilli mevlevîhâneleriyle muhtemelen Lazkiye, Tebriz, İsfahan, Bağdat ve Fas mevlevîhâneleri tesis edilmiştir[1597].

Genel olarak baktığımızda II. Murad, II. Bayezid, I. Selim, III. Murad başta olmak üzere Osmanlı sultanlarının birçoğunun Mevlevîliğe ilgi gösterdiklerini görürüz. Sultanlar dergâh­lara hediye göndermişler ve maddî yardımlar yapmışlardır1598.

Mevlâna’ya olan saygı ve sevgisi sebebiyle Mevlâna Türbesi’ne kalemişi nakışlar yaptıran II. Bayezid1599, Mevlevîliğe kurum statüsü ka­zandırmış, vergi muafiyeti sağlamış, vakıflar tahsis edip düzenli nakdi yardım imtiyazı tanı­mıştır. Nitekim avârız-ı dîvâniyye ve tekâlîf-i örfiyye çelebilik makamına bırakılırken, Kon­ya’daki Celaliye Türbesi mahallesinden mer­kezi yönetimin topladığı âdet-i ağnâm türbe vakfına, bâd-ı hevâ ile resm-i arûs vergileri de Konya Mevlevî Âsitânesi’ne verilmiştir1600.

Hüsrev Çelebi döneminde İran ve Mısır se­ferlerine çıkan Yavuz Sultan Selim, sefere gi­diş geliş sırasında Konya’ya uğramış, Mevlâna Türbesi’ni ziyaret etmiş, vakıflar tahsis etmiş, su getirterek güzel bir şadırvan yaptırmıştır1601. Kanunî Sultan Süleyman da Mevlâna ve oğlu­na mermerden sanduka yaptırmıştır1602. Bağdat seferine giderken de 1541 yılında Konya’ya uğramış, Mevlâna Türbesi’ni ziyaret etmiş Türbe’ye bitişik bir semâhane ile mescit inşa ettirmiştir1603. Tüm bu olumlu gelişmelerde, II. Bayezid’in Cemaleddin Çelebi’nin 915/1509 yılında ölümü üzerine çelebilik makamına ge­tirdiği Hüsrev Çelebi’nin, önemli rolü olmuş­tur. Ancak bu gelişmelerde o yıllarda Anadolu’da yaygın olan Safevî propagandasına karşı Osmanlı devlet adamlarının halk üzerindeki et­kisini düşünerek Mevlevîliği bir denge unsuru olarak görmelerinin etkisi de açıktır1604.

Osmanlı merkezi yönetimiyle Mevlevî der­gâhları arasında vakıf gelirlerinin tahsisatı ve şeyh atamaları sebebiyle zaman zaman sorun­lar da yaşanmıştır1605. Hüsrev Çelebi’den son­ra 968/1561 yılında çelebilik makamına geçen Ferruh Çelebi döneminde vakıf gelirleri artmış, Ferruh Çelebi de babası Hüsrev Çelebi gibi gösterişli bir hayat sürmüş, öyle ki, Konya’da validen sonra ikinci isim konumuna gelmiştir. Kemal Paşazâde ve çevresindeki Kadızâdelerin başlattığı aleyhteki kampanyalar1606, aynı şekil­de Dergâh’taki gelirlerin taksimatı konusunda çelebiler arasında yaşanan sorunlar Mevlevî Dergâhı’nın kapatılmasına zemin oluşturmuş­tur. Vani Mehmet Efendi’nin, Ferruh Çelebi aleyhinde padişahı kışkırtması neticesinde merkezi hükümet 991/1583’te Ferruh Çelebi’yi azletmiş, çelebilik makamı on sekiz yıl boş kal­mış böylece Mevlevîlik ciddi bir sarsıntı geçirmiştir1607. Fakat bu boşluk döneminde de devlet erkânı Dergâhı ihmal etmemiştir. Nitekim ba­basının yerine geçen III. Murad babasının bı­raktığı yerden hizmetlerine devam etmiş, 1584 yılında cümle kapısının kubbelerini ve derviş hücrelerini yaptırmıştır1608.

1591 yılında ölen Ferruh Çelebi’nin oğlu I. Bostan Çelebi çelebilik makamına atanınca, onun gayretleri sayesinde Mevlevîlik toparlan­ma sürecine girmiş, bu dönemde Mevlevîliğin önemli simaları olarak addedilen kişiler yetişmiştir1609. Onun şeyhlik dönemi, Mevlevîliğin en parlak, en yaygın bir devresi olarak kabul edilmektedir. I. Bostan Çelebi’nin başarısında III. Mehmed’le ve aynı zamanda bir Mevlevî olup I. Bostan Çelebi’yle yakın dostluğu bulu­nan Şehzade Ahmed’in önemli rolü olmuştur. Sultan I. Ahmed’in 1603’te tahta oturması ise durumunu daha da sağlamlaştırmıştır1610.

Bursa Mevlevîhanesi’ni yapan Cünûnî Dede ve Tavşanlı Mevlevîhanesi’ni yapan Esif Mehmed Dede gibi istisnalar bir kenara bırakılırsa XVI. yüzyıldan sonra tekkeler, beyler, vezirler tarafından yaptırılmaya başlandı. Kayseri, Ki­lis, Yenişehir, Selanik, Yenikapı, Beşiktaş ve Üsküdar Mevlevîhaneleri üst düzey devlet er­kanı tarafından yapılan Mevlevîhanelerdir1611.

Bostan Çelebi’nin 1630 yılında vefatının ardından yerine kardeşi Ebubekir Çelebi geç­miştir. Ayasofya vaizi Kadızâde ve adamları­nın tasavvuf ve tarikatlara menfi bakış açıları dönemin hükümdarı IV. Murad’ı etkilemiş, 1635 ve 1637 yıllarında Konya’ya geldiğinde Mevlevîlikle ilgili ciddi sorunlar yaşanmış; hat­ta Ebubekir Çelebi idam edilmekten son anda kurtulmuş, malları müsadere edilmiş, Soğla Vakfı’nın gelirleri kesilmiş, Ebubekir Çelebi de İstanbul’a sürgün edilmiştir1612.

IV. Murad’ın emriyle Ebubekir Çelebi’nin yerine ana tarafından Mevlâna soyundan Kü­çük Ârif Çelebi postnişinliğe atanmıştır. Böylece Mevlevîlik tarihinde Mevlâna Dergâhı’na Mevlâna’nın baba soyundan değil de anne soyundan gelen (inâs) bir kişi çelebi olmuştur1613. IV. Murad devrinde etkili olan Mevlevihane’nin ikinci şeyhi Doğanî Mehmed Dede, Kadızâdeliler’in baskılarına rağmen saray mensuplarını kendine bağlamayı başarmış, ancak bu durum Sadrazam Sofu Mehmed Paşa gibi bürokrasi içinde sivrilmeye çalışan devlet adamlarının Mevlevîliğe intisap ederek tarikatın devlet nezdindeki itibarını şahsî çıkarları için kullanmala­rına bir anlamda Mevlevîliğin siyasîleşmesine yol açmıştır. Yenikapı Mevlevîhânesi’nde baş­layan bu gelenek son dönemlere kadar devam etmiştir1614.

Bu yüzyılda Kayseri, Amasya ve Tokat’a ikinci mevlevîhâne; Gaziantep şehrine de bir mevlevîhâne kurulmuştur. IV. Mehmed dev­rinde tarikatlara sıcak bakmayan hünkâr şeyhi Vanî Mehmed Efendi tarafından semâ yasak­lanmış, Anadolu’da bazı Mevlevîhaneler ka­panmış, Konya’daki dahil olmak üzere birçoğu da kapanma tehlikesi geçirmiştir. Semâ yasağı 1095/1684’te kaldırılmıştır1615. Sultan İbrahim ve IV. Mehmed dönemlerinde çelebilik ma­kamında bulunan Hüseyin Çelebi döneminde, çelebilik makamında gözü olanların bir takım siyasî entrikalarla çelebi olmak için çaba sarf ettikleri görülür1616.

Semâ yasağının kaldırılmasından sonra daha önce içine kapanmış olan mevlevîleri, Kara Bostan Çelebi tekrar bir araya getirdi ve tarikata canlılık kazandırdı. O, II. Viyana boz­gununu telafi etmek isteyen II. Süleyman’a des­tek mahiyetinde oluşturduğu Mevlevî Alayı’yla katılmak istemiş, bu hareketleri takdir edilmiş, ancak orduya alınmamışlardır[1617]. Sultan II. Ahmed döneminin ilk yıllarında bir takım menfaat ilişkileri sebebiyle Kara Bostan Çelebi hüküm­darın gözünden düşürüldü, dergâh vakıfları kal­dırıldı, Çelebi de Kıbrıs’a sürüldü[1618]. Sultan II. Mustafa zamanında Mevlâna Türbesi’ndeki bir takım çatlaklar onarılmış, III. Ahmed dönemin­de de Sultan Veled Medresesi onarılıp ek bina yapılmış ayrıca Çelebi Misafirhane’si inşa edilmiştir[1619].

Mevlevîliğin kurulduğu yıllardaki sade hâli, XVII. yüzyıldan itibaren törensel bir tarikat hâ­line dönüştü. Mistik tarikatlardan farklı olarak edebiyat, mûsıkî, hat sanatları, el sanatları gibi alanlara önem verildi. Aynı şekilde her dine ve inanca saygı ve hoşgörü anlayışı tarikatın temel anlayışı oldu[1620]. Mevlevîlik edebiyat­ta divan şiirini, müzikte klasik şark müziğini, zevkte aydın müziğini benimsemiş, hemen her açıdan yüksek zümreye mal olmuştur[1621]. Mü­zisyen, şair aynı zamanda mevlevî olan III. Selim, sarayda mesnevîhanlık yapan, mevlevî şair Şeyh Galib’le yakın ilişki içerisindeydi. İs­tanbul Mevlevîhanesi’nin reformcu bir nitelik kazanmasında bu yakın ilişkinin etkisi vardı. Nizam-ı Cedid’e karşı olan ve Konya isyanının organizatörlerinden biri olan Mehmed Emin Çelebi’nin bu olumsuz tutumu bile III. Selim’in Mevlevîliğe bakış açısını etkilememiş, döneminde Mevlevîhaneler tamir edilmiş, va­kıflar artırılmış, birçok insan Mevlevîliğe intisap etmiştir[1622]. Aynı şekilde bir mevlevî olan II. Mahmud da dergâhlarla bizzat ilgilenmiş, ziya­ret etmiş, tadilatlar yaptırmış, maddî ve manevî destekler vermiştir[1623].

III. Selim ile II. Mahmud’un mevlevî oluşla­rı ve 1826’da Yeniçeri Ocağı ile birlikte Bektaşî tekkelerinin kapatılması sebebiyle Mevlevîlik tekrar resmî bir kurum statüsü kazanmıştır. Ga­lata Mevlevîhanesi şeyhi Halil Numan Dede, şehir dışından gelen dervişler için Üsküdar Mevlevîhânesi’ni kurdu. Bu Mevlevîhane, İs­tanbul’daki Mevlevîhanelerin sonuncusu olma özelliği taşımaktadır[1624].

Yüksek zümreye mal olan Mevlevîlik, birçok imtiyaza sahip oldu. Vakıflar çoğaldı, dergâh müştemilatı arttı, onarım gerektirenler tamir edildi, yıkılanlar yeniden yapıldı. Bütün çelebiler, askerî hizmetten muaf tutuldu. Başta sultanlar olmak üzere birçok zengin ciddi an­lamda atiyeler, hediyeler verdi[1625]. Mevlevîlerin hemen her zaman devletin yanında olması, dev­let erkânının Mevlevîlere desteklerini sürdür­melerine sebep olmuştur. Nitekim Yeniçerilerle yaşanan süreçte, Mevlevîler devlet tarafında yer almış bu tutumları devlet yetkilileri başta olmak üzere halkın da Mevlevîliğe bakışına olumlu anlamda sirayet etmiştir[1626].

Sultan Abdülmecid döneminde Said Hemdem Çelebi’nin itibarı arttı. 1856 yılında İstan­bul’da padişah, sadrazam ve devlet erkânı tarafından ağırlandı, kendisine en üstün padişah nişanı verildi. Ayrıca iki damadı kaymakamlık görevine atandı, çelebi dairesinin ve konağın inşaat masrafları hazineden karşılandı[1627]. Abdülaziz döneminde devletin içinde bulunduğu siyasî, ekonomik kriz döneminde bile Mevlevîlere verilen destek devam etti[1628]; Abdülaziz 1868 yılında Dergâh şadırvanını onarttı, Sadreddin Çelebi’ye nişanlar verdi[1629]. II. Abdülhamid, dönemindeki padişah aleyhinde ko­nuşmaktan çekinmeyen Abdülvahid Çelebi’ye rağmen, Mevlevîliğe desteğini sürdürdü[1630]. Sultan Mehmed Reşad 1926 yılında Mevlâna Dergâhı, Yenikapı ve Bahâriye Mevlevîhaneleri için tahsisat ayırarak bakım ve onarımları sağladı[1631].

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Mevlevîliğin önceki canlılığını yitirmeye baş­ladığı, her geçen gün kan kaybettiği dikkati çekmektedir. Yüksek tabakaya mal olan Mev­levîliğe verilen imtiyazlar aynı zamanda tarika­tın köylerle, kasabalarla bağlarını zayıflatmış, eski kuşağın yerine geçen yüksek tabakanın da öncekilerden farklı anlayışları, yüzlerini Batı’ya dönmeleri olumsuz anlamda Mevlevîliği etkilemiş, eski aktivitesini kaybetmesine sebep olmuştur[1632].

Devletin sıkıntılı günlerinde Mevlevîler önemli roller üstlenmişlerdir. Nitekim Balkan, I. Dünya ve Çanakkale savaşlarında sosyal dayanışma ve yardımlaşma konusunda ciddi katkıları olmuştur. Mevlevîhaneler bazen bir hastane, bazen bir toplantı ve yönetim birimi, bazen bir sığınak işlevi görmüştür. I. Dünya Savaşı’nda devletin bekası için Veled Çelebi İzbudak komutasındaki gönüllü Mücâhidîn-i Mevlevîyye Alayı, Filistin cephesinde canla başla mücadele etmiştir[1633].

1920-1925 yıllarında Konya Mevlevî Dergâhı’nda üçüncü kez çelebilik makamında bu­lunan Abdülhalim Çelebi, çelebiliğinin yanı sıra Konya milletvekilliğini de yürütmüş, aynı zamanda Büyük Millet Meclisi’nde ikinci baş­kan seçilmiştir. Tarikatların kaldırılmasıyla ilgili kanun hazırlıkları sırasında 1925 yılın­da İstanbul’da vefat etmiştir[1634]. 1925 yılında Tekke ve Zâviyeler kapatılınca Mehmed Bakır Çelebi, Mevlevîlik merkezini Halep’e taşımış, Mevlevîhaneleri bu merkeze bağlamış; ancak Çelebi Suriye hükümeti tarafından casuslukla suçlanarak 1937 yılında Halep’e girmesi yasak­lanmıştır. Bir müddet ona vekalet eden kardeşi Abdulvâhid Çelebi Mevlevîliği ayakta tutmaya çalışmışsa da 1944 yılında Suriye hükümetinin kararıyla faaliyetlerine tamamen son verilmiştir[1635]. 1926 yılında TBMM’nin çıkardığı bir ka­nunla Mevlâna türbeleri müze statüsüne soku­larak ziyaretlere açılmıştır. Mevlânâ’nın ölüm yıl dönümü törenleri de 1946 ve 1954 yıllarında Konya’da yapılan küçük çaptaki semâ gösteri­leriyle başlamıştır[1636].

2.2. Mevlevilikte Teşkilât ve Yönetim

Kapı yeri anlamına gelen dergâh, derviş ve şeyhlerin oturduğu yer için kullanılan genel bir terimdir. Bir dergâhta takip edilen yolun kuru­cusu olan pir veya ona yakın bir kişinin türbesi varsa bu dergâh, büyük dergâh anlamına gelen astân ve astane kelimeleriyle, bu konuma eri­şememişse sadece dergâh kelimesiyle ifade edilirdi. Tekke ise sûfîlerin bir araya geldikle­ri, törenlerini icra ettikleri küçük yerlere veri­len isimdi. Derecesi dergâh ve tekkeden düşük olan yerler ise köşe, bucak anlamına gelen zâviye isimleriyle isimlendirilmekteydi1637. İçinde Mevlânâ’nın türbesi bulunan Konya Mevlânâ Dergâhı “pîr evi” ve “âsitâne-i âliye” kabul edi­lerek diğer şehir ve ülkelerdeki Mevlevîhanelerin yönetim merkezi olmuştur1638.

Mevlevîlikte yönetimin başında bulunan Mevlâna’nın soyundan gelen kişi, kibar, zarif, soylu, bilgin anlamındaki “Çelebi” kelimesiy­le isimlendirilmiştir. Bu kelime şahıs isminden sonra kullanılmıştır. Ancak Çelebi Hüsameddin Mevlâna soyundan olmadığı için kelime, ismin başına getirilmiştir1639. Diğer Mevlevîhânelerdeki şeyhler, Mevlânâ’nın maddî-mânevî vârisi konumundaki çelebinin vekilidir1640.

Mevlevîliğin ilk dönemlerinde çelebiler vefat ettiklerinde herhangi bir karmaşa yaşan­maması için ailesinden birisini kendisinden sonrası için seçiyorlardı. Daha sonra dergâh zabitanı denilen ileri gelen dedeler bu atama­yı yapmışlar, ancak vakıf gelirlerinin taksimatı konusunda yaşanan sorunlar sebebiyle çelebi tayinlerini bizzat padişahlar yapmıştır. 1866 yılında kurulan Meşayih Meclisi, seçilen ismi şeyhülislama bildirir, o da sultan onayına su­nardı. Mevlevîhanelerin başına atanan şeyhler de çelebinin verdiği icazetname ile görevlerine başlarlardı[1641].

Mevlevîhâneler âsitâne ve zâviye adıyla iki kısımdan oluşmaktadır. Binbir günlük eğitimle çile çıkarılıp “dede” olunabilen tam teşkilâtlı mevlevîhânelere âsitâne[1642], genellikle şehrin dışında geniş bir bahçe içerisine yapılmakta­dır. Âsitânelerde harem, selamlık, semâhâne, türbe, mescid, matbah-ı şerif, meydân-ı şerif, derviş hücreleri bulunmaktadır. Semâhane, mescit, matbah ve hücrelerden uzak bir yerde bulunan ve dışarıya da kapısı açılan harem, şeyhin ailesiyle oturduğu binadır. Selamlık mi­safirlerin şeyhi ziyaret ettikleri yerdir. Mescit, semâhanenin yanında bulunmaktadır. Hücrele­re yakın bir yerde bulunan ve sabah namazında toplanılan Meydan-ı Şerif büyük bir oda idi. Hücrelerin yakınında bulunan matbahda ye­mek pişirilir, matbah canları dinlenirdi. Semâhane müstakil bir bina olup türbeyle aynı çatı altındaydı. Hücreler ise matbaha yakın koridor içindeki yerlerdi[1643].

Binbir günlük eğitimle çile çıkarılmayan, küçük dergâhlara zâviye denilmiştir. İşlevle­ri de göz önünde bulundurulduğunda Âsitâne şeyhlerinin derecelerinin zâviye şeyhlerinin de­recelerinden yüksek olduğu anlaşılmaktadır[1644].

Mevlevî zâviyelerinde derviş yetiştirilmemektedir. Bunlar dışarıdan gelen veya dışarıya giden dervişlerin konak yeridir. Derviş Hücre­leri, Semâhane, Türbe, Meydan Odası, Harem ve Selamlık daireler vardır[1645]. Antep, Kıbrıs, Trablusşam zâviyeleri gibi zâviyeler bir men­zil ve barınak görevi görmüş; Konya’dan geçen hac yolu üzerinde bulunan Karaman, Antakya, Halep, Şam, Kudüs, Mekke, Medine’dekiler gibi bazı zâviyeler de konaklama tesisi görevi üstlenmiştir1646.

İç teşkilât bağlamında hiyerarşik açıdan Mevlevîliğe mensup olanlar şeyh, dede, çile­keş can ve muhip olarak dört dereceye ayrılır, bunların tümü de derviş veya ihvan sayılırdı1647. Şeyh bir tekkeyi idare etmek, muhib ve derviş yetiştirmek yetkisine sahip kişidir. Bu görev ona çelebilik makamınca bir icazetle verilir­di. Şeyhlik, manevî olmaktan ziyade idarî bir görevdi1648. Pîr ve postnişinlik makamlarında bulunan şeyhin mukabele (âyin) sırasında pos­ta oturma, Mesnevî okutma ve tarikata girmek isteyenleri kabul edip etmeme gibi yetkilerinin yanında tekkenin ve vakıf mallarının yönetil­mesi gibi sorumlulukları da vardı1649.

Dede veya Derviş, kendisini tamamen ta­rikata adamaya razı olduğuna dair söz verip, çile çıkaran ve hücre sahibi olan kişi demektir. Dede, isterse tekkede oturur, isterse başka bir tekkeye gider, tekkeden ayrılıp başka hizmette bulunabilir, evlenebilirdi. Tekkede bulunduğu zaman kapasitesine göre nev-niyazlarla sohbet eder, muhibleri terbiye eder, Mesnevî okutur, müzik öğretir, ayin meşkederdi. Verileni red­detmez, ancak kimseden bir şey isteyemezdi[1650].

Mevlevîliğe intisap eden şeyh tarafından sikkesi ikrar verip binbir günlük çilede olana “çilekeş can” veya “matbah canı” deniyordu[1651]. Seven anlamına gelen Muhib, Mevlevîli­ğe intisap eden ama dervişlik için söz vermeyen kişidir. Mevlevîlerin çoğunluğu muhiblerden oluşmaktadır[1652].

Mevlevîhânenin maddî ve mânevî yönler­den hizmetine bakan dedelere dergâh zâbitanı denirdi. Matbah-ı şerifteki çilekeş canların eğitimi başta aşçı veya sertabbâh dede (Kon­ya Dergâhı’nda sertarik) olmak üzere kazancı dede, meydancı dede ve bulaşıkçı dedelerin sorumluluğundaydı[1653].

Mevlevîlikte şeyhten sonra en etkili kişi aşçı dededir. Aslında yemek yapma görevi olmayan, sorumlusu olduğu matbah-ı şerif dolayısıyla bu isim verilen aşçı dede, dervişlerin eğitimi ve tekkenin giderlerinin takibi gibi önemli işler­den sorumluydu. Ona bu yoğun ve önemli gö­revinde yardım eden kişi ise “Kazancı” ismiyle anılırdı; kazancının görevi ise çilekeş canların eğitilmesiydi. Mutfağa yeni giren ve nev-niyaz denilen kişinin eğitimini “Halife Dede” üstle­niyordu. Dergâhın önemli vazifelilerinden biri de “Meydancı Başı” idi. Dergâhtaki işlerin ak­samaması meydancı dedenin görevindeki titiz­likle alakalıydı. O bir yandan dergâhtaki mey­dan hizmetlerini yürütürken, bir yandan dedeler arasındaki iletişimi, dedelerle canlar arasındaki koordineyi sağlıyor, yemek ve mukabele vakit­lerini bildiriyor, bir yandan da şeyhin postunun semâhaneye serilmesi ve kaldırılması görevini yerine getiriyordu[1654].

Mevlevîlikte mûsikî ve edebiyata verilen önem sebebiyle, tekke erkânı arasında neyzen, kudümzenbaşlar da yer alıyordu. Bunlar tören­lerdeki görevlerinin yanı sıra ayinhan ve ney­zenleri de yetiştirirlerdi[1655].

Mevlevîhanelerde Mesnevî, mukabele gün­leri ve namazdan sonra, Mesnevî kürsüsünde şeyh tarafından takrir ve şerh edilirdi[1656]. Her Mevlevî şeyhinin eğer bir mazereti yoksa mu­kabeleden önce mutlaka mesnevî okuması şart­tı. Bununla beraber bu görev için özel görevli­ler de vardı[1657]. Bu görevi mesnevîhanlar icra ederlerdi. Mesnevîhanlık tefsir, hadis, kelâm, fıkıh, tasavvuf, felsefe tarihi, dinler ve mezhep­ler tarihi, şiir ve edebî tenkit gibi dallarda bilgi sahibi olmayı gerektiren bir makamdı ve mesnevîhanın uygun gördüklerine Mesnevî şerhi icâzeti verme yetkisi vardı[1658].

Türbe-i şerifin bakımından sorumlu “Türbedar,” dergâh zâbitanı arasında önemli bir ki­şiydi. Mevlevîhânelerin kapıları Ramazan ayı dışında akşam ezanında örtülür, ezandan son­ra dergâha kimse alınmazdı. Kapı sabah ezanı okunurken açılırdı. Kapıların açılma ve kapa­tılması görevi Bevvâb Dede’nin göreviydi[1659].

Mevlevîhânelerde saydığımız bu görevliler­den başka imam, müezzin, hatip, hâfız, müder­ris, na‘than, kayyum, ferrâş, kâtip gibi görevli­ler de vardı. Bunlara hizmetleri karşılığında üc­ret ödeniyordu. Vakfiye gelirleri üçe bölünüyor, mütevelli maaşlarına, tadilat ve onarım işlerine, mutfak masraflarına ve hizmetçilere sarf ediliyordu[1660].

2.3. Mevlevilikte Âdâb ve Erkân

Mevlevîlik, sünni tarikatların en büyük ve en yaygınlarından biridir. Allah’ı bilme ve Al­lah’a kavuşma yolunda, vahdet-i vücud (Varlık Birliği) inancını merkeze alarak hareket eden Mevlevîlerin en belirgin yönleri, amaçlarını aşk ve cezbe ile gerçekleştirme yöntemleridir. Tasavvufta aşk ve cezbe yolunu seçen Mevlâna’nın fikirlerinden feyz alan Mevlevîlik, kendine has belli başlı kurallarla örgütlenerek, mecazi davranışlarla şekillenmiştir[1661]. Bu ku­ral ve davranış şekilleri Sultan Veled ve Ulu Ârif Çelebi devrinden itibaren tarikatın geliş­me sürecine paralel biçimde oluşmaya başla­mış, Pîr Âdil Çelebi döneminde kural haline gelmiştir[1662].

Mevlevîler tarikat kurallarına, sosyal terbi­yeye, âdâb ve erkâna son derece önem verirler; başkalarına karşı hoşgörülü yaklaşımlar ser­gilerler, ancak mensuplarının âdâb ve erkâna uymayan davranışlarına karşı aynı hoşgörüyü göstermezler, davranışının derecesi doğrultu­sunda davranış sahibini cezalandırırlardı[1663].

Mevlâna’yı seven, fikirlerini benimseyip tarikata girmek isteyen kişi, öncelikle bir Mevlevî şeyhine gelir, muhib olmak istediğini söy­lerdi. Şeyh onu muhibliğe uygun görürse tekrar buluşmak üzere bir gün belirleyerek gönderir­di. Muhib olmak isteyen kişi, belirlenen günde gusül abdesti aldıktan sonra şeyhe gelir, elini öperek önünde diz çökerdi. Sonra şeyh onun başını dizine koyar, getirdiği sikkesini usulün­ce giydirir, dua ve Fatiha süresini okuyarak tekbir getirir, birbirlerinin sağ elini aynı anda öperlerdi[1664]. Bundan sonra adayın saçından ve bıyığından birkaç kıl kesilirdi[1665]. Böylece muhib olma vasfını kazanan aday sürekli dergâh­ta kalan dededen tarikat usullerini öğrenmeye başlardı. Muhib, semâ öğrenmek isterse semâ öğretilir, ney üflemek, na’t, ilahi gibi mûsikî alanında yetenekliyse o alanlarda eğitim veri­lirdi. Mesnevî derslerine girer, Mesnevî oku­mayı yorumlamayı öğrenir mesnevîhan olarak yetiştirilirdi[1666]. Binbir gün çile çıkarmadıkları için Mevlevî dedeleri gibi dergâhta yatıp kalk­mak zorunda olmayan, tarikat içinde herhangi bir mecburiyeti bulunmayan muhibler, dergâh dışında rutin işlerine devam ederler, dergâha normal kıyafetleriyle gelirler, dergâhta sikke ve hırkalarını giyerler, semâ yapacaklarsa tennure­lerine bürünürlerdi[1667].

Mevlevîliğe intisap edip dergâha girmeye ve derviş olmaya karar veren kendisine nevniyâz veya Matbah Canı denen kişi dergâhtaki dedelerden birinin gözetiminde eğitime başlar­dı. Dedenin hücresi bir terbiye ve seyrü süluk yeridir. Bu aşamada binbir günlük riyazete tâbi tutulan nev-niyâz matbahta ayakçılık, temiz­lik, şerbetçilik, bulaşıkçılık, dolapçılık, pazar­cılık, somatçılık, kandilcilik v.s. on sekiz türlü hizmet görür, semâ meşkettirilirdi. Bu sürede dergâh dışında geceleyemez, eğlencelere katıl­maz, ahlâka aykırı davranışlarda bulunamaz­dı. Binbir günlük çileyi usulünce tamamlayan nev-niyâz, matbah elbisesini çıkararak, derviş elbisesini giyer, akşam yenilen yemekten son­ra yapılan kısa merasimden sonra hücre sahibi derviş olurdu[1668].

Hafî ve devranî zikir olan semâ, hem binbir günlük eğitimin önemli unsurlarından biri hem de sikke giyilmesi için zorunlu olması sebebiy­le Mevlevîlik’te önemliydi[1669]. İlk sûfî müellif­ler eserlerinde semâ’ı, “sûfînin kendisine gelen vâridi işitmesi ve işittiğini kalbe aktarması” şeklinde tanımlamışlardır[1670]. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin, vecd ve zevk eseri olarak herhangi bir kurala bağlı olmaksızın yaptığı semâlardan ilham alınarak, ölümü sonrasın­da geliştirilip şekillenmiştir[1671]. Semâ dedesi muhip ve çilekeş canlara çivili tahta üzerinde semâyı öğretirler, onları mukabeleye hazır hâle getirirlerdi. Semâ öncesinde de mesnevîhanlar Mesnevî dersi vererek, dervişleri aşk ve mârifete ulaşmaları konusunda irşad ederlerdi[1672].

Mevlevîler, esmâ ile sülûkü değil, aşk ve cezbeyle hakikate ulaşmayı gaye edindikleri için, sadece ism-i celâl zikredilerek sabah namazından sonra, ihya gecelerinde de namazdan sonra ve mukabeleden önce dergâhın mescidin­de yapılan zikre de önem vermişlerdir. Zikir halkasını meydancı dede organize ederdi. Zikir­de sayı yoktur. Allah isminin ilk hecesi “Al”, ile “lah” eki telâffuz edilerek söylenir; önce A harfi l harfine şiddetle vurularak “Al” denir, hafif bir duraklamadan sonra “lah” denirdi. Zikir anında üstünü başını yırtmak, bağırıp çağırmak, vecde gelmediği halde gelmiş gibi yapmacık tavırlar sergilemek edebe aykırı hareketler olarak görülürdü[1673].

Mevlevîlerde matbahın ayrı bir ehemmiyeti olduğu için, yemeğin pişirilmesi ve yenmesi de bir törenle yapılırdı. Sabah namazı kılındıktan ve ism-i celâl çekildikten sonra matbaha yakın bir yerde bulunan Meydan-ı Şerif’te toplanılır­dı. Yemek pişince kazancı dede, kazanın veya tencerenin kapağını açar, niyaz ve gülbankten sonra yemekler dağıtılır, belli âdâba riayet ede­rek yemekler yenirdi[1674].

Mevlevîlerde “ölmeden önce ölmek” anla­yışı dolayısıyla ölüm dosta kavuşma, bir ülke­den diğer ülkeye göçü ifade etmektedir. Ağır hastaların başında ism-i celâl çekilirdi. Mevlevî şeyhleri matbahta yıkanır, yıkanırken ney ve kudüm eşliğinde ayini şerif okunurdu[1675]. Cenaze, şeyh ve iki derviş tarafından kabre indirildikten sonra sikkesi giydirilir ve hırkası örtülüp sağ yanına hilâfetnâmesi konulurdu[1676]. Definden sonra sayısız olarak beş dakika ism-i celâl okunup gülbank çekilirdi. Hep bir ağızdan “Hû” denilip baş kesilir ve kabirden dönülürdü. Mezar başında telkin getirilmezdi[1677].

2.4. Mevleviliğin Tesirleri

Toplum hayatında asırlardır önemli tesirler bırakan Mevlevîlik, insan hayatını ilgilendiren hemen her müspet konuda derin izler bırak­mıştır. İdeal insan yetiştirme amacına yönelik kuralları ve model uygulamaları kurulduğu günden günümüze kadar yansımalarını göster­miştir.

İnsanın Allah’a ve yaratılanlara karşı gö­rev ve sorumluluklarında hassas olması dinin önemli gayelerinden biridir. Bu gayeye ulaşma yolunda karşımıza çıkan en önemli engel nefis­tir. Mevlevîlikte gururdan, kibirden, yapmacık davranışlardan uzak bir şekilde, nefsin arzuları­na gem vurarak, dini Allah’a has kılarak yaşa­mak esastır. Dinî mekânlarda yapılan ibadetler işte bu esas üzerine bina edilmiştir.

Mevlevîlik, büyük halk kitlesinin kalbî/ahlakî terbiyesine yön vermiş[1678], her toplumda erdem olarak kabul edilen davranış şekillerini yerleştirme gayesiyle kişiyi ahlakî olgunlu­ğa eriştirecek kurallara ihtimam göstermiş[1679], böylece mensuplarını ahlâkî olgunluğa erdir­miştir.

Tarih boyunca halk tabakalarından devlet adamlarına kadar toplumun her kesiminden insanların mânevî hayatı üzerinde etkili olan Mevlevî dergâhlarından birçok âlim, ârif ve kâmilin yanı sıra Türk kültür ve sanatının en önemli temsilcileri yetişmiştir[1680]. Bu açıdan bakıldığında Mevlevîliğin bir eğitim merkezi olarak değerlendirilebileceğini, bir akademi özelliği taşıdığını[1681] söylemek mübalağa ol­maz. Öğrenilen bilgilerin pratiğe/eyleme akta­rılması yönüyle de Mevlevîliğin sadece öğretim merkezi değil ziyadesiyle bir eğitim merkezi olduğu görülür.

Mevlâna başta olmak üzere onun takipçile­ri olan Mevlevîler devlet erkânıyla hemen her daim birlikte hareket etmişler, ülkenin birlik beraberliğini, bütünlüğünü bozacak hiçbir ha­rekete tevessül etmemişler, etmek isteyenlerin de karşısında durmuşlardır. Dolayısıyla siyasî anlamda devlet erkânıyla iyi ilişkiler içinde ol­muşlardır.

Toplumların düzen ve intizamları kendisini oluşturan fertlerin kalitesine bağlıdır. Sosyal yönden, dergâhta terbiye gören insanın her şey­den önce, toplum düzenine ve başka insanlara son derece saygılı, daima muhatabını ön plana alarak, kendisini arka planda tutmasını bilen bir kişi olması[1682] son derece önemlidir. İkili iliş­kilerde insanların birbirlerine saygılı olması konusunda dergâh kuralları çok nettir. Burada âdâb-ı muaşeret kuralları konusunda son derece titiz davranılmaktadır. Sofra âdâbından, selam­laşma âdâbına, oturup kalkmaya kadar günlük hayatın bütün davranışları en ince ayrıntısına kadar belirlenmiştir[1683].

Psikolojik açıdan bakıldığında, Mevlâna’nın bizzat “Dergâhımız ümitsizlik kapısı değildir” terennümleriyle de vurguladığı gibi, Mevlevîlik’te ümitsizlik çağrışımı yapan olumsuz ke­limelere mümkün mertebe yer verilmediği gö­rülür. Bu durum psikolojik açıdan son derece önemlidir. Mevlevî dilinde, ışığı yakmak yerine ışığı uyandırmak, ateşi söndürmek yerine ateşi dinlendirmek, gömmek yerine sırlamak, kapat­mak yerine sır etmek ifadelerinin daha zarif görülmesi[1684], tercih edilmesi dikkati çekmektedir.

Bir toplumu ayakta tutan en önemli unsur­lardan biri “dil” dir. Dilin, üslubun iyi kullanıl­ması konusunda Mevlevîlik, dilimize nezaket katmış[1685], günlük konuşmalara zarafet yüklü kelimeler kazandırmış, birtakım zarafet ve ne­zaket kelimeleri yerleştirmiştir. Âgâh olmak, aşk-ı niyaz etmek, ganîsi olmak, gönül etmek, sır olmak, Hak vere gibi kelimeler Mevlevî za­rafetini yansıtan kelimelerden bazılarıdır[1686].

Kur’an-ı Kerim’in muhataplarına en çok emrettiği eylem “düşünmek, tefekkür etmek”tir. Kuralları ve uygulamaları incelendiğinde Mevlevîliğin felsefe ve tefekkür dünyasına ışık tuttuğu, yön ve ruh verdiği görülmektedir[1687].

Mevlevîliğin kültür sanat dünyamıza bir hayli katkıları olmuştur. Birer güzel sanatlar akademisi gibi çalışan Mevlevîlik, tarih boyun­ca bu yönüyle halk tabakalarından devlet adam­larına kadar toplumun her kesiminde tesirini göstermiştir[1688].

Mûsikînin, semâ’ın önemli dergâh hizmet­leri arasında bulunması[1689], musikîmize haşmet katmış[1690], XVIII ve XIX. yüzyıllarda İstanbul Mevlevîhâneleri âdeta birer konservatuvara dö­nüşmüş ve klasik Türk mûsikîsinin en parlak simaları burada yetişmiştir. Bunlar arasında Ali Nutkî, Osman Selâhaddin, Kutbünnâyî Osman, Selim, Abdülbâki Nâsır, Hamâmîzâde İsmâil, Ahmed Celâleddin, Zekâî, Fahreddin dedeler­le Itrî, III. Selim ve Rauf Yektâ Bey sayılabilir. Klasik Türk mûsikîsinin büyük bestekârların­dan birçoğu da bu tarikatın mensuplarıdır[1691].

Mevlevîlik şiir dünyamıza da zarâfet katmıştır[1692]. Nitekim Divan şairleri arasında yer alan 320 şairden 220’si Mevlevî kökenlidir[1693].

Mevlevîler hat sanatı ve nakkaşlıkta da söz sahibi olmuşlardır. Nitekim aralarında Mehmed b. Abdullah el-Konevî, Mehmed Suûd el-Mevlevî, Kütahyalı Mehmed Dede, Nakkaşzâde Ahmed Tâib ve Sıdkî Dede gibi tanınmış Mevlevî hattatlar ve birçok nakkaş çıkmıştır[1694].

SONUÇ

XIII. yüzyılın ortalarında Konya’ya gelen Mevlâna, yaşadığı çağdan günümüze kadar sözleriyle, davranışlarıyla insanlığa rol model olmuştur; olmaya da devam edecektir. Hak ver­gisi zekâsını, tedai kudretini, çocukluk ve genç­lik dönemlerinde aldığı köklü eğitim/öğretimle taçlandırmış, dâhiyane fikirleriyle, kaynağını Kur’an ve Sünnet’ten aldığı evrensel nitelikli mesajlarıyla insanlık âlemine damgasını vur­muştur. Bir elmas misali kendisine yansıyan ışık huzmelerini cömertçe yanına yöresine yan­sıtmış, “ölmeden önce ölünüz” ilkesince sür­dürdüğü örnek yaşantısıyla ölümsüzleşmiştir. O sadece dinî ilimleri değil pozitif bilimleri de tahsil etmiş çok yönlü bir şahsiyettir. Hayatını ve eserlerini incelediğimizde onun zahid, mu­tasavvıf, âlim, şair, kanaat önderi gibi birçok vasıflarla donatılmış olduğu sonucuna ulaşırız.

Mevlâna’nın vefatından sonra çığırından gidenler, takipçilerini çoğaltmak, ölümsüz fi­kirlerini yaşatmak amacıyla Mevlevîlik tarika­tını kurup sistemleştirmişlerdir. Her ne kadar bu tarikat Mevlâna ve eserleri kadar Osmanlı sınırlarını taşmamışsa da asırlarca Anadolu’da itibar görmüş, fert olarak, toplum olarak Ana­dolu insanına rehberlik etmiştir. Taşrada yaşa­yan insanlardan devlet ricaline kadar hemen her kesim insanına kucak açan ve rağbet edilen bir kurum olarak, dinî, ahlâkî, siyasî, sosyal, psi­kolojik, kültür-sanat gibi birçok alanda önemli tesirler icra etmiştir. Bu tarikatın halk nazarın­da kabul görmesi, uzun soluklu olması, kural­larının ve uygulamalarının yapıcı özellikleri, insanî duyarlılıkları, birleştirici bütünleştirici nitelikleri bünyesinde barındırmasıyla izah edi­lebilir.

 

KAYNAKÇA

ARAZ, Nezihe, Aşk Peygamberi (Mevlâna’nın Haya­tı), İstanbul, 2004.

ARAZ, Nezihe, “Çağdaş Kavramlar Işığında Tebrizli Şems’in Kişiliği”, V Ulusal Mevlâna Kongresi, Konya, 1982, s. (118-124).

BABINGER, Franz-KÖPRÜLÜ, Fuat, Anadolu’da İs­lâmiyet, çev.: Ragıp Hulusi, İstanbul, 1996.

BAL, Hüseyin, Alevi-Bektaşi Kültürü (Sosyolojik Araş­tırmalar), Isparta, 2002.

BARTHOLD, W., İslâm Medeniyeti Tarihi, çev.: M. Fuat Köprülü, Ankara, 1940.

BEYTUR, Midhat Bahari, Mesnevî Gözüyle Mevlâna-Şiirleri Aşk ve Felsefesi-, İstanbul, 1965.

BÜYÜKBAYRAKTAR, Mevlüt, Mevlâna’da Arayış ve Buluş, Konya, 1993.

BÜYÜKÇELEBİ, Celâleddin, “Kongreye Katılan De­legeler Adına Bitiş Konuşması,” I. Mevlâna Milli Kongresi, Konya, 1986, s. (449).

CAN, Şefik, Dîvân-ı Kebîr -Seçmeler-, İstanbul, 2000, C.: I-IV.

CAN, Şefik, Mevlâna Hayatı Şahsiyeti Fikirleriİstan­bul, 1997.

CEYHAN, Semih, “Semâ,” DİA, İstanbul, 2009, XXX­VI, s.s. 455.

ÇAĞATAY, Neşet, “Mevlâna’nın Dili Niçin Farsçadır?” V. Ulusal Mevlâna Kongresi, Konya, 1982, s. (36-50).

ÇELEBİ, Celâleddin, Hz. Mevlâna’da İlim, Konya, 1996.

ÇELEBİ, Asaf Halet, Mevlâna ve Mevlevîlik, İstanbul, 1957.

DEMİR, Süleyman, Hz. Mevlâna’nın Hayatı ve Men­kıbeleri, İstanbul, 1982.

DEVLETŞAH, Devletşah Tezkiresi (Tezkiretü’ş-Şuarâ), çev.: Necati Lügal, İstanbul, 1997, C.: I-IV.

DİKİCİ, Recep, Seyyid Burhaneddin Muhakkik-i Tirmizî, ” M. P. S. B., Konya, 2000, s. (11-13).

EFLÂKÎ, Ahmet, Âriflerin Menkıbeleri, çev.: Tahsin Yazıcı, İstanbul, 2001, C. I-II.

ETİK, Arif, Şems ve Mevlâna, Konya, 1982.

EVLİYAOĞLU, Gökhan, Mevlâna Sevgisi, İstanbul, 1959.

FÜRUZANFER, Bedîüzzaman, Mevlâna Celâleddîn, çev. F. Nafiz Uzluk, İstanbul, 1986.

GÖLPINARLI, Abdülbaki, Dîvân, İstanbul, 1971.

GÖLPINARLI, Abdülbaki, Dîvân-ı Kebir’den Seçme­ler, Ankara, 1989.

GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlâna Celâleddîn, İstan­bul, 1959.

GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlâna’dan Sonra Mev­levîlik, İstanbul, 1953 ve 1983.

GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlevi Âdâb ve Erkân, İs­tanbul 1963.

GÜNER, Ahmet, Tarikatlar Ansiklopedisi, İstanbul, 1991.

GÜRER, Dilâver, Füsûsu’l-Hikem ve Mesnevî’de Pey­gamberlerin Öyküleri, İstanbul, 2002.

GÜZEL, Ahmet, Aşkın Simurgu -Bir Mevlâna İncele­mesi-, Konya, 2008.

HALICI, Feyzi, “Mevlâna’da Duygu Kavramı”, V. Ulu­sal Mevlâna Kongresi, Konya, 1982.

HİDAYETOĞLU, Selahattin, Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî Hayatı ve Şahsiyeti-, Konya, 1989.

HİKMET, Neriman, Mevlâna Bilimsel Gerçeklik Açı­sından Varoluş Felsefesi-, İstanbul, 1975.

HOCAZÂDE, Ahmet Hilmi, Hadikatü’l-Evliya, çev. Y. Kenan Necefzâde, İstanbul, 1966.

HODGSON, Marshall G. S., İslâm’ın Serüveni, rdk. Metin Karabaşoğlu vd., İstanbul, 1993.

HUART, Clement, Mevlevîler Beldesi Konya, çev. Ne­zih Uzel, İstanbul, 1978.

İBNÜ’L-ESÎR, İzzüddîn Ebü’lHasen (ö. 630/1232), el-Kâmil fi’t-Tarih, Beyrut, 1965, C. VII.

KABAKLI, Ahmet, Mevlâna, İstanbul, 1976.

KARA, Mustafa, “Doğumunun 800. Yılında Mevlâna ve Mevlevilik,” Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. XV, S. 1, 2006 s. 1-22.

KARAİSMAİLOĞLU, Adnan, “Klâsik Türk Şiir Gele­neğinde Mevlâna’nın Yeri ve Edebî Miras Tar­tışmaları,” X. Mevlâna Milli Kongresi, Konya, 2002, s. 127-135.

KÂTİP ÇELEBİ, Seçmeler, haz.: O. Şaik Gökyay, İs­tanbul, 1991, C. III.

KAYAOĞLU, İsmet, “Mevlâna’nın Çağdaşı Derviş Tarikatları-Babalar-Kalenderler ve Diğerleri,” Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara, 1989, C. XXXI, s. 146-55.

KAYAOĞLU, İsmet, Mevlâna ve Mevlevîlik, Konya, 2002.

KÖPRÜLÜ, Fuad, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıf­lar, Ankara, 1966.

KÖPRÜLÜ, Fuad, bkz.: Babinger, Franz.

KÜÇÜK, Hülya, Tasavvuf Tarihine Giriş, İstanbul, 1997.

KÜÇÜK, Sezai, Mevleviyye, Türkiye’de TarikatlarTarih Kültür, editör: Semih Ceyhan, İstanbul 2015.

LERMİOĞLU, Ayten, “Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî,” V Uluslararası Mevlâna Kongresi, Konya, 1982, s. 174-178.

MEVLÂNA, Celâleddîn Rûmî (ö. 672/1273), Dîvân-ı Kebîr, haz.: Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul, 1957-1960, C. I-V.

MEVLÂNA, Celâleddîn Rûmî Fîhi Mâfîh, çev.: Meliha Ülker Tarıkâhya, İstanbul, 1985.

MEVLÂNA, Celâleddîn Rûmî Mecâlîs-i Seb‘a (Yedi Meclis ), çev.: Abdülbaki Gölpınarlı, Konya, 1965.

MEVLÂNA, Celâleddîn Rûmî Mektuplar (Mektûbat), çev.: Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul, 1963.

MEVLÂNA, Celâleddîn Rûmî Mesnevî, çev. ve şerh. Tahiru’l-Mevlevî, İstanbul, t.y., II. bsk.

MEVLÂNA, Celâleddîn Rûmî Rubaîler, çev.: Abdülbaki Gölpınarlı, Konya, 1963.

MEYEROVİTCH, Eva de Vitray, Le Livre du Dedans, Paris, 1982.

MEYEROVİTCH, Eva de Vitray, Mesnevî (Mutlağın Aranışı), çev. Mehmet Aydın, Konya, 1996.

MOLLA CAMİ, Mevlâna Nureddin Abdurrahman b. Ahmed (ö. 898/1492), Nefahatü’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds, çev. Kâmil Candoğan-Sefer Ma­lak, İstanbul, 1971.

NEDVÎ, Ebu’l-Hasen, Hz. Mevlâna (Duygu ve Düşün­cede Tazelik), çev. M. Eminoğlu, Konya, 1986.

NICHOLSON, Reynold A., Mevlâna Celâleddîn Rûmî, çev. Ayten Lermioğlu, İstanbul, 1973.

NÜZHET, Sadettin, Mevlâna, İstanbul, 1932.

ÖNDER, Mehmet, Mevlâna (HayatıEserleri), t. ve y. yok, (Tercüman 1001 Temel Eserler).

ÖNDER, Mehmet, Mevlâna ve Mevlevilik, İstanbul, 1998.

ÖZCAN, Nuri Özcan, Mevlevi Ayini,” DİA, Ankara, 2004, XXIX, s. 464.

ÖZÖNDER, Hasan, Konya Mevlâna Dergâhı, Ankara, 1989.

ÖZÖNDER, Hasan, Konya Velileri, Konya, 1980.

RITTER, Helmut, “Mevlâna Celâleddîn,” İ.A., İstan­bul, 1988, C. III, s.s. (53-58).

SATOĞLU, Abdullah, Mevlâna’nın Hocası Seyyid Burhaneddin, y. yok, 1965.

SCHİMMEL, Annemarie, Maulânâ Jalâluddin Rumi’s Influence On Muslim Literatüre, (Aspect of Mevlâna), Ankara,1971.

SCHİMMEL, Annemarie, Mevlâna Celâleddîn Rûmî (Ben Rüzgârım Sen Ateş), çev. Senail Özkan, İstanbul, 2000.

SCHİMMEL, Annemarie, Ruhum Bir Kadındır (İs­lâm’da Müennes), çev. Ö. Enis Akbulut, İstan­bul, 1999.

SİPEHSÂLÂR, Feridun b. Ahmed, Mevlâna ve Etra­fındakiler (Risale), çev. Tahsin Yazıcı, İstanbul, 1977.

SULTAN VELED, İbtidâ-nâme, çev.: Abdülbaki Gölpınarlı, Ankara, 1976.

ŞAPOLYO, Enver Behnan, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul, 1964.

TANERİ, Aydın, Harezmşahlar, Ankara, 1993.

TANRIKORUR, Ş. Barihüda, “Mevleviyye,” DÎA., An­kara, 2004, s. 468-475.

TARLAN, A. Nihat, Mevlâna, İstanbul, 1974.

TURAN, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, İs­tanbul, 1971.

TÜRKMEN, Erkan, The Essence of Rumi’s Masnevi, Konya, 1992.

UZ, Mehmet Ali, Baha Veled’den Günümüze Konya Âlimleri ve Velileri, Konya, 1993.

UZEL, Nezih, Mevlâna ve İnsan, İstanbul, 2003.

UZLUK, Şahabettin, Mevlâna’nın Ressamları, Konya, b.t. y.

ÜLKEN, H. Ziya, “Mevlâna’nın Muhiti,” Edebiyatı­mızda Mevlâna, der.: Hilmi Yücebaş, İstanbul, 1959.

ÜRKMEZ, Melâhat, Mevlâna’da Aşk Sırrı ve Nihâi Bütünleşme, Konya, 2005.

WATT, Nigel, Sevginin Yolu, çev.: Nisan Işıl, İstanbul, 2003.

YAYLALI, Kâmil, Mevlâna’da İnanç Sistemi, Konya, 1974.

YENİTERZİ, Emine, Mevlâna Celâleddîn Rûmî, An­kara, 1997.

YÜCEBAŞ, Hilmi, Edebiyatımızda Mevlâna, İstanbul, 1959.


 

* Prof. Dr. Necmettin Erbakan Üniversitesi Ahmet Keleşoğlu Eğitim Fakültesi, Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümü, [email protected],

[1363] Devletşah, Devletşah Tezkiresi, çev.: Necati Lügal, İs­tanbul, 1997, s. 257; Bedîüzzaman Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, çev. F. Nafiz Uzluk, İstanbul, 1986, s. 35.

[1364] Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul, 1971, s. 390-391.

[1365] Abdülbaki Gölpınarlı, Dîvân, İstanbul, 1971, s. XIX-XX; Franz Babinger-Fuad Köprülü, Anadolu’da İslâmiyet, çev.: Ragıp Hulusi, İstanbul, 1996, s. 49-53; Hüseyin Bal, Alevi-Bektaşi Kültürü (Sosyolojik Araştırmalar), Isparta, 2002, s. 167-168.

[1366] İsmet Kayaoğlu, “Mevlâna’nın Çağdaşı Derviş Tarikatları-Babalar-Kalenderler ve Diğerleri,” Ankara Üniversite­si İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara, 1989, XXXI, 147.

[1367] Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, An­kara, 1966 s. 168, 175; Hülya Küçük, Tasavvuf Tarihine Giriş, İstanbul, 1997, s. 114; Nezih Uzel, Mevlâna ve İn­san , İstanbul, 2003, s. 49-51.

[1368] Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, s. 197.

[1369] Asaf Halet Çelebi, Mevlâna ve Mevlevîlik, İstanbul, 1957, s. 15; Eva de Vitray Meyerovitch, Mesnevî (Mutla­ğın Aranışı), çev.: Mehmet Aydın, Konya, 1996, s. 33.

[1370] Mevlâna Nureddîn Abdurrahmân b. Ahmed Molla Cami, Nefahatü’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds, çev.: K. Candoğan-S. Malak, İstanbul, 1971, s. 520.

[1371] Ahmed Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 169; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 8; Helmut Ritter, “Celâleddin Rûmî,” İ.A., İstanbul, 1988, II, 53.

[1372] Çelebi, Mevlâna ve Mevlevîlik, s. 15.

[1373] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 167-168.

[1374] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 9.

[1375] Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 520; A. Nihat Tarlan, Mevlâna, İstanbul, 1974, s. 10; Meyerovitch, Mesnevî, s. 33.

[1376] Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 520; Ahmet Hilmi Hocazâde, Hadikatü’l-Evliyâ, çev.: Y. Kenan Necefzâde, İs­tanbul, 1966, s. 192; Aydın Taneri, Harezmşahlar, Anka­ra, 1993, s. 179; Erkan Türkmen, The Essence of Rumi’s Masnevi, Konya, 1992, s. 13.

[1377] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 157; Sadettin Nüzhet, Mevlâna, İstanbul, 1932, s. 5; Selâhattin Hidayetoğlu, Mevlâna Celâleddin-i Rûmî Hayatı ve Şahsiyeti-, Konya, 1989, s. 1; Süleyman Demir, Hz. Mevlâna’nın Hayatı ve Menkıbeleri, İstanbul, 1982, s. 12; Mevlüt Büyükbayraktar, Mevlâna’da Arayış ve Buluş, Konya, 1993, s. 17.

[1378] Ayten Lermioğlu, “Mevlâna Celâleddin Rûmî,” V. Ulus­lararası Mevlâna Kongresi, Konya, 1982, s. 174.

[1379] Gölpınarlı, Dîvân, s. XXIX; Ahmet Kabaklı, Mevlâna, İstanbul, 1976, s. 12, 21-22.

[1380] Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr, haz.: Abdülbaki Gölpınarlı, İs­tanbul, 1957-1960, III, 476; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 4-7.

[1381] Hilmi Yücebaş, Edebiyatımızda Mevlâna, İstanbul, 1959, s. 3.

[1382] Kâtip Çelebi, Seçmeler, haz.: O. Şaik Gökyay, İstanbul, 1991, III, 848; Yücebaş, Edebiyatımızda Mevlâna, s. 3.

[1383] Mevlâna, Mesnevî, çev. ve şerh.: Tahiru’lMevlevî, İs­tanbul, t.y., III, 1011, 1039, 1096, 1120, 1216.

[1384] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 1-2.

[1385] Adnan Karaismailoğlu, Mevlâna ve Kültürümüz, Konya, 2005, s. 35.

[1386] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 4; Dilâver Gürer, Füsûsu’l-Hikem ve Mesnevî’de Peygamberlerin Öyküle­ri, İstanbul, 2000, s. 24.

[1387] İsmet Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevîlik, Konya, 2002, s. 1.

[1388] Lermioğlu, “Mevlâna Celâleddin Rûmî,” s. 174.

[1389] Karaismailoğlu, Mevlâna ve Kültürümüz, s. 36-37.

[1390] Karaismailoğlu, Mevlâna ve Kültürümüz, s. 16, 38-40.

[1391] Tarlan, Mevlâna, s. 9-10.

[1392] Reynold A., Nicholson, Mevlâna Celâleddîn Rûmî, çev.: Ayten Lermioğlu, İstanbul, 1973 ve Ritter, “Celâleddin Rûmî,” ilgili yerler.

[1393] Karaismailoğlu, Mevlâna ve Kültürümüz, s. 40.

[1394] Feridun b. Ahmed Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındaki­ler (Risale), çev.: Tahsin Yazıcı, İstanbul, 1977, s. 20-21; Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 169-173; Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, s. 185; Çelebi, Mevlâna ve Mevlevîlik, s. 17; Neriman Hikmet, Mevlâna -Bilimsel GerçeklikAçısından Varoluş Felsefesi-, İstanbul, 1975, s. 10.

[1395] İzzüddîn Ebü’lHasen İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, VII, 573; W. Barthold, İslâm Medeniyeti Tarihi, çev.: M. Fuat Köprülü, Ankara, 1940, s. 61; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 21; ayrıca benzer rivayetler için Bk.: Neşet Çağatay, “Mevlâna’nın Dili Niçin Farsçadır?” V. Ulu­sal Mevlâna Kongresi, Konya, 1982, s. 37; Nicholson, “Mevlâna Celâleddin Rûmî,” s. 16; Ritter, “Celâleddin Rûmî,” İ.A., III, 54; Nigel Watt, Sevginin Yolu, çev.: Ni­san Işıl, İstanbul, 2003, s. V.

[1396] Annemarie Schimmel, Mevlâna Celâleddin Rûmî (Ben Rüzgârım Sen Ateş), çev.: Senail Özkan, İstanbul, 2000, s. 10.

[1397] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 175; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 20; Çağatay, “Mevlâna’nın Dili Niçin Farsçadır?” s. 36; Nüzhet, Mevlâna, s. 6; Enver Behnan, Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul, 1964, s. 106; Ahmet Güner, Tarikatlar Ansiklopedisi, İstanbul, 1991, s. 221.

[1398] Devletşah, Devletşah Tezkiresi (Tezkiretü’ş-Şuarâ), s. 249; Füruzanfer, s. 25; H. Ziya Ülken, “Mevlâna’nın Muhiti,” Edebiyatımızda Mevlâna, der.: Hilmi Yücebaş, İstanbul, 1959, s. 15; Gökhan Evliyaoğlu, Mevlâna Sevgisi, İstanbul, 1959, s. 10; Emine Yeniterzi, Mevlâna Celâleddin Rûmî, Ankara, 1995, s. 1, 2.

[1399] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 29.

[1400] Midhat Bahari Beytur, Mesnevî Gözüyle Mevlâna -Şiir­leri, Aşk ve Felsefesi-, İstanbul, 1965, s. 91; s. 174; Yücebaş, Edebiyatımızda Mevlâna, s. 4; Abdullah Satoğlu, Mevlâna’nın Hocası Seyyid Burhaneddin, b.y.y., 1965, s. 12.

[1401] Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 521; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 30, 32; Türkmen, The Essence of Rumi’s Masnevi, s. 11.

[1402] Gürer, Füsûsu’l-Hikem ve Mesnevî’de Peygamberlerin Öyküleri, s. 25.

[1403] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 185-186; Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, s. 186; Kabaklı, Mevlâna, s. 21.

[1404] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 34.

[1405] Celâleddin Büyükçelebi, “Kongreye Katılan Delegeler Adına Bitiş Konuşması,” I. Mevlâna Milli Kongresi, Konya, 1986, s. 449.

[1406] Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, çev.: Abdülbaki Gölpınarlı, Ankara, 1976, s. 65; Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 188; Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 23.

[1407] Taşthane: Sarayın holüdür. (Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 323) İçerisinde banyo yapacak, abdest alacak kaplar, banyo sonrası Sultan’ın giyeceği elbiseler bulunmakta­dır. (Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 41).

[1408] Altunpá Medresesi: Pembe Füruşan/İplikçi Medrese diye bilinen medresedir. Mevlâna’ya nispet edilen hücre, ca­minin güneyinde bulunmaktadır. (Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 41).

[1409] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 189; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 41; Mehmet Önder, Mevlâna (HayatıEserleri), t. ve y. y., s. 28.

[1410] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 43.

[1411] Ritter, “Mevlâna Celâleddin,” III, 54; Tarlan, Mevlâna, s.11; Ebu’l-Hasan en-Nedvî, Hz. Mevlâna (Duygu ve Dü­şüncede Tazelik), çev.: M. Eminoğlu, Konya, 1986, s. 54.

[1412] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 192; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn s. 43; Adnan Karaismailoğlu, “Klâsik Türk Şiir Geleneğinde Mevlâna’nın Yeri ve Edebî Miras Tartışmaları,” X. Mevlâna Milli Kongresi, Konya, 2002, s. 17; Gölpınarlı ve Önder, 12 Ocak 1231 Cuma günü olduğunu söylerler. Bk.: Gölpınarlı, Dîvân, XXVII; Önder, Mevlâna, s. 32.

[1413] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 46.

[1414] Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, s. 244; Devletşah, Devletşah Tezkiresi, s. 250; Uzluk, Şahabettin, Mevlâna’nın Res­samları, Konya, b.t.y., s. 5; Annemarie Schimmel, Maulânâ Jalaluddiîn Rûmî’s İnfluence on Muslim Literature, Ankara, 1971, s. 20.

[1415] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 48.

[1416] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 46; Beytur, Mesnevî Gözüyle Mevlâna, s. 88.

[1417] Önder, Mevlâna, s. 25.

[1418] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 43; Nedvî, Hz. Mevlâna, s. 54; Önder, Mevlâna, s. 30.

[1419] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 221; Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 522.

[1420] Önder, Mevlâna, s. 41.

[1421] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 50.

[1422] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 222-223; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 51; Celâleddin Çelebi, Hz. Mevlâna’da İlim, Konya, 1996, s. 19.

[1423] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 52.

[1424] Tarlan, Mevlâna, s. 24.

[1425] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 245.

[1426] Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 83; Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevîlik, s. 4.

[1427] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 603; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 59.

[1428] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 59; Arif Etik, Şems ve Mevlâna, Konya, 1982, s. 17.

[1429] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 250, 558.

[1430] Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 35.

[1431] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 251; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 59; Beytur, Mesnevî Gözüyle Mevlâna, s. 93.

[1432] Sultan Veled, İbtidâNâme, s. 248; Watt, Sevginin Yolu, s. V.

[1433] Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 120; Önder, Mevlâna, s. 46; Şefik Can, Mevlâna, -Hayatı Şahsiyeti Fikirleri-, İstanbul, 1997, s. 45; Recep Dikici, “Seyyid Burhaneddin Muhakkik-i Tirmizî,” M. P. S. B., Konya, 2000, s. 11.

[1434] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 235-236; s. 62; Dikici, “Seyyid Burhaneddin Muhakkik-i Tirmizî,” M. P. S. B., s. 13.

[1435] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, I, 235-236.

[1436] Hasan Özönder, Konya Velileri, Konya, 1980, s. 42.

[1437] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 52, 64.

[1438] Tarlan, Mevlâna Celâleddin Rûmî, s. 67.

[1439] Etik, Şems ve Mevlâna, s. 22.

[1440] Mevlâna, Mektuplar (Mektûbât), s. XII (ön söz).

[1441] Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, s. 187.

[1442] Clément Huart, Mevlevîler Beldesi Konya, çev.: Nezih Uzel, İstanbul, 1978, s. 130.

[1443] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 93, 251.

[1444] Mevlâna, Mecâlîs-i Seb‘a, s. 2 (ön söz); Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 193.

[1445] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 76.

[1446] Nezihe Araz, “Çağdaş Kavramlar Işığında Tebrizli Şems’in Kişiliği,” V Uluslararası Mevlâna Kongresi, Konya, 1982, s. 118-119.

[1447] Bu sürenin 40 gün (Bk.: Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 257; Nedvî, Hz. Mevlâna, s. 57); üç ay (Bk.: Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 528); altı ay (Bk.: Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 46; Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevîlik, s. 5) olduğuna dair muhtelif rivayetler vardır.

[1448] Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 528.

[1449] Bazı kaynaklarda olayın geçtiği yerin; Şekerfüruşan=Şekerciler Hanının önü (Bk.: Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 256; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 76), Şeker-rizler Hanının önü (Bk.: Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 528; Çelebi, A. Halet, Mevlâna ve Mevlevîlik, s. 25), Pirinççiler Hanının önü (Bk. Sipehsâlâr, Mevlâna ve Et­rafındakiler, s. 124) olduğu söylenir. M. Ali Uz’a göre bu olayın geçtiği yer, bugünkü İplikçi Camii’nin karşısında­ki Selçuk Oteli’nin önlerinde bir yerdir. Karşılaştıkları bu yer Hatuniye Camiine giden yol üzerinde, bir tarafı Şems tarafına, diğer tarafı Altun-aba medresesine çıkan güzer­gâhtır. Bk. Uz, Mehmet Ali, Baha Veled’den Günümüze Konya Âlimleri ve Velileri, Konya, 1993, s. 16; benzer rivayet için Bk. Ürkmez, Melâhat, Mevlâna’da Aşk Sırrı ve Nihâi Bütünleşme, Konya, 2005, s. 90.

[1450] Meyerovitch, Mesnevî, s. 38.

[1451] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 189; Tarlan, Mevlâna Celâleddin Rûmî, s. 7; Çelebi, Mevlâna ve Mevlevîlik, s. 24; Huart, Mevlevîler Beldesi Konya, s. 130.

[1452] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 68.

[1453] Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 121; Devletşah, Devletşah Tezkiresi, s. 251; Kabaklı, Mevlâna, s. 34.

[1454] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 255; II, 190; Etik, Şems ve Mevlâna, s. 20.

[1455] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 190.

[1456] Marshall G. S. Hodgson, İslâm’ın Serüveni, rdk.: Metin Karabaşoğlu vd., İstanbul, 1993 II, 248.

[1457] Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 121.

[1458] Kabaklı, Mevlâna, s. 37.

[1459] Çelebi, Mevlâna ve Mevlevîlik, s. 24.

[1460] Gölpınarlı, Abdülbaki, Mevlâna Celâleddin, İstanbul, 1959, s. 61-63.

[1461] Araz, “Çağdaş Kavramlar Işığında Tebrizli Şems’in Kişi­liği,” s. 120.

[1462] Beytur, Mevlâna, s. 88.

[1463] Araz, “Çağdaş Kavramlar Işığında Tebrizli Şems’in Kişi­liği,” s. 122.

[1464] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 75.

[1465] Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr, I, 288-289; III, 49, 137; V, 150; V, 124.

[1466] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 86-88.

[1467] Güner, Tarikatlar Ansiklopedisi, s. 222.

[1468] Meyerovitch, Mesnevî, s. 38.

[1469] Gölpınarlı, Dîvân, s. XXXIII.

[1470] Feyzi Halıcı, “Mevlâna Duyarlılığı,” V. Ulusal Mevlâna Kongresi, Konya, 1982, s. 60.

[1471] Beytur, Mevlâna, s. 96.

[1472] Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, s. 51; Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 126; Devletşah, Devletşah Tezkiresi, s. 253.

[1473] Gölpınarlı, Dîvân, s. XXXIX.

[1474] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 258.

[1475] Şems’in gidişi sonrası Mevlâna’nın yazdığı şiirler için Bk. Dîvân-ı Kebîr, II, 267-269; III, 148, 443. Şems’in gi­dişi sonrası Mevlâna’nın yazdığı şiirler için Bk. Dîvân-ı Kebîr, II, 267-269; III, 148, 443.

[1476] Kabaklı, Mevlâna, s. 43.

[1477] Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 126; Nedvî, Hz. Mevlâna, s. 58-59; Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevîlik, s. 6.

[1478] Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr, III, 148.

[1479] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 95-96.

[1480] Mevlâna, DîvânKebîr, V, 173.

[1481] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 99-100.

[1482] Füruzaner, Mevlâna Celâleddîn, s. 96.

[1483] Gölpınarlı, Dîvân, s. XL; Kabaklı, Mevlâna, s. 44; Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevîlik, s. 6.

[1484] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 100.

[1485] Schimmel, Mevlâna Celâleddin Rûmî, s. 22; Nezihe Araz, Aşk Peygamberi (Mevlâna’nın Hayatı), İstanbul, 2004, s. 66, 68.

[1486] Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 129-130; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 100; Özönder, Konya Velileri, s. 51.

[1487] Sultan Veled, mezkûr topluluğun art niyetlerini veciz bir şekilde etraflıca anlatır. Bk.: İbtidâ-Nâme, s. 64.

[1488] Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 130; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 103.

[1489] Kabaklı, Mevlâna, s. 43; Özönder, Konya Velileri, s. 51.

[1490] Gölpınarlı, Dîvân, s. XLI.

[1491] Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, s. 65, 69.

[1492] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 224; Araz, Aşk Peygam­beri, s. 21.

[1493] Şiirin tamamı için Bk. Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr, I, 347; benzer şiirleri için ayrıca Bk. Dîvân-ı Kebîr, II, 210, 218, III, 200, 203, IV, 123, V, 64.

[1494] Şiirin tamamı için Bk.: Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr, II, 210.

[1495] Şiirin tamamı için Bk.: Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr, II, 218.

[1496] Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 131; Ritter, “Mevlâna Celâleddîn,”, III, 55; Köprülü, Türk Edebiya­tında İlk Mutasavvıflar, s. 190.

[1497] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 119.

[1498] Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, s. 75.

[1499] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 125.

[1500] Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr, III, 99, 244-245.

[1501] Annemarie Schimmel, Ruhum Bir Kadındır, çev.: Ö. Enis Akbulut, İstanbul, 1999, s. 99.

[1502] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 125.

[1503] Mevlâna, Mecâlîs-i Seb’a, s. 2 (ön söz).

[1504] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 125.

[1505] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 133-135.

[1506] Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, s. 79.

[1507] Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 530; Dikici, Seyyid Burhaneddin Muhakkik-i Tirmizî, ” M. P. S. B., s. 12.

[1508] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 126-128.

[1509] Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 131-132. Dîvân’da makta’ı Selâhaddin adına olan 71 gazel mev­cuttur. Bk. Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 133.

[1510] Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 132; Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 293; Schimmel, Mevlâna Celâleddin Rûmî, s. 25.

[1511] Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 530; Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 293.

[1512] Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 132.

[1513] Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 530.

[1514] Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, s. 87; Meyerovitch, Mesnevî, s. 41.

[1515] Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 136; Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 531.

[1516] Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, s. 87.

1517 Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, s. 106-107.

[1518] Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, s. 137, 155.

[1519] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 315-316.

[1520] Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, s. 142; Eflâki, Âriflerin Men­kıbeleri, II, 323; Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 531.

[1521] Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 141; Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 323; Nicholson, Mevlâna Celâleddîn Rûmî, s. 19.

[1522] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 323; Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 531; Nicholson, Mevlâna Celâleddîn Rûmî, s. 19.

[1523] Büyükbayraktar, Mevlâna’da Arayış ve Buluş, s. 35.

[1524] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 138-139.

[1525] Mevlâna, Mesnevî, II, 366.

[1526] Mevlâna, Mesnevî, IV, 8-9; benzer beyitler için Bk.: age., II, 372, 711, 713; III, 3, 6-7, 554-555; V, 5, vd.; Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, s. 143.

[1527] Mevlâna, Mesnevî, II, 372.

[1528] Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, s. 142, 152.

[1529] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 325-331; Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 531-532 vd.; Kâmil Yaylalı, Mevlâna’da İnanç Sistemi, Konya, 1974, s. 107-108.

[1530] Nicholson, Mevlâna Celâleddîn Rûmî, s. 19.

[1531] Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 113; Yaylalı, Mevlâna’da İnanç Sistemi, s. 115; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 149; Can, Mevlâna, s. 80.

[1532] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II,153; Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 526.

[1533] Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 525; Demir, Hz. Mevlâna’nın Hayatı ve Menkıbeleri, s. 243.

[1534] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 152.

[1535] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 156.

[1536] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 156; Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 526; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 152.

[1537] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 158, 165; Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 526.

[1538] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 152.

[1539] Çelebi, Mevlâna ve Mevlevîlik, s. 40; Yaylalı, Mevlâna’da İnanç Sistemi, s. 115.

[1540] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 161-162; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 154.

[1541] Gazelin tamamı için Bk.: Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 161-162; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 152, 154; Çelebi, Mevlâna ve Mevlevîlik, s. 41-42.

[1542] Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, s. 153; Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 33, 113-114; Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 526-527.

[1543] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 162.

[1544] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 565; Köprülü, Türk Ede­biyatında İlk Mutasavvıflar, s. 196; Can, Mevlâna, s. 86.

[1545] Çelebi, Mevlâna ve Mevlevîlik, s. 42.

[1546] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 163-164.

[1547] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 566; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 154; Can, Mevlâna, s. 87.

[1548] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 154; Demir, Hz. Mevlâna’nın Hayatı ve Menkıbeleri, s. 249.

[1549] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 156.

[1550] Geniş bilgi için Bk.: Hasan Özönder, Konya Mevlâna Dergâhı, Ankara, 1989, s. 8, 9, vd.

[1551] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 156.

[1552] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 185-186; II, 595.

[1553] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 15 ön söz (F. Nafiz Uzluk’un Ulu Ârif Çelebi’nin Rubaîleri adlı eserinin 14. sahifesinden iktibas edilmiştir.)

[1554] Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevîlik, s. 38.

[1555] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 231.

[1556] Bazı kaynaklarda “Fatma” ismiyle veya “Kerrake” un­vanıyla anılır. Fakat esas adı Fâtime’dir, unvanı da “Kerrake”dir. Kerrake, Bizans devri Rumcasında “hanım,” şimdiki Rumcada ise “gerçek değeri yokken, kendisini öven kız veya kadın” manasına gelmektedir. Geniş bilgi için Bk.: Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 15-16 ön söz.

[1557] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 135.

[1558] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 234, 239.

[1559] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, I, 529; II, 595-596; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 231-232.

[1560] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 200.

[1561] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, 200, 201 vd.; Beytur, Mesnevî Gözüyle Mevlâna, s. 56-57; Tarlan, Mevlâna, s. 66.

[1562] Çelebi, Mevlâna ve Mevlevîlik, s. 67.

[1563] Mevlâna, Mektuplar (Mektûbât), s. IV (Gölpınarlı’nın ön sözü).

[1564] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 158; Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 526.

[1565] Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 142; Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, s. 163-164.

[1566] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 360.

[1567] Eflâki, II, 374-375; Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, s. 154­155; Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 143-144; Molla Cami, Nefahatü’l-Üns, s. 533.

[1568] Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, s. 144.

[1569] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 367; Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 232.

[1570] Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, s. 163-164.

[1571] Barihüda Tanrıkorur, “Mevleviyye,” DİA, Ankara, 2004, XXIX, 468.

[1572] Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 95.

[1573] Mehmet Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, İstanbul, 1998, s. 173; Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 468.

[1574] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 234; Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 96.

[1575] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 468-469.

[1576] Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 171.

[1577] Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri, II, 998-999.

[1578] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 468.

[1579] Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 90-91.

[1580] Füruzanfer, Mevlâna Celâleddîn, s. 234, 239; Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 173-174.

[1581] Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 177; Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 468.

[1582] Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 102.

[1583] Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 176-177; Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 96.

[1584] Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 97.

[1585] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 468.

[1586] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 469.

[1587] Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 180-184.

[1588] Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 97.

[1589] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 469.

[1590] Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 99-100.

[1591] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 469.

[1592] Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 100.

[1593] Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 185-186.

[1594] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 469.

[1595] Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, s. 246.

[1596] Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, s. 247.

[1597] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 469.

1598 Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 103

1599 Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 186.

1600 Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 469.

1601 Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s.186.

1602 Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 103

1603 Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 186.

1604 Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 469.

1605 Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 102-103.

1606 Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 187.

1607 Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 469.

1608 Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 187-188.

1609 Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 469-470.

1610 Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 188-190.

1611 Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, s. 247.

1612 Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s.191.192.

1613 Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 192.

1614 Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 470.

1615 Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 470.

1616 Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 194.

[1617] Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 195.

[1618] Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 195-196.

[1619] Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 196, 198.

[1620] Kayaoğlu, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 90.

[1621] Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, (1983), s.254.

[1622] Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, (1983), s. 249; Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 199.

[1623] Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, (1983), s. 248-254; Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 470.

[1624] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 470.

[1625] Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, (1983), s. 258-259.

[1626] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 470.

[1627] Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 201-202.

[1628] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 470.

[1629] Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 202.

[1630] Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 203-204; Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 470.

[1631] Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 207; Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 471.

[1632] Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, (1983), s. 260.

[1633] Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 205-206; Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 471.

[1634] Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 206.

[1635] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 471.

[1636] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 471.

1637 Gölpınarlı, Mevlevi Âdâb ve Erkân, s. 13.

1638 Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 471.

1639 Gölpınarlı, Mevlevi Âdâb ve Erkân, s. 11.

1640 Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 471.

[1641] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 471.

[1642] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 471.

[1643] Gölpınarlı, Mevlevi Âdâb ve Erkân, s. 14

[1644] Gölpınarlı, Mevlevi Âdâb ve Erkân, s.14; Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 471.

1645 Gölpınarlı, Mevlevi Âdâb ve Erkân, s.14.

1646 Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 471.

1647 Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 472.

1648 Gölpınarlı, Mevlevi Âdâb ve Erkân, s. 136.

1649 Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 472.

[1650] Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, s. 393-395; Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 219.

[1651] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 472.

[1652] Gölpınarlı, Mevlevi Âdâb ve Erkân, s. 133; Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 217.

[1653] Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, s. 396; Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 472.

[1654] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 473.

[1655] Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, s. 397.

[1656] Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, s. 406.

[1657] Gölpınarlı, Mevlevi Âdâb ve Erkân, s. 150.

[1658] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 473.

[1659] Gölpınarlı, Mevlevi Âdâb ve Erkân, s. 14; Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 473.

[1660] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 473.

[1661] Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 216.

[1662] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 473.

[1663] Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 217.

[1664] Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, s. 390; Ön­der, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 217.

[1665] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 473.

[1666] Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, s. 391; Ön­der, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 217.

[1667] Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 217.

[1668] Gölpınarlı, Mevlevi Âdâb ve Erkân, s. 134; Önder, Mevlâna ve Mevlevilik, s. 217-219.

[1669] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 474.

[1670] Semih Ceyhan, “Semâ,” DİA, İstanbul, 2009, XXXVI, 455.

[1671] Nuri Özcan, “Mevlevi Ayini,” DİA, Ankara, 2004, XXIX, 464.

[1672] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 474.

[1673] Gölpınarlı, Mevlevi Âdâb ve Erkân, s. 123-124; Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, s. 411-412.

[1674] Gölpınarlı, Mevlevi Âdâb ve Erkân, s. 124-125; Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, s. 415.

[1675] Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, s. 424.

[1676] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 474.

[1677] Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, s. 424.

[1678] Kara, “Doğumunun 800. Yılında Mevlâna ve Mevlevi­lik,” Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, s. 22. Cilt: 15, S. 1, 2006, s. 22.

[1679] Sezai Küçük, Mevleviyye, Türkiye’de TarikatlarTarih Kültür, editör: Semih Ceyhan, İstanbul 2015, s. 530.

[1680] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 474.

[1681] Küçük, Mevleviyye, s. 530.

[1682] Küçük, Mevleviyye, s. 530-531

[1683] Küçük, Mevleviyye, s. 530-531.

[1684] Küçük, Mevleviyye, s. 530-531.

[1685] Kara, “Doğumunun 800. Yılında Mevlâna ve Mevlevi­lik,” s. 22.

[1686] Küçük, Mevleviyye, s. 530-531.

[1687] Kara, “Doğumunun 800. Yılında Mevlâna ve Mevlevi­lik,” s. 22.

[1688] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 474.

[1689] Küçük, Mevleviyye, s. 530.

[1690] Kara, “Doğumunun 800. Yılında Mevlâna ve Mevlevi­lik,” s. 22

[1691] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 474.

[1692] Kara, “Doğumunun 800. Yılında Mevlâna ve Mevlevi­lik,” s. 22

[1693] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 474.

[1694] Tanrıkorur, “Mevleviyye,” XXIX, 474.

 

ETİKETLER: