Mevlevîliğin Kütahya’dan İstanbul’a yolculuğu
Mevlevîliğin Kütahya’dan İstanbul’a yolculuğu
Ahmet Arı
MEVLANA, kendisinden önce yerleşmiş olan tasavvufi anlayışlan yepyeni bir sistemde birleştirerek; farklı kültür ve düşüncelerin çarpıştığı xrn. asır Anadolusunda herkesi kucaklayan bir senteze ulaşmıştır. Büyük itibar gören bu anlayış, kısa sürede tarikat haline gelmiş ve beylikler zamanmda ilk Mevlevihaneler açılmaya başlamıştır. Osmanlı döneminde ise Mevlevilik, imparatorluğun yayıldığı her yere ulaşma imkanı bulmuştur. Başlangıçta Ahilerden esnaf ve çiftçilerin büyük oranda ilgi duydukları Mevlevilik, XVI. yüzyıldan itibaren yüksek tabakanın, tahsilli kimselerin itibarına mazhar olmaya başlamış ve böylece bedii zevki yüksek bir tarikat teşekkül etıniştir. [1]
Bilindiği gibi, Mevlevîliğin merkezi, ‘kıble-i âşıkân’ veya ‘Mevlânâ ve Mevlevîler Şehri’ olarak da bilinen Konya’dır. Mevlevi tarikatı, bu şehir merkez alınarak teşkilatlanmıştır. Ancak, Konya’ya nispetle önem bakımından ikinci derecede olan merkezler de vardır ve bu merkezlerden biri de Kütahya’dır. Kütahya, Sultan Veled (ö. 1312) ve Ulu Ârif Çelebi (ö. 1320) zamanlarından itibaren bir Mevlevi yurdu hâline gelmiş ve tarihî seyir içerisinde de bu tarikatm önemli bir merkezi olmuştur. Mevlevîliğin kurucusu olarak kabul edilen Sultan Veled, bir şürinde Kütahya’yı şu sözlerle över: “Böyle bir şehir olamaz, hiçbir şehir bu şehre benzeyemez. Kütahyalılara ne mutlu. Bu şehrin her yanı, mum gibi yüzden ibaret, âdeta ışığınm ardı, karanlığı yok. Her bucağında bir bahçe, bir ova. Her yanında bir dere, bir ırmak. Hele sağlam ve güzel bir kalesi var ki dünyada kimse öyle bir kale görmemiştir. Veled’e o şehrin güzelliği aydınlandı da âlem içinde apaçık onu övüp durmada.”2









