Kütahya Mevlevihanesinin Hanım Şeyhleri
ERGUN ÇELEBİ ve KÜTAHYA MEVLEVÎLİĞİ SEMPOZYUMU
Kütahya Mevlevihanesinin Hanım Şeyhleri
Hülya Küçük∗
İnsanlık tarihinde kadın lider ve yöneticilere baktığımız zaman, dinî literatürde adını en çok duyduğumuz kadın, Sebe’ melîkesi Belkıs’tır[1]. Belkıs, Hz. Süleyman döneminde (M.Ö. 972-932)’de yaşamıştır. O dönemlerde Araplarda kadın kraliçeler meşhurdu. Asur Kralları II. Tıglath-Pileser (M.Ö. 745-727), II. Sorgon (M.Ö. 722-705) dönemlerinde Zabibi, Samsi ve Taalhun adlı Aribi (Arab) kraliçeleri var. O zamanlar Araplarda, kadınlar tarafından yönetilmek gelenekti[2]. Kur’ân’da da onların melekleri “Allah’ın kızları” diye tanımladıklarına dair âyetler olduğunu biliyoruz[3]. Kültürümüzde de kadına “Hân”ım/Sultanım gibi ünvanlar verildiğini gözönünde tutalım. Yani aslında Doğu kültüründe kadın, aşağı değil, üst pozisyonlara layık görülürdü. Bu durumda, yine Kur’ân’da da belirtildiği üzere Arapların “neden kız çocuğunu” toprağa diri diri gömdükleri konusu bile tartışılabilir; ama onun yeri elinizdeki bu tebliğ değildir.
Daha sonraki devirlerde de kadınlar, hayatın her alanında olduğu gibi liderlik konusunda da şu veya bu şekilde erkeklerde yarışmışlardır. Batı’daki “kadını insan yerine bile koymayan” içler acısı durumun, tam tersi bir reaksiyon olarak “Feminizm’i doğurmasına kadar varan mücadeleleri herkesin mâlumudur.
Tasavvuf tarihine bakarsak, bazı araştırmacıların iddia ettiğinin[4] aksine hanım sufilerin sayısı az değildir; ancak onlardan sözeden kaynakların sayısı veya onlara ayrılan yer azdır. Câhız’ın (v. 255/869) ünlü Kitâbü’l-Beyân ve Kitâbü’l-Hayavân hanım sufilerden bahseden ilk kaynaklar olarak zikredilmelidir. Ancak bu kitaplarda, Muâze bt. Abdullah el-Adeviyye (v. 83/702 veya 101/719), Râbitü’l- Adeviyye ve Vehetiyye Ümmü’l-Fazl (4/10. asır)[5] gibi çok az sufi hanımdan söz edilmiştir.
Ebu Sa‘îd ibnü’l-Arabî ’nin (v. 341/952) Tabakâtü’n-nüssâk’ı sufi hanımlardan söz eden diğer bir erken dönem kaynağıdır; ama kitap bugün elimizde yoktur. Biz bu kitaba dair referansları Ebu Abdullah Sülemî’nin (v.412/1021) Zikrü’n-Nisveti’l-Müteabbidâti’s-Sûfiyyât adlı, tamamen hanım sufilere tahsis edilmiş kitabında görmekteyiz. Sülemî, bu eserinde 84 kadın sufinin sözlerinden ve hayatından bahseder[6]. Sülemi, burada, muhtemelen IV/X asırda veya daha önce yaşamış olan Şebeke el-Basriyye ’den söz ederken, adının Tabakatü’n- Nüssak’da geçtiğini belirtmektedir[7]. Bu kitab, sadece kadın sufilere ayrılmış ilk kitap olması itibariyle önemlidir ve o dönemdeki “Studies of Women/Kadın Çalışmaları” türünün ilki sayılabilir. Bu kitap önemlidir çünkü ondan 200 yıl sonraki Feridüddin Attâr (v. 618/ 1221) bile Tezkiratü’l-Evliyâ adlı kitabında sadece tek bir kadın sufiden, meşhur Râbia’dan bahsettiği için nerdeyse okurdan özür dilemektedir. Kelimeleri aynen şöyledir: “Neden Râbia’yı erkek veliler arasında zikrettin dersen derim ki: Hadiste de zikredildiği gibi ‘Allah sizin şekillerinize değil, niyetlerinize bakar’. Dinin üçte ikisini Hz. Âişe’den [d. 58/679] öğrenmek mümkün de onun cariyelerinden/mânevî kızlarından öğrenmek neden mümkün olmasın ki? Bir kadın Allah yolunda yürürse artık ona kadın denmez, o er olur[8].”
Hanım sufilerden sözeden diğer tabakât kitapları arasında adını bilmediğimiz bir müellife ait ve elimizde olmayan Menâkıb -ı Râbia, Ebu Nu‘aym’ın (v. 430/1038) Hılyetü’l-Evliyâ (10c., Kahire: Dâru Rayyân ve Dârü’l-Kütübi’l-‘Arabî 1407/1987), İbnü’l-Cevzî ’nın (v. 597/1201) Sıfatü’-Safve (ed. I. Ramazân ve S. Allahhâm, 4 c., Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-‘İlmiyye 1989), yine İbnü’l-Cevzî’nın Râbia hakkında yazdığını söylediği ama bugün elimizde olmayan bir menâkıbnâmesi, Feridüddîn Attâr ’ın (v. 618/1221) Tezkiratü’l-evliyâ (ed. M. İsti‘lâmî, Tahran: İntişarât-ı Zavvâr 1374), İbn Mulakkin ’ın (v. 804/1402) Tabakātü’l-Evliyâ (ed. N. Şeribe, Kahire: Mektebetü’l-Hancî 1393/1973), Molla Câmî’nin (v. 898/1492) Nefahâtü’l-Üns (ed. M. Âbidî, Tahran: İntişârât-ı Ittılaât 1373), Şaranî’nin (v. 973/1565) Tabakātü’l-Kübrâ’sı (ed. A. H. Mahmud. Kahire: Mektebetü’l-Edeb 1414/1993), Abdurra- ûf Münavî ’nin (v. 1031/1622) el-Kevâkibü’d-Dürriyye (ed. A. S. Ham- dân. Kahire: Mektebetü’l-Ezheriyye li’t-turâs 1994), ve Yûsuf en- Nebhânî ’nin (v. 1350/1931) Câmiu Keramâti’l-Evliyâ (Beyrut: Dâru’l- Fikr 1409/1989) gibi eserleri sayabiliriz. Bu müellifler arasında hanım sufileri etüde “en ilmî yaklaşan müellif” olduğu gözlemlenen İbnü’l- Cevzî’dir. Çünkü diğer müellifleri, özellikle de Ebu Nu‘aym’ı hanım sufileri yeterince ele almamış olmakla itham etmekte, onları ele almamakla oluşan eksikliğin çağdaşları olarak onlarla ilişki içinde olan diğer sufileri de eksik şekilde ele almak anlamına geleceğini vurgulamaktadır[9].
Sadece bir tarikatin hanım sufi/şeyhlerini inceleyen tabakāt kitapları da vardır. Meselâ ilerleyen sayfalarda genişçe bahsedeceğimiz üzere Eflâkî’nin (v. 761/1360) Menâkibü’l-Arifin Sâkıb Mustafa Dede’nin (v. 1148/1735)[10] Sefîne-i Nefîse-i Mevlevîyân adlı eseri, bize Mevlevi bay şeyhler yanında hanım şeyhler hakkında bilgi vermektedir.
Yakın tarihimizde kadınlardan bahsedip sufi kadınları da içine alan eserlere örnek vermek gerekirse Zeyneb el-Âmilî’nin (v. 1914) ed-Dürrü’l-Mansûr fî Tabakāti Rabbeti’l-Hudûr (Beyrut: Dâr ül-Ma’rife 1312); Mehmed Zihnî Efendi’nin Meşhur Kadınlar ( 2 c., ed. B. Çetiner. İstanbul: Şâmil 1982); Ömer Rızâ Kehhâle’nin (v. 1987) Aʽlâmü’n-Nisâ (2 c., Şam : Matbaatü’l- Hâşimiyye 1378/1959) gibi eserleri zikretmek mümkündür. İslâm Ansiklopedisinin (DİA), Âişe, Fatıma, Esmâ, Sittü ve Zeyneb ile başlayan maddelerinde de konuyla ilgili öz bilgiler ve literatüre rastlamak mümkündür. Kadınlar, Refik Halit Karay’ın Kadınlar Tekkesi (1956, 2c.), Yakub Kadri Karaosmanoğlu’nun Nur Baba’sı (1922) gibi romanlara konu olmuşlar ve İstanbul’da bir Kadirî dergâhı olan Karılar[11] (Hatuniye) Dergâhına adlarını vermişlerdir.
Günümüzde sadece sufi hanımlardan bahseden kitaplar olarak Margaret Smith’in Rabi’a the Mystic ve Her Fellow Saints in Islam (San Francisco: Rainbow Press 1977 [1928]) adlı Râbia’yı anlattığı kitabını; Javad Nurbahsh’ın Sufi Women (trc. Leonard Lewisohn, London: Hanikah-Nimatullahi Publications 1990) ve Camilla Adams Hel- minski’nin Women of Sufism. A Hidden Treasure (Boston: Shambala 2003), Sülemî ’nin Zikrü’n-Nisveti’-Müteabbidâti’s-Sûfiyyât adlı kitabı üzerine yapılan bir yüksek lisans tezinin yayınlanmış hâli olan Vildan Güloğlu’nun Tasavvufta Kadın (İstanbul, 2001) adlı çalışmalarını örnek verebiliriz. Günümüzde kadın sufiler ilgi çeken bir konu olarak birçok tez, makale ve kitaba konu olmaktadır.
Kaynaklarda verilen hanım sufi profilleri arasında çok silik şahsiyetlerden, çok güçlü şahsiyetlere kadar herkes payını alır. Çok güçlülere örnek olarak, “Seyyide” diye tanınan Âişe el-Mennûbiyye’yi (v. 655/1257 [?]) zikredebiliriz: Fakirlere bol bol infak etmesi ve çok Kur’ân okumasıyla tanınmış bir hanım sufiydi. Kendisi amcasının oğluyla evlendirilmek istenince evden kaçmış, Bâbulgürcânî dışında bir kervansaraya sığınmış, daha sonra Ebu’l-Hasen eş-Şâzilî’nin müridi olmuştu[12].
Elimizdeki kaynaklarda da görüleceği üzere birçok kadın sufi vardır. Kadın sufilerin zayıf olduğu iki alan vardır:
- Eser Te’lifi:
Tarihte kadınlar tarafından yazılan ve kadınları anlatan çok sınırlı sayıda tasavvuf veya tasavvuf tarihi kitabı mevcuttur. Bunlardan birisi bir biyografi kitabıdır. Vefât tarihini bilmesek de bir Osmanlı hanımı olarak en azından 14. asırdan sonra yaşadığını tahmin edebileceğimiz Emine Câvide Hanım’ın Menâkib -i Veliyyâti’n-Nisâ (yer ve tarih yok) elimizdeki tek örnektir. Asiye Hatun’un 1050/ 1641-1053/1643 tarihleri arasında yazdığı ve şeyhiyle rüya âlemindeki münasebetlerini içeren Rüya Mektupları (haz. C. Kafadar, İstanbul, 1994) da belki otobiyografik bir kitap olarak değerlendirilip bu kategoride ele alınabilir. Kadınlar tarafından yazılmış Tasavvuf kitaplarına tesbit edebildiğimiz örnekler olarak Âişe bt. Yûsuf ed- Dimeşkiyye/ Bâûniyye’nin (v. 929/1523) eI-İşârâtü’l-Hafiyye fî Menâzili’l-Âliyye (Nureddinzade/Muslihuddin İbn Nureddin’in [v. 981/1573] Menâzilu’s-Sâirin tercümesinin manzûm muhtasarıdır), el- Fethu’l-Hanefî, el-Melâmihu’ş-Şerîfe ve’l-Âsâru’l-Münîfe ve ed-Dürrü’l- ğâis fî Bahri’l-Mucizât ve’l-Hasâis adlı üç eseriyle[13] Sittü’l-acem Bin- tü’n-Nefâis İbn Ebi’l-Kâsım el-Bağdâdiyye’nin (v. 852/1448), Keşf el- Kunûz Şerhu Meşahidu’l-Esrâri’l-Kudsiyye (Beyrut, 1427/2006) adlı İbnü’l-Arabî ’nin Meşahidu’l-Esrâri’l-Kudsiyye’sinin şerhi olan kitabını örnek olarak verebiliriz. Tebliğimizde ele alacağımız Hâcce/ Hacı Hanım Fatıma Hanım’ın (v. 1122/1710) elimizde olmayan Divan- çe’sini ve var olduğu söylenen ama adını bile bilmediğimiz nesr ve nazm eserlerini de buraya katabiliriz. Açıkça görüldüğü üzere, kadınlar günümüz öncesi dönemlerde tasavvuf ilmiyle ilgili eserler te’lif etmede çok zayıf kalmışlardır.
- Şeyhlik:
Hanım sufilerle ilgili kiitaplardan çıkardığımız sonuçlar arasında, onlar arasında “üstad” ve “müeddibe” olarak bilinen hanımların olduğudur. Meselâ Hukeyme ed-Dimeşkiyye, “Râbia bt. İsmail eş- Şâmiyye’nin [ö. 135/752] üstadı” olarak adlandırılırdı[14]. Zahit bir muhaddis olan Süfyân es-Sevrî (v. 161/777), Râbia’ya kendisinin “müeddibesi” olarak referansta bulunurdu.”[15] O ve diğer bir ünlü muhaddis olan Şube b. Haccac (v. 160/776), onun hikmetli sözlerini aktaran kişilerdi[16]. Râbia, Salih el-Mürrî (v. 176/792) gibi zahidleri etkilemişti[17]. Kendisi, “görmedikleri şeyleri bile naklederler korkusuyla ziyaret istemese de, birçok kişi, Râbia’yı ziyaret ederdi[18]. Zu’n-Nûn el-Mısrî (v. 245/859) Fatıma en-Neysâbûriyye’yi (v. 223/837) kendisinin “üstad”ı olarak tanımlardı[19].
II/VIII. asırdan itibaren, tekke veya zaviye sahibi olan, bir tekkeye giden veya oranın şeyhi ölünce yerine geçen hanımlar vardı: Meselâ Hafsa bt. Sîrin (v. 101/719 veya 110/728) “mescid veya musalla” denilen bir tekkeye sahipti ki 30 yıl boyunca buradan ayrılmamıştı[20]. Kerime bt. Sîrîn’in de musallası vardı[21]. es-Sehavî, Mısır’da Ribâtü bt. Havvâs diye bir ribâtın olduğunu ve bunun “Havvâs” adında müttaki birisi tarafından yaptırıldığı için bu adla adlandırıldığını söyler. Bu müttaki zat vefat ettikten sonra ribât kızı bt. Havvâs tarafından yönetilmiş, sonra da bu adla anılmıştı. Ribât, Mescid-i Nebî’nin içindeki Hz. Peygamber’in hane-i saadetlerine benzer bir mimaride yapılmıştı. Ribâtın sakinleri, dul veya yaşlı kadınlar, zahideler ve abidelerdir. Burası, aynı zamanda vaazların yapıldığı bir yerdi[22].
Kocalarına şeyhlik yapan hanım sufiler de vardı. Mesela ‘Amra (II/VIII. asır), kocası Habîb el-Aʽcemî’yi (v. 115/733) uykusundan “Kalk ey Adam! Gece gitti, gündüz geldi. Önünde uzun bir yol var ve yanında azığın az. Salih insanların kervânı geçti gitti ve biz onlardan geri kaldık” diyerek uyandırırdı[23]. es-Sülemî’nin dedesi Ebu Amr İsmail b. Nüceyd (v. 313/925) de karısı Fahraveyh (v. 313/925) hakkında çok övücü cümleler kullanmakta ve şeyhi Ebu Osman el- Hîrî’den (v. 298/910) olduğu kadar hanımından da çok faydalandığını belirtmektedir[24].
Vehetyiyye Ummü’l-Fazl (IV-V/X-XI. asırlar), Şeyh Ebu Abdillah b. Hafîf’in (v. 371/981) müridiydi ve kendisini ziyaret eden birçok insan vardı[25]. Muhtemelen aynı asırda yaşamış olan Şebeke el-Bas- riyye ise, kendisinden ders alan, sohbetini dinleyen mürid/öğrenciler için evinin bodrumunda odalar yaptırmış, yani bir bakıma yatılı okul açmış olan çok mümtaz bir hanım sufiydi. Öğrencilerine tasavvufi vaazlar verir ve nefis mücahedesinde nasıl başarılı olacaklarını anlatırdı[26]. Kendisi de adını bilmediğimiz ve “Şebeke el-Basriyye’nin kardeşi” diye bilinen kardeşinin sohbetlerine devam ederdi[27]. Kendisinin adının bilinip kardeşinin isminin bilinmemesi, sadece tasavvuf tarihinde değil, insanlık tarihinde de benzerine nâdir rastlanacak bir durumdur. Demek ki kendisi kardeşinden daha ünlüymüş.
V/XI. asırdan sonra karşımıza çıkan en ilginç örnekler hanım şeyhler İbnü’l-Arabî’nin (v. 638/1240) bayan hocalarıdır. “Hanım şeyhleri/hocaları” denince akla, kendisi hakkında ‘İlahi anne” tabirini kullandığı Fatıma bt. İbni’l-Müsennâ, Şems Ümmü’l-Fukarâ ve “Hicaz ulemâsının övüncü” diye tavsif ettiği Fahru’n-Nisâ bt. Rüstem gelir. Fatıma bt. İbn el-Müsennâ (v.595/1199 [?], İşbiliye) kendisini İbn Arabî’nin, “İlahî annesi” olarak nitelerdi. Bu terim tasavvufta, daha önceden beri var olan ve şeyhler için kullanılan “ruhî baba” tabirine karşı düşünülmüş bir terim gibidir. İbn Arabî’nin Hanım şeyhlerini anlatırken dikkatimizi çeken bir nokta ise, onların “yaşlı” olduklarını söylemesidir: Fatıma Bintü İbni’l-Müsennâ, doksan beş yaşın üzerinde olmasına rağmen İbnü’l- Arabî’nin “gül gibi güzel şakaklarına bakmaya utanırdım” diye itiraf edeceği kadar güzeldir. İbn Arabî ona “anne” diye hitap etmektedir. “el-Evliyâu’l-Evvâ- hîn”den olan Şems Ümm’ül-Fukara ile Mekke’de karşılaştığı Hicaz ulemasının övüncü Fahru’n-Nisâ da yaşlı hanımlardır[28].
Daha sonraki dönemlerde büyük tarikatlar kuruldu ve kadınları artık şeyhlik pozisyonunda görmek zorlaştı. Zira tekkelere devam edenler genelde erkeklerdi. Bu tarihten sonra tekke veya hankah kurup yöneten çok az sayıda elit kadına rastlanmaktadır. Mesela İbnü’l- Arabî (v. 638/1240) Bağdat’ta kadınlara tahsis edilmiş “Dâru’l-Felek” adında bir tekkeden bahseder ki Dicle nehri kıyısında bir yerdeydi[29]. Bağdat’ta kadınlar tarafından yönetilen başka ribâtlar da vardı: Tazkâr Bay Hatun/ Ribâtü’l-Bağdâdiyye bunlardsan birisiydi ki 684/1285’te kurulmuştu ve Abbâs ibn Ebu’l-Fetḥ el-Bağdâdî’nin kızı olan Fatıma bint Abbas el-Bağdâdiyye, diğer adıyla Ümmü Zeyneb (v. 714/1314) tarafından yönetilmekteydi. Bu hanım, ribâtta zaman zaman “bey” ulemayla dinî mevzularda tartışmalara girerdi. Fatıma, şehirde Cuma günleri de sohbette bulunur, bu da meşhur İbn Tey- miyye (v. 728/1328) gibi Selefîlerin tepkisine sebep olurdu (ama İbn Teymiyye, gördüğü bir rüyadan sonra Fatıma’ya artık müdâhele etmemişti). Ribât, iddet bekleyen kadınların kaldığı ve ibadet ettiği bir yerdi. Burada kalanların uyması gereken çok sıkı kuralları vardı ama 806/1403 yılından sonra bozulmuş ve kurallara artık uyulmaz olmuştu[30].
Mısır’da, Sitt-i Kelîle ribâtı vardı ki 694/1295’de Emîr Seyfü’d- Dîn el-Bürlî’nin eşi Sitt-i Kelîle, diğer bir adıyla /Tolay bint Abdullah et-Tâtâniyye tarafından yapılmıştı[31]. Memluk Sultanı Malik en-Nasır Muhammed ibn Kalâvun’un (i. 693/1294 ve 741/1340)[32] eşi Doğay Hatun veya ümmü Envek (v. 749/1348) tarafından yapılmış tekke diğer bir örnektir. Çok güzel bir hanım olduğu kaynaklarda hakkında zikredilen bilgiler arasındadır. Sahara’da Bâbü’l-Berkiyye’de yaptırdığı tekkeye sufileri yerleştirmiş, orayı vakf yapmış ve orada hizmet edecek birçok hizmetçi için de odalar ayırmıştı. Kocası 729/1329’de ölünce, bu hanım halk tarafından saygı görmeye devam etmişti. Kendisi de 749/1348’de öldüğünde arkasında, 1,000 cariye, 80 ğu- lam/erkek hizmetçi ve büyük miktarda bir servet bırakmıştı. Kızının mezarının olduğu yerde Nasıriyye Medresesini ve fakirler için bir vakıf da kurmuştu. El-Makrîzî (v. 845/1441) burasının, zamanının en görkemli tarihî binalarından birisi olduğunu yazar[33].
Genel olarak tasavvuf tarihine baktığımızda şu sonuca varmak mümkündür: Sufilere göre, “velî” olmak, kadın veya erkek olmanın üstünde bir sıfattır. Çünkü velayet dış görünüşle değil, kalple ve Hakk’ı arama tutkusu ile ilgilidir. Mevlânâ’nın deyimiyle “İnsan evvel emirde beden değil ruhtur ve ruhun, erkek ve kadınla iştiraki yok- tur[34].” Bu sebeple kadınlar Ricâlu’l-ğayb (Ğayb Adamları/Erleri) arasına da, “büyük veliler” arasına da girebilirler[35].
Ancak kadınların fiziki olarak şeyhlik/mürşidlik makamına yükselmesi söz konusu olunca yukarıdaki bakış açısını bütün tarikatlerde değil, ilerleyen sahifelerde bir miktar detay vermeye çalışacağımız Mevlevilik dışında, Cerrâhîlik ve Bektaşîlik gibi bazı tarikatlarda bulabiliyoruz. Cerrâhiye tarikatında bu pâyeye erenler arasında XX. asırdaki şeyhlerinden İbrahim Fahreddin Efendi’nin (v. 1966) halifeleri olan Fatıma Mükerrem (v.?), Emine Binnaz (v. 1961) ve Emine Nimet Bacı’yı (v. ?) zikretmek gerekir[36]. Kadın şairler arasında eşsiz bir üne sahip olan Fıtnat Hânım (v.1194/1780)[37] da Yahya Şerafeddin Efendi’nin halifesidir[38]. Bektaşi Hanım şeyhlere örnek olarak Fatıma Bacı (Kadıncık Ana, v. VII/XIII. asrın son çeyreği) ve Âmine Hatun zikredilebilir[39].
Birçok durumda kadınlar, etraflarındaki “bay”ları tamamen değiştirecek derecede güçlü tasavvufî sohbetleri bile olsa, şeyh olarak tanınmazlar. Burada tasavvuf tarihinde çok öenmli bir sufi olan Bedreddin Simâvî’nin baldızı Meryem (ki Sultan Berkuk’un cariyelerinden ve Ahlatlı Şeyh Hüsâmeddin’in eşiydi) örneği üzerinden konuşalım: Bedreddin Simâvî (v.823/1420), önceleri tasavvufa karşı soğuktu. Baldızı Meryem’le yaptığı tasavvufî sohbetlerden sonra tasavvufa karşı tavrı değişmiş, ama şeyh olarak Ahlatlı Şeyh Hüseyin’e intisâb etmişti. Ani değişiklikle hastalanmış, yemeden içmeden kesilmişti. Şeyhi onun seyehate çıkmasını tavsiye etmiş, o da Tebriz’e gitmişti[40].
Hatta bir hanımdan tekmîl-î esmâ ettiği hâlde “Hatunlardan mürşid olmaz” diye kendisine biat edeceği “bay” şeyh arayan sufiler vardı. Ümmî Sinân-zade Hasan Efendi’nin (X/XVI. asır) yaptığı gibi: Hasan Efendi, büyük annesinden “tekmîl-i esmâ ettiği” hâlde, ayrıca “Halvetiyye-i Şemsiyye’den Haydar Efendi’ye sırf bu sebeple biat etmişti[41].
Ayrıca Anadolu’da tarikat şeyhlerinin hanımlarına “ana-bacı” denir. Sünni tarikatlarde, hanımların erkeklerle birlikte sohbet meclisine katılmaları, zikir, semâ’ ve diğer tasavvufi ayinleri birlikte yürütmeleri caiz görülmediği için ana-bacıları şeyh ile mürîd arasında vasıta saymakta idiler. Şeyhin talimat ve uygulamaları ana-bacılar vasıtasıyla hanımlara intikal ettirilirdi.
Her şeye rağmen, diğer İslam ülkelerinde olduğu gibi, Anadolu’da bazı zaviyelerin müessisleri kadınlardır. Kız Bacı, Sakari Hatun, Hacı Fatıma Zaviyeleri gibi bazı zaviye şeyhlerinin de aynı surette kadınlar olması nazar-ı dikkati celbetmektedir. Yine Kütahya Evkafı içindeki Odyakan Baba namındaki bir dervişin bir köyde bina ettiği tekkede “Hacı Bacı nam saliha ve mütedeyyine ehl-i velayet Hatun, Hundi Hacı ve Sume Bacı nâm aziz, saliha ve bakire Hatun”un büyük hizmetleri olmuştur[42].
Mevlevilik’te Kadın Şeyhler ve Kütahya Mevlevihanesi
Mevlânâ Celâleddin Rumi (v.672/1273) döneminde kadınlara rehberlik eden “veliye”, “bilgin,” “üstâd,” “sultanların kızlarının hocası” gibi vasıflarla anılan Usta Hatun,[43] “Şeyh-i Havâtîn”, gibi ün- vanları olan Sultanın özel naibi Emîrüddin Mikâil’in hanımı gibi hanımlar vardır. Her Cuma akşamı Konyalı hanımlar bu hanımın sarayında toplanır ve Mevlânâ’yı davet etmesi için yalvarırlardı; Çünkü Mevlânâ’nın o ahiretlik hanıma büyük himmet ve iltifatları vardır[44].
Mevlânâ, Sultan Veled’in (v. 712/1312) kızları olan Mutahhara Hatun’a “Abide”, Şeref Hatun’a “Arife” derdi. “Rum ülkeleri kadınlarının çoğu” Mutahhara Hatun ve Şeref Hatun’un müridi olmuşlar- dı.[45] Aslında Mevleviliğin, Sultan Veled’in oğlundan devam eden kanadına ‘Çelebiler’, kızı Mutahhara Abide Hatun’dan devam eden koluna ise ‘İnâs Çelebileri’ denmekte idi ki bu şekilde bir silsile hiçbir tarikatte yoktur. Üstelik Mevlevilerin çoğunun İnâs Çelebilerden geldiği söylenir[46].
Aslında Mevlânâ üzerinde büyük tesiri olan Şems-i Tebrîzî (v. 645/1247), kadının şeyh olmasını asla onaylamaz. Mevlânâ ile yaptığı bir sohbetten kesitler aktarırken aralarında şöyle bir konuşmanın geçtiğini söyler: “Kadına şeyhlik gerekmez” dedim. Evet, soğuk düşer” dedi. Bu sözün mânâsı pek anlaşılmadı. Yani “kadına da yaraşır ama erkeğe daha hoş olur” demek istiyorsan, hayır. Bence, bu iş kadına asla gerekmez. İster soğuk düşsün ister sıcak, eğer Hz. Fatıma ve Aişe şeyhlik yapsalardı, ben Hz. Peygamber’e olan inancımı değiştirirdim. Ancak onlar şeyhlik yapmadılar[47]. Ama görünen o ki Şems’in fikirleri bu konuda ne Mevlânâ’yı ne de Mevleviliği etkilemiştir.
Aşağıda isimlerini sayıp haklarında bilgi vermeye çalışılacak resmî olarak halife veya şeyh olarak atanmış hanımlar hakkında yegâne bilgi kaynaklarımız olan Ahmed Eflâkî’nin Menâkibu’l- Arifîn’ini ve özellikle Sâkıb Mustafa Dede (v.1148/1735)’nin Sefîne-i Nefîse-i Mevlevîyân’ını bile hiçbir araştırmacı okumaya gerek görmeden, daha önce bu isimleri zikreden kaynaklardan isimlerini aktarmakla yetinmişlerdir. İsimleri ilk kaydeden Gölpınarlı, sadece birisi (Güneş Hân) hakkında yazılan bir medhiyeyi aktarmış,[48] anlaşılan o ki diğerleri hakkında yazılanları sonraki araştırmacılara bırakmıştır ama elinizdeki satırların yazarı hariç, hiç kimse Sefîne-i Nefîse-i Mevlevîyân’ı okuma ve daha fazla bilgiyi ulaşılabilir hâle getirme zahmetine girmemiştir.
Resmî olarak halife veya şeyh olarak atanan hanım Mevlevilerin başında Ulu Arif Çelebi’nin (670/1271- 719/1319) Tokat’taki halifesi Arife-i Hoş-likâyı Konevî’yi; Afyon Karahisar Mevlevihanesi’nde Şah Mehmed Çelebi’den sonra oğulları adına Mevlevihanenin postnişinlik makamına geçen kızı Destinâ Hatun’u (v.1040/1630), Küçük Arif Çelebi’den sonra meşîhati devralan kızı Güneş Han’ı (1683 civarı. Ki küçük yaşta olan oğulları adına meşihata geçmişti) ve bizim asıl konumuz olan Kütahya Mevlvihanesindeki Kâmile Hanım ve kızı şair Hâcce Fatıma Hanım’ı (v.1122/1710) zikretmek gerekir.
Parlak ve Tanrıkorur, Kütahya Mevlevilhânesi’nin 1010/1601 ve 1101/1689 yılları arasında III. Mehmed (Küçük Arif) Çelebi’nin kızı Mesnevihan Kâmile Hanım ile oğlu Hüseyin Çelebi ve kızı şair Hâcce Fatıma Hanım (v.1122/1710) tarafından yönetildiğini söylüyorlarsa da[49] Mevlânâ Müzesi arşivine göre, idare süreleri 40 yıldır: Kütahyavî Ulüfecizade Mehmed Dede’yle (v. 1060/1650, Yeni Mahalle’de medfûn) 48 yıl postnişinlik yapmış Mustafa Sâkıb Mustafa Dede (v. 1148/1735) arasındaki dönem, yani 1060/1650’tan 1100/1688’e kadarki[50] dönem ki 40 yıl eder. Küçük Arif Çelebi’nin Güneş Hân-ı Suğ- râ, Kâmile, Âişe ve Kerime adlı dört kızı vardır. Kâmile Hanım, diğer kız kardeşlerine fâik, âbide bir hanımdır. Daha küçük yaşta, gelecekten haber verme gibi kerametleri vardır ve çocuk olduğu için kendisini tutamayıp ulu orta her yerde bunları konuştuğu için babası, buna engel olmak için pazardan aldığı rastgele bir yiyeceği yedirir; ondan sonra bu tür şeyler yapamaz olur. Büluğa erdikten sonra, eski hâline dönmesini sağlayan yine babasının himmeti olur[51]. Kâmile Hanım’ın, bulûğ yaşından sonra ailesi artık erkek hocalardan ders almasına izin vermez ve kadın hocalardan ders almasını ister. Çok ilginçtir ki o “kadınlardan ders almaya tenezzül etmez ve sadece babasıyla yetinir. Ama bazı günler dersleri aksamakta, o da buna çok üzülmektedir. Menkibeye göre, Allah onu bu üzüntüsünden kurtarmak için, kendisine uykusunda âlem-i misâlden hocalar gönderir. Onlardan öğrendiği “ilm-i nâfiayı, maarif-i ledünniye/faydalı ilmi, Allah katından verilen irfanı” sular seller gibi başkalarına aktarır duruma gelir[52].
Kâmile Hanım, evlenme yaşına gelince, Kütahya ahalisinden Mustafa Ağa’yla evlendirilir ve Kütahya’yı şereflendirir; orada Mevleviliği ihya eder[53]. Mehmed, Hüseyin, Ebu Bekr, Hızır Şah, Halil, Ali adlı altı oğlu, Fatıma, Emine, Hatice, Râbia adlı dört kızı olur. Erkeklerden son üçü daha çocuk yaşta vefat ederler. Kızlardan da sadece Fatıma yaşar[54].
Onun ilminden, ahlakından, kerametlerinden oldukça geniş şekilde bahseden Sâkıb Mustafa Dede’nin anlattıkları içinde en câlib-i dikkat olanı, onun ilm-i kıyafetdeki isâbet-i ra’yi/gürüşünün isabeti, daha doğrusu ilm-i kıyafetteki[55] mevkii ile ilgili kısımdır. Anlattığı bir vak’aya göre, bir gün kızı Fatıma Hanım, yeni satın aldığı cariyeyi, el öpmesi için annesi Kâmile Hanım’a gönderir. Kâmile Hanım, kızın kıyafetine, yani dış görünüşüne bakarak, satın alındığının üçüncü günü öleceğini söyler ve öyle de olur[56].
Kâmile Hanım, malını mülkünü, yetimlere, yoksullara ve kocasının seferlerine harcar. O kadar dağıtır ki bir ara geçim sıkıntısına bile düşer. Bir akşam, az bir miktar yiyeceklerini yemek üzere iken, misafirleri gelir. O az olan yiyeceği onun önüne koyarlar ve kendileri aç gecelerler. Bu hâldeyken, kapı çalar ve açtıklarında parlak yüzlü bir pîr görürler, elinde onlara getirdiği yiyecekler vardır. Bundan sonra hep bolluk içinde olurlar, şehrin fakirlerini devamlı doyuracak mebzûlluğa/bolluğa erişirler[57].
Küçük Arif Çelebi vefat ettikten sonra, şeyhi olduğu Kütahya Erguniye Mevlevihanesi şeyhliğine, Vezir Kara Mustafa Paşa (v. 1095/ 1683) teveccühü ile oğlu Veled (ki câriyesi Ümm-i Veled Şirzâd’dan olmadır) vekâleten atanır. Bu kızlarına ulaştığı zaman, tabii olarak kıskanırlar (kendileri öz be öz kızları olduğu hâlde, sırf erkektir diye cariyenin oğlunun atanmasına içerlerler). Kâmile Hanım: “İn kâr ba‘de’l-istikrâr malûm şeved” (Bu iş, istikrardan sonra malum olur) der. Bununla, Veled’in babasının yerine atanmasının payidar olamayacaklarına işaret etmiştir. Nitekim daha yöneteceği ilk mukabelesinde, eli ayağı titreyip, şeyhlik seccadesinden kalkar ve diğer birçok hâller geçirerek yataklara düşer, birkaç gün sonra da dâr-ı bekâya göçer. Bu sefer meşihat Kâmile Hanım’a teklif edilir ama o, Güneş Han’ın hakkı olduğunu söyler (Be cân-ı nâ-tuvân minnet bûdî, lâkin heyhat ki ân derece-i refî‘a, rütbe-i şeref-bahş-ı Güneş Hânest). Ancak yine de, pâye-i hilâfet Güneş Han’a, samsâm (kılıç, yani meşî- hat?) Kâmile Hanım’a verilir[58]. Kâmile Hanım’ın vefâtından sonra, kardeşleri Güneş Han-ı Suğra ve Kerime Hanım da bir müddet “nev- bet-zen-i tevliyet” ile bu dâr-ı fâniden göçerler[59]. Bu son husus, kaynaklarda geçmediğine göre, gayr-ı resmî bir tevliyet olabilir. Burada önemle belirtmek gerekir ki hadd-i zatında, Kâmile Hanım da diğer hanım şeyhler de “şeyh” olmaktan çok “şeyhlik görevini de ifa eden Mesnevihan” idiler[60].
Kâmile Hanım’dan sonra önce oğlu Hüseyin Çelebi, sonra da kızı Hâcce[61] Fatıma Hanım (v. 1122/1710) şeyhlik görevini yapmıştır. Hanım ermişlerin prototipi Râbiatü’l-Adeviyye’ye (v. 185/801) benzerliğini vurgulayan “Râbia-yı Sâniye/İkinci Râbia” [62] lakabı yanında, “Bî-adîl-i Arife-i Zaman/Zamanın eşsiz Arifesi” [63], vakitlerini tarikat büyüklerinin kitaplarını tedris ve ilmi ile amel etmekle geçirdiği için “âlime/bilgin kadın”, “âmile/dinin emirlerini yaşayan”, “melceu’s- sâlihât/saliha kadınların sığınağı”, ve fukârâ-i Mevleviyyeye kol kanat germekle geçirdiği için Mevleviyye tâifesi arasında “Ümmü’l- Fukarâ”, “Hayru’n-nisâi’s-sâlihât”, “Fahru’l-kânitâti’l-Arifât”, “Zikr-i cemîl ve evsâf-ı hamîdesi şuyû‘ bulmuş”, “ibâdet-i mâliye ve bedeni- yede, bezl-i mevcûd ve sarf-ı makdûr eden” [64] gibi sıfatlarla mevsûf olan Hâcce Fatıma Hanım, gençliğinin ilk yıllarında Osman Paşazade Mahmud Bey adında birisiyle evlendirilmişti. Bu evliliğinden Hatice adlı bir kızı olmuş, bu da henüz çocuk yaşta vefat etmişti. Bunun üzüntüsüyle Fatıma Hanım, zevcine cariyeler ihsan edip kendisi dünyadan etek çekmiş, bütün varını yoğunu Hac ziyareti için harcamış ve bu ziyaretinde kendisine eşlik eden birçok insan da o mübarek yerleri görme imkânına kavuşmuştu. Hac ziyareti dönüşü cedd-i em- cedleri Mevlânâ’nın türbesini ziyaret etmişti. Kocası da öldükten sonra ise dünya ile alakasını tamamen kesmiş, inzivasına çekilmiş ve hemreftârı Destinâ ve diğer Mevlevi büyüklerinin yolunu izlemişti. Kardeşi Hüseyin Çelebi’nin vefatından sonra onun kızı Havva Hanımı terbiyeleri altına alarak ona kol kanat germiş ve Havva Hanım evlilik çağına gelince Sâkıb Mustafa Dede ile evlendirilmiştir[65]. Burada Sâkıb Mustafa Dede’nin ona anlattığı diğer hanımlardan daha çok sayfa ayırmasının sebebi de anlaşılmış olmaktadır: Sâkıb Mustafa Dede ona çok sayfa ayırmasının gayet tabiî olduğunu anlatmak istercesine, onu anlattığı sayfaların kenarında “nebze min ahvâl-i müel- lif/yazarın hayatından bir nebze” diyerek, yetim ve kimsesiz bir çocuk olarak Çelebi Celâleddin Ergun dergâhına geldiğinde fazl ve keremiyle kendisini manevî oğul (veled-i mânevî/ tebennî edilmiş) kabul edip dergâhta serhalka ve Mesnevihanlığa yükseltmede kendisine nasıl dest-gîr olduğunu, hem-dem oldukları 23 yıl boyunca onu korumak için nasıl bütün mal ve mülkünü harcadığını, kardeşi Hüseyn’in kızı/himâyesindeki Havva Hanımla da evlendirerek rahat ve refah içinde, dert ve sıkıntıdan rehîde/uzak bir hayat yaşamasında nasıl büyük desteklerinin olduğunu uzun uzun anlatmaktadır[66]. Hatta Havvâ Hanım’la evliklerinden olan Muhammed Muhlis’e de annesinden daha şefkatli ve alâkadar davrandığını da iki sayfa boyunca anlatmaktadır [67].
Sâkıb Mustafa Dede, Hâcce Fatıma Hanım’ın matbûʽ eserlerinden (âsâr-ı matbûʽa), sözetmekte, Mevleviliğe ileri geri söylenenlere nesr ve nazmen cevaplarından ve hatta: “Nazm ü nesrde fâiku’l- emsâl ve nâdiretü’l-akrân oldukları âsâr-ı küllün (?) ibdâʽlarından nümâyân ve rusûm-i letâif-i nigârlarından bedîdedir ki” diyerek nazm ve nesrde emsal ve akranlarının üzerinde olduğunu belirtmekte ama isim îrâd etmemektedir[68]. Arşivlerde ise bir Divançe’si (Küçük Di- van’ı) olduğu, istinsah için Konya âsitânesine götürülmüş ama geri getirilmeyip orada kalmış olduğu[69] ve günümüze dek bu divançeyle ilgili bir bilgiye rastlanamadığı[70] belirtilmektedir. Sâkıb Mustafa Dede, onu anlattığı sayfalarda dört-beş gazel/kıt’asını vermektedir. Aralarında Farsça olanların da bulunduğu bu şiirlerden, “şurada burada Mevlevileri eleştiren müddeî şeyhlere”, yani tasavvufa göre şeyh olmadığı hâlde şeyhlik iddia edenlere, nesren verdiği cevaplarla yetinmeyerek bir de nazmen verdiği cevabı içeren gazelini aşağıda serde- diyoruz:
Mevlâyadır velâmız ve biz Mevlevileriz
Ser-mestî-i sırr-ı marifet-i Mesnevi’leriz
Neyler gibi ki seyr-i makamât etmede
Hem-pây-i vecd ü hâlet-i hüviyy-yi (?) kavîleriz
Bî-gânelerle peyrev-i pîr olmazız hele
Hemdemler ile kâfile-i manevîleriz
Bî-üft [Eksiksiz.] ü hîz tayy-i mekân eyleriz müdâm
Sellâk-i zâd ü râhile-i pertevîleriz
Mâned-i şems Fatıma tenhâ rev ol yürü
Mevlâ ’yadır velâmız ve biz Mevlevileriz[71].
Hâcce Fatıma Hanım’ın, Haremeyn’e yolculuğu sırasında, büyük cedleri Hz. Mevlânâ’nın türbesini ziyarette aceleci tabiatı ve meşrebi gereği alaelacele yazdığı bir niyâznâme de şöyledir:
Dilî! Halvet-güzîn-i râz iden iyş-i hayâlindir.
Dû dîdem reh-nişîn-i zâr eden şevk-i visâlindir
Dil ü dîde nice bî-dûd ü derd olsun bu esnâda
Ezelden her biri bir gûne sermest-i celâlindir.
N’ola dâim harâb neş’e-i feyz olslar zîrâ
Dû âlemde iki kardaş hayrân-ı kemâlindir
Yeridir olsalar rû-mâl-i [Yüz süren] ferest âsitânında
Biri yekpâre ihlâs ve biri ayn-ı cemâlindir.
Aceb mi olsalar ayinedâr-ı dest-i ihsânın
Biri dervîş-i gam-pîşe, biri abdâl-i hâlindir
Gerekmez rûşenâ-yı mihr ü mehden anlara
Şahâ Ki bunlarda harîf-i meclis câm-ı hilâlindir.
Eger çi kem-nümâdır Fatıma kec-bîn [Eğri bakan] ü kem- fehme
Velî çeşm-i âşinâ-yı hikmete genc-i nevâlindir[72].
77 yaşına geldiğinde kemâl-i istiğrak ile gündüzleri oruçlu, geceleri namaz kılmada, yalnızlık ve halveti, konuşmamak ve sakinliği tercih eder olduğu zamanlardan birisinde söylemiş olduğu bir kıt’a şöyledir:
Bu tehî hânede ârâm-ı dili zârım yok
Yâni bir mahrem-i esrâr olacak yârim yok
Çekdiler raht-ı [Yol levâzımı] karârı ser-i kûy-i yâre
Şimdilik bezm-ifenâda hele gam-horum yok[73]
Hâcce Fatıma Hanım, ölüm hastalığındayken, etrafındakilerin tabîb çağırma tekliflerini, “Yâ Nûra’l-ayn! Elhikı saffa hura’l-ayn/ Ey Göz nûru! İri gözlü güzellerin safına karış!” nidâsını ve “Ey mutmain olan nefs! Dön Rabb’ine, O senden, sen de O’ndan râzı olarak” (Fecr 89/28) âyetinin çağrısını duymuş olarak: “Tedavi, rızanın yokluğunu iş’âr ettirir. Biz O’na dönmekle emrolunduk” diyerek reddetmiş, bir süre sonra da vefât etmişti[74]. Vefat tarihi, غم الوليه(Ğammu’l-veliyye/ veli hanımın üzüntüsü) ibaresinin harfleri/ebced hesâbıyla karşılığı olan Hicrî 1122’dir[75] (Milâdî: 1710). Vefâtından sonra, vasiyeti üzre, Celâleddin Ergun’un[76] türbesi yanına defn olunmuştur. Mâliki olduğu kitapları, kendisinin vasiyyeti üzere “Erguniyye’de münzevî ihvâna ve temiz nesillerin evlâd-ı kirâmına vakf olun”muştu[77].
Vefatlarından bir hafta evvel, yanıbaşında hazır bekleyen bende- zadeleri Halime Zekiyye’ye: “Sen bizim öncümüz oldun. Ben hasta oldum ki kendimi size feda edeyim ama müyesser olmadı/ başaramadım. “ demişti. Sâkıb Mustafa Dede’nin de dediği gibi, burada “ben” değil de “biz” demesinin hikmeti bir süre sonra anlaşılacaktı belki. Çünkü vakıa, bu kızcağız Fatıma hanımdan sonra vefat etmiş ve onu Havva Hanım, oğlu Mustafa Muhlis, Şeyh Ali Şakir, Fatıma-i Sâniye, Aişe-i Behiyye gibi aile fertlerinden diğer bazılarının ölümleri takip etmişti. Halime Zekiye’nin defn edildiği günün ertesi, Hâcce Fatıma Hanım sağlığındaki suretiyle hane halkına görünmüş ve orada: “Hafta tamam olunca yine gelecek ve götüreceğim” sedası işitilmişti. Bu sesi herkes duymuş, araştırıldığında sesin hâtiften olduğu anlaşılmıştı. Bir hafta tamam olunca, muhibbandan üç kişi daha ölmüştü[78]. Sâkıb Mustafa Dede, bu ölenler için tarih düşmüş, mersiyeler yazmıştır. “Râbia-yı Sâniye/İkinci Râbia” nitelendirmesinden Hâcce Fatıma Hanım için yazdığını çıkardığımız şiir/mersiye şöyledir:
Nâ-geh oldu bir ser-âmed serv-i Bağ-ı Mevlevi
Gülşen-i Adn ü civâr-ı rahmet-i Hakk’a revân
Çünki dâmen-çin hâşâk-i beden oldi dili
Sohbet-i ecdâd-ı emcâdına can atdı hemân
Yani Hâcce Fatıma Hanım idüp ifnâ-yı ömr
Menzil-i bâkide oldı hayme-zen mâned-i can
Suret-i hayrunnisa rû-pûş-i kadr-i gevherî
Sîret-i merdâne reftârında mihr-i asâ iyân
Râbia olsa zamanlarında olurdı sâniye
Etmede terk-i menâl ü mâl ve belki hânümân
Mak’ad-ı sıdka n’ola itse şitâb yek-deme
İnzicâb-ı “irciʽî”dir eyleyen bî-hod devân
Mâ-sivâ semtine itmedi gitti nâ-gâh
Çeşmine âyine-i hışm idi gûyâ kim cihân
Olmasaydı tıynet-i kân-ı kerâmet âşikâr
Bî- tereddüd ehl-i dil dirdi ana genc-i nihân
Pertev-i dîdâr-ı pâki rûşen eyler dîdeniz
Mest-i câm-ı ruh olursuz müjde ey hûr-i cinân
Âl-i Mevlânâ ke-evvelih bi-ricʽ at-i şemʽ -i dil-fürûz [gönle ferahlık veren]
Cümleye pervânesi olmak gerekdir bî-gümân
Mahremân-ı hacele-i esrâra hayret-zâ idi
Hâlet-i hîz ü nişestende olan temkîn-i şân
Nakd-i cân-ı hem nesâr-ı peyk-i cânân eyledi
Daʽvet-i dâru’s-selâmıyla olunca dürr-feşân [inci saçıcı]
Gelir idi ledünn-i hâtır-ı ahbâba söz-i mâtemi
Fark olamaz şuʽ le-i âvâzla dûd-i figân
Âhiru’l-emr eyleyüb şevk-i lika sabrın tamâm
Dergeh-i Mevlâya kıldı aşkla atf-ı inân
Rıhleti tarihini Sâkıb dua-gûyî dimiş
Rahmetullahi alyha kullemâ emle’z-zaman
Eylesün Feyyâz-ı bî-çün garka-ı bahr-i kerem
Ğarka-i firdevs-i zîb oldukça ervâh-ı mehân
Haşr idüb zîr-i livâsında Habîb-i Ekrem’in
Farkına çetr-i şefâat eyleye neşr-i emân[79].
Sâkıb Mustafa Dede, erkeklerin mürşidlikleri döneminde cemiyetin erkekleri nasıl onlardan azami derecede faydalanmışsa, bu Hatunların mürşidliklerinde de saliha kadınların bu nimetlerden faydalandıkları, derûn-i harem ve türbe civarında dar ve karanlık bir hal-
vethâne ittihâz ederek, hırka ve külah giyip, oruç, murakabe ve zikirle meşgul olduklarını söylemektedir[80].
Günümüz Kütahyası’nda özellikle Hâcce Fatıma Hanım’ın tanındığını, saygı gördüğünü ve belirgin bir sosyal te’sir icra ettiğini söylemek mümkündür: Hâcce Fatıma Hanım, halk arasında “Fadime Ana” diye bilinir, fakir ve yetimlere yardım ve destek konusunda örnek alınır. Günümüz Kütahyası’nda aynen onun, kardeşinin kızı Havva Hanımı, Sâkıb Mustafa Dede’yi yanına alıp büyütmesi gibi, bir yetimi evine alıp büyütüp eğitmek ve evlendirmek büyük bir onur olarak görülür[81].
Mevlevilik’te Kadın şeyhler mes’elesine gelince, yakın geçmişte H. Nur Artıran Hanımefendi, “Mesnevihan” Şefik Can Dede’nin (v. Ocak 2005)’nin halifesi olarak “Mesnevihan” oldu[82]. Mevlânâ’nın 22. kuşaktan torunu Esin Çelebi Bayru Hanımefendi de her ortamda cedd-i emcedinin halifesidir. Ayrıca Mevlevi geleneğine uygun olmayan şekillerde ABD’de de kadın Mevlevi şeyhleri mevcuttur ama bu konu daha çok Batı’da sufizmi ilgilendirdiğinden burada girmek istemiyoruz[83].
Kaynak kişiler:
Mehmet Zorlu, Ergun Çelebi İmam-Hatip Okulu Müdürü (Kütahya)
İsmail Girgin, Şule-Mete Tetik İmam-Hatip Okulu Müdür Yardımcısı (Kütahya).
[1] Bizdeki “Balkız” kelimesi, bu kelimeden bozma olabilir.
[2] Orhan Seyfi Yücetürk, “Belkıs”, DİA V, s. 421.
[3] Bkz. meselâ İsrâ 17/40.
[4] Bkz, meselâ, Azim Malikov, “Islam. Saints ve Sacred Geographies (Central
Asia),” Encyclopaedia of Women & Islamic Cultures, V (Leiden: Brill, 2007), s. 223.
[5] Bkz. el-Câhız, El-Beyân ve’t-Tebyîn, ed. A. M. Hârun. 1-3. c (Beyrut: Dâru’l- fikr, 1388/1968); el-Câhız, Kitābü’l-Hayavân, ed. A. M. Hârun. 1-6. c. (Beyrut: Dâru’l-İhyâi’-Turasi’l-Arabî, 1389/1969).
[6] Sülemî, “Zikrü’n-Nisve”, Ebu Abdirrahman Sülemî, Tabak^tü’s-Sûfiyye, ed. M. A. Atâ (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1424/2003), s. 387–425. Eserin iki neşri daha vardır. Ed. Muhammed et-Tanâhî (Kahire: Mektebetü’t-Tancî, 1414/1993); ed. Rkia Laroui Cornell (Louisville: Fons Vitae, 1999).
[7] Sülemî, “Zikrü’n-Nisve”, s. 391.
[8] Feridüddin Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, Ed. R. Nicholson (Leiden: Brill, 1905), s. 59.
[9] Bkz. İbnü’l-Cevzî, Sıfetü’s’-Safve (Kahire: Dâru İbni Haldun, 1994), II, s. 13.
[10] Sakıp Mustafa Dede, İzmirli’dir. Sicill-i Osmani’de Bursalı gösterilmesi bir yanlışlıktır. Tahsilini bitirdikten sonra Kütahya Mevlevihanesi meşihatine tayin edilmiştir. Sefîne-i Mevleviyye ve Divan’ı vardır. Vefat tarihi 1148 [1735]. Secca- denişin olduğu dergaha gömülüdür. Mahdûmu Hâlis Ahmed tarafından yazılmış detaylı bir tercüme-i hali vardır.; M.T. Bursalı, Osmanlı Müellifleri, C. 4, (İstanbul: Matbaa-i Âmire, 1333h), I, s. 50.
[11] Burada bir istirdâd olarak söyleyelim ki “karılar” kelimesinin “kâri- ler/okuyucular” kelimesinden bozulmuş, yanlış kullanımla meşhur olmuş bir kelime olduğu da söylenmiştir.
[12] İrfan Gündüz, “Âişe el-Mennûbiyye”, DİA, II, s. 206.
[13] Ahmet Özel, “Bâûniyye”, DİA, V, s. 213.
[14] Sülemî, “Zikrü’n-Nisve”, s. 397.
[15] Sülemî, “Zikrü’n-Nisve”, s. 387-389.
[16] Sülemî, “Zikrü’n-Nisve”, s. 387.
[17] Sülemî, “Zikrü’n-Nisve”, s. 389.
[18] Attar, Tezkire, II, s. 121.
[19] Sülemî, “Zikrü’n-Nisve”, s. 401.
[20] İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’-Safve, II, s. 253–254.
[21] İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’-Safve, II, s. 255.
[22] Alemüddîn es-Sehavî, Tuhfetü’lahbâb (Kahire: Mektebetü’l-küliiyâtü’l- Ezheriyye, 1306/1986), s. 155.
[23] İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’-Safve, II, s. 262.
[24] Sülemî, “Zikrü’n-Nisve”, s. 408.
[25] Sülemî, “Zikrü’n-Nisve” , s. 418.
[26] Sülemî, “Zikrü’n-Nisve”, s. 391.
[27] Sülemî, “Zikrü’n-Nisve”, s. 391.
[28] Detaylar için bkz. Hülya Küçük, “Anne Nûr el-Ensâriyye’den Âlime-i Hicâz Fahru’n-Nisâ’ya. Muhyiddîn İbnü’l-‘ Arabî ‘nin Çevresindeki Kadınlar,” Tasavvuf (İbnü’l-‘Arabî Özel Sayısı- 2), 23 (2009): 193-219; Küçük, “From His mot- her Nu r al-Ansa riyya to His shaykh Fatıma bt. Ibn al-Muthanna: Important Female Figures around Muhyi l-DT n b. al-‘ ArabT (d.638/1240)”, Arabica Brill, 59 (2012) s. 685-708.
[29] Bkz. İbnü’l-‘ Arabî, Zahâ‘irü’l-A‘lâk Şerhu Tercümânü’l-Eşvâk (Beyrut: el- Matbaatü’l-Ünsiyye, 1312), s. 184.
[30] Hacı M. Zihni Efendi, Tarihte İz Bırakan Meşhur Kadınlar, C 2, Haz. Bedreddin Çetiner (Istanbul: Şâmil, 1982), s. 17.
[31] Takiyuddîn el-Makrîzî, Kitâbü’l-Mevâiz ve’l-İtibâr bi-Zikri’l-Hitât ve’l-Âsâr (el- Hitât) (Kahir: el-Mektebetü’s-sekāfeti’d-dîniyye ts), II, s. 428; Ayrıca bkz. Meh- med Zihnî, Meşhur Kadınlar, I, s. 352.
[32] Kısa duraksamalarla 693/1293 ve 741/1341 arasında hüküm sürdü. Memlukler için bkz İsmail Yiğit, “Memlukler,” DİA XXIX, s. 91–97.
[33] Makrîzî, el-Hıtat, I, 425–426; Ayrıca bkz. Mehmed Zihnî, Meşhur Kadınlar, I, s. 64.
[34] Ahmed A. Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, C. II, Haz. Selçuk Eraydın -Mustafa Tahralı (İstanbul: Gelenek, 2004), s. 31.
35 Tasavvufta kadın konusunda bazı değerlendirmeler için bkz. Süleyman Uludağ – Mustafa Kara, “Tabakātu’s-Sufiyye Kitapları”, Abdurrahman Cami, Nefahât’ül- Üns. Evliya Menkıbeleri, tr. ve şerh Lamii Çelebi, Haz. S. Uludağ – M. Kara (İstanbul: Marifet, 1995), s.18-25; Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi (İstanbul: Dergâh, 1999), s.119-121; Süleyman Uludağ, Sûfî Gözüyle Kadın ( İstanbul: İnsan, 1995); Hülya Küçük, Tasavvuf Tarihine Giriş (İstanbul: Ensar Neşriyat, 2011), s. 221-234.
[36] Bkz. M. Fahrettin Dal, Fahreddin Efendi’nin Tasavvufî Görüşleri, (Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2006), s. 28.
[37] Hayatı hakkında bkz. Ömer F. Akün, “Fıtnat Hanım”, DİA, XIII, s. 39-46.
[38] Şenay Yola, “Cerrahiye”, DİA, VII, s. 418.
[39] Detaylar ve diğer isimler için için bkz. İbrahim Bahadır, Alevî ve Sünnî Tekkelerde Kadın Dervişler, (İstanbul: Su 2005), s.146-156.
[40] B. Dindar, “Bedreddin Simâvî”, DİA, V, s. 332.
[41] Bk. Osman Türer, Osmânlılarda Tasavvufî Hayat. Halvetîlik Örneği. Hediyyetü’l- İhvân, (İstanbul: İnsan, 2005), s. 625.
[42] Ö.L. Barkan, “İstila Devrinin Kolonizâtör Türk Dervişleri ve Zaviyeler”, Vakıflar Dergisi, II (1974), s. 279–304.
[43] Ahmed Eflâkî, Menâkibü’l- Ârifîn, Haz. T. Yazıcı, (Ankara: TTK Basımevi, I; 1976, II: 1980, II, 727 ); Eflâkî, Ariflerin Menkıbeleri, s.157.
[44] Eflâkî, Menâkibu’l-Ârifîn, I, s. 490 / Ariflerin Menkıbeleri, Tr. T. Yazıcı, 2c (İstanbul: Remzi Yayınevi, I: 1986, II: 1987), I, s. 341 (3/465).
[45] Eflâkî, Menâkibu’l-Ârifîn, II, s. 990 / (Tercüme –1987), II, s. 250 (10/3).
[46] A. Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevilik, (İstanbul: İnkılap ve Aka, 1983), s. 367(n).
[47] Şems-i Tebrîzî, Makâlât, ty, yy, Mevlânâ Müzesi Arşivi, no.2145, vr. 80b/; Şemsi Tebrîzî, Makâlât, trc. M.N. Gencosman (İstanbul: Ataç 2006), s. 217.
[48] Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevilik, s. 278-281.
49 Mevlevihane için bkz. Sevgi Parlak- Barihüda Tanrıkorur, “Kütahya Mevlevihanesi,” DİA, XXVII, 1-3.
[50] Mevlânâ Müzesi Arşivi, 51/29 (Abdurrahman Doğan, Kütahya Erguniye Mevlevi- hanesi, (İstanbul: Sır, 2006, 135-136’dan naklen.)
[51] Sâkıb Dede, Sefîne-i Nefîse-i Mevlevîyân, (Mısır: Matbaatü’l-Vehbiyye, 1283), I, s. 255.
[52] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 256.
[53] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 255.
[54] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 256.
[55] İlm-i Kıyâfet, insanların dış görünüşlerine bakarak karakter ve yapılarını okuma ilmidir.
[56] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 256.
[57] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 256.
[58] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 258-259. Metinden doğru anladımsa, bunlar ölümünden önce Veled Çelebi’ye anlatılınca, kırk kurban kesip kıymetli bir hırka ile ğayret- zede olmadıklarını, şükredici olduklarını göstermek istemiştir. Ama yine de hastalığı, kıskançlığı ile bağdaştırılmıştır.
[59] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 258-259.
[60] Krş. Doğan, Kütahya Erguniye Mevlevihanesi, s. 92.
[61] Abdurrahman Doğan’ın Kütahya Erguniye Mevlevihanesi (İstanbul, 2006) adlı eseri (bkz. ss. 89-92, 135-136) hariç, diğer kaynakların “Hâcce” kelimesini “hâce” şeklinde okuduklarını ve bunun hata olduğunu hatırlatalım. Çünkü yazılış Y واZ /Hâce şeklinde değil Y^>.ا[/Hâcce (Hacı) şeklinde yazılmıştır. Fâtımâ hanım, ileride geleceği üzere büyük bir kafileyle hacca gitmişti ve bu sebeple Hâcce/Hacı olduğu özellikle vurgulanıyordu.) Türbesinde ise “Hcı” kelimesi tamamen yanlış bir Osmanlıca imlayla ا يZ şeklinde yazılmıştır.
[62] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 260, 267.
[63] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 260.
[64] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 259-261.
[65] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 259-261.
[66] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 261.
[67] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 263-264.
[68] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 260-261.
[69] Bu divân hakkında, Mevlevihanenin 1910’lardaki şeyh vekili Hasan Ulvî el- Mevlevi, 1328/ 1910 tarihli bir belgede şu bilgileri vermiştir: “Hâcce Fatıma Hanımı Divançe’si merhûm ve mağfûrun leh Saîd hemdem Çelebi k.s. hazretlerinin Dersadet’ten teşriflerinde birer sûretlerine yazdırup yine göndermek üzere emanet suretiyle alınub iade edilmeyerek Konya’da kaldığı …”: Mevlânâ Müzesi Arşivi, 51/29 (Doğan, Kütahya Erguniye Mevlevihanesi, s. 136’dan naklen).
[70] Doğan, Kütahya Erguniye Mevlevihanesi, s. 91.
[71] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 260.
[72] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 260.
[73] Sâkıb Dede, Sejîne, s. 263-264.
[74] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 264.
[75] Sâkıb Dede, Sejîne, s. 264.
[76] Celâleddîn Ergun Çelebi, Mutahhara Hatun’un oğlu Burhâneddîn İlyas Paşa’nın oğludur. XIV. asırda yaşamıştır. Kesin ölüm tarihi bilinmemektedir. Hakkında Sâkıb Dede’nin verdiği bilgiler Gölpınarlı tarafından pek tutarlı bulunmamıştır. Bkz. Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevelevîlik, s. 124.
[77] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 261-264.
[78] Sâkıb Dede, Sejîne, s. 264-265.
[79] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 267.
[80] Sâkıb Dede, Sefîne, s. 253.
[81] Mehmet Zorlu (Ergun Çelebi İmam-Hatip Okulu Müdürü, Kütahya.) ve İsmail Girgin’e (Şule-Mete Tetik İmam-Hatip Okulu Müdür Yardımcısı, Kütahya) 24.10.2014 Cuma günü tebliğime yaptıkları bu katkı ve diğer destek/gösterdikleri ihtiramdan dolayı teşekkür borçluyum.
[82] Bkz. H. Nur Artıran, “Mevlevi Erkânı İçinde Kadının Yeri,” Mevlâna’da Buluşma Sempozyumu, 17 Aralık 2005, İstanbul’ da sunulan Tebliğ, s. 3.
[83] Detaylı bilgi için bkz. Simon Sorgenfrei, American Dervish, (Doktora Tezi, Reprocentralen, Campusservice, University of Gothenburg, 2013), s. 195-197.


