MUSTAFA SÂKIB DEDE’NİN GÖZÜNDEN KÜTAHYA MEVLEVÎHÂNESİ ve CELÂLEDDİN ERGŪN ÇELEBİ
MUSTAFA SÂKIB DEDE’NİN GÖZÜNDEN KÜTAHYA MEVLEVÎHÂNESİ ve CELÂLEDDİN ERGŪN ÇELEBİ
Betül Saylan
Öz: Kütahya Mevlevîhânesi, Mevlânâ Âilesi’ne mensup Celâleddin Ergūn Çelebi tarafından temelleri atılmış, Mevlevîliğin en mühim merkezlerinden birididir. Aynı zamanda, Kütahya Mevlevîhânesi, Mevlevîlik târihi için mühim bir kaynak olan Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân müellifi Mustafa Sâkıb Dede’nin de postnişîn olduğu; Konya Mevlânâ Dergâhı’ndan sonra Mevlânâ Âilesi tarafından idâre edilmiş yegâne merkezdir.
Anahtar Kelimeler: Mevlevîlik, Kütahya, Kütahya Mevlevîhânesi, Celâleddin Ergūn Çelebi, Kâmile Hanım, Mustafa Sâkıb Dede.
Kütahya Mawlawihane and Celaleddin Ergun Çelebi from Mustafa Sakib Dede’s View
Abstract: Kütahya Mevlevihane, which is Celâleddin Ergūn Çelebi, who is a member of Mawlana Family, is one of its shaikh, is an important centre of Mawlawiyya. At the same time, Kütahya Mevlevihane, which is only centre after Konya Mevlana Dergah, is managed by Mawlana Family. And one of its shaikh is Mustafa Sakıb Dede, who is the author of Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân is one of the important work for history of Mawlawiyya.
Keywords: Mawlawiyya, Kütahya, Kütahya Mevlevihane, Celaleddin Ergun Çelebi, Mrs. Kamile, Mustafa Sakıb Dede
في نظر مصطفى ساقب دده مولویخانة کوتاهيا و جلال الدین أرقون جلبي
ملخص: مولويخانة کوتاهيا التي قد وضعت أسسها من قبل جلال الدين أرقون جلبي المنتمي إلی أسرة مولانا من أھمّ مراکز المولوية. ھذا المكان ھو المرکز الوحید الذي أصبح مصطفى ساقب دده الذي ألف كتاب “سفينة نفيسة مولويان” – ھو من أھمّ مراجع تاريخ المولوية – بوست نيشين فيه والذي قد تمَّ توجيهه من قبل عائلة مولانا بعد خانقاه مولانا في قونية.
الكلمات المفتاحية: المولوي، کوتاهيا، مولويخانة کوتاهيا، جلال الدين أرقون جلبي، السيدة كاملة، مصطفى ساقب دده.
Giriş
Mevlevîlik, Hz. Mevlânâ’nın vefâtının ardından, oğlu Sultan Veled tarafından, Hz. Mevlânâ’nın fikirleri, eserleri çerçevesinde tesis edilmiş; zaman içerisinde merâsimleri belirlenmiş; çok sayıda müntesibi bulunan; geniş coğrafyalara ulaşmış bir tarîktir. Bu yerlerden biri de, mevlevî büyüklerinin teveccüh gösterdiği merkezlerden olan Kütahya’dır.
Kütahya Mevlevîhânesi ve ilk postnişîni Celâleddin Ergūn Çelebi hakkında en mühim kaynak, kendisi de Kütahya Mevlevîhânesi postnişîni olan Mustafa Sâkıb Dede’nin kaleme aldığı, mevlevîlik târihi açısından temel eserlerden biri olan Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân’dır. Bu çalışmamızda, Mustafa Sâkıb Dede’nin kaleminden Celâleddin Ergūn Çelebi’yi, tasavvufî kişiliğini, kerâmetlerini, Kütahya Mevlevîhânesi’ni ve mevlevîhânenin postnişînlerini incelemeye çalışacağız.
1. Kütahya Mevlevîhânesi
Kütahya, erken dönemlerde Mevlevîlikle tanışmış bir şehirdir. Gerek coğrafî olarak[1] gerekse Sultan Veled’in kızı Mutahhare Ha- tun’un evliliği sebebiyle[2] Mevlevîlik Kütahya’ya erken dönemlerde intikâl etmiştir.
İl merkezinde Börekçiler Mahallesi, Dönenler Meydanı’nın güneybatısında, Kapanaltı Meydanı’nda yer alan mevlevîhâne, “Kütahya Fâtihi” olarak bilinen Hezâr Dînârî tarafından inşâ ettirilmiştir.[3] “Hezâr Dînârî Mescidi” olarak anılan mescid, Celâleddin Ergūn Çelebi’nin postnişîn tâyin edilmesinin akabinde Celâleddin Ergūn Çelebi’ye nisbet edilerek “Kütahya Ergūniyye Mevlevîhânesi” ve Celâleddin Ergūn Çelebi’nin ve Mevlânâ Âilesi olan Çelebi âilesinin diğer fertlerinin de buraya defnedilmesinden sonra “Ergūn Çelebi Türbesi” olarak anılmıştır. [4]
Kuruluşuyla ilgili rivâyete göre mevlevîhânenin çekirdeğini, 634- 640/1237-1243 târihleri arasında, Emir İmâdüddin Hezâr Dînârî tarafından inşâ edilen Hezâr Dînârî Mescidi meydana getirmektedir. Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân’da, Emir İmâdüddin Hezâr Dînârî’nin Sultan Veled’in müridânı arasında bulunduğu da rivâyet edilmektedir. Hezâr Dînârî, Kütahya’nın fethi esnâsında, Sultan Veled’den himmet dilemiş; Sultan Veled de Hezâr Dînârî’ye Kütahya’nın fethini müjdelemiştir. Ancak söz konusu târihlerde Sultan Veled henüz 11-17 yaşlarındadır. Hezâr Dînârî’nin mevlevî bendegânından olduğunu kabul etsek bile Sultan Veled’in müridi olduğunu söylemek zordur.
Yine Sefîne’nin rivâyetine göre, Kütahya’nın muhâsarası esnâsında Hezâr Dînârî düşmana esir düşmüş ve zindanda iken kurtulmak için Sultan Veled’den himmet dilediği gece rüyâsında kendisini Kütahya’yı fethetmiş ve Kütahya Mevlevîhânesi’nin bulunduğu mahalde muzaffer bir şekilde müşâhede etmiştir. Bu rüyânın ayniyle vâki olmasının akabinde, Hezâr Dînârî’nin bu zaferin şükrânesi olarak mescidi binâ ettirdiği rivâyet edilmektedir. Hattâ, mescidin binâsına ve şehrin îmârına henüz muhâsara sona ermeden başlandığı yine Sefîne’de rivâyet edilmektedir. Hezâr Dînârî de, Kütahya’yı fethettiği ve zindandan kurtulduğu günü, her sene fakirlere yardımda bulunarak, şehrin ileri gelenlerine, âlimlere, devlet erkânına hediyeler sunarak ihyâ ettiği rivâyet edilmektedir. Muhâsaranın dördüncü gününün de, Hıdırellez’e denk geldiği ve bu günde Hezâr Dînârî’nin Hızır (a.s.) ile görüşerek kendisinden himmet dilediği de rivâyetler arasındadır.[5] Kütahya’nın Hezâr Dînârî tarafından fethedilişi, Germiyanoğulları ve Osmanlı Devleti zamanında da Hezâr Dînârî’nin geleneği üzere kutlanmaya devam edilmiştir.[6]
Mevlevîhânede Celâleddin Ergun Çelebi’den sonra oğlu Burhâneddin İlyas Çelebi ile amcazâdesi Zeynüddin Çelebi’nin (ö.827/1424) posta oturdukları; ancak Timur Vak’ası, Karamanoğulları istîlâsı ve II. Yâkub Çelebi’nin ölümünün (832/1429) ardından Kütahya’nın Osmanlılar’ın idâresine geçmesi üzerine âileden mevlevîhâneyi idâre eden İlyas Paşa’nın evlâdlarının Konya ve başka yerlere göçtükleri ve mevlevîhânenin bir müddet türbedâr tarafından idâre edildiği anlaşılmaktadır. Meşîhat makāmı yaklaşık 125 yıl boş kalan mevlevîhâneyi Kütahyalı İbrâhim ve Mehmed Dedeler tekrar faâliyete geçirmeye çalışmışlardır. Ancak bu dönemde mevlevîhânenin eski hâlini muhafaza ettiğini söylemek güçtür. Bundan sonra dergâh 1009-1100/1601-1690 târihleri arasında, III. Muhammed (Küçük) Ârif Çelebi’nin kızı mesnevîhan Kâmile Hanım ile oğlu Hüseyin Çelebi ve kızı Hâcı Fâtıma Hanım tarafından yönetilmiştir.[7]
İlk postnişîn Celâleddin Ergūn Çelebi’den sonra Timur istilâsında yaşadığı fetret devrine kadar çelebilerin postnişîn olduğu mevlevîhâne, Mustafa Sâkıb Dede’nin mevlevîhâneye tâyin edilmesinden sonra da çelebilerin postnişînliğiyle idâre edilmiştir. Konya Mevlânâ Dergâhı’ndan sonra, yalnızca çelebilerin postnişîn olarak vazîfe yaptığı tek mevlevîhâne Kütahya Ergūniye Mevlevîhânesi’dir diyebiliriz.
Kütahya Mevlevîhânesi, birçok meşhur mevlevî sîmânın yetişmesine zemin teşkil etmiştir. Mustafa Sâkıb Dede (ö.1147/1735), Ali Nutkî (ö.1219/1804) ve Abdülbâki Nâsır (ö.1236/1821) dedelerin babası Yenikapı Mevlevîhânesi postnişîni Seyyid Ebûbekir Dede (ö.1189/1775), Galata Mevlevîhânesi postnişîni Kudretullah De- de’nin (ö.1288/1871) babası Yenikapı Mevlevîhânesi aşçıbaşısı Seyyid Sahîh Ahmed Dede (ö.1228/1813), hattat-şâir Pesendî Hacı Ali (ö.1331/1913) Kütahya Mevlevîhânesi’nde neşv ü nemâ bulmuş isimlerdendir.[8]
2 Celâleddin Ergūn Çelebi (700/775 – 1300/1373)
2.1 Hayatı
Hayatı hakkında tafsîlatlı tek mâlûmat kaynağı, Mustafa Sâkıb Dede’nin (ö.1148/1735) Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân isimli eseridir. Sultan Veled’in kızı Mutahhare Hâtun’un oğlu Germiyanoğlu İlyas Paşa’nın ve Âbide Melek Hanım’ın oğlu olan Celâleddin Ergūn Çelebi, 700/1300 yılında Karahisar’da doğmuştur.[9] Alâeddin isminde bir erkek kardeşi ve Tâhire Hanım (706/751-1306/1350)[10] adında bir kız kardeşi bulunmaktadır. [11]
Babası İlyâs Paşa’nın, Celâleddin Ergūn Çelebi’nin doğumuyla ilgili olarak, bir gece rüyâsında, âile büyüklerinden Ergūn Hân’ı evlerine gelmiş gördüğü; uyandığı vakit de, kapıyı çalmakta olan uşağın kendisine oğlunun velâdetini müjdelediği rivâyet edilmektedir. İlyâs Paşa, bu müjdeli haber üzerine “Ergūn’umuz şimdi geldi” buyurmuş ve oğlunun ismi, bu rüyânın işâretiyle “Ergūn” olmuştur. [12]
Gençlik döneminde, âilesinden intikāl eden saltanat ve serveti İbrâhim Edhem gibi terk ederek, babası İlyâs Paşa ve amcası Hızır Paşa’nın taht-ı terbiyelerinde ilk eğitimini almış;[13] gençlik zamanlarında da, bir dönem Bursa’ya giderek Bursa’nın mânevî büyüklerinden Geyikli Baba’nın (ö.763/1362)[14] sohbetlerinde bulunmuştur. Bu sohbet esnâsında Geyikli Baba’dan himmet talep etmek üzereyken, âlem-i mânâda Hz. Mevlânâ’yı müşâhede etmiş; Hz. Mevlânâ da kendisine himmeti Konya Mevlânâ Dergâhı’nda aramasını ve yüzünü ecdâdına çevirmesini emretmiştir.[15] Bunun üzerine Konya’ya yönelen Celâleddin Ergūn Çelebi, 739/1339 senesinde, dönemin Konya Mevlânâ Dergâhı postnişîni makam çelebisi Hüsâmeddin Vâcid Çelebi’nin (ö.742/1342) sohbetlerinden istifâde etmiş; ayrıca makam çelebisi Emir Âlim Şehzâde-i Muazzam Bahâülmille’nin (ö.751/1350) de meclislerinde bulunmuştur.[16] Bu zâtlardan hilâfet alan, Hz. Mevlânâ’nın esrârına vâkıf olan Celâleddin Ergūn Çelebi, Kütahya Mevlevîhânesi’ne postnişîn olarak vazîfelendirilmiştir. [17] Kütahya Mevlevîhânesi’nin bilinen ilk şeyhi Celâleddin Ergūn Çele- bi’dir.
2.2 Eserleri
Sefîne’de, Mustafa Sâkıb Dede, Celâleddin Ergūn Çelebi’ye nisbet edilen 3 esere yer vermiştir.
* Gencnâme: 40 beyitten müteşekkil bu manzûm eser, insan-ı kâmili anlatmaktadır.[18]
* İşâretü’l-Beşâre: Mevlevî mukābelesinin ihtivâ ettiği 18 rumûza işâret edip, bunları şerhetmektedir.[19]
* Çihil Kelime-i Tayyibe: Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne’de, Celâleddin Ergūn Çelebi’ye âid olan Arapça ve Farsça 45 hikmetli sözü şerhleriyle nakletmiştir. Ancak bu hikmetli sözlerin şerhlerinin Mustafa Sâkıb Dede tarafından mı yapıldığını ya da Celâleddin Ergūn Çelebi’den mi nakledildiğini tesbit edemedik. Bu şerhler de müstakil bir risâle meydana getirebilecek hacimdedir.[20]
2.3 Tasavvufî Şahsiyeti, Kerâmetleri ve Mevlevîliğe Hizmetleri:
Celâleddin Ergūn Çelebi, Konya’da postnişîn olarak vazîfelendirildikten sonra Kütahya’ya doğru yola çıkmış; ilk olarak mevlevî zâviyeleri arasında önemli bir yeri hâiz Şems Zâviyesi’ni ziyâret etmiştir. Burada, kendisine yedi dilimli, “Şemsî” olarak isimlendirilen külâh hediye edilerek giydirilmiştir. Celâleddin Ergūn Çelebi, bu külahı berâberinde Kütahya’ya götürmüş; her ne zaman bu külâhı telebbüs etse, ayın güneşin ışığıyla parlaması gibi Hz. Şems-i Tebrîzî’nin rûhâniyetinin mânevî bir aynası olduğu müşâhede edilmiştir. Ve bu “Şemsî” külâhın vefatlarının akabinde gayb âlemine çekildiği; sandukası üzerinde bulunan sikkesinin altında, bu külahı temsîlen bir Şemsî külâh bulunduğu rivâyet edilmektedir. Temsîlen dahî olsa, baş ağrısından muzdarib olanların bu külahı telebbüs ettikleri takdirde, dertlerinden halâs buldukları; ancak, herhangi bir sıkıntısı yok iken, sâdece meraktan külahı başına geçiren bir kendini bilmezin ise günden güne artan bir baş ağrısı sıkıntısına mübtelâ olarak, birkaç gün içerisinde aklını yitirip kendini kaybettiği de rivâyet edilmektedir.[21]
Celâleddin Ergūn Çelebi, Şems Zâviyesi’nde ziyâretini tamamladıktan sonra, Karahisar Mevlevîhânesi’ni de ziyâret ederek, burada bulunan amcası Hızır Paşa’nın torunu Abâ-pûş-ı Bâlî’nin mihmânı olmuştur.[22] Mevlevîhâneye vâsıl olurken, Karahisar sokaklarının insanlarla dolduğu; Celâleddin Ergūn Çelebi’nin ney ve kudüm eşliğinde mevlevîhâneye vâsıl olduğu ve mevlevîhânede mihmân olduğu zaman zarfında da, mevlevîhânede muazzam bir kalabalık oluştuğu; halkın da Celâleddin Ergūn Çelebi’ye çok teveccüh gösterdiği; bu vesîleyle hikmet ve feyz dolu sohbet ve meclislerin gerçekleştirildiği rivâyet edilmektedir. On dokuz gün süren mihmânlık netîcesinde, yine muazzam ihtirâm ve ikrâm eşliğinde Celâleddin Ergūn Çelebi Kütahya’ya yolcu edilmiştir.[23]
Celâleddin Ergūn Çelebi, Kütahya’ya vâsıl olduğunda, Kütahya eşrâfı ve halkı onu muhabbetle karşılamış; atının üzengisini öpebilmek için izdihâma sebep olmuşlardır. Ayrıca, Celâleddin Ergūn Çelebi’nin hânesi, türlü ikrâmlarla dolmuş; Kütahya halkı ellerindeki imkânları Çelebi için sarfetmişler ve onun hizmetine kabul edilebilmek için mevlevîhânenin etrâfında pervâne misâli olmuşlardır.[24]
Celâleddin Ergūn Çelebi, kanâatkârlığıyla, postnişîn bulunduğu zaman içerisinde, gerek dergâhın, gerek dervişlerin maddî-mânevî ihtiyaçlarını aslâ isrâfa kaçmadan, dışarıdan herhangi bir kaynak bulunmaksızın, Allâhu Teâlâ’nın gizli hazînelerinden karşılamış ve bu konuda kendisinin bir vekilharç mesâbesinde bulunduğunu; dergâhın ve postun kendisine emânet bulunduğunu beyân etmiştir.25
Celâleddin Ergūn Çelebi’nin, zamânının büyük bir kısmını ibâdet, irşâd, zikir ve murâkabe ile geçirmekte olduğu rivâyet edilmektedir. Bunun hâricindeki zamânı ise, büyüklerin eserlerini mütâlaa etmeye sarf etmiştir. Celâleddin Ergūn Çelebi’nin bu tavrı, Kütahya eşrâfından bâzı kimselerin ve Kütahya’da vazîfeli bâzı devlet adamlarının kulağına gittiğinde, Celâleddin Ergūn Çelebi hakkında dedikodu etmeye başlamışlardır. Celâleddin Ergūn Çelebi ise kendisi hakkındaki bu dedikodulardan âlem-i mânâda haberdâr olmuş, tâifenin elebaşıları, bir zamân avlanmak için mevlevîhâne civârına gittiklerinde, mevlevîhanenin kıble tarafından bir toz bulutunun yükseldiğini; büyük bir sel meydana geldiğini ve bu tûfanla birlikte mevlevîhânenin etrâfında kalabalık bir asker mangasının mevlevîhânenin etrâfını kuşatarak korumaya aldıklarına şâhit olmuşlardır. Böylece ava giderken avlandıklarını anlayan hâinler topluluğu, şâhit olduklarının şaşkınlığını üzerlerinden atamadan, büyük bir mahkemenin kurulduğunu görmüşler, tâife, asker-i gayb arasından tâyin edilen bir çavuşla, şehir mahkemesine sevkedilmiştir. Yaptıklarından son derece pişman olup, boyunlarını büken topluluğa, mahkeme reisi;
“Ey gürûh-ı bî-şefkat ve şerm ve ey hıyel-i gümrâh, âzerm-i Haz- ret-i Hallâk-ı Mennân, cümle-i rûzî-horân-ı çerende-gân ve perende- gân ve kâffe-i sâkinân-ı hıtta-i imkânî-i memnûn-ı elvân ihsân edip; benî nev’-i insâna et’ime-i lezîze ve elbise-i nefîse ve emkine-i refî’a in’âm olunup; ve derd-mendân-ı hayvâna berg ü bîh-i giyâh ve künâm ve sûrâh-ı hak-ı siyâh taksîm ve ta’yîn olunmuş iken; yine, kadr-i ni’met-i âsâyîş-i bî-minnet idrâk olunmayıp, vakten-vakt ve gürûhâ-gürûh, sâlik-i râh-ı ta’zîb-i hayvân-ı bî-sûd ve târik-i resm-i insâf-ı behbûd olu; küfrân-ı âlâ ve niamâ-yı na-ma’dûd ve tehâvün ve teâmî-i şükrân-ı izz ve rif’at-i nâ-mahdûd ile ber-âlay-ı bî-çâre-i deşt ü kûh ve âvâre-i zelîl ve sütûh üzerine asker-keş-i teğallüb ve sitem ve taraf taraf kemîn-güşâ-yı gadr ve elem ve kifâh-rân-ı endûh ve gam olu; haserât-ı beçe-gân-ı bî-dest ve pâlerin yâd etmeyip ve âh u enîn-i firâk ve hicrânlarından bî-endîşe olan tâife-i tâgıyye-i cezâ-yı a’mâl ve sezâ-yı ahlâk-bîn olmadıkça mütenebbih ve mütteaz olmak muhâldir. Pes, ol nehc-i rân-ı mahsûrâtı teng-nây-ı helâkdan ıtlâk; ve sayyâdân-ı bî-insâfı onların giriftâr olduğu hisâr-ı demârda habs ve tîr-i bârân olunmağla ibret-nümâ-yı meydân-ı mücâzât ve nümû-dâr-ı âkibet-i adem-i mübâlât etmek gerekdir”
buyurarak; türlü nimetler içerisindeyken, nankörlük ederek çâresiz hayvanlara yaptıkları eziyetle cezâlandırılmalarına hükmetmiştir. Avlanan zavallı hayvanlar serbest bırakılmış; avcılar ise o çâresiz ve günahsız hayvanlar için kurdukları tuzağa hapsedilerek onların yerine geçmişlerdir. Bu duruma düşmekten son derece mahzûn ve pişmân olan avcılar bir anda Celâleddin Ergūn Çelebi’nin himmetiyle, sanki rüyâdalarmış gibi bulundukları durumdan kurtulmuş ve yeniden dünyâya gelmişçesine sevinmişlerdir. Daha sonra, Celâleddin Ergūn Çelebi’nin huzûruna çıkarak mâcerâlarını iletmişler; Çelebi hakkındaki kötü düşünceleri ve çıkardıkları dedikodular sebebiyle bu kötü duruma düçâr olduklarını idrâk ettiklerini beyân etmişler; Çelebi’den af dileyerek kendilerine nasîhat etmesini niyâz etmişlerdir. Celâleddin Ergūn Çelebi ise, sâdece mevlevîhânede bulunanların değil, mevlevîhâne civârında yaşayan hayvanların dahi Çelebi’nin himâyesinde bulunduğunu izâh etmiş, avcılar arasından birçoğu avlanmaya tevbe etmişler ve ömürleri müddetince bir daha ava çıkmamışlar ve Çelebi’nin müridânı arasına karışmışlar, hizmetinde bulunmuşlardır. Avcılar arasında, av sevdâsından vazgeçmeyenleri ise birçok musîbete dûçâr oldukları rivâyet edilmektedir.26
Celâleddin Ergūn Çelebi’nin müridânından Ahî İzzeddin ismindeki bir zât, bir bahar gününde, mevlevîhâneden çıkarak, arkadaşları ile birlikte kırlarda zamân geçirmek hayâline dalmış. Bu arzûsunu da ileterek izin istediğinde “hayır” cevâbıyla mukābele edilmiş. Bir müddet sonra, Ahî İzzeddin hayâl âlemine dalarak kendisini mevlevîhânedeki dervişlerle birlikte kırlarda, büyük bir ziyâfetin başında tahayyül etmeye başlamıştır. Bu esnâda, bu hayâlden haberdâr olan Celâleddin Ergūn Çelebi; “Hayâl ettiğin şey, bizim ârifâne sohbetimizin sîretidir” buyurarak, Ahî İzzeddin’in hayâlinden geçenlere tasarrufunun bulunduğunu beyân etmiştir. Hattâ, hayatta olduğu gibi, ölümlerinden sonra da kabirlerinin Celâleddin Ergūn Çelebi’nin kabri civârında bulunmasını dervişlerine tavsiye etmiştir. Bu tavsiyeye uyan Ahî Mustafa, Ahî Erbasan ve Ahî Abdülvâhid isimli müridânının kabirlerinin Celâleddin Ergūn Çelebi türbesi civârında bulunduğu rivâyet edilmektedir.[27]
Celâleddin Ergūn Çelebi, Kütahya Mevlevîhânesi postnişîni bulunduğu zamânda, Germiyanoğulları Beyliği’nin başında, Süleyman Şâh Germiyanî’nin bulunduğu rivâyet edilmektedir.[28] Lâkin, Germiyanoğulları’nın başına gelecek tâlihsizlikler ve devletin zevâli çelebilere âlem-i mânâda mâlum olunca, çelebiler bu durumu istişâre etmek maksadıyla bir araya gelmişlerdir. Herkes aklından ve gönlünden geçenleri serdederken, Celâleddin Ergūn Çelebi; “Yıldırım, İbn Muâviye’ye yakınlaştığında felâketten sakının. Birinci ikinciyi tahttan indirecektir” buyurmuş ve yaklaşan felâketlere işâret etmiştir. Nitekim, önce II. Yâkub Çelebi’nin (ö.832/1429) vefâtı,[29] daha sonra da Timur istilâsı Celâleddin Ergūn Çelebi’nin söylediklerini teyid etmiştir. Ancak, وَعَسَى أَنْ تكَْرَهُوا شَيْئاً وَهُوَ خَيْرٌ لكَُمْ (Bakara, 2/216) [Olur ki nefret ettiğiniz bir şey sizin hayrınıza olabilir] âyeti gereğince, bu felaketler Germiyanoğulları Devleti’nin akabinde, mânevî bir mevlevî devletinin zuhûruna imkân vermiş ve Germiyanoğulları Âilesi’nden mevlevîliğe müntesib olan âile efrâdı bu felâketlerden kendilerini kurtararak, isimlerinin devamını sağlamışlardır.[30]
Kütahya’nın önemli âlimlerinden olan İshak Fakih,[31] Celâleddin Ergūn Çelebi’nin zamân-ı meşîhatinde, Çelebi’nin şöhretini ve kerâmetlerini işiterek huzûruna gelmiş; Çelebi’yle, kendi hâiz olduğu ilim meyânında musâhabe etmek niyetindeymiş. Ancak, Celâleddin Ergūn Çelebi’nin huzûruna çıktığında, kendisinde gālib olan bir hâl ile Çelebi’de şerîat, tarîkat ve hakîkatin meczolunduğunu; O’nun insan-ı kâmil olduğunu idrâk ederek, hiç münâkaşasız Çelebi’nin hizmetine girmiştir. Hattâ daha sonra, vakfettiği bâzı âsârı önce Celâleddin Çelebi, sonra da onun evlâdına şart koştuğu rivâyet edilmektedir.[32]
Sefîne’de, Celâleddin Ergūn Çelebi’nin mürîdânı arasında, Âhîlik Teşkilâtı’nın kurucusu sayılan Ahî Evran[33] da zikredilmektedir. Sefîne’nin rivâyetine göre, Celâleddin Ergūn Çelebi, mürîdi bulunan Ahî Evran’a bâzen “Ahî Evran”,[34] bâzen de “Ahî Enver” diye hitâp buyurmaktaymış. Bunun hikmeti Çelebi’den suâl edildiğinde Çelebi; “Kardeşim, Mûsâ (a.s) izindedir. Çünkü O, bâzen yılan sûretinde asâ; bâzen de yed-i beyzâ gösterirdi. Yâni, onun mübârek, temiz ayağı, Firavun tabîatlıların gözünde bir yılandır. Yed-i beyzâ temiz kalbi ise, münevver sâf sînesinin cebindendir”[35] buyurarak Ahî Evran’a bâzen “Ahî Evran” bâzen de “Ahî Enver” diye hitâp etmesinin sebebini açıklamıştır.[36]
Esâsen de, Timur Kütahya’yı muhasara ettiğinde[37], Ahî Evran’ın, “Ahî Evran” teşbîhine binâen bir ejderha sûretiyle Kütahya Ergūniye Mevlevîhânesi’ni müdâfaa ettiği; Timur’un Ahî Evran’ın mehâbetinden son derece korktuğu ve Ahî Evran ile görüşüp kendisinden özür dilediğinde ise Ahî Evran’ın Timur’a; “Allâh’ın ikrâmı, pâdişahın ikrâmından zengindir” buyurarak “Ahî Enver” teşbîhi gereğince “yed-i beyzâ” misâli Timur’un özrünü kabul ederek Timur’un Kütahya’yı yağmalamasına mâni olduğu rivâyet edilmektedir.[38]
Celâleddin Ergūn Çelebi’nin zamân-ı meşîhatinde, Kütahya Mevlevîhânesi yalnızca mevlevî dervişlerinin mânevî eğitimlerinin yapıldığı bir merkez olmakla kalmamıştır. Aynı zamanda Timur istilâsı esnâsında, memleketlerini terk ederek emîn bir memleket arayarak Anadolu’ya hicret edenlerin sığındıkları güvenilir bir mekân da olmuştur. Burada konaklayanların hizmetine Celâleddin Ergūn Çelebi, Ahî Erbasan isimli mürîdini tâyin etmiştir. Misâfirlerin cümlesine, Celâleddin Ergūn Çelebi’nin himmetiyle hâlen ve kālen mükemmelen hizmet ettiği rivâyet edilir. Bu durum, Çelebi’ye arzedilerek Ahî Erbasan’ın hizmetleri nakledildiğinde, Çelebi; “Muhlis Erbasan” buyurmuştur. Celâleddin Ergūn Çelebi’nin bu iltifatına mazhar olan Ahî Erbasan; “Bu bende-i nâ-çîze hâk-pây-ı lâ-mekân-peymâları olmak ma’nâsıyla erbasânlık aksâ’l-merâtib-i teşrîf-i cân-ı nâ-tüvândır. Yoksa her ne ki bu bî-ser ü pâdan cilve-ger-i sâha-i bürûz ola, bi’l-cümle Hazret-i Sultanım’ın eser-i hüsn-i teveccüh-i gavsâne-i bende-i pür-viraneleridir” ifâdeleriyle, hizmetinin ardında Celâleddin Ergūn Çelebi’nin himmetinin bulunduğunu itirâf etmiştir.[39]
Yine Sefîne’de aktarıldığına göre; Celâleddin Ergūn Çelebi, bir gün mecliste dervişleriyle birlikteyken, sokaktan açık artırma ile ev satan ve kaybolmuş paha biçilemez mücevherini bulan için müjde vaad eden bir tellâl geçmekteymiş. Çelebi dervişlerine tellâlı meclislerine çağırmalarını emretmiş. Çelebi’nin huzûruna çıkan tellâla Çelebi, 20.000 dirhemlik ev için 2 dirhem verdiğini söylemiş, Çele- bi’nin alay ettiğini düşünen tellâla Çelebi, kaybolan mücevherinin değerini suâl etmiş, tellâl da, aslında kendinin bir mücevheri bulunmadığını itirâf etmek zorunda kalmıştır. Bunun üzerine Celâleddin Ergūn Çelebi, إنَِّ اللَََّّ اشْترََى مِنَ الْمُؤْمِنينَ أَنْفسَُھُمْ وَ أَمْوَالَھُمْ بأِنََّ لھَُمُ الْجَنةَ (Tevbe, 9/111) [Şüphesiz Allâhu Teâlâ mü’minlerden mallarını, canlarını kendilerine verilecek Cennet karşılığında satın almıştır][40] âyetini tefsir etmiş ve dünyâ ve içindekilerin Allâhu Teâlâ indinde hiçbir değeri olmadığını izâh etmiştir. Mâmâfih, bir dirhemlik bir sadaka mukābilinde bâkî kazançlar elde edilebileceğini; ebedî âlemin saraylarını iki dirhemlik bir eve tercih eden nefsinin aldanmış olduğunu ifâde ettikten sonra, iki dirhemlik bir ev için tellâllık ederek, nefsini harâb ettiği için de tellâlı azarlamıştır. Bunun üzerine hatâsını anlayan tellâl, Çelebi’nin mürîdânı arasına katılmış; tellâllığını Celâleddin Ergūn Çelebi’den öğrendiklerini ilân etmek için isti’mâl etmiştir.[41]
Vefatlarından önce, Kütahya’da bulunan bütün çelebileri mevlevîhânede cem’ etmiş; büyük bir ziyâfet tertip edilmiş; mukābelenin ardından ise, Hz. Mevlânâ’nın;
یك کلاهى داشتم ازلبلبو کم شد زمن
در ميان دفتر قلب سليمان یافتم
beytini okuyarak şerhettiği ve “ ‘Başa dönmek dışında son yoktur’ ilkesince sondan başa döndük, zamanın ihtiyaçlarından kurtulduktan sonra, sınırlamaları ortadan kaldırmakla uğraştık. Velîahdımız, zâtımızın mahsülü, ömrümüzün meyvesi, zamanımızın hulâsası ve dinimizin burhanı olanı, kardeşlerimizin ve dostlarımızın işlerinde halîfe kıldık. Bildirdiklerimize yaptığımız uyarılara şahit olun” buyurarak oğlu Burhâneddin İlyâs Çelebi’yi velîahdı tâyin ettiğini ilân etmiştir. Çelebilere nasîhatte bulunduktan sonra, hırkasını giyip, sikkesini oğluna teslîm etmiş ve halvethânesine çekilmiştir. Bir müddet de halvette kalan ve bu müddet içerisinde hastalığı ziyâdeleşen Celâleddin Ergūn Çelebi’nin, vefâtından bir müddet önce hastalığı hafiflemiş ve bu sayılı günleri değerlendirmek isteyen çelebiler kendisinden bir semâ meclisi talep etmişler. Üç gün müd- detince semâ, sohbet ve mârifet dolu bir meclis tertip edilmiş. Üç gün sonunda tâkatsiz kalan Celâleddin Ergūn Çelebi, ölüm hoşluğunun akabinde tekrar rahatsızlanmış ancak sekerât-ı mevt hâlin- deyken bile dervişân ve çelebiyâna nasîhatte bulunmaktan uzak durmamıştır. İşte bu mecliste, Çelebi’nin bu son nasîhatleri, Mustafa Sâkıb Dede tarafından Sefîne’de nakledilmiş ve şerhedilmiştir.[42]
Celâleddin Ergūn Çelebi, 775/1373 târihinde vefat etmiştir. Vefatlarının ardından, oğlu Burhâneddin İlyas Çelebi postnişîn olmuş- tur.[43] Celâleddîn Ergūn Çelebi’nin vefâtından önce ihvâna قَدْ جَآءَکُمْ برُْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ (Nîsâ, 4/174) [Ey insanlar! Size Rabbiniz’den mûcizelerle peygamberler geldi] âyetini okuduğu ve bu âyetle oğlu Burhâneddin İlyâs Çelebi’yi postnişîn tâyin ettiği rivâvet edilmektedir.[44]
3 Celâleddin Ergūn Çelebi’den Sonra Kütahya Mevlevîhânesi ve Postnişînleri
3.1 Burhâneddin İlyas Çelebi (729-797-798/1329-1394-1395)
Celâleddin Ergūn Çelebi’nin (ö.775/1373) oğlu olan Burhâneddin İlyas Çelebi, 729/1329 senesinde doğmuştur.[45] Kırkaltı yaşındayken, babasının işâretiyle Kütahya Mevlevîhânesi postnişîni olmuştur.[46] Sefîne, Celâleddin Ergūn Çelebi sonrasında, Burhâneddin İlyâs Çelebi zamânında da, mevlevîhânede herhangi bir mesele yaşanmadığını; Çelebi Âilesi üyelerinin, Alâeddin Çelebi’nin, Muzafferüddin ve amcazâdesi Zeynüddin Çelebiler’in (ö.828/1424) Burhâneddin İlyâs Çelebi’ye tereddütsüz biat ettiklerini; Burhâneddin İlyâs Çelebi’nin de babası ve şeyhi Celâleddin Ergūn Çelebi’den aldığı maddî-mânevî eğitim ve terbiye ile mevlevîhânenin idâresinde ve ihvânın terbiyesinde Celâleddin Ergūn Çelebi’nin yokluğunu aratmadığını; hattâ eski vatanı- na/makāmına ric’at etmişçesine mükemmelen mevlevîhânenin idâresini, dervişlerin terbiyesini yerine getirdiğini rivâyet etmektedir.[47]
Burhâneddin İlyas Çelebi’nin dedesi İlyas Paşa ile uzun zaman geçirebilmiş olması sebebiyle, İlyâs Paşa’dan müstefîd olabilmiştir. İlyâs Paşa’nın da torununun terbiyesinde büyük emek sarfettiği ve onu gayretlendirmek ve tesellî etmek için sık sık الحمدلله على الحال و الماضى قد زال و من یدرى الاستقبال [Geçmişe ve şimdiye şükürler olsun, geçtiler, geleceği ise bilmiyoruz] şeklinde duâ ettiği rivâyet edilmektedir.[48]
Burhâneddin İlyâs Çelebi’nin aklî, naklî ve keşfî ilimlerde, özellikle rüyâ tâbirinde “Yûsuf-ı Sıddîk-i Sânî” derecesinde olduğu; meclislerinin hergün rüyâlarını tâbir ettirmek ve bu yoldaki müşküllerinin cevâbını almak isteyenlerle dolduğu; Burhâneddin İlyâs Çelebi’nin de bu sıkıntıları açık bir şekilde gidererek “lisânu’l-gayb ve tercümânu’s-sırr” şöhretiyle bilindiği ve “Şeyhü’l-ledün” ünvânıyla anıldığı aktarılmaktadır.[49]
Burhâneddin İlyâs Çelebi’nin “Şemseddin Tebrîzî’nin sırrı”na vâkıf olduğu halk arasında yayılmaya başladığında mevlevîhâneye müntesib olanlar artmış; aynı zamanda mevlevîhâne muhtaçların, yetimlerin kimsesizlerin barınağı olmuştur. Çelebi’ye bu ihtiyaçları nasıl karşıladığı suâl edildiğinde; وَمَنْ یتَقَِّ اللَََّّ یجَْعَلْ لَھ مَخْرَجًاوَیَرْزُقْھ مِنْ حَيْثُ لاَ یَحْتَسِبُ (Talâk, 65/2-3) [Kim Allâhu Teâlâ’dan korkarsa Allâhu Teâla ona bir çıkış yolu ihsân eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir] âyetiyle cevap vermiştir.[50]
Celâleddîn Ergūn Çelebi’nin vefâtından önce dervişlere قدْ جَاءَکمْ برُْهَانٌ مِنْ رَبكُِّمْ (Nîsâ, 4/174) [Ey insanlar! Size Rabbiniz’den kesin bir delil (burhan) geldi] âyetiyle, görev müddetinin sona erdiğini ve halîfesini işâret ettiği kaynaklarda belirtilmektedir.[51] Bir semâ’ meclisi esnâsında, Burhâneddin İlyas Çelebi’nin de حان حين الارتحال [yolculuk vakti yaklaştı] ifâdesi[52] eşliğinde nâra attığı ve bu şaşırtıcı olayın birkaç gün sonrasında da Çelebi’nin 68 yaşında[53] vefat ettiği hikâye edilmektedir. Kaynaklar, olayın ardından dervişlerin حان حين الارتحال ifâdesini incelediğini ve bu ifâdenin ebced hesabıyla Burhâneddin İlyas Çelebi’nin vefat târihi olduğunu şaşkınlıkla gördüklerini nakletmektedir.[54] Burhâneddin İlyas Çelebi, henüz hayattayken kendi vefâtına târih düşmüştür.
Vefat târihi, kaynaklarda[55] 797-798/1394-1395 olarak belirtilmektedir.[56] Vefatlarından sonra, amcazâdesi Zeynüddin Çelebi (ö.828/1424) postnişîn olmuştur.[57]
Şiirlerinde “Burhân” mahlasını kullanan Burhâneddin İlyâs Çelebi’nin, ulaşılamamış müretteb bir Dîvân’ının olduğu Esrar Dede’den edindiğimiz bilgiler arasındadır.[58] Aynı zamanda Sefîne’de Burhâneddin İlyas Çelebi’ye âit olan bazı vaaz ve nasihat örneklerine de yer verilmiş ve bu nasihatlerin asırlar sonra dahi canlılığını korudukları; muhibbânın intisâbına ve müridânın sorularının cevâbına vesile oldukları ifâde edilmiştir.[59]
3.2 Zeynüddin Çelebi (ö.828/1424)
Burhâneddin Çelebi’den (ö.797-798/1394-1395) sonra Kütahya Mevlevîhânesi şeyhi olan Zeynüddin Çelebi’nin doğum târihi hakkında kesin bir bilgimiz bulunmamaktadır. İlyâs Paşa’nın, oğlu Şâh Melik’ten olan torunudur.[60] Dolayısıyla Celâleddin Ergūn Çelebi’nin de yeğeni olmaktadır. Mevlevî Tarîkatı’nda en çok zuhûrunun müşâhede edildiği isimlerden[61] olduğu rivâyet edilen Zeynüddin Çelebi, amcası Celâleddin Ergūn Çelebi, amcazâdesi Burhâneddin İlyâs Çelebi ile Muzafferüddin Çelebi’nin tedrîsinden geçmiştir.[62]
Burhâneddin İlyâs Çelebi’nin vefâtından sonra Kütahya Mevlevîhanesi postnişîni olan Zeynüddin Çelebi, ihvânın terbiyesiyle 25 sene meşgul olmuştur. II. Yâkub Çelebi’nin vefâtından ve Germiyanoğulları’nın dağılmasından önce[63], 828/1424 târihinde Zeynüddin Çelebi vefat etmiş, Burhâneddin İlyâs Çelebi’nin ayakucuna defnedilmiştir.[64] Ancak, Timur’un yağmalamalarından ve siyâsî karışıklıktan mevlevîhâne ve dervişler de etkilenmişlerdir. Muzafferüddin Çelebi ve Alâeddin Çelebiler başta olmak üzere Çelebi Âilesi fertlerinin bir kısmı vefat etmişler, Konya’ya dönmüşler, bir kısmı da özellikle mevlevîliğe hizmet etmek amacıyla çeşitli memleketlere dağılmışlardır.[65] Kütahya Mevlevîhânesi bu târihten sonra bir türbedâr aracılığıyla varlığını sürdürebilmiştir.[66] 950/1543 târihinden îtibaren Konya’dan Kütahya’ya gönderilen İbrâhim Dede (ö.1010/1601) ve dâmâdı Ulûfecizâde Mehmed Dede (ö.1060/1650) isimli dedeler tarafından mevlevîhâne ihyâ edilmiştir.[67]
3.3 Kâmile Hanım (ö. ?)
Konya Mevlânâ Dergâhı postnişînlerinden, 15. makam çelebisi III. Muhammed Ârif Çelebi’nin (1006/1597-1052/1642?) kızı olan Kâmile Hanım’ın doğum târihi hakkında bir bilgiye ulaşamadık. Kâmile Hanım’ın kardeşleri; Güneş Hân-ı Suğrâ, Âişe ve Kerîme Hanımlardır.
Kâmile Hanım iyi bir tahsil görmüştür. Ancak, Kâmile Hanım bir genç kız olduğunda, kendisine erkeklerin ders vermelerine müsâade olunmayıp, ders verebilecek hanım hoca da bulunamayınca, Kâmile Hanım babası III. Muhammed Ârif Çelebi’nin talebeliğine devam etmiştir. Babasından tedris ettiği dersler zaman zaman aksadığında, Kâmile Hanım’ın bu durumdan son derece müteessir olduğu ve bu üzüntüsüne mukābil, babasının âlem-i menâmda Kâmile Hanım’ı terbiye ettiği rivâyet edilmektedir.[68]
Kâmile Hanım, Kütahya eşrâfından, asil bir âileye mensup olan Mustafa Ağa adında bir zatla evlenerek Kütahya’ya gelin olmuştur. Bu evlilikten Muhammed, Hüseyin, Ebûbekir, Hızır Şâh, Halil, Ali, Fâtıma, Emine, Hatîce, Sâliha, Kerîme, Râbia adlarında 12 evlât sâhibi olmuştur. Ancak, Hızır Şâh, Halil, Ali, Emine, Hatîce, Sâliha, Kerîme, Râbia Çelebiler küçük yaşlarında vefat etmişler; Ebûbekir, Muhammed, Hüseyin[69] ve Fâtıma[70] Çelebiler ise uzun ömürlü olmuşlardır.[71]
Kâmile Hanım, evlenerek Kütahya’ya geldiğinde, Kütahya Mevlevîhânesi, bir nevi fetret dönemi geçirmekteydi. İlyas Paşa (ö.773/1371) oğlu Celâleddin Ergūn Çelebi’yle (ö.775/1373) başlayan mevlevîhânenin postnişînliğini Celâleddin Ergūn Çelebi oğlu Burhâneddin İlyas Çelebi (ö.797-798/1394-1395) ile devam edip; Burhâneddin İlyas Çelebi’nin amcası Şâh Melik’in oğlu Zeynüddin Çelebi’nin 828/1424’de vefâtından sonra kesintiye uğramıştır. Bu döneme rastlayan Timur Olayı’nın, toplumun birçok kesimi gibi mevlevîleri ve mevlevîhâneleri de olumsuz etkilemiş; bu bozgundan Kütahya Mevlevîhânesi de nasîbini almıştır. Zeynüddin Çelebi’nin 828/1424’de vefâtının ardından, Çelebi Âilesi, ya Konya’ya avdet etmek sûretiyle ya da farklı coğrafyalarda hizmet etmek amacıyla Kütahya’dan ayrılmışlar ve mevlevîhâne, Kâmile Hanım’ın evlenerek Kütahya’ya gelişine kadar, tâyin edilen bir türbedar ve bâzı dedelerin gayretleriyle idâre edilmiştir.[72] Bazı kaynaklar, 950/1543 târihinden îtibaren de Kütahyalı İbrâhim Dede’nin[73] posta oturduğunu, yaklaşık 60 yıllık şeyhlik müddetinin akabinde, 1010/1601 târihinde Dede’nin vefâtından sonra, dâmâdı Ulûfecizâde Kütahyalı
Mehmed Dede’nin[74] posta geçtiğini ve 50 yıl bu vazîfeyi yerine getirdiğini kaydetmektedirler.[75] Kâmile Hanım’ın, Kütahya’ya yerleştikten sonra, mevlevîhânede yüzünde peçe olmak sûretiyle Mesnevî takrirleri yaptığı ve fukarâ ve dervîşâna hizmet ettiği rivâyet edilmektedir.[76]
Kâmile Hanım ile ilgili olarak Sefîne’de aktarılan bir olay dikkat çekicidir: Rivâyete göre, Kâmile Hanım’ın babası III. Muhammed Ârif Çelebi’nin vefâtından sonra, Karahisar Mevlevîhânesi’nin postnişînliği, Vezir Kara Mustafa Paşa’nın uygun görmesiyle, III. Muhammed Ârif Çelebi’nin “Şîrzâd” isimli bir câriyeden dünyâya gelen Veled adındaki oğluna tevcih edilir. Rivâyete göre, Veled Efen- di’nin, bir câriyeden dünyâya gelmiş olması ve görevin Veled Efen- di’ye tevcih edilmesi, III. Muhammed Ârif Çelebi’nin kızlarını bir miktar üzmüştür. Ve bu sıkıntılı dönemde Kâmile Hanım’ın “Bu iş, istikrâr ile belli olur” dediği rivâyet olunur. Esâsen de, rivâyete göre, Veled Efendi, idâre ettiği ilk mukābelesinde eli-ayağı dolaşarak cezbeye tutulmuş ve birkaç gün içerisinde de vefat etmiştir. Veled Efendi vefat etmeden önce, yukarıdaki vak’a kendisine aktarıldığında Veled Efendi, bunu bir müjde gibi karşılamış ve dervişlere bağışlanmak üzere 40 kurban kesmiş, dervişlere hırka parası bağışlamıştır. Yâni, makam dâvâsında olmadığını ispat etmiştir.[77]
Veled Efendi’nin vefâtından sonra, Karahisar Dergâhı’nın postnişînliği Kâmile Hanım’a teklif edilmiştir. Kâmile Hanım’ın da, “Bu, bu garip câna minnettir. Heyhât ki, bu yüce derece Güneş Hân’a lâyıktır” buyurarak, kardeşi Güneş Hân-ı Suğrâ’yı tavsiye etmiştir. Ancak, Güneş Hân-ı Suğrâ’nın Karahisar Mevlevîhânesi’nde şeyh olduğuna dâir bir bilgiye rastlamadık. Ancak Sefîne’de aktarıldığına göre de, Güneş Hân-ı Suğrâ, Kerîme ve Âişe Hanımlar vefatlarından önce kısa süre de olsa Karahisar Mevlevîhânesi’nde görev yapmışlar ve burada vefat etmişlerdir.[78]
Kâmile Hanım, cömertliğiyle tanınan, sâliha bir hanım olarak anılmaktadır. Cömertliğiyle ilgili olarak aktarılan bir olay şöyledir: Kâmile Hanım, bütün servetini, fakirlere, yetimlere, eşinin seferlerine harcadığından bir ara, yalnızca kendilerine yetecek kadar yiyecekle, ihtiyaç içerisinde kalırlar. O esnâda, kapıya bir misâfir gelir, Kâmile Hanım ve yardımcıları ellerindeki yiyeceklerini misâfirlere vererek وَیؤُْثرُِونَ عَلىَ أَنْفسُِھِمْ وَلَوْ کَانَ بھِِمْ خَصَاصَةٌ (Haşr, 59/9) [Ve kendilerinde bir ihtiyaç bulunsa dahi, onları kendi nefislerine tercih ederler] âyeti gereğince hareket ederler. Bu olaydan bir süre sonra yine kapı çalınır ve yardımcısı Kâmile Hanım’ı kapıda birinin beklediğini haber verir. Kâmile Hanım kapıya indiğinde, karşısında yaşlı bir pîr bulur. Bu zât Kâmile Hanım’a “Bu hediye, Hüdâvendigâr’dandır ve hünkârımızın bir ihsânıdır. وَمَا عِندَ اللَّ باَقٍ (Nahl, 16/96) [Allah katında olan şey bâkîdir] hazînesindendir. Bundan böyle, yaşayışınız rahat, zenginliğiniz kalıcıdır” diyerek ağzı mühürlü bir kese uzatır. Bu bereket dolu kesenin Kâmile Hanım’ın hânesine girmesiyle, Kâmile Hanım وَأحَْسِنْ کَمَا أَحْسَنَ اللََّّ إِليْكَ (Kasas, 28/77) [Allah sana ihsan ettiği gibi ihsânda bulun] âyeti mûcibince eskisinden daha cömert davranmasına rağmen, evde tükenmeyen bir zenginlik peydâ olmuştur. Bu azalmayan servet, Kâmile Hanım’ın vefâtına değin devam etmiş ve hâne halkı tarafından bu bereketin Kâmile Hanım’ın kerâmeti olduğuna karar verilmiştir.[79]
Vefat ettiği târihi bilmediğimiz Kâmile Hanım, Kütahya’da, Zeynüddin Çelebi’nin sağ tarafında medfundur.[80]
3.4 Hüseyin Çelebi (ö. ?)
Konya Mevlânâ Dergâhı makam çelebilerinden III. Muhammed Ârif Çelebi’nin (ö.1052/1642?) kızı olan Kâmile Hanım’ın oğlu Hüseyin Çelebi’nin doğum târihini tesbit edemedik.
Hüseyin Çelebi’nin âilesinden kendisine intikāl eden büyük bir servete sâhip olduğu, ancak onun mütevâzi tabîati ve dünyâya meyletmemesi sebebiyle geçimini zirâatle karşılayarak, diğer zamânını ise Kütahya Ergūniye Mevlevîhânesi’nin hizmetine hasrettiğini dâmâdı[81] Mustafa Sâkıb Dede nakletmektedir.[82] Hattâ yalnızca Kütahya Ergūniye Mevlevîhânesi’nin hizmetiyle kalmadığı, bir Konya ziyâreti esnâsında, Konya Mevlânâ Dergâhı’nın matbahının tâmire muhtaç olduğunu görerek matbahın tâmir edilmesinde bilfiil görev yapmıştır. Tâmirât işleminin netîcesinde Belgrad Mevlevîhânesi postnişîni Adnî Dede (ö.1100/1688) târih düşmüştür.[83]
Kütahya Ergūniye Mevlevîhânesi postnişîn listelerinde Kâmile Hanım, Hüseyin Çelebi ve Hacı Fâtıma Hanım zikredilmektedir. Ancak diğer postnişînler gibi müddet-i meşîhatleri hakkında bir bilgi bulunmamakta ve “Kırk sene Ârif Küçük (k.s.) Hazretleri’nin kerîmesi mesnevîhan Kâmile Hanım ve mahdûmu Hüseyin Çelebi, kerîmesi Hacı Fâtıma Hanım tarafından idâre edilmiştir” ifâdesi bu- lunmaktadır.[84] Bu ifâde de bu zevâtın meşîhatte bulunmadıklarını; Mustafa Sâkıb Dede’nin Konya’dan meşîhate tâyinine kadar mevlevîhâneye hizmet ettikleri netîcesine ulaşmamızı sağlamaktadır. Kâmile Hanım’ın evlâtlarını mevlevî terbiyesi üzerine yetiştirdiğini; böylece II. Bostan Çelebi’nin emriyle mevlevîhâneye postnişîn tâyin edilen Mustafa Sâkıb Dede’den önce, Hüseyin Çelebi’nin ve kızkardeşi Hacı Fâtıma Hanım’ın Kütahya Ergūniye Mevlevîhânesi’nin hizmetinde bulunduklarını söyleyebiliriz. Büyük bir ihtimâlle Hüseyin Çelebi’nin vefâtından sonra II. Bostan Çelebi tarafından postnişîn tâyin edilen Mustafa Sâkıb Dede Kütahya’ya vâsıl olduktan sonra, Kütahya Mevlevîhânesi tam mânâsıyla düzene girmiş ve Mustafa Sâkıb Dede’den sonra da evlâtları vâsıtasıyla mevlevîhâne idâre edilmiş; dervişân terbiye edilmiştir.
Hüseyin Çelebi, Sofya’ya yaptığı bir seyâhat esnâsında, orada vefat etmiştir.[85]
3.5 Mustafa Sâkıb Dede (ö. 1148/1735)
Mustafa Sâkıb Dede (ö.1148/1735) aslen İzmir’lidir, 1062/1652 senesinde dünyâya gelmiştir. Annesi Halîme Hâtun’dur. Babası el- Hâc İsmâil Efendi’nin ise tüccar olup, Haçlı İstîlâsı öncesinde, En- dülüs’den İzmir’e ilticâ etmiş, Muhyiddin İbn Arabî’nin mürîdânından bir şeyhin soyundan gelmektedir.[86]
İzmir’de vâlidesinin yardımıyla ilk tahsîlini tamamlayan Mustafa Sâkıb Dede, İstanbul’a gelerek burada çeşitli dersler tahsil etmek ve okutmak maksadıyla Fâtih Medresesi’ne girmiştir. Başarılı bir talebe olan Mustafa Sâkıb Dede, medresedekilerden daha iyi bir hoca bulmak için Köprülü Fâzıl Mustafa Paşa’nın (ö.1102/1691) talebeleri arasına katılmıştır.[87] Köprülü Fâzıl Mustafa Paşa’nın taht-ı terbiyesindeyken, Çehrin Seferi’ne (1088/1678) iştirâk etmiş ve bu sefer esnâsında da Derviş el-Hâc Muhammed el-Mevlevî ile tanışarak Mevlevîliğe alâka duymaya başlamıştır.[88] Sefer dönüşünde, Bur- sa’da Acem Ahmed Efendi’den Farsça dersleri almıştır.[89]
Bursa’daki tahsil süresi tamamlanmasının ardından Uşak- Menteşe-Hamid-Isparta-Yalvaç-Konya güzergâhını kullanarak Konya’ya ulaşmıştır. Esâsen bu seyâhat esnâsında da hem karşılaştığı âlimlerden çeşitli ilimler tahsil etmiş; hem de Konya’da vaaz ve sohbet halkaları oluşturmuştur.[90]
Konya’da nâmını duyduğu ve daha sonra mürşidi olacak II. Hacı Bostan Çelebi’nin (ö.1117/1705) hocası Elmalılı Halil Efendi’nin tedrîsinde bulunmak istemiştir. Fakat Elmalılı Halil Efendi’nin Konya halkının tutumundan rahatsız olarak Kösec Ahmed Dede’ye yönelmesiyle Mustafa Sâkıb Dede de Kösec Ahmed Dede’nin mürîdânı arasına karışmıştır. Kösec Ahmed Dede’nin taht-ı terbiyesinde Füsûs okuduğu nakledilmektedir.[91]
Buradaki tahsîli sona erdikten sonra İstanbul’a giderek, Fâtih Câmii’nde altı ay kadar vazîfe yapmış, fakat kendisinde beliren bir hastalık sebebiyle, tedâvi maksadıyla Bolu’ya gitmiştir.[92]
Bolu’dan tekrar İstanbul’a avdetinde ise, Mevlevîliğe intisâb etmiş ve Edirne’ye giderek Neşâtî Dede’nin (ö.1085/1674)[93] talebesi olan Seyyid Muhammed Dede’nin[94] yanında çile çıkararak “Dede” ünvânını almıştır. Galata Mevlevîhânesi’ne gelerek Gavsî Dede’nin (ö.1109/1691-92) taht-ı terbiyesinde Mesnevî tâlim etmiştir. Daha sonra ise, Nesîb Dede (ö.1126/1714), Hasîb Dede (ö.1132/1719), Lebîb Dede (ö.1126/1714), Vehbî Dede (ö.1112/1700) ve Müneccim Ahmed Dede (ö.1113/1701) ile birlikte Mısır’a gitmişler ve üç ay kadar Siyâhî Dede’nin (ö.1122/1710) hizmetinde bulunmuşlardır.[95]
Mısır seyâhati sonrasında tekrar Galata Mevlevîhânesi’ne gelen Mustafa Sâkıb Dede, zaman zaman Beşiktaş Mevlevîhânesi’nin mukābelelerinde de bulunurmuş. Buraya zamânın pâdişahı IV. Mehmed de ziyârette bulunurmuş ve bu ziyâretler esnâsında Mustafa Sâkıb Dede ile de sohbetleri olurmuş. Ancak bu durum dedeler arasında kıskançlığa sebebiyet vermiş ve Mustafa Sâkıb Dede İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalmış. Bu ayrılış vesîlesiyle Balkan- lar’ı dolaşan Mustafa Sâkıb Dede, Mevlevîlik tarihi ile ilgili çok mühim bir kaynak olan eseri Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân’ı bu seyâhat esnâsında kaleme almaya başlamıştır.[96]
En son olarak Konya’ya yaptığı seyâhatte, 1102/1690 tarihinde, makam çelebisi II. Hacı Bostan Çelebi (ö.1117/1705) tarafından Kütahya Mevlevîhânesi postnişînliğine tâyin edilmiştir.[97]
Mustafa Sâkıb Dede, Kütahya’ya vâsıl olduğunda kendisini karşılayan, III. Muhammed Ârif Çelebi (ö.1052/1642) ahfâdından, Kâmile Hanım’ın kızı Hacı Fâtıma Hanım’dır (1122/1710). Hacı Fâtıma Hanım’ın annesi Kâmile Hanım, evlenerek Kütahya’ya geldiğinde, mevlevîhâne metruk bir vaziyettedir. Kâmile Hanım’ın şahsî gayretleriyle yeniden faaliyete geçen Kütahya Mevlevîhâesi’nin fetret devri sonrası ilk postnişîni Mustafa Sâkıb Dede’dir.
Hacı Fâtıma Hanım’ın büyük muhabbet ve güvenine nâil olan Mustafa Sâkıb Dede, Hacı Fâtıma Hanım’ın evlât edindiği, Kütahya Mevlevîhânesi sâbık postnişîni Hüseyin Çelebi’nin kızı Havvâ Hanım ile Hacı Fâtıma Hanım tevassutuyla evlenir ve Çelebi âilesinin bir mensûbu olur.[98] Bu evlilik, Timur istîlâsı esnâsında Kütahya’dan ayrılmak zorunda kalan çelebiler sebebiyle, Kütahya’daki nesebi kesilen çelebiler âilesinin devâmı için ehemmiyet arzetmektedir.
Mustafa Sâkıb Dede’nin bu evlilikten Âişe, Muhammed Muhlis (1124/1712), Halîme (1122/1710), Ahmed Hâlis, Mahmûd Hâmid, Ali Şâkir ve Fâtıma (1123/1711) isimlerinde yedi evlâdı dünyâya gelmiştir. Ahmed Hâlis Dede hâricindekiler Mustafa Sâkıb Dede’nin sağlığında vefât etmişlerdir. Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne’de eşi Havvâ Hanım’ın ve evlâtlarının vefâtlarına düştüğü tarihleri de bir araya toplamıştır.[99]
Havvâ Hanım’ın 1123/1711’de vefat etmesinin akabinde, Nesîbe Hanım isminde başka bir hanımla evlenen Mustafa Sâkıb Dede’nin bu evlilikten de Hasan, Hüseyin, Abdürrahim ve Fâtıma isminde dört evlâdı dünyâya gelmiştir. Hasan dışındaki evlâtları Dede’nin sağlığında vefât etmiştir. Nesîbe Hanım’ın ardından da Ümmühânî isminde bir hanımla evlenen Mustafa Sâkıb Dede’nin bu evliliğinden de Abdüsselâm, Râbia ve Selîme isimli üç evlâdı dünyâya gelmiştir.
Abdüsselâm bebek iken, Râbia ve Selîme ise Dede’nin vefâtından bir müddet sonra vefât etmişlerdir.[100]
Mustafa Sâkıb Dede, 48 sene Kütahya Ergūniye Mevlevîhânesi’ne hizmet ettikten sonra, 1148/1735 senesinde vefât etmiş ve mevlevîhâne bahçesine defnedilmiştir.[101] Vefâtına Şeyh Gālib;
Mâtemin gûş eyleyip Gālib gürûh-ı âşıkān
Dediler târîh-i fevtin “hayy” hatm-i mevlevî (1148/1735)
beytini tarih düşürmüştür.[102]
Mustafa Sâkıb Dede, II. Bostan Çelebi’den hilâfetnâme alarak Kütahya’ya gittiğinde, Kütahya Mevlevîhânesi yaklaşık bir asırlık suskunluğunu henüz bozmaktaydı. III. Muhammed Ârif Çelebi’nin kızı Kâmile Hanım’ın evlenerek Kütahya’ya gelmesiyle mevlevîhâne ihyâ edilmeye başlanmıştır. Kâmile Hanım’ın ecdâdının mîrâsına sâhip çıkarak mevlevîhânede tecdid ve tâmir faaliyetine başladığı; ayrıca halkı irşâd etmek; halka Mesnevî’yi, mevlevîliği ve mevlevîhâneyi tanıtmak için, yüzünde bir peçe bulunarak Mesnevî sohbetleri yaptığı rivâyet edilmektedir.[103]
Mustafa Sâkıb Dede’den sonra, mevlevîhânenin meşîhatinde “çelebi” olarak isimlendirilen evlâd-ı Mevlânâ vazîfe yapmıştır.
Mustafa Sâkıb Dede’den sonra, tekkelerin kapatıldığı 1925 târihinde kadar mevlevîhânenin postnişîn listesi şu şekildedir:
Mustafa Sâkıb Dede oğlu Ahmed Hâlis Dede (ö.1191/1177).
Ahmed Hâlis Dede oğlu Abdürrahim Atâ Çelebi (ö.1206/1791).
Abdürrahim Atâ Çelebi oğlu Mehmed Saib Çelebi (ö.1227/1812).
Abdürrahim Atâ Çelebi oğlu Abdülkadir Çelebi (ö.1272/1855).
Abdülkadir Çelebi oğlu İsmâil Hakkı Çelebi (ö.1309/1891).
İsmâil Hakkı Çelebi oğlu İdris Hamdi Çelebi (ö.1313/1895). [104]
İsmâil Hakkı Çelebi’den sonra mevlevîhânenin idâresinde birtakım sıkıntılar baş göstermiştir. İsmâil Hakkı Çelebi’nin vefâtıyla oğlu Ergūn Çelebi postnişîn olmuştur. Ancak yaşının küçük olması sebebiyle Ergūn Çelebi’ye Rızâ Çelebi oğlu Hüsâmeddin Çelebi vekâlet etmiştir. Onbeş sene Hüsâmeddin Çelebi’nin vekâletinden sonra, Ergūn Çelebi’ye Âmil Çelebi vekâlet etmiştir.[105] Ardarda çocuk yaştaki çelebiler postnişîn tâyin edilmeleri; çocuk şeyhlere de yine tâyin ile görevlendirilen dedelerin vekâlet etmeleri zaman zaman birtakım karışıklıklara ve halk nezdinde şikâyetlere sebebiyet vermiştir. Kütahya Mevlevîhânesi’nin en son postnişîni, Sâkıb Çelebi’dir.[106]
Sonuç
Mevlevîliğin ilk merkezlerinden olan ve mevlevîlik açısından ehemmiyetini dâimâ muhafaza eden Kütahya Mevlevîhânesi, Konya Mevlânâ Dergâhı’ndan sonra Mevlânâ Âilesi mensupları, çelebiyân tarafından idâre edilmiş tek mevlevîhânedir.
Celâleddin Ergūn Çelebi’nin meşîhati ile temelleri atılan mevlevîhâne, mevlevî dervişânın terbiyesi için ehemmiyet arzettiği gibi Kütahya halkı ve çeşitli sebeplerle Kütahya’ya ilticâ etmiş kimseler için de emniyetli bir yer olmuştur. Bu emniyeti tesis eden de, mevlevîhânenin temellerini atan Celâleddin Ergūn Çelebi olmuştur. Ancak birçok merkez gibi Anadolu’nun da büyük zarar görmesine sebep olan Timur İstilâsı esnâsında Kütahya Mevlevîhânesi de zarar görmüştür. Bu vak’a sonrasında çelebiyânın bir kısmının vefâtı, bir kısmının hicretiyle Kütahya Mevlevîhânesi uzunca bir müddet türbedâr ve bazı dedegânın gayretleriyle mevcûdiyetini devam ettirebilmiştir.
Konya Mevlânâ Dergâhı postnişîni, makam çelebisi III. Muham- med Ârif Çelebi’nin kızı Kâmile Hanım Kütahya eşrâfından bir zâtla evlenerek Afyon’dan Kütahya’ya geldiğinde, mevlevîhâne uzun bir sessizlik yaşamaktadır. Mesnevîhân olan Kâmile Hanım, mevlevîhânenin ihyâsı için büyük gayret göstermiştir. Kütahya Mevlevîhânesi’ne Mustafa Sâkıb Dede postnişîn tâyin edilene kadar Kâmile Hanım, oğlu Hüseyin Çelebi ve kızı Hacı Fâtıma Hanım mevlevîhâneye hizmet etmişlerdir. Bu zevâtın isimleri Kütahya Mevlevîhânesi postnişîn listelerinde zikredilse de makām-ı meşîhatte zikredilmemektedirler.
Mustafa Sâkıb Dede’nin 1102/1690 târihinde, Konya’dan postnişîn tâyin edilmesiyle mevlevîhâne fetret devrini nihâyetlendirmiştir. Ayrıca, Mustafa Sâkıb Dede’nin, Hüseyin Çele- bi’nin kızı, Hacı Fâtıma Hanım’ın evlâtlığı Havvâ Hanım’la evlenmesiyle de mevlevîhânenin meşîhati “Hânedân-ı Sâkıbiyye” olarak isimlendirilen Kütahya çelebiyânına intikāl etmiştir. Kütahya Mevlevîhânesi, mevlevîlik târihi içerisinde mühim birçok simânın yetişmesini sağlamış bir merkez olmuştur.
Mevlevîhânenin son dönemlerinde de yine çelebiyân makām-ı meşîhatte bulunmuştur. Zaman zaman yaşı küçük bulunan şeyhlere vekâlet edenler ile ilgili birtakım meseleler yaşanmışsa da, mevlevîhâne, tesis edildiği târihten tekkelerin kapatıldığı 1925 târihine kadar çelebiyân tarafından idâre edilmiştir.
Kaynakça
Ahmed Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn, c. II, (haz: Tahsin Yazıcı), MEB Yayınları, İstanbul, 1989
Ahmed Hâlis Dede, Tufeyl-i Menâkıbi’l-Kibâr-ı Mevlevî fî Menkabeti Hazret-i Şeyh Sâkıb el-Ma’nevî, Süleymâniye Kütüphânesi, Nâfiz Paşa böl., no: 1186
Arı, Ahmet, Sâkıb Mustafa Dede Hayâtı, Eserleri, Edebî Kişiliği ve Dîvân’ının Tenkidli Metni, (basılmamış doktora tezi), Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya, 1995
Ali Enver, Semâ’hâne-i Edeb, İstanbul, 1309
Altun, Ara, “İshak Fakih Külliyesi”, DİA, c. XXII, 532-533
Doğan, Abdurrahman, Kütahya Ergūniyye Mevlevîhânesi, Sır Yayıncılık, Bursa, 2006
Ergun, Saadeddin Nüzhet, “Ergūn”, Türk Şairleri, c. III
Esrar Dede, Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye, (haz: İlhan Genç, AKMY), Ankara, 2000
Gölpınarlı, Abdülbâki, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, İnkılap Yayınevi, İstanbul, 1953
İhtifâlci Mehmed Ziyâ, Bursa’dan Konya’ya Seyâhat, Vatan Matbaası, İstanbul, 1328/1912
İlgar, Yusuf, “Afyonkarahisar Mevlevîhânesi Postnişînleri ve Mevlevî Meşhurları”, Sultan Dîvânî ve Afyonkarahisar’da Mevlevîlik, (haz: Yusuf İlgar), AKÜY, Afyon, 2002, s. 233-297
İlgar, Yusuf, Karahisar-ı Sâhib Sultan Dîvânî Mevlevîhânesi ve Mev- levî Meşhurları, Afyonkarahisar, 2008
Karakaya, Ebru, “Kütahya”, DİA, c. XXVI, s. 584-587
Konuk, Ahmed Avnî, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, (haz: Mustafa Tahralı- Selçuk Eraydın), Kitabevi, İstanbul, 2006-2009, c. VI
Konya Mevlânâ Müzesi Arşivi (KMMA) , dosya no: 51, belge no: 29
KMMA, 97/42
Küçük, Hülya, “Mevlevî Hanım Halîfe ve Şeyhler”, Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, sy: 20, Ankara, 2007
Küçük, Sezâi, “Dünden Bugüne Kütahya Mevlevîhânesi”, EKEV Akademi Dergisi, sy: 29, 2006, s. 51-64
Küçük, Sezâi, Mevlevîliğin Son Yüzyılı, Simurg Yayınları, İstanbul, 2003
Latif Daşdemir, “Afyonkarahisar’da Mevlevîlik”, Sultan Dîvânî ve
Afyonkarahisar’da Mevlevîlik, (haz: Yusuf İlgar), AKÜY, Afyon, 2002, s. 177-188
Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân, (Matbaa-yı Vehbiyye, 1866), c. I
Ocak, Ahmet Yaşar, “Geyikli Baba”, DİA, c. XIV, s. 45-46
Ocak, Ahmet Yaşar, “Hacı Bektâş-ı Velî”, DİA, c. XIV, s. 455-458
Sahîh Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîhi’l-Mevleviyye – Mevlevîlerin Tarihi, (haz: Cem Zorlu), İnsan Yayınları, İstanbul, 2003
Şahin, İlhan, “Ahî Evran”, DİA, c. I, s. 529-530
Şeyh Gālib Dîvânı, (haz: Muhsin Kalkışım), Akçağ Yayınları, Ankara, 1994
Tanrıkorur, Bârihüdâ – Parlak, Sevgi, “Kütahya Mevlevîhânesi”, DİA, c. XXVII, s. 1-3
Uzunçarşılı, İ. Hakkı, Kütahya Şehri, Devlet Matbaası, İstanbul, 1932
Varlık, Mustafa Çetin, “Germiyanoğulları”, DİA, c. XIV, s. 33-35
Varlık, Mustafa Çetin, “Kütahya”, DİA, c. XXVI, s. 580-584
Yıldız, Hakkı Dursun, “Bermekîler”, DİA, c. V, s. 517-519
Yılmaz, Necdet, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf- Sufiler, Devlet, Ulemâ (XVII. Yüzyıl), OSAV, İstanbul, 2001
Yusuf İlgar, “Afyonkarahisar Mevlevîhânesi Postnişînleri ve Mevlevî Meşhurları”, Sultan Dîvânî ve Afyonkarahisar’da Mevlevîlik, (haz: Yusuf İlgar), AKÜY, Afyon, 2002, s. 233-296
[1] Mevlânâ’nın oğlu, Mevlevîliğin kurucusu Sultan Veled, Dîvân’ında Kütahya’ya olan sevgisini ifâde eden, Kütahya’yı öven ve Mevlevîliğin orada intişârını arzu ettiğini belirten gazellere yer vermiştir. Sultan Veled’in Kütahya’ya olan bu muhabbeti karşılıksız kalmamış, Kütahya’dan Konya’ya Mevlânâ Dergâhı’na beyaz mermerden bir havuz hediye edilmiştir. Sultan Veled’in vefâtından sonra, oğlu Ulu Ârif Çelebi de Kütahya’ya ziyârette bulunmuştur. Ve o dönemde henüz Hezâr Dinârî Mescidi olan Kütahya Mevlevîhânesi’nde konaklamıştır. Ulu Ârif Çelebi’yi dönemin beyi Germiyanoğlu Yakub Bey ziyâret etmiş ve kendisine mürid olmuştur. Her ne kadar bu ziyâretler esnâsında Mevlevîliğin sistemli bir tarîkat olmasından bahsetmemiz mümkün olmasa da, bu ilişkiler netîcesinde Mevlevîlik ve Mevlânâ muhabbeti Kütahya’nın köylerine kadar ulaşmıştır. (Sultan Veled, Dîvân-ı Sultan Veled, s. 550; Ahmed Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn, c. II, s. 306-307, 343, 349, (haz: Tahsin Yazıcı), MEB Yayınları, İstanbul, 1989; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Kütahya Şehri, Devlet Matbaası, İstanbul, 1932, s. 36; Varlık, Mustafa Çetin, “Germiyanoğulları”, DİA, c. XIV, s. 33-35)
[2] Mevlevîlik târihinin en önemli ve eski kaynaklarından olan Ahmed Eflâkî’nin Menâkıbu’l-Ârifîn eserinde Mutahhare Hâtun’un kiminle evlendiğine dâir bir bilgi bulunmamakla berâber, yine Mevlevîliğin önemli eserlerinden Sahîh Ahmed Dede’nin Mecmûatü’t-Tevârîhi’l-Mevleviyye’sinde, Mutahhare Hâtun’un 673 h./1275 m. senesinde, 18 yaşındayken Germiyanoğlu Süleyman Şâh ile evlendiği belirtilmiştir. Bu târihte Süleyman Şâh’ın ise 50 yaşında olduğu bilgisi bulunmaktadır. Bazı kaynaklar bu bilgilerden yola çıkarak Mutahhare Hâtun’un evlendiği zâtın aradaki zaman farkından ötürü Germiyanoğlu Süleyman Şâh değil de (zira, Süleyman Şâh 789 h./1387 m. senesinde vefat etmiştir ve Mutahhare Hâtun’un 18 yaşındayken kendisiyle evlendiği varsayıldığında aralarında 150 yıllık bir yaş farkı ortaya çıkmaktadır) Yâkub Çelebi’nin babası Germiyanlı Savcı Bey oğlu Umur Bey olmasının mümkün olduğunu belirtmektedirler. Uzunçarşılı ise, Germiyanoğulları ile Mevlânâ âilesi arasında bir sıhriyet bağı olduğunu kabul etmekle berâber, târihler ile ilgili bir yanlışığın olduğunu gözönünde bulundurmaktadır. Birbirleriyle çelişen bütün bu bilgiler hâricinde Germiyanoğulları ile Mevlânâ âilesi arasında bir akrabalık ilişkisi bilinen bir gerçektir.
(Sahîh Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîhi’l-Mevleviyye – Mevlevîlerin Tarihi, (haz: Cem Zorlu), İnsan Yayınları, İstanbul, 2003, s. 196; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Kütahya Şehri, s. 51; Latif Daşdemir, “Afyonkarahisar’da Mevlevîlik”, Sultan Dîvânî ve Afyonkarahisar’da Mevlevîlik, (haz: Yusuf İlgar), AKÜY, Afyon, 2002, s. 180-181; Yusuf İlgar, “Afyonkarahisar Mevlevîhânesi Postnişînleri ve Mevlevî Meşhurları”, Sultan Dîvânî ve Afyonkarahisar’da Mevlevîlik, (haz: Yusuf İlgar), AKÜY, Afyon, 2002, s. 271-272)
[3] İhtifâlci Mehmed Ziyâ, Hüsâmeddin Çelebi’den nakille; “Ergūn Çelebi, Âl-i Selcûkî’den İmâdeddîn’in esnâ-yı fethde bünyâd ettirmiş olduğu Kapan Nehri ittisâlinde el-yevm medfenleri bulunan makāma nüzûl ve matbah inşâ ederek orasını dergâh ittihâz ü küşâd etmiştir” ifâdesiyle mevlevîhânenin konumuna işâret etmektedir. (İhtifâlci Mehmed Ziya, Bursa’dan Konya’ya Seyâhat, Vatan Matbaası, İstanbul, 1328/1912, s. 236)
[4] Ayrıntılı bilgi için: Bârihüdâ Tanrıkorur – Sevgi Parlak, “Kütahya Mevlevîhânesi”, DİA, c. XXVII, s. 1-3; Sezâi Küçük, “Dünden Bugüne Kütahya Mevlevîhânesi”, EKEV Akademi Dergisi, sy: 29, 2006, s. 51-64
[5] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân, (Matbaa-yı Vehbiyye, 1866), c. I, s. 45-46; KMMA 51/29
[6] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 46
[7] KMMA, 51/29; Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 59-107
[8] Bârihüdâ Tanrıkorur-Sevgi Parlak, “Kütahya Mevlevîhânesi”, s. 1; Sezâi Küçük, Mevlevîliğin Son Yüzyılı, s. 215; Sezâi Küçük, “Dünden Bugüne Kütahya Mevlevîhânesi”, s. 8-11
[9] Sahîh Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîhi’l-Mevleviyye s. 207; Ali Enver, Semâ’hâne-i Edeb, İstanbul, 1309, s 28; İhtifâlci Mehmed Ziyâ, Bursa’dan Konya’ya Seyâhat, s. 236
[10] İlyâs Paşa’nın kızı ve Celâleddin Ergūn Çelebi’nin kızkardeşi olan Tâhire Hanım 706/1306 senesinde Karahisar’da doğmuştur. Yirmi yaşına geldiğinde, 726/1325 senesinde, amcası Hızır Paşa’nın oğlu Çelebi Mehmed Paşa’nın eşinin vefâtı üzerine Çelebi Mehmed Paşa’yla evlenmiştir. Çelebi Mehmed Paşa’nın vefat eden eşinden olan ve yedi yaşında annesiz kalan oğlu Çelebi Ahmed Paşa’ya annelik etmiş ve bu evlilikten 729/1328 senesinde Yakûb Hân Germiyanî dünyâya gelmiştir. Tâhire Hanım, 751/1350 senesinde, 45 yaşında vefat etmiştir. (Sahîh Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîh, s. 209, 214215, 221)
[11] Sefîne’de, Celâleddin Ergūn Çelebi’nin künyesi; “Hazret-i Ergūn Celâleddin bin Hazret-i Burhâneddin İlyâs Paşa bin Süleyman Şâh-ı Germiyanî” şeklindedir. Ancak, İlyas Paşa’nın “Burhâneddin İlyas” olarak anıldığına rastlamadık. Celâleddin Ergūn Çelebi’nin oğlu olan Burhâneddin İlyâs Çelebi’den yola çıkarak, Mustafa Sâkıb Dede’nin bu isimlendirmeyi tercih ettiğini düşünmekteyiz. (Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 60, 107; İhtifâlci Mehmed Ziyâ, Bursa’dan Konya’ya, s. 236; Doğan, Abdurrahman, Ergūniyye Mevlevîhânesi, s. 57)
[12] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 60; Esrar Dede, Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye, (haz: İlhan Genç, AKMY), s. 96; Ali Enver, Semâhâne, s. 28; İhtifâlci Mehmed Ziyâ, Bursa’dan Konya’ya, s. 236
[13] Babası Çelebi İlyas Paşa ve amcası Çelebi Hızır Paşa’nın zaman zaman ziyâret ettikleri, Karahisar civârında Sultan Veled ve Ulu Ârif Çelebi’ye nisbet edilen ve halk arasında “Hızır (a.s.) Makāmı/Makām-ı Hızıriyye” ve “Dede İni” olarak bilinen çilehânede, 761/1360 târihinde Hızır ve İlyâs (a.s.) ile mülâkātları netîcesinde, Germiyanoğulları’nın Yâkub Hân’ın şehâdetiyle sona ererek, kendilerininse Mevlevîliğe nisbetleri sâyesinde isimlerinin bâki kalacağını haber almalarının akabinde; Çelebi Hızır Paşa torununun oğlu Bâlî Efendi’nin küçük yaşlarda, Çelebi İlyâs Paşa da oğlu Celâleddin Ergūn Çelebi’nin mevlevîliğe intisâblarını sağlamışlardır. Sahîh Ahmed Dede, Celâleddin Ergūn Çelebi’nin, Hz. Hızır ile gerçekleşen görüşmeden önce, 739/1339 târihinde, Konya’da Hüsâmeddin Vâcid Çelebi’nin meclislerinde bulunduğunu kaydetmektedir. (Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 6-7; Sahîh Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîh, s. 218, 222-223)
[14] Vefâiyye tarikatına mensup bir Türkmen şeyhi olan Bursa’nın mânevî büyüklerinden Geyikli Baba için bkz: Ahmet Yaşar Ocak, “Geyikli Baba”, DİA, c. XIV, s. 45-46
[15] Bu meyânda Mustafa Sâkıb Dede, mevlevî dervişlerinin diğer tarîkatların meşâyıh ve mürîdânından himmet talep etmelerinin kesinlikle yasak olduğunu belirtmektedir. Bununla birlikte, diğer tarîkatlardan mevlevîliğe müntesib olarak seyr ü sülûkünü tamamlamış birçok derviş bulunmaktadır. Ancak mevlevî dervişlerinin başka tarîkat mensûblarının önünde diz çökmeleri menedilmiştir. Zîrâ, bu şekilde davranıp başka tarîkata meyledenlerin, Hz. Mevlanâ’nın rûhâniyetinden aslâ istifâde edemedikleri rivâyet edilmektedir. (Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 75-76)
[16] Mustafa Sâkıb Dede, Celâleddin Ergūn Çelebi’nin babası ve dedesinin nazarlarındaki ilk eğitiminden sonra Konya’ya giderek orada hizmet ve eğitimine devam ettiğini; burada da postnişîn olan Şehzâde-i Muazzam Emir Âlim ve sonrasında da Hüsâmeddin Vâcid Çelebi’nin meclislerinde bulunduğunu belirtmiştir. Sahîh Ahmed Dede ise, Hüsâmeddin Vâcid Çelebi’nin meclislerine devam ettiğini beyân etmektedir. Ayrıca, Emir Âlim Çelebi’nin, postnişîn olarak vazîfelendirildiğinde Konya’da bulunmadığı; hattâ vazîfesi müddetince Konya dışında bulunduğu ve başka bir memlekette vefat ettiği kaynaklarda belirtilmektedir. Bu bilgiler sebebiyle Abdülbâki Gölpınarlı, Celâleddin Ergūn Çelebi’nin Emir Âlim Çelebi’nin meclislerinde bulunmasının mümkün olmadığını belirtmektedir. Ancak, Sahîh Ahmed Dede’nin naklettiği, 735/1335 târihinde, Emir Âlim Çelebi’nin 42 yaşındayken Konya’da İsmet Hâtun adında bir kızı dünyâya geldiği bilgisini göz önünde bulundurursak, Çelebi’nin zaman zaman seyâhat hâlinde olduğu ortaya çıkabilir. Celâleddin Ergūn Çe- lebi’nin de Emir Âlim Çelebi Konya’da bulunduğu zaman zarfında meclislerine devam etmiş olabileceğini düşünebiliriz. (Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 60-61; Sahîh Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîh, s. 217-218; KMMA, dosya no: 51/29; Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, İnkılap Yayınevi, İstanbul, 1953, s. 122)
[17] KMMA, dosya no: 51/29; Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 60; Esrar Dede, Tezkire, s. 97; Sahîh Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîh, s. 218
[18] Abdülbâki Gölpınarlı, Gencnâme’nin, bâzı ifâdeleri sebebiyle Celâleddin Ergūn Çelebi’ye âid olmadığını; büyük bir ihtimâlle Yûsuf Sîneçâk’ın (ö.953/1546) mürîdânından “Fâizî” mahlasını kullanan biri tarafından kaleme alındığını; şiirin sonundaki Celâleddin Ergūn Çelebi’yi öven beyitin ise şiire sonradan dâhil edilerek şiirin Celâleddin Ergūn Çelebi’ye mâl edilmeye çalışıldığını iddiâ etmektedir. (Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 67-68; Gölpınarlı, Abdülbâki, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 123)
[19] Abdülbâki Gölpınarlı’ya göre, bu risâle, mevlevî mukābelesi son şeklini aldıktan sonra kaleme alınmıştır ve Celâleddin Ergūn Çelebi’ye âid olması mümkün görünmemektedir. (Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 77-83; Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra, s. 123)
[20] Abdülbâki Gölpınarlı, Celâleddin Ergūn Çelebi’ye âid bu ifâdelerin asıllarının da Mustafa Sâkıb Dede’nin üslûbunu taşıdığını iddiâ etmekte ve bu ifâdelerin Celâleddin Ergūn Çelebi’ye âidiyetinden şüphe duyduğunu beyân etmektedir. (Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 67, 68-75; Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra, s. 123)
[21] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 61-62
[22] Aralarında bir hayli yaş farkı bulunan Celâleddin Ergūn Çelebi’nin, Konya’dan Kütahya’ya giderken Abâ-pûş-ı Bâlî’yi ziyâret etmesi mümkün görünmemektedir. Abâ-pûş-ı Bâlî 751/1350 senesinde dünyâya geldiğinde Celâleddin Ergūn Çelebi 50 yaşında bulunmaktadır. Celâleddin Ergūn Çele- bi’nin vefâtı olan 775/1373 senesinde de Abâ-pûş-ı Bâlî 23 yaşında bulunmaktadır. Esâsen Sahîh Ahmed Dede’nin verdiği bilgiye göre de Celâleddin Ergūn Çelebi 39 yaşındayken Abdülvâcid Çelebi’nin sohbetinde bulunmuştur. Bütün bu hesaplamalar netîcesinde, Celâleddin Ergūn Çelebi’nin 40’lı yaşlarından önce postnişîn olarak Kütahya’ya gönderilmediğini söyleyebiliriz. Böyle olsa bile, Celâleddin Ergūn Çelebi – Abâ-pûş-ı Bâlî mülâkātının gerçekleşmesi muhâldir. Belki, Celâleddin Ergūn Çelebi, Karahisar ziyâreti esnâsında amcası Hızır Paşa’nın iltifatına mazhar olmuştur diyebiliriz.
[23] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 62-63
[24] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 63
[27] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 76; Kütahya’da, Ergūn Çelebi’nin zikredilen mürîdânının adını taşıyan, Ahî İzzeddin, Ahî Mustafa ve Ahî Erbasan mahalleleri bulunmaktadır. Bu da, Celâleddin Ergūn Çelebi’nin mürîdânı olarak zikredilen bu zâtların hayâlî kimseler olmadığını ispatlar mâhiyettedir. Ancak bu zâtların Celâleddin Ergūn Çelebi’nin mürîdânı olup olmadığını tesbit edemedik. (Mustafa Çetin Varlık, “Kütahya”, DİA, c. XXVI, s. 580-584)
[28] Sefîne’de bulunan bu bilgi Süleyman Şâh Germiyanî’nin mevlevî kaynaklarındaki 699/1300 senesinde vefat ettiği bilgisiyle çelişmektedir. Germiyanoğulları Beyliği ile ilgili bâzı kaynaklarda ise, Süleyman Şâh Germiyanî’nin 788/1387’de vefat ettiğini, yerine II. Yâkub Bey’in tahta geçtiğini haber vermektedirler. Bu bilgiyi göz önünde bulundurduğumuzda ise, Celâleddin Ergūn Çelebi’nin Süleyman Şâh Germiyanî zamân-ı saltanatında postnişîn olduğunu söylemek mümkün görünmektedir. (bkz. Sahih Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîh, s. 206; Mustafa Çetin Varlık, “Germiyanoğulları”, DİA, c. XIV, s. 33-35)
[29] Germiyanoğulları’nın son hükümdârı II. Yâkub Bey ile ilgili târih kaynakları ve mevlevî kaynaklarının verdikleri bilgiler farklılık arzetmektedir. Sahîh Ahmed Dede’ye göre, II. Yâkub Bey, 803 h./1401 m. târihinde, dâmâdı Yıldırım Bâyezid tarafından şehîd edilmiştir. Germiyanoğulları târihi ile ilgili kaynaklarda ise, II. Yâkub Bey, 831 h./1428 m.târihinde Edirne’ye giderek II. Murad ile görüşüp memleketini ölümünden sonra ona bıraktığını bildirmiş, daha sonra Kütahya’ya dönen Yâkub Bey bir yıl sonra,832 h./1429 m. târihinde, vefat etmiş ve yaptırmış olduğu imâret mescidinin içine defnedil- miştir. (bkz. Sahih Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîh, s. 232; Mustafa Çetin Varlık, “Germiyanoğulları”, c. XIV, s. 33-35)
[30] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 84-85, 93-94
[31] Hayâtı hakkında sağlıklı bir bilgiye ulaşamadığımız İshak Fakih’in, Kütahya’nın Germiyanoğullan ile Osmanlılar arasında el değiştirdiği dönemde kadılık yapan İshak Fakih Halil olduğu kanaatini taşımaktayız. Günümüzde, Kütahya’da İshak Fakih Mahallesi olarak bilinen mahallede kendisi adına bir câmi, medrese ve kütüphâne inşâ ettirmiştir. Düzenlenen vakfiyede 825 /1422 târihi; bugün mevcûd olmayan çeşmenin Kütahya Müzesi’nde muhâfaza edilen kitâbesinde ise 823/1420 târihi mevcuttur. Sefîne’de aktarılan bu menkıbe için Abdülbâki Gölpınarlı, 1482’de hayatta bulunan, Sultan I. Murad’a (ö. 1389) elçi olarak gönderilen İshak Fakih ile Celâlddin Ergūn Çelebi’nin çağdaş olmalarının mümkün olmadığını belirtmektedir. Abdülbâki Gölpınarlı’ya göre, İshak Fakih, Sultan I. Murad’a, Germiyanoğulları’ndan Devlet Hâtun’un Yıldırım Bâyezid ile evlendirilmesi için elçilik vazîfesi ile gönderilmiştir. Sözkonusu evliliğin 1381’de gerçekleştiğini ve İshak Fakih Külliyesi’nin kitâbesindeki târihlerini de gözönünde bulundurursak Celâleddin Ergūn Çelebi ile İshak Fakih’in görüşmüş olmaları mümkün görünmektedir. (Ara Altun, “İshak Fakih Külliyesi”, DİA, c. XXII, 532-533; Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra, s. 122)
[32] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 85
[33] Gerek târih kaynaklarını, gerekse mevlevî kaynaklarını göz önünde bulundurduğumuzda, XIII. yüzyılda yaşadığı tahmîn edilen, Ahî Evran’ın Celâleddin Ergūn Çelebi’nin mürîdi olması mümkün görünmemektedir.
Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Ahî Evran nâmına ziyâretgâhlar bulunmaktadır. Kütahya’da da, Ahî Evran Zâviye ve Türbesi olarak tesis edilmiş bir ziyaretgâhdan kaynaklar bahsetmektedir. Mustafa Sâkıb Dede’nin, halkın çokça teveccüh gösterdiği bu makāmdan yola çıkarak Ahî Evran ile Celâleddin Ergūn Çelebi’yi münâsebetlendirdiği düşüncesindeyiz.
(bkz. Sahîh Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîh, s. 161, 192; İlhan Şahin, “Ahî Evran”, DİA, c. I, s. 529-530; Ahmet Yaşar Ocak, “Hacı Bektâş-ı Velî”, DİA, c. XIV, s. 455-458; Ebru Karakaya, “Kütahya”, DİA, c. XXVI, s. 584-587)
[34] “Evran”; “yılan”, “ejderha” anlamlarına gelmektedir.
[35] Bu teşbîh, Mesnevî’de de yer almaktadır. Mesnevî’nin III. cildi, 4244, 42464247. beyitlerinde;
“Âdemî, âsâ-yı Mûsâ gibidir. Âdemî Îsâ’nın füsûnu gibidir. Onun zâhiri bir sopadır; lâkin boğazını açtığı vakit, kevn onun önünde bir lokmadır. Sen Îsâ’nın efsûnundan havf ve savt görme; onu gör ki, ondan ölüm kaçıcı oldu” insan-ı kâmilin sûretinin cisim ve beşer olduğu; bâtını ve mânâsının ise yalnızca Hak olduğu açıklanmıştır. Nitekim, Hz. Mûsâ’nın âsâsının sûreti bir değnek iken, onun mânâsı bütün cihânı yutabilecek büyükliükte ve kuvvette azîm bir ejderhadır. Bunun gibi, insan-ı kâmilin bâtını Hak’dır. Şahiyâtıyla meşhûr Ebû’l-Hasan Harakānî (ö.425/1033) لو عرفتمني لسجدتمني [Eğer siz beni bilse idiniz, bana secde ederdiniz] buyurarak, bâtınının Hak olduğunu izhâr etmiştir. Bu meyânda Hz. Mevlânâ’nın da bir beyitini nakletmek yerinde olacaktır:
“Bu heykel-i âdem nikābdır. Biz bütün secdelerin kıblesiyiz”
(Ahmed Avnî Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, (haz: Mustafa Tahralı-Selçuk Eraydın), Kitabevi, İstanbul, 2006-2009, c. VI, s. 495-497)
[36] Mustafa Sâkıb Dede ,Sefîne, c. I, s. 86
[37] Sahîh Ahmed Dede, Timur’un, Celâleddin Ergūn Çelebi’nin vefâtından 30 sene sonra, 805/1403 senesinde, Konya’dan Kütahya’ya geldiğini ve kışı burada geçirdiğini nakletmektedir. (Sahîh Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîh, s. 233)
[38] Mustafa Sâkıb Dede, Ahî Evran’ın kabrinin ziyâretçisi çok mübârek bir mekân olduğunu belirtmektedir. Hattâ, bu zâtın zâviyesinin erzaklarının, Ergūniye Mevlevîhânesi’ne ilhak edildiği; zâviyede hizmetli bulunanların da mevlevî dervişlerinin hizmetinde bulundukları da rivâyet edilmektedir. (Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 86)
[39] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 89
[40] Tevbe Sûresi’nin 111. âyetine Mesnevî’de de temâs edilmiş ve III. cildin 4101. beyitinde; Ahmed Avni Bey, mal ve teni, izâfî varlık meydanında eriyip yol olmaya mahkûm kar tâneleri olarak ifâde etmiştir. Allâhu Teâlâ da bu kemâl-i keremiyle o mal ve tenin müşterisidir.
(Ahmed Avnî Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, c. VI, s. 452;)
[41] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 88
[42] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 89-92
[43] Esrâr Dede, Tezkire, s. 104; İhtifâlci Mehmed Ziyâ, Bursa’dan Konya’ya, s. 236; Ali Enver, Semâhâne, s. 29; Saadeddin Nüzhet Ergun, “Ergūn”, Türk Şairleri, c. III, s. 1310
[44] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 102; Esrar Dede, Tezkire, s. 51
[45] Sahih Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîh, s. 214
[46] Sahih Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîh, s. 225
[47] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 92, 97
[48] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 100
[49] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 97
[50] Sefîne’de, Burhâneddin İlyâs Çelebi, zenginliği ve iktidârı nedeniyle, Abbâsîler Dönemi’nde vezirlik başta olmak üzere çeşitli makâmlarda görev yapmış ve son derece zengin olan Bermekî Âilesi’ne benzetilmiştir. (bkz: Hakkı Dursun Yıldız, “Bermekîler”, DİA, c. V, s. 517-519; Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 98)
[51] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 102; Esrar Dede, Tezkire, s. 51
[52] Bu ifâdenin Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye’nin İstanbul Üniversitesi
Kütüphânesi no: 9620 ve no: 1247 numaralı nüshalarında جان حين الارتحال şeklinde geçtiği belirtilmektedir. (Esrar Dede, Tezkire, s. 52, dpnt. 7)
[53] Sahih Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîh, s. 231
[54] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 102; Ali Enver, Semâhâne, s. 16; Esrar Dede, Tezkire, s. 52
[55] Esrar Dede, Tezkire, s. 52
[56] Sahih Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîh, s. 231; Ali Enver, Semâhâne, s. 16. Sefîne’de 18 sene postnişînlik yaptığı bilgisi bulunmaktadır. (Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 102)
[57] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 102; Esrâr Dede, Tezkire, s. 53
[58] Esrar Dede, Tezkire, s. 53
[59] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 99-100
[60] KMMA, dosya no: 51/29
[61] Esrâr Dede, Tezkire, s. 224
[62] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 102
[63] Germiyanoğulları hükümdârı II. Yâkub Bey 832/1429 târihinde vefat etmiştir. (Germiyanoğulları hakkında bilgi için, Mustafa Çetin Varlık, “Germiyanoğulları”, DİA, c. XIV, s. 33-35)
[64] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 106
[65] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 105-106
[66] İhtifâlci Mehmed Ziyâ, Bursa’dan Konya’ya, s. 240
[67] KMMA, dosya no: 51/29; İhtifâlci Mehmed Ziyâ, Bursa’dan Konya’ya, s. 240
Bâzı kaynaklarda, Timur Hâdisesi’nden önce de mevlevîhânenin şeyhlik makāmında, Zeynüddin Çelebi’nin (ö.828/1424) hemen akabinde Kütahyalı İbrâhim Dede’nin bulunduğu, Timur Hâdisesi döneminde, mevlevîhânenin işlerinin yalnızca bir türbedar vâsıtasıyla yürütüldüğü, hâdisenin sona ermesinin akabinde İbrâhim Dede’nin tekrar posta geçerek mevlevîhâneyi canlandırdığı aktarılmaktadır. Ancak, Zeynüddin Çelebi’nin vefat târihi ile Kütahyalı İbrâhim Dede’nin (ö.1010/1601) vefâtı arasında 170 sene kadar bir fark olması sebebiyle Kütahyalı İbrâhim Dede’nin Timur Hâdisesi sonrasında türbedar olan zattan görevi devraldığını düşünmekteyiz. (bkz: Sezâi Küçük, Mevlevîliğin Son Yüzyılı, Simurg Yayınları, İstanbul, 2003, s. 214, dpnt: 2)
[68] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 256
[69] Kütahya Mevlevîhânesi’nde postnişîn olan Hüseyin Çelebi’dir.
[70] Fâtıma Hanım, Sefîne’de hal tercümesi bulunan Hacı Fâtıma Hanım’dır.
[71] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 256-257; İhtifâlci Mehmed Ziyâ, Bursa’dan Konya’ya, s. 241
[72] İhtifâlci Mehmed Ziyâ, Bursa’dan Konya’ya, s. 240
[73] Bâzı kaynaklar, İbrâhim Dede’nin 1000/1591 târihinde Konya’dan gelerek mevlevîhâneyi ihyâ eylediği rivâyet edilmektedir. (İhtifâlci Mehmed Ziyâ, Bursa’dan Konya’ya, s. 240)
[74] Ulûfecizâde Kütahyalı Mehmed Dede: Kütahya’lı olan Mehmed Dede, Kütahya’lı İbrâhim Dede’ye (ö.1010/1601) intisâb etmiş ve aynı zamanda kendisinin dâmâdı olmuştur. Elli sene kadar şeyhlik görevini devam ettiren Dede’nin daha sonra Bursa Mevlevîhânesi’nde de görev yaptığına dâir kaynaklarda bilgiler bulunmaktadır. Ancak Bursa Mevlevîhânesi’nde şeyhlik yapan zevât arasında bulunmaması bu durumun küçük bir ihtimal olduğu kanâatini güçlendirmektedir. Mehmed Dede, iyi Farsça bilen ve tâlik yazıda mâhir bir zat olarak tanıtılmaktadır. Uzunçarşılı, Mehmed Dede’nin vefat târihi olarak 1100/1688 târihini vermektedir. Ancak, bâzı kaynaklar, 1060/1650 târihinde Kâmile Hanım’ın oğlu Hüseyin Çelebi’nin Kütahya Mevlevîhânesi şeyhi olduğunu kaydetmektedirler. Bu durumda, Mehmed Dede’nin vefat târihi göz önüne alındığında 38 senelik bir zaman diliminde, şeyhlik vazîfesiyle olmasa bile ziyâret maksadıyla Bursa Mevlevîhânesi’nde bulunmuş olabileceğini düşünebiliriz. (Necdet Yılmaz, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf- Sufiler, Devlet, Ulemâ (XVII. Yüzyıl), OSAV, İstanbul, 2001, s. 298; Hasan Özönder, “Kütahya Mevlevîhânesi”, s. 75-76)
[75] Hasan Özönder, “Kütahya Mevlevîhânesi”, s. 75-76
[76] İhtifâlci Mehmed Ziyâ, Bursa’dan Konya’ya, s. 241
[77] Burada şöyle bir hatırlatma yapmak yerinde olacaktır. Zîrâ, III. Muhammed Ârif Çelebi (ö.1052/1642), Karahisar Mevlevîhânesi’nde bir müddet (1635-1637) postnişîn olarak vazîfe yaptıktan sonra Konya Mevlânâ Dergâhı’na makam çelebisi olarak tâyin edilmiştir. (1637-1642) III. Muhammed Ârif Çelebi’nin Konya’ya gidişinin ardından posta 1637 târihinde Kehhâlzâde Ebûbekir Dede geçmiştir. Ve bu konuda herhangi bir ihtilâf bulunmamaktadır. Bâzı kaynaklar, Veled Efendi’ye Kütahya Ergūniyye Dergâhı postnişînliğinin tevcih edildiğini aktarmaktadırlar. (Hülya Küçük, “Mevlevî Hanım Halîfe ve Şeyhler”, Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, sy: 20, Ankara, 2007, s. 75)
Ancak, III. Muhammed Ârif Çelebi hem Kütahya Dergâhı postnişîni değildi, hem de vefat ettiğinde Konya’da makam çelebisi idi. Dolayısıyla, Veled Çelebi’ye Kütahya Ergūniye Dergâhı postnişînliği değil de Karahisar Mevlevîhânesi postnişînliği tevcih edilmiş olabilir. (Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 258)
Bâzı kaynaklarda da, III. Muhammed Ârif Çelebi’nin Kara Mustafa Paşa’nın tevcîhi ile posta geçtiğini kaydetmektedirler. (İlgar, Yusuf, “Afyonkarahisar Mevlevîhânesi Postnişînleri ve Mevlevî Meşhurları”, Sultan Dîvânî ve Afyonkarahisar’da Mevlevîlik, (haz: Yusuf İlgar), AKÜY, Afyon, 2002)
Sefîne’ye göre de, Kara Mustafa Paşa’nın, Veled Çelebi’nin Afyonkarahisar Mevlevîhânesi’ne postnişîn olması için teveccüh buyurduğu rivâyet edilmektedir. (Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 258)
[78] Sefîne’de çelebi hanımların vazîfeleri için kullanılan “nevbet-zen-i tevliyet” ifâdesinden, bu görevlerin “postnişînlik” olarak değil de, “vakıf mütevelliliği” olarak yerine getirildiğini düşünmekteyiz. (Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 259)
Ayrıca Sefîne’de üç hanımın da Afyonkarahisar’da vefat ettikleri bilgisi bulunmaktadır. Ancak, Güneş Hân-ı Suğrâ hâriç, Kerîme ve Âişe Hanımların Afyonkarahisar’da medfun olmadıklarını söyleyebiliriz. Zîrâ, III. Muhammed Ârif Çelebi’nin kızı Âişe Hanım, makam çelebisi Ebûbekir Çelebi’nin oğlu Abdurrahman Çelebi’den olan torunu Abdülhalim Çelebi (ö.1090/1680) ile evlenerek Konya’da ikāmet etmiş ve burada vefat etmiştir. (Karahisar Mevlevîleri hakkında geniş bilgi için bkz: İlgar, Yusuf, Karahisar-ı Sâhib Sultan Dîvânî Mevlevîhânesi ve Mevlevî Meşhurları, Afyonkarahisar, 2008; Sahîh Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîh, s. 306)
[79] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 256
[80] İhtifâlci Mehmed Ziyâ, Bursa’dan Konya’ya, s. 241
[81] Hüseyin Çelebi’nin kızkardeşi Hacı Fâtıma Hanım’ın evliliğinden bir kızı dünyâya gelmiş, ancak küçük yaşta vefat etmiştir. Bunun üzerine eşine câriyeler bağışlamak sûretiyle münzevî bir hayata başlayan Hacı Fâtıma Hanım, kardeşi Hüseyin Çelebi’nin kızı olan Havvâ Hanım’ı evlât edinmiş, eğitimini üstlenmiştir. II. Bostan Çelebi’nin emriyle Kütahya Ergūniye Mevlevîhânesi’ne tâyin edilen Mustafa Sâkıb Dede’yi bir müddet sonra evlât edindiği yeğeniyle evlendirmiş, böylece Sefîne müellifi Mustafa Sâkıb Dede Hüseyin Çelebi’nin dâmâdı olmuştur. (Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 260-261; İhtifâlci Mehmed Ziyâ, Bursa’dan Konya’ya, s. 242)
[82] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 237
[83] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 237
[84] KMMA, dosya no: 51/29
[85] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 237-238
[86] Ahmed Hâlis Dede, Tufeyl-i Menâkıbi’l-Kibâr-ı Mevlevî fî Menkabeti Hazret-i Şeyh Sâkıb el-Ma’nevî, Süleymâniye Kütüphânesi, Nâfiz Paşa böl., no: 1186 vr. 3/b, 4/a
[87] Ahmed Hâlis Dede, Tufeyl-i Menâkıb, vr. 7/a
[88] Ahmed Hâlis Dede, Tufeyl-i Menâkıb, vr. 12/b
[89] Ahmed Hâlis Dede, Tufeyl-i Menâkıb, vr. 14/a
[90] Ahmed Hâlis Dede, Tufeyl-i Menâkıb, vr. 14/b
[91] Ahmed Hâlis Dede, Tufeyl-i Menâkıb, vr. 16/b
[92] Ahmed Hâlis Dede, Tufeyl-i Menâkıb, vr. 18/b
[93] Neşâtî Dede için bkz: Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân, c. II, s. 96-99
[94] Seyyid Muhammed Dede için bkz: Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. II, s. 140143
[95] Ahmed Hâlis Dede, Tufeyl-i Menâkıb, vr. 20/a
[96] Ahmed Hâlis Dede, Tufeyl-i Menâkıb, vr. 26/a
[97] Ahmet Arı, Sâkıb Mustafa Dede Hayâtı, Eserleri, Edebî Kişiliği ve Dîvân’ının Tenkidli Metni, (basılmamış doktora tezi), Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya, 1995, s. 5
[98] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 261; Ahmed Hâlis Dede, Tufeyl-i Menâkıb, vr. 45/b
Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne’de Kütahya’ya gelmeden evvel kendini “her cihetten zavallı ve kimsesiz” olarak tavsif etmektedir. Hacı Fâtıma Hanım sâyesinde âile, maddî-mânevî servet sâhibi olmuş; Hacı Fâtıma Hanım’ın 23 sene hizmetinde bulunmuş olmaktan şeref duyduğunu belirtmiştir.
[99] Mustafa Sâkıb Dede, Sefîne, c. I, s. 266
[100] Ahmed Hâlis Dede, Tufeyl-i Menâkıb, vr. 104/b-105/a
[101] Ahmed Hâlis Dede, Tufeyl-i Menâkıb,, vr. 30/b
[102] Şeyh Gālib Dîvânı, (haz: Muhsin Kalkışım), Akçağ Yayınları, Ankara, 1994, s.148
[103] İhtifâlci Mehmed Ziyâ, Bursa’dan Konya’ya, s. 241
[104] KMMA, 51/29
[105] Küçük, Sezai, Mevlevîliğin Son Yüzyılı, s. 217
[106] KMMA, 97/42











