Mevlânâ’nın Mesnevî’si ve Şerhleri
Mevlânâ’nın Mesnevî’si ve Şerhleri
Şener DEMİREL*
BU YAZIDA Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin dünyaca ünlü eseri Mesnevî’nin Türkçe şerhleri üzerine bir literatür çalışması yapılacaktır. Bu çerçevede önce mesnevi kelimesinin terim anlamı ve Mevlânâ’nın Mesnevî’si hakkındaki kısa genel bilgiler verilecektir. Bu bilgilerden sonra Mesnevî’nin başta Türkçe olmak üzere birçok dildeki tercüme ve şerhleri çok kısa bilgilerle tanıtılacak; en sonda da sadece Türkçe şerhlerin şârihleri ve şerhlerinin tanıtımı yapılacaktır. Türkçe şerhlerle ilgili literatür bilgileri verilirken de şârih ve şerhin adı, şârih ve eserleri hakkmdaki bilgilerden sonra şerhlerde dikkat çeken hususlar hakkmda bilgiler verilecektir.
1. Mesnevî Terimi ve Mevlânâ’nın Mesnevisi Hakkmda Genel Bilgiler
Mesnevî, Arapça s-n-y kökünden türemiştir. Mesnevî, bu dilde kendi ara- smda kafiyeli mısralardan oluşmuş nazım şekli anlamında kullanılmıştır Mesnevî, bir terim olarak ilk defa İran edebiyatında kullanılmış olmakla birlikte, bu nazım şeklinin ilk örnekleri Arap edebiyatında görülmektedir.1
Tahirü’l-Mevlevî, bu nazım şeklinin Acemlere Türklerden geçmiş olabileceğini, buna sebep olarak da eski Türklerin saz eşliğinde okudukları ve adına “koşuk” dedikleri manzumenin şekil itibariyle mesnevîye benzediğini ifade etmiştir.2
Bir başka tanımda da “ediplerin terimlerinde mesnevî, iki birlik gösteren, kafiye yönünden başka başka olan şiirlere denir”3 denilerek daha çok mesnevînin şekille ilgili özelliğine atıfta bulunulmuştur.
Çoğulu mesneviyyât olan mesnevinin, klasik İran-Türk şiirinde şu üç aynı mefhumu ifade ettiği görülür:
- Her beytin mısraları kendi aralarında kafiyeli şiir formu (aa bb cc). İran ve Türk şairleri, mesnevi formunu aruz’un küçük vezinlerinde kullanmışlardır.
- Klasik İran-Türk şiirinde manzum hikâye ve roman türü, Leylâ ve Mecnûn
- Husûsî ve mutlak mânada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin şaheserine verilen isimdir.4
Şekil özellikleri itibariyle mesnevi, hiçbir şekilde beyit sınırlamasına tâbi olmadığı için, çoğunlukla aruzun kısa kalıplarıyla yazılmıştır.
Klasik mesnevi geleneğinde plânın giriş, gelişme ve sonuç olmak üzere üç bölümden meydana geldiği görülür; ancak bu plâna uymayan mesneviler de bulunmaktadır.5 Mesnevî’nin üç bölümünden ilki olan giriş bölümü kendi içinde belli bölümlere ayrılmış, şairlerin çoğu bu bölüm/başlıklara uymayı bir görev addetmişlerdir. Giriş bölümü şuasıyla şu bölümlerden meydana gelir: (1) Besmele; (2) Tevhid; (3) Münâcât; (4) Na’t; (5) Mi’râc; (6) Mucizât, (7) Medh-i Çehâr-yâr; (8) Padişah için övgü; (9) Devlet büyüğüne övgü; (10) Sebeb-i te’lif.6 .
Yukanda da belirtildiği gibi şairlerin büyük bir çoğunluğu söz konusu sıralamaya uymaya çalışmış; ancak Mevlânâ klâsik mesnevî geleneği dışına çıkarak eserine doğrudan bir giriş yapmıştır.
İslâmî edebiyatlarda şairlerin, uzun aşk hikâyelerini ve destanımsı konulan işlerken kullandıkları mesnevî tarzı, Mevlânâ’nın dönemine gelindiğinde (XIII. yüzyıl) bir hayli mesafe kaydetmiş; dinî-tasavvufi eserlerin hemen tamamı bu nazım türünde kaleme alınmıştır. Mevlânâ’nın da etkilendiği, Senâî’nin (ö. 1180) Hadîkatü’l-Hakîka’sı, Attâr’ın (ö. 1193-1234 arası) Musîbet-nâme ve Mantıku’t-Tayr’ı gibi eserler tasavvufî mesnevî geleneğinin ilk ve en güzel örneklerinden sayılmıştır.
Bu yazının konusunu teşkil eden Mevlânâ’nın eserinin adı, Mevlânâ’nın da birçok yerinde belirttiği gibi Mesnevî’dir. Eserin adı VI. cildin ikinci beytinde Hüsâmeddîn Çelebi’ye ithafen Hüsâmî-nâme olarak zikredilse de hemen bir sonraki beyitte “Mesnevî’nin son cildi (…) ” ibaresinden anlaşıldığı üzere eserin adında bir tereddüt yoktur. Kaldı ki, Mevlânâ, Mesnevî’sinin birinci cildinin henüz başında “Bu kitap Mesnevî kitabıdır (…)” diyerek eserinin adını açık bir şekilde koymuştur.
