BAHÂEDDİN VELED: VAHŞ’TAN KONYA’YA MUTASAVVIF BİR ÂLİMİN YOLCULUĞUNUN YORUMLANMASI

A+
A-

BAHÂEDDİN VELED: VAHŞ’TAN KONYA’YA MUTASAVVIF BİR ÂLİMİN YOLCULUĞUNUN YORUMLANMASI

Yahya BAŞKAN*

ÖZ

Bahȃeddin Veled, meşhur sufi Mevlȃnȃ Celȃleddin Rûmȋ’nin babası olup Harezm böl­gesinde yaşamış âlimlerden birisidir. Harezmşah Devleti sınırları içerisinde hayat süren Bahȃeddin Veled, bölgede yaşanan Harezmşah-Gur mücadelesi ayrıca Moğol Hanı Cengiz’in etrafa yaydığı tehdit ve korku sebebiyle 1210’lu yıllarda Vahş veya Belh’ten ayrılarak, önce Bağdat’a arkasından da Hac ibadeti ni­yetiyle Hicaz’a gitmiştir. Muhtemelen burada tanışmış olduğu âlimlerin etkisiyle Anadolu’ya yönelmiştir. Malatya’ya gelmiş burada pek fazla durmayarak, Erzincan’a yönelmiştir. Bir müddet Erzincan’da Mengücek Beyi Fahreddin Behramşah’ın yanında kalan Bahaeddin Veled, Behramşah’ın ölümü veya Alȃeddin Keykûbȃd’ın Mengücekoğlu Beyliğine son verme­si üzerine Larende’ye gelmiş yedi yıl kadar kalmıştır. Oğlu Mevlȃnȃ’yı burada evlendiren Bahȃeddin Veled, hanımı Mü’mine’yi de bura­da kaybetmiştir. Eşinin türbesi Larende’de olup Mevlȃnȃ’nın Annesinin Türbesi olarak şöhret bulmuştur. Alȃeddin Keykûbȃd’ın daveti üzeri­ne Konya’ya gelip buraya yerleşen Bahȃeddin Veled, büyük bir merasimle karşılanmıştır. İki yıl kadar Konya’da yaşadıktan sonra 1231’de hayatını kaybetmiş ve Konya’ya defnedilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Bahȃeddin Veled, Mevlȃnȃ, Alȃeddin Keykûbȃd, Sultan Veled, Eflâkî, Vahş, Belh, Konya.
BAHA’ AL-DIN VELED: INTERPRETING THE JOURNEY OF A MYSTICAL SCHOLAR FROM WAHSH TO KONYA

ABSTRACT

Baha al-Din Walad was the father of the famous Sufi Mawlana Jalal al-Din Rumi and was one of the scholars who lived in the Harezm region. Baha al-Din Walad, who lived within the borders of the Khorezmshah State, left Vahsh or Belh in the 1210s due to the Khwarazmshah-Gur struggle in the region, along with the threat and fear spread by the Khan of Mongols, Genghis. He first went to Baghdad and then to the Hejaz with the intention of pilgrimage. He probably went towards Anatolia under the influence of the shcolars he met there. He came to Malatya and did not stay here long, and went towards Erzincan. Baha al-Din Walad, who stayed with Beg of Menguceks, Fahr alDin Bahramshah for a while in Erzincan, came to Larende after Ala al-Din Qayqubad ended the Principality of Menguceks and stayed for seven years. Baha al-Din Walad, who set the marriage of his son Mawlana here, also lost his wife Muminah here. His wife’s tomb is in Larende and it became famous as the tomb of Mawlana’s Mother. Baha al-Din Walad, who came to Konya and settled there upon the invitation of Ala al-Din Qayqubad, was welcomed with a great ceremony. After living in Konya for two years, he died in 1231 and was buried in Konya.

Keywords: Baha al-Din Walad, Mawlana, Ala al-Din Qayqubad, Sultan Walad, Eflaqi, Vahsh, Belh, Konya.

 

GİRİŞ

Anadolu irfanının önde gelen siması Mevlȃnȃ Celȃleddin’in Türk tasavvuf tarihinde şüp­hesiz önemli bir yeri olup, babası Bahȃeddin Veled’in Harezm bölgesinden ailesi ile birlikte Türkiye Selçuklu Konya’sına gelmesi, Anadolu tasavvufu bakımından etkileri günümüze kadar süren mühim bir gelişmenin başlangıcı olmuş­tur. Bahȃeddin Veled, sonradan tarikat haline dönüşecek olan Mevlevȋlikte, aktȃb-ı seb’a’nın ilk sırasındaki zat olarak mühim bir geleneğin de başlamasına vesile olmuştur.

Bahȃeddin Veled ve ailesi, kaleme almış oldukları tasavvufi tecrübelerini anlatan eser­lerle yazılı geleneğe ve aynı zamanda bugünkü akademik araştırmalara büyük katkıda bulun­muşlardır. Oğlu Mevlȃnȃ Celȃleddin, torunu Sultan Veled ve ikinci nesilden torunu Ulu Arif Çelebi’nin müridi tarafından kaleme alı­nan eserler ayrıca diğer müridȃnın eserleri de buna dâhil edilirse ciddi bir Mevlevȋ külliyatı meydana geldiği rahatlıkla görülecektir. Nite­kim çalışmamızın meydana gelmesinde ilgili kaynakların büyük katkısı olmuştur. Dolayısıy­la Bahȃeddin Veled’in Anadolu’ya göçü ve bu göçün tarihi zemininin ele alınmasının Anadolu Selçuklu ve Beylikler tarihine katkı sağlayacağı kanaatindeyiz.

Bugüne kadar bu göç hadisesi birçok maka­le ve kitaba konu olmuştur. Çalışmamızda yeni bir kaynak teklifi yapılmayıp, mevcut kaynak­lar üzerinden; tarihi seyirde bazı meseleler ele alınıp, mukayeseler yapılarak, yorum gayretin­de bulunulacaktır. Bu yorum gayreti meselele­rin çözümünü vadetmese de yeni sorular ortaya çıkaracaktır.

Sultan Veled’e göre, Bahȃeddin Veled Harezmşah Hükümdarı Muhammed’in ve Belhlilerin zulmünden dolayı oradan ayrılmıştır. Allah O’nun gönlüne, hemen çıkmasını, orada­kilerin kendisinin gönlünü kırdığını ve onlara azap göndereyim belalarını vereyim diye ilham etmiştir. Haktan bu hitabı işiten Bahȃeddin Veled Hicaz’a hareket etmiştir. Daha O yoldayken Tatar askeri Belh’i işgal edip yakıp, yıkmış ve sırrın eseri tecelli etmiştir[1122].

Sultan Veled dedesi hakkında, “O ataların­dan beri Belh şehrindendi” demektedir[1123].

Aile kökeni hakkında eserinin girişinde, “Babam, üstâdım ve şeyhim, âriflerin sultânı, Hak ve dîn’in Celâl’i Belh’li Huseyn oğlu Muhammedin oğlu Mevlânâ Muhammed” şeklin­de malumat naklederken, dedesinin asıl isminin Muhammed olduğunu öğrenmekte[1124], Bahȃeddin adının ise âlim olması sebebiyle kendisinin unvanı olduğunu anlamaktayız. Nitekim başka bir bahiste, “atamızın lakabı Bahȃeddin Veleddi” cümlesi bu noktada aydınlatıcıdır[1125].

Dedesine sultȃnu’l ulemȃ unvanını, Hz. Peygamber’in Belh müftülerine rüyalarında söylediğini bunun üzerine bu adla çağrılmaya başlandığını ifade etmektedir[1126]. Bu rivayet dedesinin yani Bahȃeddin Veled’in eseri Maȃrif’te de zikredilmektedir[1127].

Mevlȃnȃ’nın torunu Ulu Arif Çelebi’nin müridi Eflâkî’nin Menȃkıb’ında, Bahȃeddin Veled’in Rûm’a gelmesi hakkında nakiller mevcuttur. Babası Celȃleddin Hüseyin’in Belh’te yaşayan bir âlim olduğu ve Harezmşah hanedanından Alȃeddin Muhammed’in kızıyla evlendiği ve bu evlilikten Bahȃeddin Veled’in dünyaya geldiği hikâye olunmaktır[1128].

Mevlevȋ kaynaklarından Sipehsalar Menȃkıb’ında da, Bahȃeddin Veled’in Belh’te bulun­duğu, ailesinin ve kendisinin âlim aynı zaman­da mutasavvıf olup, Harezmşah Hükümdarı Alȃeddin Harezmşah’ın da onun müridi olduğu nakledilmektedir[1129]. Sultan Veled’in eserinde dedesi hakkında böyle bir nakil bulunmamak­tadır. Bu anlatımın Bahȃeddin Veled veya Mevlȃnȃ ailesini ululamak maksadıyla kayda alındı­ğı düşünülmektedir[1130].

Eflâkî’ye göre, Bahȃeddin Veled Belh’te tasavvufȋ neşve ile vaazlarda bulunurken filo­zof ve bid’atçı olarak vasıflandırdığı Fahreddin Rȃzȋ ve Muhammed Harezmşah ile arasını aç­mış bunun üzerine de ailesiyle birlikte Belh’ten ayrılıp önce hilafet merkezi Bağdat’a, oradan da Hac niyetiyle Mekke’ye gitmiştir. Oğulları, Mevlȃnȃ Celȃleddin beş, kardeşi Alȃeddin ise yedi yaşındadır[1131].

Kaynaklarımızdan Sipehsalar bu konuda; Bahȃeddin Veled’in, Belh’te yaşayan Fahreddin Rȃzȋ ve diğer bazı âlimlerle arasındaki tar­tışmaları uzunca anlattıktan sonra Bahȃeddin Veled’in Belh’ten ayrılmaya karar verip, talebeleri ve ailesiyle Bağdat’a geldiğini söylemektedir[1132].

İlk kaynaklardan Sultan Veled’te dedesinin ilmi üstünlüğü nakledilirken; “Fahr-i Râzȋ ve yüzlerce İbni Sînâ, o can gözü açık ere karşı kim olabilirdi ki?”[1133] cümlesinin dışında Bahȃeddin Veled Fahreddin Rȃzȋ anlaşmazlık ve ihtila­fı hakkında bir malumat mevcut değildir.

Bahȃeddin Veled’in yapmış olduğu soh­betlerinden meydana getirilen Maȃrif’inden Belh’ten ayrılma sebebi hakkında açık bir bil­gi edinmek mümkün olmamaktadır. Bahȃeddin Veled eserinde, Fahr-i Rȃzȋ ve Harezmşah’ı olumsuz cümlelerle zikretse de ayrılış sebebi olarak onları göstermez. Bu isimlerle beraber Zeyn-i Kişȋ’den de bahseden Bahȃeddin Veled Onlar hakkında; “Sizler geniş gönlü ve tomur­cukları bırakıp karanlığa kaçmışsınız ve haya­le tutulmuşsunuz. Bu üstünlüğün sebebi nefsin galebe çalmasıdır ve nefis sizi amelsiz bırakır, kötülüğe sevk eder. Ve o memleket şeytanlara aittir”[1134]. Bu paragrafta zikredilen, o memleket şeytanlara aittir cümlesi ağır ve oldukça ilginç olup konumuz bakımından da bir ipucu mahi­yetindedir. Başka bir bahiste Fahreddin Rȃzȋ hakkında çok ağır konuşarak; “O dehrilerin ve mülhitlerin başıdır” cümlesini kullanır. Bu cümleleri sarf ettiği bahiste Fahreddin Rȃzȋ’nin, Herat’ın şeyhülislamı olduğunu da zikretmektedir[1135]. Yani Rȃzȋ ve Belh irtibatı noktasında bir ifadeye rastlanmamaktadır[1136].

Bahȃeddin Veled, tabiatçıları, dehrileri ve yıldızla ilgilenenleri de eserinde yer yer tenkit etmektedir[1137].

Bahȃeddin Veled’in bu tartışmaları Belh’te mi yoksa kendi eserinde çok sık geçtiği üzere Vahş’ta mı yaşadığını tam bilemiyoruz. Bunun ele alınması kendisinin Rûm’a nereden geldiği hususuna ışık tutacaktır. Yukarıda zikretmiş ol­duğumuz kaynaklarda Bahȃeddin Veled’in Belh’li olduğu hep vurgulanmaktadır. Hatta Kon­ya’daki mezar kitabesinde de Belhli Muhammed b. el-Hüseyin b. Ahmed’in türbesidir iba­resi bulunmaktadır[1138]. Ancak eseri Maȃrif’te anlatılan yaşanmışlıklara bakılırsa Bahȃeddin Veled Vahş yaşanmışlığı Belh’e göre çok fazla öne çıkmaktadır. Hemen ifade edelim ki burada ele almak istediğimiz husus kendisinin Belh’li olup olmadığından ziyade, Anadolu’ya getiren sürecin nerede ve nasıl yaşandığı sorusuna ce­vap aramaktır.

Bahȃeddin Veled’in, şehrin Kadı’sı veya Kadıları ile arasının iyi olmadığını anlamak­tayız. Ancak bu Kadı’nın Belh’in mi, Vahşı’n mı yoksa başka bir şehrin Kadısı mı olduğunu anlamak bazen mümkün olmamaktadır. Aşağı­da Vahş ile alakalı nakilleri göreceğimiz üzere Veled-Vahş mekân ilişkisini sormamız ve sor­gulamamıza sebep olmaktadır.

Anlatılana göre, Kadı kendisinin sultanu’l ulemȃ olduğunu kabul etmemiş bunun üzerine Merv’li bir hȃcenin rüyasında Bahȃeddin Veled’in sultanu’l ulemȃ olduğu söylenmiştir[1139]. Kadı Ebû Said’e seslenilerek, Vahş’ın işlerini kendine havale etme zira bu işler Allah’ın uh­desindedir, halk da onun tasarrufundadır ikazı yapılmıştır.[1140].

Maârif’ te zikredilen Kadı anlatımına ben­zer bir nakil de Eflâkî’nin Menâkıbı’nda gö­rülmektedir; “Velȋ Şeyh Haccȃc-ı Nessȃc şöyle rivayet etti ki: Kadı-i Vahş itibarlı bir adamdı ve dünyanın bilginlerindendi. Bu adam Baha Veled’in sultanü’l ulema lakabını, Maȃrif ve fetva, kitaplarının önsözünden silmek istiyordu. Mevlȃnȃ (Bahȃeddin) hazretleri bu hali öğren­di ve ‘Vahş’ın adı ve künyesi varlık defterinden pek yakın bir zamanda silinecektir’ buyurdu. Beş gün sonra Kadı-i Vahş ahirete göçtü”[1141].

Bahâeddin Veled’in eserine dikkatli bakıldı­ğında görüleceği üzere, Belh’ten ziyade Vahş’ın öne çıktığı görülür. Çekişmeleri, ihtilafları hep Vahş üzerindendir.

Bütün bu anlatım ve kayıtlardan Bahȃeddin Veled’in Vahş’ta hayat sürdüğünü veya yaşamı­nın bir kesitinin burada geçtiğini düşünmemiz mümkündür. Nitekim eserde, Rȃzȋ Mahmud Abdürrezzak ve Abdullah Hindî’nin kendi ara­larındaki konuşmalarında görmüş oldukları rüya anlatılmakta, buna göre; Vahş Sultanı, ona bağlı askerler ve köleler görülmekte, Bahâeddin Veled ise yüksek bir yerde oturmaktadır[1142]. Rüyanın içeriğinden ziyade bizi ilgilendiren tarafı bu anlatımda Bahȃeddin Veled’in rüyada Vahş’ta Sultan ile birlikte görülmüş olmasıdır. Bu konuda kanaatimizi pekiştirecek olan baş­ka bir bilgi de, Bahâeddin Veled’in, Gur Padi­şahının hicri 600 (1204) senesi Şevval ayında Vahş’ın kapısına kadar geldiğini ve halkın endi­şelerini nakletmesidir. Ayrı bir bahiste, Reşid-i Buharî’nin; “Vahş Savaşı birçok Gurlu’yu sofi edip Manastırlara oturttu” sözüne Bahâeddin Veled’in vermiş olduğu cevap yer almaktadır[1143]. Bu nakilden de Bahȃeddin Veled’in Vahş’ta bulunduğunu anlamamız mümkündür.

Vahş, bugün Tacikistan’nın güneybatısında Khatlon Bölgesi’nde bulunan bir vilayet olup, Belh’in kuzeyinde yer almaktadır. Bölge, Vakhsh vadisi olarak da bilinmektedir[1144]. Tarihi bir şehir olan Vahş, kaynaklarda Belh’e olan uzak­lığı üç günlük mesafe olarak kaydedilmiştir[1145].

Konumuz bakımından Vahş’ta meydana ge­len savaş ve tarihi mücadeleyi biraz daha aç­mak faydalı olacaktır.

Harezmşah Hükümdarı Alȃeddin Tekiş’in 1200 senesinde ölümü üzerine bu durumdan istifadeyle rakip Gur Sultan’ı Gıyâseddin Muhammed’in, Talekan, Merv, Nişabur, Belh gibi Harezmşahlara ait yerleri ele geçirmesi üzerine bölgede büyük kargaşa ve huzursuzluk ortaya çıktı. Babasının yerine Harezm tahtına oturan Muhammed b. Tekiş Horasan şehirlerini hâki­miyetine alıp, kargaşayı ortadan kaldırmak için harekete geçti. Bu esnada Gur Sultanı ölmüş yerine Gur tahtına Muizeddin oturmuştur. Bu taht değişikliği Harezmşah Muhammed’in işine yaramış ulemâ ve halkın da büyük yardımlarıy­la Horasan’da hâkimiyeti büyük ölçüde sağlamıştır[1146].

Bahâeddin Veled’in eserinde verilen hicri 600 (1204) tarihinde Gur Sultan’ının Vahş şeh­rinin kapısına gelmesi hadisesi, özetini vermiş olduğumuz Gur-Harezmşah mücadelesi olma­lıdır. Şehrin kapısına dayanan Gur Sultanı ise, Şihâbeddin’dir. Veled’in eserinde Gur Sultan’ının veziri olarak zikredilen İmȃdeddin’in ise Gurluların Belh emiri İmâdeddin Ömer olma­sı muhtemeldir. Bir müddet sonra Harezmşah Muhammed, Belh’i İmâdeddin’den alarak ken­dini de hapsetmiştir[1147].

Bahâeddin Veled’in, Gur padişahının hicri 600 yılı Şevval ayında (1203-1204) Vahş ka­pısına dayandığında şehirde olduğunu tahmin ettiğimizi dile getirmiştik. İlgili tarihlerde Hazrezmşahlarla, Gurlular arasında Belh ve Herat gibi Horasan şehirlerinde büyük bir mücadele verilmekteydi. Bahȃeddin Veled’in bu esnada kendi eserinden hareketle Vahş şehrinde yaşa­dığını tahmin etmekteyiz. İbnü’l Esir ve Cüveynî gibi tarihi kayıtların vermiş olduğu ma­lumattan anladığımız kadarıyla, halkın büyük huzursuzluk çektiği, âlimlerin bu huzursuzluk­ta öne çıkıp halkı yatıştırmaya çalıştığı görülmektedir[1148]. Nitekim Bahȃeddin Veled’in oğlu Mevlânâ Celâleddin Rûmî, ilgili süreci eserin­de şu cümlelerle zikreder; “Semerkant’da idik ve Harzemşah Semerkand’ı muhasara etmiş idi ve asker sevk edip cenk eyler idi. Vaktaki şehri yağma edip ahalisini esir ettiler”[1149].

Semerkant bu dönemde Vahş’ın da içinde bulunduğu bölgede yer almaktadır. Nitekim aşağıda da anlatılacağa üzere, Bahȃeddin Veled Maârif’inde, Vahş Melikinin kendisine, Kadı Gilek’i Semerkant’a bir vazife ile gönderdiği­ni anlatmaktadır. Bu noktada Mevlânâ Celâleddin’in dönem olaylarında zikretmiş olduğu Semerkant’ta yaşananlar, Gurlularla-Harezmşahlar arasındaki hadiselerin bir yansımasından ibaret olmalıdır[1150].

Tam da bu ortamda Bahâeddin Veled’in şe­hirden ayrılmaya karar verip vermediği veya Rûm diyarına tam da bu kargaşa ortamı sebe­biyle mi göç ettiği akla gelmektedir. Kanaati­mizce Bahȃeddin Veled’in Anadolu’ya daha doğrusu Bağdat, Hicaz yoluyla Anadolu’ya hicretinin tam da bu dönemde olması ilgili kanaati tahkim etmektedir. Daha da açarsak; siyasi sarsıntılar ve bunun yol açmış olduğu huzursuzluk bütün bunların üstüne bazı ilmi ve idari çekişmeler Bahȃeddin Veled’in Harezm bölgesinden ayrılmasında başlıca ȃmil olmuşa benzemektedir. Bu durumun kendi eserinden nakledeceğimiz şu malumatla daha iyi anlaşıla­cağı kanaatindeyiz.

Bahâeddin Veled, Vahş Meliki ile görüşme­sinden bahsetmekte ve Allah’ın yaratması hak­kında kendisi ile konuştuğunu nakletmektedir. Melik kendisine, Kadı Gilek’i Semerkant’a bir vazife ile gönderdiğini anlatmaktadır. Bu anla­tımın hemen arkasından gelen fasılda; “sabah kalktığında kendisine hak ve doğru yolda git­mek isteği geldiğini, yapılan işlerin, dinar, dir­hem veya padişah, vezir ve emirin hediyesi değil Allah rızası için olması gerektiğini” söyledik­ten sonra, bu vilayette bana iş olmadığı için buradan gideyim sözü nasıl doğru olur, gam, acizlik ve fakirlik korkusuyla bir yere gitmemek Müslümanlığa uygun düşmez” demektedir. İl­gili cümlelerini, “Sahabe asla Müslümanlıktan dolayı bir şey sahibi olmadı, fakirlikten bah­setmediler ve hicretleri iş için değildi, kendi hazır işlerini terk edip hicret ettiler diyerek tamamlar[1151].

Bahâeddin Veled eserinin takip eden bir fas­lında Vahş Kadı’sına, Fakih Ali Parsihan’a, bu memleketten git dediği için hışımlanıp bir şey söylediğini bundan dolayı da çok pişman oldu­ğunu zikretmektedir[1152]. Burada anlatılanlardan hareketle Bahȃeddin Veled kendisinin de böyle bir muameleye maruz kaldığını veya ima edil­mek istendiğini düşünmekte ve bunun için mi kızmaktadır? sualini cevabı olmasa da nakle­dilen metne sormamız gerektiği kanaatindeyiz.

Nakletmiş olduğumuz bütün bu hicret ba­hislerinin kendisinin Anadolu’ya gelmesi noktasında oldukça önemli olduğunu düşün­mekteyiz. Yukarıdaki satırlarda sıraladığımız siyasi çekişmelerin yol açtığı huzursuzluk ve sıkıntıların, Harezmşah, Gur, Kara Hıtaylar ve Abbasi Hilafetinin de bu ilişkilere müdahil olmasıyla[1153] ilerleyen yıllarda artarak devam etmesi Bahâeddin Veled’in Vahş veya Belh’ten ayrılma zeminini hazırladığını düşünmemiz

mümkündür. Bu noktada iki hususa dikkat çek­memiz gerekmektedir;

İlki, Nesevî’ye göre, 1215’lere gelindiğin­de Harezmşah Alȃeddin, gayri insani bir emir vermiş, Harezm’de esir bulunan yirmi kadar emirin öldürülmesini istemiştir. Bunlar ara­sında Selçuk Sultanı Tuğrul, Belh Hükümdarı İmȃdüddin, Termiz Hükümdarı Behrem Şah, Bamıyan Hükümdarı Alâeddin’in yanında Vahş Emiri Cemȃlüddin Ömer de bulunmaktadır[1154].

İkincisi, Harezmşah Alâeddin Muhammed’in Bağdat Halifesi ile olan çekişmesinin yanında Kübrevȋ Şeyhi Mecdüddin Bağdȃdȋ’yi idam ettirmesi ulema ile kendisini ve aynı za­manda annesi Türkan Hatun’u karşı karşıya ge­tirmiştir.

W. Barthold bu durumu, doğu İslam siyasi teşkilatının çöküşü başlığında şu cümlelerle anlatmaktadır; “Abbasiler zamanında ortaya çıkan Tahiriler ve Samaniler devrinde daha da gelişen doğu İslam bünyesi şimdi tamamıy­la ortadan kaldırılmış bulunuyordu. Divanın hiçbir önemi kalmadı. Ulemâ Şeyh Mecdeddin’in katli ile Halife aleyhine zorla çıkartılan fetvadan dolayı Harezmşah’ı affedemiyorlardı. Muhammed’in kâfirler boyunduruğundan kurtardığı halk, kurtarıcıları aleyhine isyan edince, isyanın bastırılması için sel gibi kan aktı[1155].

Zikretmiş olduğumuz iki vak’a bölgedeki siyasi olayların özetini ve yol açmış olduğu hu­zursuzluğu bize sunması bakımından oldukça aydınlatıcıdır.

Vermiş olduğumuz bu bilgilerin dışında Bahȃeddin Veled’in Maȃrif’inde Hacı Sıddık isminde birisinden olumsuz olarak bahsedil­mektedir. Kim olduğu ve nerede yaşadığını tam bilemiyoruz ancak kuvvetle muhtemel Vahş’ta bir yaşanmışlık olmalıdır. Bu kanaati­mizi artıran Maȃrif’te, Hacı Sıddık ve melikin zulmünü düşünüyordum[1156] cümlesindeki melik ibaresidir. İlgili cümle ve ibare eserde umumi­yetle Vahş üzerinden hep kullanılmaktadır. Bir başka yerde de; “Hacı Sıddık benim halimi alt üst eden olduğundan ey cüzler, eğer onu mah­vetmeye kalkarsanız vacip bir işi görmüş olur­sunuz, zira muhabbetin şartı yabancı çer çöpü dışarı atmaktır” ifadelerine yer verir[1157]. Yer vermiş olduğumuz Hacı Sıddık ile münasebet­leri nerede yaşanmıştır? Bahȃeddin Veled’in Vahş veya Belh’ten ayrılmasında bu anlaşmaz­lık ne kadar etkili olmuştur. Kaynak yetersizliği sebebiyle bunları bilmemize maalesef imkân bulunmamaktadır.

Bölge ile alakalı çalışmaları bulunan Richard Foltz, XIII. yüzyıl başlarında Zagros’tan Hindukuş’a kadar olan dağlar, güneyde Harezm’in egemenliği altına girmişti dedikten sonra, Bahȃeddin Veled’in Vahş’tan göç ettiğini ve hatta oğlu Mevlȃnȃ’nın da burada dünyaya geldiğini bu sebeple bugün Taciklerin Mevlȃnȃ’yı kendilerinden saydıklarını söylemekte­dir. Ancak bu bilgiler için her hangi bir kaynak atfında bulunmamıştır[1158].

Bahȃeddin Veled’in bölgeden ne zaman ayrıldığını tam olarak bilemiyoruz. Sipehsalar Bahȃeddin Veled’in oğlu Mevlȃnȃ Celȃleddin’in h. 604 (1207-1208) senesinde dünyaya geldiğini söylemektedir[1159]. Eflâkî ise, Belh’ten ayrılıp önce hilafet merkezi Bağdat’a, oradan da Hac niyetiyle Mekke’ye gitmiştir dedik­ten sonra, oğulları, Mevlȃnȃ Celȃleddin beş, kardeşi Alȃeddin ise yedi yaşındaydı demektedir[1160]. Mevlȃnȃ ile alakalı çalışmalarıyla ta­nınan H. Ritter, h. 609 (1213) tarihinde şehir­den ayrıldıkları kanaatindedir1161. Yukarıda da zikredildiği üzere Mevlȃnȃ Celȃleddin-i Rûmȋ, eserinde; “Semerkad’ta idik ve Harzemşah Semerkand’ı muhasara etmiş idi ve asker sevk edip cenk eyler idi. Vaktaki şehri yağma edip ahalisini esir ettiler” cümlelerini zikreder1162. Mevlȃnȃ bölgede cereyan eden olayları görmüş gibi anlatmaktadır. Beş yaşındaki bir çocuk anlatmış olduğu hadiseyi bu kadar net hatırla­yabilir mi? Mevlȃnȃ Celȃleddin bu olayı baş­kasından nakille anlatmıyorsa; acaba doğum tarihi biraz daha erken olabilir mi? Veya yaşı biraz büyük olup, ailenin bölgeden ayrılışı daha geç bir tarihte mi gerçekleşmiştir? maalesef bi­lemiyoruz.

Çalışmamızın bundan sonraki bölümünde Bahȃeddin Veled’in Rûm yolcuğunu aktarıp bazı meselelere dikkat çekmeye gayret edece­ğiz.

Eflâkî’ye göre, Bahȃeddin Veled Bağdat’ta iken Belh’in Tatarların istilasına uğrayacağı­nı söylemiş, daha şehirden ayrılmadan Cengiz Han Belh’e yürümüş yağma etmiştir. Kâbe’den dönüşte Şam’a uğramış, kendisine burada kal­ması istenmiş fakat O bunu kabul etmeyip; “Allah yurdumuzun Rûm ülkesinde olmasını buyuruyor ve bizim toprağımız Konya başkentindedir” diyerek Malatya’ya gelmiştir[1163].

Sultan Veled ve Eflâkî’ye göre; Bahâeddin Veled’in Belh halkına incinip şehirden ayrılma­sının cezası olarak Allah onlara Tatarları bela olarak göndermiştir. Tarihi sürece baktığımız­da Harezmşahların hâkimiyetinde olan Belh ve mücavir şehirler Moğol Hanı Cengiz tarafından 1220’li yıllarda ele geçirilip birçoğu yağma edilmiştir. Belhliler 1221 senesinde Cengiz’in kendilerini affedeceği düşüncesiyle teslim ol­muş ancak Cengiz; büyükten küçüğe, yaşlıdan gence herkesi boş alana toplayıp kılıçtan geçir­miş, bahçeleri ateşe verip, sarayları yerle bir etmiştir[1164].

B. Füruzanfer, Mevlânâ Celâleddin’e ait biyografik çalışmasında; Bahȃeddin Veled’in Belh’ten ayrılışının en büyük sebebinin, Tatar ordusunun merhametsizce kan dökücülüğünden doğan korku olduğunu ifade eder[1165]. Bu korku­ya, 1200’lü yılların başlarında Gur-Harezmşah mücadelesini de eklediğimizde Füruzanfer’in işaret etmiş olduğu huzursuzluk ve korkunun insanları çok fazla etkilediği rahatlıkla anlaşı­lacaktır. Füruzanfer, Cengiz Han’ın Belh’e hü­cumunu 1214 senesinde göstermektedir. Ancak zikretmiş olduğumuz kaynaklar Belh’in düş­mesini 1221 olarak kaydetmektedirler. Füruzanfer’in Eflâkî’ye dayanarak yapmış olduğu hesaba göre, Bahȃeddin Veled bölgeden 1212 veya 1213 senelerinde ayrılmıştır. Yani Moğol istilasını yaşamamış ancak yaymış oldukları korkuyla ayrılmıştır. Bahȃeddin Veled, Belh’te veya bölgede yaşananları Mevlevî kaynakları­nın ifade ettiği üzere Bağdat’ta veya Rûm’da öğrenmiştir. Fakat Tatarların zulmünün Belhlilere Allah’ın bir cezası olduğu yorumu ise şüp­hesiz Bahȃeddin Veled’i öne çıkarma gayreti olmalıdır[1166].

Bahâeddin Veled’in Maârif’inde bahsimizi alakadar ettiğini düşündüğümüz şöyle bir ifade bulunmaktadır; “Her vakit bir toprağı ya da bir vilayeti bir millet ele geçirir. Binlerce kez Belh vilayeti mülhidlerin oldu”[1167]. Bu cümlelerden Belh’in Moğollar tarafından ele geçirilmesi mi anlatılmıştır? Bunu bilme imkânımız maalesef bulunmamaktadır.

Sipehsalar’a göre, Bahâeddin Veled Harezm coğrafyasından ayrıldıktan sonra Selçuk­lu Hükümdarı Alȃeddin Keykûbȃd’ın adamları Bağdat’a gelmişler ve Bahâeddin Veled’i bu­rada görüp, O’nun üstün özelliklerini Kon­ya’daki Sultana bildirmişlerdir. Bunun üzerine Sultan’da ona karşı bir alaka ortaya çıkmış ve daima onunla yüz yüze gelmeyi istemiştir. Veled buradan Hac farizasını yerine getirmek için Hicaz’a gitmiş, oradan da Erzincan’a gelmiştir[1168]. Sipehsalar’da Malatya zikredilme­mektedir.

Eflâkî’deki kayıtlara göre; Malatya’ya gelip buradan ayrılan Bahâeddin Veled meşhur mü­ritlerden, Şeyh Kahvareger, Hâcegî, Şeyh Haccȃc ve daha başkaları ile Erzincan’a gelmiştir. Burada Melik Fahreddin ve eşi İsmet Hatun’un yüksek teveccühleri ile dört yıl kalıp medrese­de ders vermiştir. Fahreddin Padişah ve eşinin ölümlerinden sonra Konya’ya tabi Larende şeh­rine ulaşmıştır[1169].

Kaynaklardan nakletmiş olduğumuz seya­hat güzergâhı hakkında bazı değerlendirmeler­de bulunmamız konunun anlaşılması bakımın­dan faydalı olacaktır.

Bahâeddin Veled’in Erzincan’da bulunduğu sırada karşılaştığı ve himayesinde bulunduğu Fahreddin Padişah, döneminde âlimlere kol kanat germesiyle tanınan Mengücekoğlu Fahreddin Behramşah olmalıdır. Bahȃeddin Veled acaba Malatya’da iken Behramşah’ın davetini alarak mı Mengücek Başşehri Erzincan’a git­miştir? Bunu bilemiyoruz.

Eflâkî’nin kaydına göre Bahȃeddin Veled Malatya’ya gelmiş oradan da Erzincan’a geç­miştir. Malatya, Selçuklu şehzadelerinin kal­dığı ve Ulu Camisinin bulunduğu bir hanedan şehridir. Buradan Selçuklu başşehri Konya’ya geçmeyip Erzincan’a gitmesi muhtemelen Mengücek Bey’i Fahreddin Behramşah’ın da­veti ile alakalı olmalıdır. Âlim ve sanatkârlara olan alakası ile tanınan Behramşah ve oğlu Davudşah dönemlerinde Erzincan’a âlimlerin da­vet edildiği veya bazı âlimlerin de onlar adına eser kaleme aldıkları bilinmektedir. Bahȃeddin Veled’in Mengücek topraklarına davet edilmiş olabileceği ihtimali bakımından bu âlimlerden bir kaçına bakmamızda fayda bulunmaktadır.

Meşhur şair Genceli Nizȃmȋ, Fahreddin Behramşah’a Mahzenü’l Esrâr adlı bir eser kaleme alıp ithaf etmiş bunun üzerine Behramşah 5000 dinar altın ve diğer hediyeler ile onu mükâfatlandırmıştır[1170].

Behramşah’ın oğlu Davudşah meşhur tabib Muvaffakuddin Abdullatif’i Halep’ten Erzin­can’a davet etmiş O da 1228’de şehre gelmiş­tir. Birkaç mühim eser yazıp Davud Şah’a ithaf eden Abdüllatif iki sene burada kalmıştır[1171].

İlgili dönemde Anadolu’ya gelen ve Erzin­can’da bir müddet ikamet eden âlim ve muta­savvıf Necmeddin Dâye’nin hikâyesi Bahâeddin Veled’e benzemekte olup bir fikir vermesi bakımından önemlidir. 1204’lü yıllarda Hazrezm’de bulunan Necmeddin Dȃye, burada meydana gelen siyasi ve dini bazı çatışmalar sonrası, Muhammed Hazrezmşah ve Fahreddin Râzî ile de sıkıntılar yaşayıp Anadolu’ya yönel­miş, Malatya’da meşhur mutasavvıf Sühreverdî ile karşılaşmıştır. Bağdat Halifesinin elçisi ola­rak Alȃeddin Keykûbȃd ile Konya’da görüşüp, dönüş yolunda olan Sühreverdî, Necmeddin Dâye’ye, gurbet hayatının zorluklarını anlat­mış ve akabinde Alâeddin Keykûbâd’ı kaste­derek ‘sultân-ı dinperver, talihli bu pâdişahın’ devletine sığınmasını tavsiye etmiştir[1172]. Buradan Konya’ya giden Necmeddin kaleme almış olduğu, Mirsâdü’l İbâd adlı eseri Sultan Alâeddin Keykûbâd’a ithaf etmiş, Sultan da kendi­sine büyük hediyeler vermiştir[1173]. Daha sonra Konya’dan ayrılan Necmeddin Dâye, Mengücekoğlu Bey’i Davudşah’ın davetiyle 1224 se­nesinde Erzincan’a gitmiş ve bir müddet burada kalmış, O’nun adına da bir eser kaleme almıştır. Necmeddin Dâye bir müddet sonra buradan ayrılacaktır[1174].

Bahâeddin Veled’in, Fahreddin Behramşah’ın ölümünden sonra şehirden ayrılmasında muhtemelen O’nun yerine geçen oğlu ve ha­nedan üyelerinin iktidar kavgasına düşmeleri­nin arkasından başlayan huzursuzluğun büyük payı olmalıdır. Bunun yanında devrin kaynak­larından İbn Bibi’de de nakledildiği üzere bu kavgalar Türkiye Selçuklu Hükümdarı Alâeddin Keykûbâd tarafından değerlendirilmiş, Er­zincan Selçuklu Devleti sınırlarına dâhil edilmiştir[1175].

Bahâeddin Veled’in ilgili dönem hadisele­rinin tam göbeğinde olduğu şüphesizdir. Ken­disinin bu kargaşadan ne kadar etkilendiği, bu sebeple mi Konya tarafına hareket ettiğini tahminlerin ötesinde etraflıca bilmemiz imkân dâhilinde değildir. Ancak cevaplanması zor da olsa burada göz önünde bulundurulması ge­reken husus, Bahâeddin Veled, Erzincan’ı ve Mengücekoğullarını önce nüfuzu sonra da hâ­kimiyeti altına alan Selçuklu Sultanı tarafından Konya veya Larende’ye davet edilmiş veya ‘götürülmüş müdür’?

Tabii ki bu sualin cevabını vermemiz müşkildir. Ancak Orta çağ’da, bir şehri ve ülkeyi fetheden veya nüfuzu altına alan fatihlerin o memleketlerde bulunan âlim, sanatkâr ve salih kişileri kendi merkezlerine davet etmeleri veya zorla nefyetmeleri geleneğini dikkate alırsak il­gili sual karşımıza yeni bir mesele çıkaracaktır. Hemen ifade edelim ki bu mesele şimdilik kay­nakların kifayetsizliği ve muahharlığı sebebiy­le çözülemeyip sadece tartışılabilecek bir husus olarak karşımızda durmaktadır.

Mengücekli topraklarında bulunan, Necmeddin Dȃye, Muvaffakuddin Abdullatif ve Bahâeddin Veled’in Erzincan’dan ayrılma ta­rihleri, Mengücek hanedanı içindeki çekişme­lerin arttığı, bunun üzerine de Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykûbâd’ın Mengücek Bey’i Da­vud’u Ilgın’a getirip ikamet ettirmesi ve Mengücek Beyliği’ne son verdiği dönemdir (1228). Nitekim Davud Şah’ın daveti ile Erzincan’a gelen Abdüllatif iki sene burada kalmış ve eğer Sultan Alȃeddin tarafından Erzincan ilhak olunmasa idi bu şehirde devamlı oturacağını söylemiştir[1176].

Üzerinde durulması gereken diğer bir hu­sus Türkiye Selçuklu Sultanlarının ve özel­likle de Alȃeddin Keykûbȃd’ın dönemin önde gelen âlimlerini Konya’ya davet etmeleri geleneğidir[1177].

Alâeddin Keykûbâd’ın âlim bir zat olan Reşiduddin el-Fargânî’ye 1234 yılında gönderdiği davetiye bu bakımdan mühim bir örnektir. Eyyûbî Sultanı ile arası açılan Fargânî Bağdat’a gitmiş burada iken kendisine Alâeddin Keykûbâd’ın daveti ulaşmıştır. Ancak Halife El Müstensir kendisini Bağdat’ta alıkoymuştur[1178].

Selçuklu Sultanı Rükneddin Kılıç Arslan’ın rahatsızlığı sonrası tedavisi için Erzin­can’dan Konya’ya davet edilen tabip Alâeddin Erzincanȋ’ye ihtimamına ve yaptığı ilaçlara mukabil hazineden 3000 sultani dirhem para ödenmiştir[1179].

İbn Bibi’nin şu cümleleri bu noktada olduk­ça anlamlıdır; “Selçuklular kültür ve edebiyat adamlarını yoksulluk vadisinden, fakirlik çö­lünden kurtarıp onların yüzünü dünyayı aydın­latan güneş gibi ağartıp her isteklerini, kalbi te­miz insanların duası gibi geçerli kılarlardı”[1180].

Orta Çağlarda âlimlerin kendilerine hami arama geleneğini de konuyla alakalı olarak göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Âlimler himayesi altına girmiş oldukları dev­let adamlarının merkezlerinde bulunurlar ve buralardaki medreselerde ders verip aynı za­manda ilgili devlet adamları adına kitap ka­leme alırlardı. Karşılığında ise itibar, siyasi mevki ve bugün için telif ücreti olan bir atiyye beklenir, hâsılı müellif kendisine eseri vasıta­sıyla hami temin etmek maksadını göz önünde tutardı[1181].

Bahâeddin Veled’in de zikretmiş olduğu­muz hami arama geleneği çerçevesinde Erzin­can’dan, Larende veya Konya’ya gelmiş ol­masını ihtimaller arasında değerlendirmemiz mümkündür.

Aşağıda ayrıca ele alacağımız üzere, Bahâeddin Veled, torunu Sultan Veled’e göre Kâbe’den Konya’ya, erken dönem Mevlevî kaynağı Sipehsalar’a göre Erzincan’dan Kon­ya’ya gelmiştir.

Eflâkî’deki kayıtlara göre ise; Erzincan’da Melik Fahreddin ve eşi İsmet Hatun’un yüksek teveccühleri ile dört yıl kalıp medresede ders veren Bahȃeddin Veled, Fahreddin Padişah ve eşinin ölümlerinden sonra Konya’ya tabi Larende şehrine ulaşmıştır[1182].

Larende’de Alâeddin Keykûbâd’ın naiple­rinden şehrin Subaşısı Emir Musa, Bahȃeddin Veled ve ailesini çok iyi karşılamıştır. Eflâkî kendisinden temiz ve sadık bir Türk’tü cüm­leleriyle bahsettiği Emir Musa, O’nun için bir medrese yaptırmış, Bahâeddin Veled yedi yıl bu medresede kalmıştır.

Bahâeddin Veled’i karşılayan Emir Mu­sa’nın kim olduğu noktasında tam bir bilgimiz yoktur. Türkiye Selçuklularının Larende’deki Subaşısı olduğu Eflâkî’de kayıtlı olup hakkında başka da malumat bulunmamaktadır. Kendisi Karamanoğlu Beyi Emir Musa ile karıştırılmaktadır[1183]. 1350’li yıllarda hayat sürdüğünü bildi­ğimiz Karaman Beyi Emir Musa ile Bahȃeddin Veled’i karşılayan Musa arasında bir asırlık za­man dilimi bulunmaktadır. Burada esas tartışılan mesele Larende’de inşa olunan medresenin hangi Emir Musa’ya ait olduğudur. Yukarıda zikrettiğimiz üzere, Eflâkî, Larende’ye gelen Emir Musa’nın bir medrese yaptırmış olduğunu söylemektedir. Yaklaşık bir asır sonra Karamanoğlu Beyi Emir Musa’nın da Larende’de bir medrese inşa ettirmiş olduğu kabul edilir. Esa­sen bu tartışmayı başlatan, Larende’de, 1928 senesinde yıkılan ve Karamanoğlu eseri olarak kabul gören medresedir.

Osmanlıların Karamanoğullarına son ver­dikten sonra ilk tahriri olan 1474 sayımında Larende’de Emir Musa Medresesi, vakıfları ile beraber kaydedilmiştir. Bu kayıtlı olan medre­se yukarıda zikretmiş olduğumuz isimlerden hangisine aittir sorusunu ele almamız gerek­mektedir.

Karamanoğullarına ait tarihi malumatı hüla­sa etmemiz konumuz bakımından faydalı ola­caktır; Larende 1320’li yıllarda Karamanoğullarının hâkimiyetine girmiş olmalıdır. Mücade­le halinde olan iki kardeşten Bedreddin İbrahim Larende’de, Burhaneddin Musa da Ermenek’te hüküm sürmektedir. Bedreddin İbrahim ulu bey olmalıdır. Larende’ye 1330’lu yıllarda ge­len İbn Battuta şehir hakkında; “Daha önce öz kardeşi Musa Bek bu diyara hâkim bulunuyorken Mısır hükümdarı Melik Nasır’ın verdiği bir bedel karşılığında tahtından inmiş, yerine Mısır’dan bir orduyla birlikte bir emir gönde­rilmiştir. Sultan Bedreddin şehri ele geçirerek bir saray inşa ettirip devletinin payitahtı haline getirdi” demektedir[1184]. Bu metinden anladığı­mız, Bedreddin İbrahim’in Larende’yi kardeşi Musa’dan almış olup şehri payitahtı haline getirdiğidir. Dönemin ana kaynağı olan Eflâkî’nin vermiş olduğu bilgiye göre de Larende’de Bey olarak Bedreddin İbrahim bulunmaktadır[1185].

Musa buradan Karamanoğullarının diğer hanedan şehri olan Ermenek’e gitmiş, 1339’da da bir medrese yaptırmıştır. Bu medrese Karamanoğullarının inşa ettiği ilk medresedir[1186].

Memlûk müellifi Kalkaşandî, Emir Mu­sa’nın Memlûk Sultanı ile görüştüğünü zikre­dip, kendisinin Ermenek Bey’i olduğunu kaydetmiştir[1187]. Emir Musa’nın Beyliğin Ermenek topraklarında hüküm sürdüğü noktasında İbn Batuta’daki bilgiyi, Kalkaşandȋ ile mukayese ettiğimizde Larende hâkimiyeti noktasında bir kanaate varmamız mümkün olmaktadır.

1500 ve sonrası senelere ait tahrirlere bak­tığımızda Emir Musa’ya ait; medrese, cami, hamam ve Zâviye gibi eser ve vakıflarının da Ermenek’te olduğu görülmektedir[1188].

1474 tarihli Karaman tahririnde ise Emir Musa’ya ait Larende’de sadece bir medrese kaydı bulunmaktadır[1189]. Bu da Karamanoğlu Emir Musa’nın hüküm sürmüş olduğu yer hak­kında bize bir fikir sunmaktadır.

Emir Musa adına elimize geçen sikkeler Ermenek’te, İbrahim Bey’in sikkesi ise Larende’de darb edilmiştir. Her iki para da Memlûk Sultanı Melik Nasır adına basılmıştır[1190]. Bu da yukarıda atıfta bulunduğumuz İbn Batuta ve Kalkaşandȋ’de Larende ve Ermenek bağlamın­da zikredilen Memlûk Sultanı-Karamanoğlu Beyliği ilişkisini teyit etmektedir.

1928’e kadar harap bir halde ayakta olan medresenin kitabesinin olmaması bize yukarı­dan beri kaynaklardan hareketle tahlil yapma gereğini ortaya çıkarmıştır. Medreseyi harap halde gören Halil Edhem kitabenin olmadığı­nı zikredip, Karamanoğlu Musa Bey’in inşa ettirmiş olduğu kestirilemez dedikten sonra, içerde bulunan mezarların Karaman haneda­nından isimlere ait olması ve bu mezarların birisinin de h. 750/1349 tarihli olması sebe­biyle Musa Bey’in de yaptırmış olabileceğini zikretmektedir[1191].

Yukarıdaki paragraflarda ele aldığımız belge ve karineler istikametinde; 1474 tarihli tahrirde Larende’de Emir Musa adına kayıtlı medresenin, Eflâkî’de Bahȃeddin Veled adına Larende’de Emir Musa’nın inşa ettirdiği med­rese olduğu kanaatindeyiz.

Bahȃeddin Veled, Larende’de on sekiz ya­şına giren oğlu Muhammed’i (Mevlȃnȃ Celȃleddin) Semerkandlı Hoca Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun’la evlendirmiş, bu evlilikten 1226’da Sultan Veled ve Alȃeddin dünyaya gelmişlerdir[1192]. Bu evlilikten dünyaya gelen Sultan Veled ismi hakkında, “Babam da, baba­sına beslediği sevgi dolayısıyla beni, o erenler padişahıyla adaş etti” diyerek dedesinin adını aldığı söylemektedir[1193].

Bahȃeddin Veled eseri Maȃrif’te; “az ko­nuşmak nasıl olur”, şeklinde kendisine soru soran Âlime Gevher Hatun’dan bahsetmektedir[1194]. Âlime olarak vasıflandırdığı bu hatun, gelini Gevher olmalıdır.

Bahȃeddin Veled’in eşi Mü’mine Hatun’un ve oğlu Alȃeddin’in Larende’de vefat ettiğine dair geç dönem Mevlevȋ kaynaklarında ma­lumat bulunmaktadır. Sahih Ahmed Dede’ye (ölm. 1813) göre Mü’mine Hatun Larende’de 1224 senesinde hayatını kaybetmiş ve oraya defnedilmiştir[1195]. Ancak erken dönem kaynak­larında özellikle de Bahȃeddin Veled’in Larende hayatı hakkında en geniş bilgiyi bulabildi­ğimiz tek eser olan Eflâkî’de böyle bir bilgi mevcut değildir.

Mevlȃnȃ Celȃleddin’in oğlu Alȃeddin’in Larende’de vefatı noktasında, Eflâkî’de nakle­dilen Sultan Veled ve Alȃeddin’in sünnet merasiminden bir kanaatine varmak mümkündür. Çünkü sünnet merasimine Sultan ve adamla­rının da iştirak ettiğinin zikredilmesinden[1196] merasimin Konya’da yapıldığını anlayabiliriz. Eğer sünnet Konya’da yapılmışsa Alȃeddin’in Larende’de değil de Konya’da vefat ettiğini dü­şünmemiz mümkündür. Bunun yanında sünnet merasiminin anlatılmış olduğu metnin deva­mında; “büyük babamı, Sultan Konya’ya davet ettikten bir yıl sonra Emir Musa tekrar Larende’ye çağırdı. Babam hazretlerini evlendirdiler”[1197] şeklinde Sultan Veled’den menkûlen bir malumat bulunmaktadır. Bu bilgiden ailenin Larende ile irtibatının kesilmediğini anlıyoruz. Belki de Alȃeddin Çelebi bu geliş gidişlerden birinde Larende’de mi vefat etti veya Konya’da vefat etti de sonrasında annesinin yanına def­netmek için Larende’ye mi getirdiler? Bu hu­suslarda ihtimalleri belirtmenin dışında bir gö­rüş beyan etmemiz mümkün gözükmemektedir.

Mevlevȋ geleneğinde Bahȃeddin Veled’in eşi, Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin annesi Mü’mine Hatun’un kabrinin Larende’de ol­duğuna dair güçlü bir inanç vardır ve bu tür­be Mȃder-i Mevlȃnȃ yani Mevlȃnȃ’nın Anne­sinin kabri olarak kabul edilmekte ve büyük bir hürmet görmektedir. Mü’mine Hatun ve Alȃeddin Çelebi’nin türbelerinin bulunduğu yer aynı zamanda Mevlevȋ dergȃhı olarak da bilinmektedir. Bu dergâh Mevlânâ’nın torunu Ulu Arif Çelebi tarafından müridi Kalemȋ oğlu Muhammed’e inşa ettirilmiş[1198] ve Kalemȋ Zȃviye’si olarak şöhret bulmuştur. İlgili Zȃviyenin Mü’mine Hatun ve Alâeddin Çelebi’nin me­zarlarının olduğu yere yapılması veya buraya defnedildiğine inanılması, Bahȃeddin Veled’in eşinin Larende’de vefat ettiğine dair güçlü bir karine oluşturmaktadır.

İlgili dergâhın şöhretini artırması ve göz önüne çıkması 1320’li yıllardan sonra Laren­de’ye hâkim olup, burayı başşehir yapan Karamanoğulları döneminde olmuştur. Kendisi de Mevlevî olan Karamanoğlu Halil Bey, türbe­leri tamir ettirmiş, yeni yerler vakfetmiştir[1199]. Kendisinden sonra Beyliğin başına geçen oğlu Alȃeddin Ali Bey dergâha ek yaptırıp o da bazı yerleri vakfetmiş, vakfiyesinde katledilen kar­deşi Süleyman’ın da kabrinin burada olduğu­nu zikretmiştir. Vakfiyede; Zâviyenin Mevlânâ ailesi, evladı ve torunları adına vakfedilmiş yani evlâdiyelik bir vakıf olduğu da kaydedilmiştir[1200]. Hem Alâeddin Ali Bey hem de Sü­leyman Bey’in Mevlevî olduklarını kaynak­lardan açıkça anlamaktayız. Hal böyle olunca Bahâeddin Veled’in annesi Mü’mine Hatun ve oğlunun türbesi Karamanoğulları için bir imkân olmuş ve bu imkânı layıkıyla değerlendirmiş­lerdir. Nitekim türbeler ve dergâhla alakalı ilk belgelerin Karamanoğlu dönemi ile başlaması da bu hususu teyid etmektedir. İlhanlıların da Mevlevȋlere özel bir ihtimam göstermesinin türbenin göz önüne çıkmasında önemli bir yeri olduğu muhakkaktır.[1201]

Zâviye ve türbede medfûn olduğuna ina­nılan Mü’mine Hatun ve Alȃeddin Çelebi’nin mezarlarında kitabe mevcut değildir. Dergâh­taki en erken tarihli kitabeli mezar Süleyman Mengli b. Sinaneddin’e ait olup 1370 tarihini taşımaktadır[1202].

Ancak Zȃviyeyi tamir ettirip yanına yeni bir Zâviye inşa ettiren Alâeddin Ali Bey’in dergâ­hın giriş kapısı üzerindeki kitabede; “Ariflerin kutbu, âşıkların sultanı, milletin, Hakkın ve di­nin celali Allah pek zahir olan sırrını mukaddes kılsın kişizade ve keremli hatuna nisbet edilen bu mübarek Zȃviyenin yapımını 772 senesinin Rebiul evvelinde Halil oğlu Alâeddin emretti” cümleleri kayıtlıdır[1203].

Kitabedeki kişizâde ve keremli hatuna nisbet edilen ibaresi bize; burada bir hanımın yattığını, yatan hanımın da Mevlânâ ailesine mensup birisi olduğunu düşünme imkânını sunmaktadır. Kitabedeki hatun için, nisbet edilen kaydının ayrıca düşülmüş olması da dikkat çekici olup, Mevlevȋ geleneğine atıf olmalıdır.

Kitabenin birinci satırının sonunda geçen, hurreti kelimesi, asil, keremli ve hür hanım an­lamına geldiği, bu sıfattan dolayı türbede medfûn bulunan hanımın Mü’mine Hatun olması gerçeğinin yanı sıra, Mevlânâ’nın eşi Gevher Hatun’a da işaret edebileceği ihtimalini dile getirenler de vardır. İbrahim Hakkı Konyalı; İslam Türk geleneğinde kadınlar muhterem tutuldukları için bilhassa kitabelerde ismi zik­redilmez, işte bu geleneğe uyularak burada yatan hatunun adı anılmamış, yerine bu vasıf (hurre) kullanılmıştır, dedikten sonra; dikkat edilirse kelimede (hurre) analık anlamı yoktur, kelime Mevlânâ Celâleddin’e muzaf yapılmıştır ki onun, kişizâde, keremli hatunu demektir di­yen Konyalı, bu cümleleriyle türbede medfûn olan hatunun Mevlânâ’nın annesi olmayıp, eşi Gevher Hatun olabileceğini söylemektedir[1204]. Konyalı bu tespitiyle konuya yeni bir alan açmaktadır[1205].

Mevlânâ ile alakalı çalışmaları bulunan Helmuth Ritter, Mevlânâ Celâleddin’in eşi Gevher Hatun’un Larende’de vefat ettiği kanaatinde­dir[1206]. Konyalı ve Ritter’i destekleyecek ma­hiyette bir karine Eflâkî’de mevcuttur. Eflâkî, Mevlânâ Celâleddin’in oğlu Sultan Veled’den naklederek; “büyük babamı, Sultan Konya’ya davet ettikten bir yıl sonra Emir Musa tekrar Larende’ye çağırdı. Babam hazretlerini evlendirdiler”[1207] demektedir. Buradan hareketle, Gevher Hatun’un Larende’de vefat ettiğini, Mevlȃnȃ Celȃleddin’in Konya’ya gittikten sonra Emir Musa tarafından çağrılarak ikinci evliliğini yapmış olabileceğini anlamamız da mümkündür. Nitekim Eflâkî sünnet hadisesini anlatmış olduğu metnin bir üst paragrafında; “Karahisar-ı Devle de kale muhafızı Bedreddin Gevhertaş onları sünnet etti” dedikten sonra, Mevlȃnȃ Celȃleddin’in ağzından; “Bü­yük Mevlȃnȃ: ‘Bunların anneleri burada değil, çocuklar ağlarlar ve bu kadının da buna canı sıkılır’ buyurdu” sözünü naklettikten sonra, kale muhafızının, da; “kendisine türlü cevap­lar veririz” dediğini belirtir[1208]. Mevlȃnȃ Celȃleddin’in, bu çocukların anneleri burada değil, bu kadının canı sıkılır” cümlesine, çocukların anneleri neredeydi? sorusunu sormamız gerek­mektedir. Acaba Larende’de miydi? Tabii ki bilmemizin imkânı yok. Ancak yukarıda ele alındığı üzere, sünnet merasiminin hemen ar­kasından Eflâkî’nin Sultan Veled’ten aktardığı üzere, “büyük babamı, Sultan Konya’ya davet ettikten bir yıl sonra Emir Musa tekrar Larende’ye çağırdı. Babam hazretlerini evlendirdi­ler” kaydından Gevher Hatun’un Larende’de bulunup, Mevlȃnȃ Celȃleddin’in de endişe et­tiği üzere sünnet merasimine katılamadığı ve sonrasında da vefat ettiği sonucuna varabilir miyiz? Bu hususta ilgili karinelerin dışında bir kaynak olmadığı için fazla bir şey söylememiz zor olduğu gibi, Larende’deki türbede yattığı hususunda da Konyalı’nın tespitlerinin dışında ekleyebileceğimiz fazlaca bir şey maalesef bu­lunmamaktadır. Bu konuda son cümle olarak şunu ifade edebiliriz; Bahȃeddin Veled’in oğlu Muhammed’in (Mevlȃnȃ Celȃleddin) Larende’de Gevher Hatun ile evliliğini haber veren tek kaynağımız olan Eflâkî, eserinde başkaca Gevher Hatun’dan hiç bahsetmez. Ancak Mevlȃnȃ’nın ikinci eşi Kira Hatun’u çokça zikret­miştir. Acaba bu durum da Gevher Hatun’un Larende’de vefat etmiş olması ile açıklanabilir mi? Bu hususta da yine soru sorup, teklif yap­manın dışında sarih bir cevap vermemiz şimdi­lik mümkün gözükmemektedir.

Dergâha ait ilk vesika Karamanoğlu Halil Bey’e ait olup 1344-1345 tarihini taşımaktadır. İkinci mühim belge de Halil Bey’in oğlu Alȃeddin Ali Bey’in 1367 tarihli vakfiyesidir. Tarihi kayıtların Karamanoğlu dönemine ait olması Mevlȃnȃ ailesinin Larende’deki öneminin de bir anda artığına işaret etmektedir. Diğer bir ifa­deyle var olan türbe ve dergâh tekâmül etmiş ve bu vesileyle şöhret bulmuştur. Hatta Mevlevȋlik, hanedanın Larende merkezli tarikatı haline gelmiştir dememiz mümkündür.

Bahȃeddin Veled’in seyahatinde Larende’den sonraki durağı Konya olmuştur. Yuka­rıda da zikrettiğimiz üzere kendisinin Larende’ye gelmesi hakkında elimizdeki tek kaynak Eflâkî’dir. Torunu Sultan Veled ve Sipehsalar ise Bahȃeddin Veled’in Larende’ye uğramadan Konya’ya geldiğini nakletmektedirler.

Bahȃeddin Veled’in torunu Sultan Veled, dedesinin Kâbe’den Rûm ülkesine geldiğini söylemektedir. Eserin ilerleyen bölümlerinde Rûm’da gelmiş olduğu şehrin Konya olduğu­nu anlamaktayız. Şehir halkı kendisini büyük bir coşku ile karşılamış sonrasında da Sultan Alȃeddin beyleriyle yanına gelerek O’na mürid olmuştur1209.

Eflâkî’ye göre; Bahâeddin Veled’in Larende’ye geldiğini haber alan Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykûbâd kendisine niye haber veril­mediğine kızmış ve Emir Musa’dan hesap sor­muştur. Akabinde Bahâeddin Veled Konya’ya davet edilmiş, O da çocukları ve dostlarıyla bu davete icabet ederek Selçuklu başşehrine ayak basmış, kendisini Sultan ve adamları karşıla­mıştır. Bahâeddin Veled, Altunapa Medrese’sine inmiştir1210.

Sipehsalar’a göre ise; yukarıda da anlatıldığı üzere, Bağdat’ta Selçuklu Sultanı Alȃeddin’in adamları ile görüşen Bahȃeddin Veled Sultan Alȃeddin’e anlatılmış ve O’nda da Bahȃeddin’e karşı bir alaka uyanmıştır. Hicaz’dan Erzin­can’a gelen Bahȃeddin Veled’in Erzincan’da kalması istendiyse de oradan sonra Rûm’ a ha­reket etmiş, Konya’da kendisini İslam Sultanı, bütün devlet erkânı ile onu karşılamaya çıkmış­tır. Tam bir ihtişam ve tâzim ile onu şehre getirmiştir1211.

Bilgi veren kaynaklardan öğrendiğimize göre Bahâeddin Veled Konya’da büyük bir ala­ka ve teveccühle karşılanmıştır. Ancak daha er­ken dönem kaynaklarından, İbn Bibi, Aksarâyî hatta Anonim Selçuknâme’de Mevlânâ ve aile­sine ait bilgi olmasına rağmen Bahâeddin Veled’e ait her hangi bir malumat mevcut değil­dir. Öyle ki, Bahȃeddin Veled’le aynı tarihlerde Malatya, Erzincan ve Konya’da bulunan Necmeddin Dâye ve Sührevedî’den bahsetmeleri­ne rağmen Bahȃeddin Veled’in hakkında sükût etmektedirler. Bu da incelemiş olduğumuz sonraki dönem kaynaklarında verilmiş olan bilgileri mümkün olduğunca dikkatli kullanma­mız gerekliliğini ortaya koymaktadır. Mevlânâ Celâleddin hakkında şüpheli bazı bilgilerin üre­tilmiş olması muhtemeldir. Nitekim Larende’de Mader-i Mevlânâ türbesi meselesinde gördüğü­müz üzere ilgili şöhret sebebiyle sonradan ihya ve muharref bilgilerin ortaya çıkmış olması bu konuda ne kadar hassas davranılması gerektiği konusunda araştırmacıları ikaz etmektedir.

H. Ritter Bahȃeddin Veled’in Konya’ya h. 618 (1221) tarihinde geldiğini söylemektedir[1212]. Ancak torunu Sultan Veled İbtidȃnȃme’sinde dedesinin Konya’ya gelişinden iki sene sonra hastalanıp vefat ettiğini kaydetmek­tedir. Aşağıda da ele alacağımız üzere Eflâkî, vefat tarihini h. 628 (1231) olarak kaydeder. Bahâeddin Veled’in mezar kitabesinde de vefat tarihi h. 628’dir[1213]. Bu hesaba göre Bahâeddin Veled ve ailesi Konya’ya h. 626’da (1229) gel­miş olmalıdır.

Eflâkî’ye bakarak Bahâeddin Veled ve ai­lesi bakımından Konya’da en önemli kişinin Alȃeddin Keykûbȃd’ın atabeyi Bedreddin Gühertaş olduğunu anlayabiliriz. Yukarıda da belirtildiği üzere, Bahâeddin Veled’in torun­larını Karahisar-ı Devle’de kale muhafızı olan Gühertaş sünnet ettirmiştir. Bahâeddin Veled’in müridi de olan Gühertaş, O’nun adına Konya’da bir medrese de yaptırmıştır. Bugün ayakta olmayan medrese, Alȃeddin tepesinin kuzey doğu tarafında olup, medreseye, Gühertaş Medresesi denilse de kaynaklarda Medrese-i Mevlânâ, Celâliye ve Molla Atik adlarıyla anıldığı da olmuştur. Mevlȃnȃ Celȃleddin de burada uzun süre ders vermiştir. Medresenin Mevlânâ soyuna tahsis edildiği vakfiyesinden anlaşılmaktadır[1214].

Bedreddin Gühertaş’ın Bahȃeddin Veled’le olan yakın münasebeti oğlu Mevlȃnȃ Celȃleddin’in mektuplarına baba dostu tabiriyle yansımıştır[1215]. Abdülbaki Gölpınarlı bu dostluğun Larende’ye dayandığını düşünmektedir. Bunu da Eflâkî’ye atıf yaparak, Bedreddin Gühertaş ile Bahȃeddin Veled tanışmasının Larende’ye dayandığını söylemektedir[1216]. Fakat Eflâkî’de Larende’de başlayan bir tanışıklık bilgisi bulunmamaktadır[1217].

Bahȃeddin Veled’in eseri Maȃrif’te Türk Bedi’den bahsedilmektedir. Nakledilene göre Türk Bedi rüyasında yüz bin kişinin Baha Veled’in arkasında Cuma namazı kıldığını görmüş ve rüyasını Bahȃeddin Veled’e anlatmıştır[1218]. Burada adı geçen Türk Bedi eğer Bedreddin Gühertaş ise tanışıklık, müridlik ve baba dostluğu noktasında Eflâkî ve Mevlȃnȃ’nın mektubunda verilen malumat birbiriyle örtüşmektedir. Ancak Bahȃeddin Veled’in eserinde bu tanışıklık için bir şehir ismi verilmemektedir.

Sultan Veled’e göre; Konya’da irşad faali­yetlerine devam eden Bahȃeddin Veled iki yıl sonra hastalanıp, vefat etmiştir. Sultan ve halk buna çok üzülüp, cenazesine bütün Konya halkı icabet etmiştir. Padişah üzüntüsünden yedi gün tahtına oturmamış, haftasında da halka yemek vermiştir. Sonrasında ise halk oğlunun yanına gelip kendisine tabi olmuşlardır[1219].

Eflâkî’ye göre Bahȃeddin Veled; 628 (1231) yılı Rebiülahirinin on sekizinci Cuma gününün kuşluk vaktinde kudretli Allah’ın rahmetine kavuşup gerçeklik makamında, çok kudretli bir padişah katında yerleşmiştir. İslam Sultanı çok elemlenmiş, tam yedi gün saraydan dışarı çıkmamıştır. Padişah şeyhin mübarek türbesi­nin etrafına, Kâbe’nin çevresindeki duvarlar gibi, bir duvar çekmelerini ve mermerden bir taş üzerine de ölüm tarihini kazarak tespit et­melerini buyurmuştur[1220]. Eflâkî, Sultan Veled’e dayandırmış olduğu naklinde; “Bir gün Sultan Veled hazretleri, ‘büyük babam Baha Veled sek­sen beş yaşında iken dünyadan göçtü’ buyurdu” demektedir[1221].

Bahȃeddin Veled’in toprağa verildiği yer, sonradan oğlu Mevlȃnȃ Celȃleddin’in de defnolunduğu yer olacaktır. Bugün kubbe-i hadra veya yeşil türbe olarak tabir edilen mekânın nü­vesi böylece ortaya çıkmış olacaktır.

Mezar kitabesinde şunlar kayıtlıdır; “Allah bâkî’dir. Burası velîmiz, efendimiz, şerîatın sad­rı, hikmet kaynağı, sünneti ihyâ eden, bid’atin başını ezen, âlimlerin sultânı, doğunun ve batının müftüsü, dinin ve milletin Bahâsı, İslâm’ın ve Müslümanların şeyhi, Belhli Muhammed b. el-Hüseyin b. Ahmed’in türbesidir. 628 yılı Rebîu’lȃhir ayının 18’i Cuma günü (23 Şubat 1231) kuşluk vaktinde vefât etti.”[1222]

Kitabede geçen bilgiler Eflâkî’nin nakledi­lenlerle benzerlik göstermekte olup, Alȃeddin Keykûbȃd’ın, Bahȃeddin Veled’in mezarının yapılması ve mermerden bir taş üzerine de ölüm tarihini kazarak tespit etmelerini buyurdu cümlesi de kuvvetle muhtemel bugünkü kitabe ile vücut bulmuştur.

Çalışmamız çerçevesinde son olarak, Bahȃeddin Veled’le Rûm’a gelen mürid veya talebeleri konusuna değinmemiz faydalı ola­caktır.

Eflâkî; “Malatya’ya gelip buradan ayrılan Bahȃeddin Veled, meşhur müritlerden, Şeyh Kahvareger, Hȃcegȋ, Şeyh Haccȃc ve daha baş­kaları ile Erzincan’a gelmiştir” demektedir[1223]. Bu cümleden şeyhleri veya hocaları ile birlikte gelenlerin olduğunu anlamaktayız.

Eflâkî’nin zikretmiş olduğu Hȃcegi, Bahȃeddin Veled’in müridi olarak Sipehsalar’da da geçmektedir[1224].

Yine Eflâkî’de kaydedilen Kahvareger , Seyyid Burhaneddin’in Maȃrif’inde, Hâcegî-i Cehvâreger ismiyle mürid olduğu belirtilmektedir[1225].

Seyyid Burhaneddin’in kendisi de Harezm bölgesinden Bahȃeddin Veled’in müridi olup, O’nun vefatından sonra Konya’ya gelip, şey­hinin postuna oturarak, Mevlȃnȃ Celȃleddin’in irşadı ile meşgul olmuştur[1226]. Bu hususla ilgili olarak, Sultan Veled’in anlatımından; Seyyid Burhâneddîn’in Bahȃeddin Veled’in Belh’ten müridi olduğunu, onunla Rûm’a geldiğini hatta Konya’da Bahȃeddin Veled’in vefatından sonra dokuz yıl kadar O’nun yerine şeyhlik yaptığını, öldükten sonra ise Mevlȃnȃ Celȃleddin’in posta oturduğunu öğrenmekteyiz[1227].

Seyyid Burhaneddin’in eserinden de ken­disinin Bahȃeddin Veled’in müridi olduğunu övgü dolu cümlelerinden anlamaktayız[1228].

Eflâkî eserinin ayrı bir bahsinde, Hȃcegȋ-i Gehvareger’i müstakil olarak zikredip, Büyük Mevlȃnȃ’nın (Bahȃeddin Veled) eren müritlerindendi cümlelerini kullanır. Metnin devamın­da Gehvareger’in, Seyyid Burhaneddin’in de hazır bulunduğu bir ortamda şeyhine, “Bir kim­se şarap içerse ne olur?” diye bir sual sorduğu­nu naklederek hem Gehvareger’i hem de Seyyid Burhaneddin’i Bahȃeddin Veled’in müritleri olarak aynı mecliste birlikte zikretmiştir[1229].

Bahȃeddin Veled’in Maȃrif’inde, Eflâkî’nin ismini vermiş olduğu Kahvareger, ‘Gehvareger şöyle sordu’, ‘Hintli üstad Gehvareger’ diyerek zikredilmektedir[1230]. Bu nakille, kaynaklarda zikredilen Gehvareger isimli zatın, Bahȃeddin Veled’in önemli bir müridi olduğu malumatı te­yit edilmiş olmaktadır.

Eflâkî’nin kayıtlarında şöyle bir rivayet daha bulunmaktadır; “Mevlȃnȃ Celȃleddin’in yakın müritlerinden olan Mahmud Sahip-Kıran şöyle rivayet etti ki: Hüdavendigar’ın zamanın­da Kürkçüler Hamamı’nda Ahi Nȃtûr adında yüz on yaşında ve Baha Veled’in müritlerinden olan biri vardı. Biz o zaman küçük çocuklardık”[1231]. Bu rivayette adı geçen Ahi Nâtûr çok yaşlı bir zat olduğu zikredilmektedir. Acaba bu kadar yaşı olan birisi Bahâeddin Veled’in mü­ridi olarak şeyhiyle birlikte Anadolu’ya gelmiş midir? Bu hususta maalesef sualden başka bir fikir serdetme imkânımız bulunmamaktadır. Ancak kaynaklarda Bahȃeddin Veled’in müridi olarak zikredilen isimlerin neredeyse hepsinin kendisiyle Harezm bölgesinden gelmiş olma­ları da Ahi Nȃtûr hakkındaki sualin üzerinde düşünülmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır.

 

SONUÇ

Türkiye Selçukluları öncelikli olarak kendi yaşama alanını oluşturmak, yurt tutmak, yer­leştiği yeni coğrafyada hem toprakla hem in­sanla hem de mevcut kültürle anlamlı, çoğal­maya elverişli sürdürülebilir bir terkip kurmak zorundaydı. Selçukluların bu zor terkibi ba­şarmaları uzun bir zaman almış, XII. yüzyılın ikinci yarısından sonra, şehirlerin kurulması, maddî ve manevî emniyetin sağlanması, ikti­sadî artı-değerin çoğalması ile bir canlanma yaşanmıştır[1232].

1176-1277 tarihleri arasında, şehirleşmenin doğal neticesi olarak siyasî, iktisadî, dinî ve fikrî yükseliş devrini yaşayan Anadolu Selçukluları, özellikle, 1220-1237 tarihlerinde, Sultan Alâeddin Keykûbȃd (Uluğ Keykûbȃd) zamanında, en parlak dönemini idrak etmiştir. Bu durum, Sel­çuklular ile birlikte İslamlaşan bir coğrafyada oldukça önemli bir seyre tekabül etmektedir[1233].

Zikretmiş olduğumuz bu ortam farklı coğ­rafyalardan âlimlerin Selçuklu payitahtı Kon­ya’ya gelmesine de zemin hazırlamıştır. Yukarı­da da değinildiği üzere İbn Bibi’nin şu satırları ilgili durumu hülasa etmektedir; “Selçuklular kültür ve edebiyat adamlarını yoksulluk vadi­sinden, fakirlik çölünden kurtarıp onların yü­zünü dünyayı aydınlatan güneş gibi ağartıp her isteklerini, kalbi temiz insanların duası gibi ge­çerli kılarlardı”[1234].

Çalışmamızda ele aldığımız Bahâeddin Ve­led de Rûm’a, sonrasında da Konya’ya gelen­ler arasındadır. Mutasavvıf âlim bir zat olan Bahâeddin Veled’in, Harezm bölgesinde mey­dana gelen; Harezmşah Gur mücadelesi, sonra­sında da bölgeyi tehdidi altına alan Cengiz veya Moğol tehdidinin artması bulunduğu yeri terk edip göç etmesine zemin hazırlamıştır. Nitekim eserinden de ilgili sebeplerden dolayı hicret et­tiğini anlamaktayız.

Belhli olarak bilinip oradan Anadolu’ya gel­diği kabul edilen Bahaeddin Veled’in yine ese­rini dikkatle incelediğimizde, Belh’li olup ol­madığını ayrı bir bahis olarak dışarıda tutarsak kendisinin Vahş’tan göç ettiğine dair karineler bulmak mümkün olmaktadır.

Kaynaklardan edindiğimiz malumata göre; önce Bağdat’a, sonrasında da Hac ibadeti mak­sadıyla Hicaz’a gitmiştir. Buradan da Rûm’a yönelmiştir.

Hac esnasında tanıştığı ve görüştüğü âlimle­rin, kendisinin Anadolu’ya yönelmesinde etkili olduğu muhtemeldir. Orta Çağ’da âlimler, siyasi sıkıntı sonrasında umumiyetle Hac farizasını ye­rine getirmek amacıyla bulundukları mekânı terk edip, âlimlerin birbirleriyle, görüşüp, ilmȋ alışve­rişte bulundukları bir yer olan Hicaz’da bir araya gelirler, akabinde de kendilerine yeni bir istikamet çizerlerdi. Âlimlerin ilmȋ potansiyelleri ve şöhret­leri bu istikamette oldukça etkili olmaktaydı.

Bahȃeddin Veled’in de Hicaz’dan Rûm’a yönelip, rivayetler muhtelif olmakla beraber; Malatya, Erzincan, Larende ve Konya’ya ulaşa­cak olan bir yolculuğa başladığı görülmektedir.

İlgili güzergâhta daha doğrusu Harezm bölgesinden Konya’ya varıncaya kadar siyasi merkezlerde emir, bey ve hükümdarlarla irtibat halinde olmuştur. Son olarak Konya’ya gelen Bahȃeddin Veled iki yıl sonra hayatını kay­betmiştir. Kendisinden sonra ailenin merkezi haline gelen Konya, tasavvuf tarihinde mühim bir irfan hareketine de merkezlik yapacak, oğlu Mevlȃnȃ Celȃleddin, etkisi günümüze kadar devam edecek olan hareketin nüvesi olacaktır.

Bahȃeddin Veled’in Harezmden başlayarak Konya’ya kadar olan süreçte üst düzey devlet adamları ile beraber olduğunu kaynaklardan hareketle görmekteyiz. Bu durum Bahȃeddin Veled sonrasında da artarak devam etmiş, Selçuklu emir ve Sultanları, İlhanlılar, Anado­lu’daki Türkmen Beyleri ve Osmanlılar da aile­ye ayrı bir teveccüh göstermişlerdir.

Bahȃeddin Veled’le başlayan tasavvufi se­yir Anadolu’da Mevlevȋlik adını verdiğimiz bir tarikat yapılanmasıyla sonuçlanmıştır. Kendi­sinin sohbetlerinden meydana getirilen Maârif isimli kitabı bulunan Bahȃeddin Veled, oğlu Mevlȃnȃ Celȃleddin, torunu Sultan Veled ve sonrasında yine aileden Ulu Arif Çelebi’nin tasavvufi tecrübelerini konu alan eserler kaleme alma geleneği oluşmuştur. Bu gelenek ilgili tasavvufi harekete ayrı bir yer kazandırmıştır[1235].

1330’larda Konya’ya gelen İbn Batuta’nın Mevlȃnȃ Celȃleddin’in eserini kast ederek; “bu ülke halkı Mesnevȋ kitabına çok değer veriyor” demesi[1236] Konya merkezli olarak Bahȃeddin Veled’le başlayan sürecin gelmiş olduğu nok­tayı göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Bu ehemmiyet artarak devam etmiştir. İbn Batuta’dan bir asır sonra Herat’tan Konya’ya gele­rek müderrislik yapmaya başlayan (1439-1442) Mahmud el Bistȃmȋ burada Karamanoğlu İbra­him Bey adına Mevlȃnȃ Celȃleddin-i Rûmȋ’nin Mesnevȋ’sinin ilk yedi beytini şerh etmiştir. Şerh-i Mesnevȋ adını taşıyan eserini kaleme alma sebebini izah ederken; “Konya’da yapı­lan toplantılarda ve sohbet meclislerinde hal­kın Mevlânâ Celâleddin’e ve onun Mesnevisine çok itibar edip ilgilerinin çok fazla olduğunu müşahede ettiğini bu sebeple de eserini kaleme almaya karar verdiğini” belirtmektedir[1237].

Aileye ait kaynakların zenginliği sahayı ça­lışan bilim insanları bakımından bir şanstır. Ça­lışmamızda da bu kaynak gurubundan çok fazla istifade ettik. Ancak burada bir takım sıkıntılar bulunduğu da muhakkaktır. Kaynakların içeri­den yani Mevlevȋler tarafından kaleme alınması sebebiyle olay dizgisi ve akışının makulün dışı­na çıkarak tarihi zemini anlamamız ve anlam­landırmamızda zorluklar ortaya çıkarmaktadır. Nitekim İbn Bibi, Aksarâyî gibi daha erken yıllara ait kaynaklarda Mevlânâ Celâleddin’e ait bilgi bulunurken, babası Bahȃeddin Veled hakkında bu kaynakların sükût etmesi olduk­ça ilginçtir. Bu sebeple sonraki devir Mevlevî kaynaklarında ilgili devre ait hadiselerin abar­tılarak verilmesi verilen malumata tereddütle yaklaşıp, sorgulamamıza sebep olmaktadır.

Kaynakların bize sunmuş olduğu imkânın yanında handikaplarının da bulunması ve bazı noktalarda susmaları konuyu ele alırken, ihti­mal belirten cümleler kullanıp, sorularla cüm­lelerimizi tamamlamamıza sebep olmaktadır. Ancak bu soru ve ihtimal ifade eden cümlelerin yeni araştırmalarda ilmȋ bir kritiğe tabi tutularak tenkit edilmesi, sıhhatli bilgi ve kanaatin ortaya çıkmasına yardımcı olacağı düşüncesindeyiz.

 

KAYNAKÇA

AHMED EFLÂKÎ, Ariflerin Menkıbeleri, (çev. Tahsin Yazıcı), C. I, İstanbul 1973.

AKKUŞ, Mustafa, “Moğol İstilâsının Selçuklu Bilim ve Düşünce Hayatına Etkileri”, II. Uluslararası Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Sempozyumu Sel­çuklularda Bilim ve Düşünce, C. III, Konya 2013.

AKKUŞ, Mustafa, Moğol İstilasına Dini Muhalefet, Çizgi Yayınevi, Konya 2022.

AKMAN, İ. Hakkı, “Karamanoğulları Döneminde Lȃrende/Karaman’da Mevlevȋliğin Doğuşu ve Gelişmesi”, Uluslararası Orta Anadolu ve Ak­deniz Beylikleri Tarihi, Kültürü ve Medeniyetleri Sempozyumu II-Karamanoğulları Beyliği, (edit. M. Şeker, M. Mercan, Y. Kaya, C. Uncu), Ankara 2016.

ALİ B. MECDÜDDİN EŞ ŞAHRUDÎ EL BİSTÂMÎ, Şerh-i Mesnevi, Süleymaniye Ktp, Nafiz Paşa, nr. 604.

BAHÂEDDİN VELED, Maârif, (çev. Şadi Aydın-Elvir Musiç), İstanbul 2018.

BARTHOLD, V. V., Moğol İstilasına Kadar Türkistan, (haz. H. D. Yıldız), Ankara 1990.

CAN, Şefik, Mevlânâ Hayatı-Şahsiyeti-Fikirleri, İstan­bul 1995.

ÇİFTÇİOĞLU, İsmail, “Ermenek’te Emir Musa Bey Medresesi ve Vakfiyesi”, İlmi Araştırmalar, S. 12, İstanbul 2001.

DONUK, Abdülkadir, “Cüveynî ve Moğol Mezalimi”, İstanbul Üniversitesi Tarih Dergisi, S. 44, İs­tanbul 2009.

ERDOĞAN, Çoşkun, Harezmşah Alâeddin Muhammed Dönemi Siyasi Tarihi (1200-1220), (Ba­sılmamış Doktora Tezi), Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum 2016.

FAZLIOĞLU, İhsan, “Anadolu Selçukluları ve Bey­likler dönemi Türk Felsefe-Bilim Tarihine Ön­söz”, Anadolu Selçukluları ve Beylikler Döne­mi Uygarlığı, (Sosyal ve Siyasal Hayat), (edit. Ahmet Yaşar Ocak), C. I, Ankara 2006.

FAZLIOĞLU, İhsan, “Türk Felsefe Bilim Tarihinin Se­yir Defteri-(Bir Önsöz)”, Divan İlmi Araştırma­lar, S. 18, (2005/1).

Feridun bin Ahmed-i Sipehsalar, (çev. T. Yazıcı), İstan­bul 1977.

FOLTZ, Richard, A History of The Tajıks İranians of The East, London 2019.

FÜRUZANFER, B. Mevlânâ Celâleddin, (F. N. Uz­luk), Konya 2005.

GÖK, Bilal, Ermenek Kazası (1500-1600), (Basılma­mış Doktora Tezi), Malatya 2006.

GÜZELÇİÇEK, Salih, Kalkaşandȋ’nin Subhu’l A’şȃsında Anadolu Şehirleri, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Malatya 2019.

HACIGÖKMEN, M. Ali, “I. Alâeddin Keykubâd Dö­nemi Emirlerinden Atabey Bedreddin Gühertaş (Gevhertaş) (D. ?-Ö. 1262)”, Tarih Araştırma­ları Dergisi, C. XXX, S. 50, Ankara 2011.

HALİL EDHEM, “Karamanoğulları Hakkında Vesȃk-i Mahkûke”, Tȃrȋh-i Osmȃnȋ Encümeni Mecmu­ası, Cüz 11, (Kanun-ı Evvel 1324).

İbn Battuta Seyahatnâmesi I, (çev. A. S. Aykut), İstan­bul 2000.

İBN BİBİ, El Evamirü’l Ala’iye Fi’l Umuri’l Ala’iye, C. I, (çev. Mürsel Öztürk), Ankara 1996,

İPEKTEN, Haluk, Divan Edebiyatında Edebi Muhitler, İstanbul 1996.

KELEŞ Hamza-Asar, Serpil, “XVI-XIX. Yüzyıl Kara­man Vakıflarının Hizmet Alanları”, e-Kafkas Eği­tim ve Araştırmaları Dergisi, C. 2, S. 3, (2015).

KONYALI, İbrahim Hakkı, Ȃbideleri ve Kitȃbeleri ile Konya Tarihi, Konya 1964.

KONYALI, İbrahim Hakkı, Ȃbideleri ve Kitȃbeleri ile Karaman Tarihi, İstanbul 1967.

KONYALI, İbrahim Hakkı, “Bir Hüccet İki Vakfiye”, Vakıflar Dergisi, S. 7, İstanbul 1968, (Tıpkıbasım-Ankara 2006).

KORTEL, S. Haluk, “Gur Devleti’nde Bir Türk Ku­mandan: Tȃceddin Yıldız”, İstanbul Üniversi­tesi, Tarih Dergisi, S. 39, İstanbul 2004.

MADELUNG, Wilferd, “11. ve 13. Asırlarda Hanefi Âlimlerin Orta Asya’dan Batıya Göçü”, Maturidilik, (haz. Sönmez Kutlu), Ankara 2003.

Mevlânâ Celâleddin Mektuplar, (çev. Abdülbaki Gölpınarlı), İstanbul 1963.

MEVLȂNȂ CELȂLEDDİN RÛMİ, Fȋhi Mȃ Fȋh, (trc. Ahmed Avni Konuk), İstanbul 1993.

MUŞMAL Hüseyin-Gürbüz, İrem, “Osmanlı ve Cum­huriyet Döneminde Mader-i Mevlânâ Külliyesinin Bakım ve Onarım Faaliyetleri”, SUTAD, S. 47, (Aralık 2019).

NECİP ASIM, Celalüttin Harezmşah, İstanbul 1934.

ÖZÖNDER, Hasan, “Karaman (Lârende) Mevlevîhânesi”, Osmanlı Araştırmaları XIV, İstanbul 1994.

RITTER, Hellmut, “Mevlânâ Celâleddin Rûmî”, MEB İslam Ansiklopedisi III, İstanbul 1979.

SAHİH AHMED DEDE, Mecmuatü’t Tevarihi’l Mevlevîye, (haz. Cem Zorlu), İstanbul 2003.

SEYYİD Burhaneddin Tirmizî, Maârif, (trc. A. Rıza Karabulut), İstanbul 1995.

SIAMARDOV, Mukim, Tacikistan’da Pamuk Üretimi­nin Ekonomik Analizi, (Basılmamış Yüksek Li­sans Tezi), Uludağ Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Bursa 2020.

SULTAN VELED, İbtidânâme, (çev. Abdülbaki Gölpınarlı), Ankara 1976.

ŞAHİNOĞLU, M. Nazif, “Bahȃeddin Veled”, DİA, C. IV, İstanbul 1991.

TEOMAN, Betül-Teoman, Gültekin, “Karamanoğulları Sikkelerine Genel Bir Bakış”, Uluslararası Orta Anadolu ve Akdeniz Beylikleri Tarihi, Kül­türü ve Medeniyetleri Sempozyumu II-Karamanoğulları Beyliği, (edit. M. Şeker, M. Mercan, Y. Kaya, C. Uncu), Ankara 2016.

TURAN, Osman, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tari­hi, İstanbul 1998.

TURGUT, Havva Nur, I. Alȃeddin Keykûbȃd Dönemi Bilim ve Düşünce Hayatı, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bi­limler Enstitüsü, Konya 2009.

UNAN, Fahri, “Osmanlı Resmi Düşüncesinin İlmiye Tariki İçindeki Etkileri: Patronaj İlişkileri”, Türk Yurdu, C. XI, S. 45, (Mayıs 1991).

UZLUK, Feridun Nafiz, Fatih Devrinde Karaman Eya­leti Vakıfları Fihristi, Ankara 1958.

ÜLGENER, Sabri, İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihni­yet Dünyası, İstanbul 2006.

ÜRKMEZ, Kahraman Rauf, “Ârif Çelebi’nin Batı Ana­dolu Beylikleriyle Münasebetleri ve Mevlevihanelerin Yaygınlaşması”, Selçuklu Araştırma­ları Dergisi, S. 10, (Bahar 2019), s. 209-225.

YILMAZ, Bilen, Moğolların Türkistan Fethi ve Sonuç­ları (13-14. Yüzyıllar), (Basılmamış Doktora Tezi), Hacettepe Üniversitesi, Türkiyat Araştır­maları Enstitüsü, Ankara 2019.

YILMAZ, Eyyüp, “Moğol İstilası Sürecinde Kübrevî Bir Derviş: Necmeddin Dâye’nin Gözüyle Or­taçağ Anadolu’suna Dair Bazı Değerlendirme­ler”, Selçuk Türkiyat, S. 54, (Nisan 2022).

YİĞİTBAŞ, M. Sadık, Kiğı, İstanbul 1950.

 

 


* Prof. Dr. İnönü Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, [email protected]

[1122] Sultan Veled, İbtidȃnȃme, (çev. Abdülbaki Gölpınarlı), Ankara 1976, s. 240-276.

[1123] Sultan Veled, s. 273.

[1124] Sultan Veled, s. 1.

[1125] Sultan Veled, s. 237.

[1126] Sultan Veled, s. 236, 237.

[1127] Bahâeddin Veled, Maârif, (çev. Şadi Aydın-Elvir Musiç), İstanbul 2018, s. 163, 164.

[1128] Ahmed Eflâkî, Ariflerin Menkıbeleri, C. I, (çev. Tahsin Yazıcı), İstanbul 1973, s. 108-110.

[1129] Feridun bin Ahmed-i Sipehsalar, (çev. T. Yazıcı), İstan­bul 1977, s. 17, 18.

[1130] B. Füruzanfer, Mevlȃna Celȃleddin, (F. N. Uzluk), Kon­ya 2005, 52-54.

[1131] Eflâkî I, s. 114, 116.

[1132] Sipehsalar, s. 20, 21.

[1133] Sultan Veled, s. 237.

[1134] Bahȃeddin Veled, s. 83.

[1135] Bahȃeddin Veled, s. 206, 207.

[1136] Füruzanfer, Bahȃeddin Veled Fahreddin Razi anlaşmaz­lığı hususunda şunları söylemektedir; “Mevlȃnȃ’nın do­ğumu 1207, Bahȃeddin Veledin de yola çıkışı 1212’den sonra mümkün değildir. Fahreddin Razi 1209’da vefat etmiştir. Bu yüzden Baha-i Veled’in hicreti zamanında ve­fat edeli 4 yıl olmuştur. Bu sebeple kendisinin Fahreddin Razi sebebiyle göç ettiği tabiatı ile doğru değildir”. B. Füruzanfer, s. 59.

[1137] Bahȃeddin Veled, s. 159, 200.

[1138] İbrahim Hakkı Konyalı, Ȃbideleri ve Kitȃbeleri ile Kon­ya Tarihi, Konya 1964, s. 660.

[1139] Bahâeddin Veled, s. 163, 164.

[1140] Bahâeddin Veled, s. 284.

[1141] Eflâkî I, s.126.

[1142] Bahâeddin Veled, s. 238, 255.

[1143] Bahâeddin Veled, s. 292, 330.

[1144] Mukim Siamardov, Tacikistan’da Pamuk Üretiminin Ekonomik Analizi, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Uludağ Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Bursa 2020, s. 26; Kaynaklarda Penc ile Vahş arasındaki eyale­tin Huttel veya Huttelan adını taşıdığı ifade edilmektedir. Bk. V. V. Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan, (haz. H. D. Yıldız), Ankara 1990, s. 72.75 V. Barthold, s. 75.

[1146] İlgili dönem hadiseleri hakkında gnş. bilgi için Bk. Çoşkun Erdoğan, Harezmşah Alȃeddin Muhammed Dönemi Siyasi Tarihi (1200-1220), (Basılmamış Doktora Tezi), Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum 2016, s. 119-135; S. Haluk Kortel, “Gur Devleti’nde Bir Türk Kumandan: Tâceddin Yıldız”, İstanbul Üniversite­si, Tarih Dergisi, S. 39, İstanbul 2004, s. 48.

[1147] Çoşkun Erdoğan, s. 132, 133.

[1148] İlgili kaynakların bu dönemle alakalı vermiş olduğu bil­gilerin kullanımı için Bk. Çoşkun Erdoğan, s. 119-135.

[1149] Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Fıhi Mâ Fıh, (trc. Ahmed Avni Konuk), İstanbul 1993, s. 157.

[1150] İlgili dönemde Semerkant merkezli yaşanan olaylar hak­kında Bk. Çoşkun Erdoğan, s. 129.

[1151] Bahâeddin Veled, s. 308, 309.

[1152] Bahâeddin Veled, s. 331.

[1153] Bölgedeki mücadele hakkında gnş. bilgi için Bk. W. Barthold, s. 372-392; Çoşkun Erdoğan, s. 127-167.

[1154] Nesevȋ’nin Celȃleddin Harezmşah bölümü tercümesi için Bk. Necip Asım, Celalüttin Harezmşah, İstanbul 1934, s. 32.

[1155] W. Barthold, s. 399, 403.

[1156] Bahȃeddin Veled, s. 197.

[1157] Bahȃeddin Veled, s. 244.

[1158] Richard Foltz, A History of The Tajıks İranians of The East, London 2019, s. 91. (Eseri bize hatırlatıp, temin eden Yusuf Ziya Söylemez’e teşekkür ederim)

1159 Sipehsalar, s. 33.

1160 Eflâkî I, s. 114.

1161 H. Ritter, s. 30.

1162 Mevlȃnȃ Celȃleddin, s. 157.

[1163] Eflâkî, s. 117-120.

[1164] Abdülkadir Donuk, “Cüveynȋ ve Moğol Mezalimi”, İs­tanbul Üniversitesi Tarih Dergisi, S. 44, İstanbul 2009, s. 52, 53; Bilen Yılmaz, Moğolların Türkistan Fethi ve Sonuçları (13-14. Yüzyıllar), (Basılmamış Doktora Tezi), Hacettepe Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Ankara 2019, s. 95; Döneme ait doktora çalışması yapan Çoşkun Erdoğan bu konuda; “Belh‘e gelen Moğollar, şehrin ileri gelenleri tarafından çok iyi karşılandılar. Belh halkının bu iyi karşılaması hoşlarına gittiği için hiçbir kötü muamelede bulunmadılar ve buraya Şıhne atayıp yolarına devam ettiler” demektedir. Erdoğan bu bilgiyi anladığımız kadarıyla İbn’ül Esir’e dayandırmak­tadır. Ç. Erdoğan, s. 253.

[1165] B. Füruzanfer, s. 60.

[1166] M. Nazif Şahinoğlu, “Bahâeddin Veled”, DİA, C. 4, İs­tanbul 1991, s. 460, 461.

[1167] Bahâeddin Veled, s. 258.

[1168] Sipehsalar, s. 22.

[1169] Eflâkî I, s. 120, 121; Sadık Yiğitbaş eserinde, Doğu Ana­dolu’da halen Bahȃeddin Veled’le birlikte Horasan’dan Anadolu’ya gelen kimselerin soyundan olduklarını ve bu hususta yazılı şecerelerinin bulunduğunu söyleyenler vardır demektedir. Bu husus hak. Bk. M. Sadık Yiğitbaş, Kiğı, İstanbul 1950, s. 253.

[1170] Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, İs­tanbul 1998, s. 62.

[1171] Turan, s. 74.

[1172] Eyyüp Yılmaz, “Moğol İstilası Sürecinde Kübrevȋ Bir Derviş: Necmeddin Dâye’nin Gözüyle Ortaçağ Anado­lu’suna Dair Bazı Değerlendirmeler”, Selçuk Türkiyat, S. 54, (Nisan 2022), s. 52.

[1173] İbn Bibi, El Evamirü’l Ala’iye Fi’l Umuri’l Ala’iye, C. I, (çev. Mürsel Öztürk), Ankara 1996, s. 253.

[1174] E. Yılmaz, s. 56, 57.

[1175] İbn Bibi I, s. 364-368.

[1176] Osman Turan, s.74.

[1177] Alȃeddin Keykûbȃd dönemi âlimleri hakkında geniş bir çalışma için Bk. Havva Nur Turgut, I. Alâeddin Keykû­bâd Dönemi Bilim ve Düşünce Hayatı, (Basılmamış Yük­sek Lisans Tezi), Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya 2009, s. 40-90.

[1178] Wilferd Madelung, “11. ve 13. Asırlarda Hanefi Âlimle­rin Orta Asya’dan Batıya Göçü”, Maturidilik, (haz. Sön­mez Kutlu), Ankara 2003, s. 371.

[1179] Osman Turan, s. 64.

[1180] İbn Bibi I, s. 433, 434.

[1181] Bu konuda bilgi veren eserler için Bk. Sabri Ülgener, İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası, İstanbul 2006, s. 228-246; Haluk İpekten, Divan Edebiyatında Edebi Muhitler, İstanbul 1996, s. 13-135; Fahri Unan, “Osmanlı Resmi Düşüncesinin İlmiye Tariki İçindeki Etkileri: Patronaj İlişkileri”, Türk Yurdu, C. XI, S. 45, (Mayıs 1991), s. 33-41.

[1182] Eflâkî I, s. 120, 121.

[1183] B. Füruzanfer, 1330’lu yıllarda Larende’ye gelen İbn Batuta’da kayıtlı, Karamanoğlu Emir Musa ile karıştırmak­tadır. B. Füruzanfer, s. 67.

[1184] İbn Battûta Seyahatnâmesi I, (çev. A. S. Aykut), İstanbul 2000, s. 414.

[1185] Celal Kuçek’in Konya Dergâhından alıp Larende’ye gö­türmüş olduğu havuzu tekrar Konya’ya iade eden Larende’deki Karamanoğlu Bey’inin Emir Bedreddin İbrahim olduğunu görmekteyiz. Bk. Eflâkî II, s. 281.

[1186] İsmail Çiftçioğlu, “Ermenek’te Emir Musa Bey Med­resesi ve Vakfiyesi”, İlmi Araştırmalar, S. 12, İstanbul 2001, s. 74-78.

[1187] Salih Güzelçiçek, Kalkaşandȋ’nin Subhu’l A’şȃsında Anadolu Şehirleri, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Malatya 2019, s. 47, 57.

[1188] Bilal Gök, Ermenek Kazası (1500-1600), (Basılmamış Doktora Tezi), Malatya 2006, s. 108, 109, 147, 161-168, 180.

[1189] Feridun Nafiz Uzluk, Fatih Devrinde Karaman Eyaleti Vakıfları Fihristi, Ankara 1958, s. 25.

[1190] Betül Teoman-Gültekin Teoman, “Karamanoğulları Sik­kelerine Genel Bir Bakış”, Uluslararası Orta Anadolu ve Akdeniz Beylikleri Tarihi, Kültürü ve Medeniyetleri Sem­pozyumu II-Karamanoğulları Beyliği, (edit. M. Şeker, M. Mercan, Y. Kaya, C. Uncu), Ankara 2016, s. 4, 5.

[1191] Halil Edhem, “Karamanoğulları Hakkında Vesȃk-i Mahkûke”, Tȃrȋh-i Osmȃnȋ Encümeni Mecmuası, Cüz 11, (Kanun-ı Evvel 1324), s. 705; Halil Edhem’in h. 750/1349 tarihli mezar taşı dediği kabir Karamanoğlu hanedanından Fahreddin Ahmed’e, h. 753/1352 tarihli kabir de Emir Bedreddin İbrahim Bey’in kızı Dürhand Hatun’a aittir. Medresede, Emir Musa’ya ait h. 750’li yıl­ları muhtevi kitabeli bir mezar bulunmamaktadır. Bk. İ. H. Konyalı, Ȃbideleri ve Kitȃbeleri ile Karaman Tarihi, İstanbul 1967, s. 459, 460.

[1192] Eflâkî, s. 121.

[1193] Sultan Veled, s. 273.

[1194] Bahȃeddin Veled, s. 347; Eflâkî tarafından Semerkand’lı olduğu zikredilen Şerȃfeddin Lala’nın, Bahȃeddin Veled’le birlikte Belh’ten gelen gözde müridlerinden ol­duğu Mevlevilikle alakalı çalışmaları bulunan Şefik Can tarafından ifade edilmektedir. Şefik Can, Mevlȃnȃ Hayatı-Şahsiyeti-Fikirleri, İstanbul 1995, s. 37.

[1195] Sahih Ahmed Dede, Mecmuatü’t Tevarihi’l Mevlevîye, (haz. Cem Zorlu), İstanbul 2003, s. 140-145.

[1196] Eflâkî I, s. 314, 315.

[1197] Eflâkî I, s. 315.

[1198] Eflâkî II, s. 318, 319.

[1199] İ. Hakkı Akman, “Karamanoğulları Döneminde Lȃrende/ Karaman’da Mevleviliğin Doğuşu ve Gelişmesi”, Ulus­lararası Orta Anadolu ve Akdeniz Beylikleri Tarihi, Kül­türü ve Medeniyetleri Sempozyumu II-Karamanoğulları Beyliği, (edit. M. Şeker, M. Mercan, Y. Kaya, C. Uncu), Ankara 2016, s. 231.

[1200] İ. H. Konyalı, “Bir Hüccet İki Vakfiye”, Vakıflar Dergisi, S. 7, İstanbul 1968, (tıpkıbasım-Ankara 2006), s. 104, 105.

[1201] Anadolu Beylikleri merkezlerinin neredeyse her birinde Mevlevîhâne bulunması ve Ulu Arif ile kardeşi Abid Çe­lebilerin İlhanlılar tarafından Beylik merkezlerine gön­derilmeleri ayrıca Tebriz’e gidip burada da teveccühle karşılanmaları dönem için mühim bir siyaset haline dö-

nüşmüştür. Konu hak. çalışma için Bk. Rauf Kahraman Ürkmez, “Ȃrif Çelebi’nin Batı Anadolu Beylikleriyle Münasebetleri ve Mevlevihanelerin Yaygınlaşması”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, S. 10, (Bahar 2019), s. 209-225.

[1202] İ. H. Konyalı, Karaman Tarihi, s. 247.

[1203] İ. H. Konyalı, Karaman Tarihi, s. 232.

[1204] İ. H. Konyalı, Karaman Tarihi, s. 231, 232; Hasan Özönder, “Karaman (Lârende) Mevlevîhânesi”, Osmanlı Araştırmaları XIV, İstanbul 1994, s. 147.

[1205] Konuya katkı olması bakımından geç dönem iki Osmanlı vakıf kaydında, Larende’deki türbe ve Mevlânâ’nın an­nesi ile alakalı kayıt bulunmaktadır. İlkinde, 1767 yılında Karaman Valisi Vezir Abdi Paşa’ya gönderilen bir fer­manda, türbenin ahvalinden; Hazret-i Mevlâna kuddîse sırrahu’l-‘ala hazretlerinin Larende’de medfûn vâlide-i mükerremelerinin türbe-i şerîfeleri dört beş yüz seneden berü ta‘mîr olunmadığından müşrif-i harab olduğu şek­linde söz edilmektedir. Hüseyin Muşmal-İrem Gürbüz, “Osmanlı ve Cumhuriyet Döneminde Mader-i Mevlânâ Külliyesinin Bakım ve Onarım Faaliyetleri”, SUTAD, S. 47, (Aralık 2019), s. 247; İkinci vakfiyede ise Mevlânâ Celâleddin’in annesi ruhuna okunan Kur’andan hediye edilmesi ile alakalı şu cümlelerle bir ibare bulunmakta­dır; “Dergâhı Âli Çavuşlarından el-Hac Ramazan Çavuş İbn Mehmed, Muharrem 1301 (2 Kasım 1883) tarihli vakfiyesinde her gün beş kişinin beş cüz okuyarak Hazreti Hüdavendigar Rûmî’nin annesine, evliya, enbiyaya, kendi annesi, babası, kardeşleri ve akrabalarının ruhla­rına gönderilmesini ve tilâvet eden bu kişilere günlük 1 akçe verilmesini istemiştir”. Hamza Keleş-Serpil Asar, “XVI-XIX. Yüzyıl Karaman Vakıflarının Hizmet Alanla­rı”, e-Kafkas Eğitim ve Araştırmaları Dergisi, C. 2, S. 3, (2015), s. 16.

[1206] Hellmut Ritter, “Mevlânâ Celâleddin Rûmî”, MEB İslam Ansiklopedisi III, İstanbul 1979, s. 54.

[1207] Eflâkî I, s. 315.

[1208] Eflâkî I, s. 314.

1209 Sultan Veled, s. 242.

1210 Eflâkî I, s. 122.

1211 Sipehsalar, s. 22, 23.

[1212] H. Ritter’in teknik olarak teklifi şu şekildedir; “İbtidȃnȃme’de do sal (iki yıl) yerine daha çok deh sal 10 yıl okunmalı ve Bahȃeddin’in hicri 618 (1221) tarihinde Konya’ya geldiği kabul edilmelidir”. H. Ritter, s. 32.

[1213] Sultan Veled, s. 242; Eflâkî I, 125, 126; İ. H. Konyalı, Konya Tarihi, s. 660.

[1214] Bedreddin Gühertaş hakkında etraflı bir çalışma için Bk. M. Ali Hacıgökmen, “I. Alȃeddin Keykubâd Dönemi Emirlerinden Atabey Bedreddin Gühertaş (Gevhertaş) (D. ?-Ö. 1262)”, Tarih Araştırmaları Dergisi, C. 30, S. 50, Ankara 2011, s. 125, 126.

[1215] Mevlȃnȃ Celȃleddin Mektuplar, (çev. Abdülbaki Gölpınarlı), İstanbul 1963, s. 210, 211, 235.

[1216] Gölpınarlı’nın görüşleri için Bk. Mevlȃnȃ Celȃleddin Mektuplar, s. 235 (notlar kısmı)

[1217] Gölpınarlı’nın iddia ettiği gibi, Bedreddin Gühertaş ile Bahȃeddin Veled’in tanışması Larende’ye dayanıyorsa bu noktada Bedreddin Gühertaş ile Emir Musa acaba aynı şahıslar olabilir mi? sorusunu etraflıca inceleme­ye girmeden sormamız gerekmektedir. Bu suale, acaba Musa’nın ünvanı Bedreddin mi diri de eklememiz cevabı mümkün olmasa da eklememiz yerinde olacaktır.

[1218] Bahȃeddin Veled, s. 235.

[1219] Sultan Veled, s. 242.

[1220] Eflâkî I, s. 125, 126.

[1221] Eflâkî I, s.132.

[1222] İ. H. Konyalı, Konya Tarihi, s. 660.

[1223] Eflâkî, s. 120, 121.

[1224] Sipehsalar, s. 23.

[1225] Seyyid Burhaneddin Tirmizî, Maârif, (trc. A. Rıza Kara­bulut), İstanbul 1995, s. 53. (pdf sayfa numarası)

[1226] Eflâkî I, s. 152.

[1227] Sultan Veled, s. 247, 248 Mustafa Akkuş, Moğol İstilası­na Dini Muhalefet, İstanbul 2022, s. 235.

[1228] Seyyid Burhaneddin s. 27, 28. (pdf sayfa numarası)

[1229] Eflâkî I, 137; Mürit isimlerinde kaynaklara göre farklılık­lar bulunmaktadır. İlgili isimleri, çalışmamızda kaynak­larda zikredildiği gibi yazmayı tercih ettik.

[1230] Bahȃeddin Veled, s. 261, 276.

[1231] Eflâkî I, s. 127.

[1232] İhsan Fazlıoğlu, “Anadolu Selçukluları ve Beylikler dö­nemi Türk Felsefe-Bilim Tarihine Önsöz”, Anadolu Sel­çukluları ve Beylikler Dönemi Uygarlığı, (Sosyal ve Siya­sal Hayat), (edit. Ahmet Yaşar Ocak), C. I, Ankara 2006, s. 413-427. (http://fazlioglu.blogspot.com/2018/07/ ihsan-fazlioglu-anadolu-selcuklular-ve-beylikler-donemi-turk-felsefe-bilim-tarihine-onsoz.html)

[1233] İhsan Fazlıoğlu, “Türk Felsefe Bilim Tarihinin Seyir Defteri-(Bir Önsöz)”, Divan İlmi Araştırmalar, S. 18, (2005/1), s. 6, 12.

[1234] İbn Bibi I, s. 433, 434.

[1235] Eser kaleme alma geleneğinin yanında, semaya dayanan zikir usûlünün Anadolu’da önem kazanmasında Bahȃeddin Veled ve takipçilerinin büyük yeri vardır. İlgili usûlün, musıkȋ tavır ve tarzına da tesir ettiği görülmektedir. Bu konuda bilgi için Bk. Mustafa Akkuş, “Moğol İstilâsının Selçuklu Bilim ve Düşünce Hayatına Etkileri”, II. Ulusla­rarası Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Sempozyumu Selçuk­lularda Bilim ve Düşünce, C. III, Konya 2013, s. 208, 209.

[1236] İbn Battuta I, s. 413.

[1237] Ali b. Mecdüddin eş Şahrudȋ el Bistȃmȋ, Şerh-i Mesnevȋ, Süleymaniye Ktp, Nafiz Paşa, nr. 604, vr 5b.

 

ETİKETLER: