Geç Kalmış Bir Yazı: Abdülbaki Gölpınarlı’nın Bir Tasavvuf Tarihçisi Olarak Portresi

A+
A-

Geç Kalmış Bir Yazı: Abdülbaki Gölpınarlı’nın Bir Tasavvuf Tarihçisi Olarak Portresi

Ahmet Güner SAYAR

I. Dedemi Tanımak Arzusu

Abdülbaki Gölpınarlı ismiyle ilk kez, dedemin çalışma masasındaki bir kitapla karşılaştım. O tarihlerde ilkokul öğrencisiydim. Sırlı bir in­san olan dedemi odasında ya Kur’an okurken ya da elinde eski yazı bir kitabın sahifeleri arasına dalmış bulurdum. Çalışma masasının üzerinde el yazması ve basma kitaplar vardı. Bu kitapları okuyamıyordum. Kitaplardan sadece bir tanesi eski yazı değildi. Abdülbaki, Melâmîlik ve Melâmîler, [(İstanbul, 1931)]. Bu kitap, âdeta dedemin elinden düşmezdi. İlkokulu bitirmek üzereydim. 1958 Martında bir gün, dedem bana iki lira verdi ve şunu istedi: “Caddedeki kırtasiye­ciden Abdülbaki Gölpınarlı’nın Varlık Yayınlan arasında çıkan Mev­lana [(İstanbul, 1958)] kitabını al, birlikte okuyalım.” Gölpınarlı’nın kaleminden bu kitapta önce Hz. Mevlana’nın hayat hikâyesini, sonra onun Mesneviden yaptığı seçmeleri okumaya başladım. Ben okuyor, dedem de dinliyordu. Okumasına okuyordum ama okuduklarımdan hiçbir şey anlamıyor, zihnime çakılan, mesela “aşkın usturlabı” gibi ifadeleri çözemiyordum. Bu kitapla birlikte, Abdülbaki Gölpınarlı is­miyle ikinci kez karşılaşmış oluyordum. Kitabın okunması ile ağır aksak yol alırken dedem rahmet-i Rahmana kavuştu. Onun vefatıyla, evimizin orta direği çöktü. Bu vefat sonrasında, kendimi bir boşluk­ta, daha açıkçası, denize atılmış yolu ve hedefi olmayan, ne yaptığım bilmeyen, bir tahta parçası olarak görüyordum. Aile içerisinde denge­yi muhafaza eden, torununu eğiten kâmil bir insanın ölümüyle bırak­tığı boşluk, beni teslim almıştı.

Zaman akarken, kendimi sevk-i tabiinin itici gücüyle, bir arayıcın içerisine çekilmiş buldum ve şunu idrak etmeye başladım. Dedem, vefatıyla beni daha ilk gençlik yıllarıma ulaşmadan terk etmişti ama önüme de yazısız bir yol halitası koymuştu. Kur’an-ı Mübini yüzün­den okuyabilmemi sağlamış, Mesnevi den bazı kısımları bana okut­mak fırsatıyla, daha o yaşlarda Hz. Mevlana ve Ahmed Amiş Efendi [vef. 1920] ile gönül yakınlığı kurmama kapı açmıştı. Fakat işin asıl ilginç yanı, emekli bir hâkim olan dedem, yazdı vasiyetiyle, yazma- basma kitapları ve evrak-ı metrûkesini, iki kerimesine rağmen, bana bırakmıştı. İşe, önce evrakın tasnifiyle başladım. İçerisinde dağınık ama güzel bir rikâ ile kaleme alınmış notları, Arap harflerine aşina olmama rağmen çözemiyordum. Osmanlı paleografyası ile bu işi hallet­tim. Ortaya çıkan tablo şu idi: Dedemden intikal eden kitap ve not­lar, bir binanın yapı taşlarıydı. Bu malzemeden hareketle, kınk dökük de olsa, ortaya bir ev çıksa bile, evin sahibini ruhen tanıyamamanın yarattığı bir sıkıntı vardı. Dedem kimdi? Annem, babasının Fatih’in türbesini bekleyen Ahmed Amiş Efendiye bağlı olduğunu söylemişti. Bu isme aşina idim ama bu zât da kimdi? Dedemin tasavvufa ait eski yazı yazma ve basma kitapları ile evrakından çıkan notların tetkiki, onun bize silik portresinin bir mutasavvıf olduğunu ihsas ettiriyor­du. Hepsi bu kadar! Sokağa çıkıp dedemi aramalıydım ama işe nere­den başlamalıydım, işte bunu bilmiyordum. Ciddi bir ikilemin için­deydim. Yüksek tahsilimi iktisat okuyarak sürdürürken, bizim neslin açmazını da görüyordum. Fast food/coca cola kültürü ile gelenek arasındaki çatışmanın çalkantıya dönüşmesi, ikircikli bir hipokrat tipoloji yaratmıştı. Bu çatışmayı uyuma götürebilmek kolay değildi. Bir taraftan iktisat okuyordum, derslerimizde bize bir mecburiyet olan ekonomik hayat ile ama bu hayatin bir adım ötesinde siyasetin “vice” [kötü oyun] ile örülü olduğu öğretilmiyordu. Öte yandan, irrasyonel hayatın tasavvufa açtığı pencere ve o pencereden dedemin evde hayatımızı şekillendirirken ortaya koyduğu tablo ya da onun peşinde olduğu, bir diğer mecburiyet olan, zâta mahsus insan-Allah ilişkisini [velâyet] de, inanan her insan, kendi içinde, zâtına mahsus bir alanda, çözüme kavuşturmalıydı. Yıllara açılan bu dalgalar ya da çalkantılar arasında, bir yol bulup akıl etmeye başladım ki rahmetli dedem, ayaklarımdan biri için sabit esaslı bir zemin hazırlamış, arala­rında kendisinin de hayat bulduğu ecdadın mağfiret iklimine, husu­siyle Türk kültür bereketine beni yabancılaşmaktan kurtaracak ilk-el vasıtaları hazır bırakmıştı. Fani vücudu aramızda değildi ama onu bihakkın tanıyanlar ilk gençlik yıllarımda ve sonrasında hayattaydılar. Abdülbaki Gölpınarlı, bana dedemi anlatan nadir kimselerden biri oldu. Onun aziz hatırasına binaen bu yazımız kaleme alınmıştır. Bu vesile ile Abdülbaki Gölpınarlı’yı, Süheyl Ünver’i ve dedemin yeğeni Nizameddin Nefesli ile Emine Sözen ve Feyzi Sözen’i hayırla ve rah­metle anmak isterim.

II. Abdülbaki Gölpınarlı ile Sohbetler

Dedemi tanımaya başladığımda, ilk gelen bilgilerin yavan ve sathi ol­duğunu gördüm. Hâlbuki, onda ismini koyamadığım çizgi üstü fevka­ladelikler vardı. Yaşım ilerledikçe iz sürmeye devam ettim. Yaptığım sohbetlerden ilk ateşleme, dedemin yeğeni Nizameddin Nefesliden geldi. Meğerse, onun da bana anlatacakları varmış, yaşımın büyüme­sini bekliyormuş. Yüksek tahsile başlayacağım günlerde, amcası Yu­suf Bahri Efendi ile alakalı anlattıkları beni şaşkınlığa, dedemle ilgili düşüncelerimde ciddi bir odak değişikliğine sebep oldu. Anlamakta zorluk çektiğim nokta şu idi: Neden maaile hayatımızda ebeveyn­lerim ve teyzemle eniştem hiçbir şey bilmiyorlardı? Meğerse dedem, kendini yakınlarından dahi gizlemişti. Manevi zenginliğini setredip, dışarıya şeriata uygun muttaki bir davranış sergilerken, bilinmemezlik zırhına bürünmesinin bir sebebi olmalıydı. Annemle yaz ayların­da birkaç günlüğüne misafirliğe gittiğimiz bir aile vardı. Göztepe’de eski bir konakta ikamet eden bu aile, Amiş Efendinin zât şeyhi Kay­serili Mehmed Efendi’nin kerimesi Emine Hanım ile damadı Feyzi [Sözen] Bey idi. Onlar Amiş Efendiye yetişmişlerdi. Bana dedemle alakalı anlattıkları ile Nizameddin [Nefesli] Bey’in anlattıkları örtüşüyordu. Taşlan toplamanın heyecanı ile farklı bir âlemin eşiğine doğru yuvarlanıyordum. Evde arşivin tasnifi devam ederken karşıma Fatih Türbedarı Ahmed Amiş Efendi’nin sözlerini içeren notlar çık­tı. Bu meyanda, Abdülbaki Gölpınarlı’nın Melâmîlik ve Melâmîlerini okudum. Bu kitapta Amiş Efendiye dair hiçbir bilgi yoktu. Öğrenme ve bilme arzusu beni Abdülbaki Gölpınarlı’ya götürmeliydi ki zihnimi kurcalayan düğüm bir çözüme kavuşmuş olsun. Düşünce ve dilek bu idi ama maksat nasıl hasıl olacaktı, bunu bilmiyordum. Nihayet bu arzum, birkaç yıl sonra, hiç ummadığım bir şekilde kendiliğinden çö­züme kavuşacaktı.

1967 yılının sıcak bir Ağustos günü, Bayezit’te Sahaflar Çarşısında, kitapçı dostum İbrahim Derbederle dükkânının önünde sohbet edi­yorduk. Derbeder dostum, konuşmasını birden kesti ve o esnada Elif Kitabevinden çıkmakta olan birini işaretleyerek: “Bak! Abdülbaki Gölpınarlı.” dedi. Ben, hemen Arslan Kaynardağ’ın dükkânına doğru koştum. Beyaz sakallı, saçları omzuna kadar dökülmüş, yaz sıcağına rağmen üzerinde parka benzeri ceket, bu zâtın elini öpmek istedim. Mâni oldu. Şaşırmıştı. “Efendim! Sizi rahatsız ediyorum. Ben, Yoz­gatlı Yusuf Bahri Nefesli’nin torunuyum.” deyince, bu defa Abdülbaki Gölpınarlı’nın şaşkınlığı yerini sıcak ve sevecen bir simaya bıraktı. “Dedenizin vefatından sonra sizleri kaybettim.” dedi.[2] Sohbet koyulaşacaktı ki “Bana gel!” dedi ve ev adresini yazdırdı: “Yalıboyu 75, İhsaniye, Üsküdar.”

Bu kısa soluklu ayak divanı, bana bir ikram ile noktalanmıştı. Dedemi tanıyor olması, benim için ciddi bir fırsattı. O gün, Abdülbaki Gölpınarlı ile tanışmış olmanın verdiği huzurla eve döndüm. Tanışmamız­dan annemi haberdar edince annem: “Ben ilkokula yeni başlamıştım. Babam Nevşehir’de hâkimdi. Baki Bey, dedeni görmeye bize geldi. Hatta, bir gece de misafirimiz oldu.” deyince şaşırma sırası bana gel­mişti. Aralarındaki yakınlığın kaynağı neydi?

Bu düşünce ile Hoca’nın İhsaniye’deki evine ilk kez ziyaretine gittim. Artık, eşi emsali pek bulunmayan, merkezi İstanbul’a geniş bir açıdan hâkim, ahşap eski bir Türk evindeydim. Abdülbaki Hoca, yere bağ­daş kurmuş, yanındaki sediri masa gibi kullanarak elindeki kitaptan eski yazı ile notlar alıyordu. Diz çöküp karşısına oturdum. Hâl-hatır faslından sonra, hemen zihnimi kurcalayan o soruyu sordum: “Efen­dim! Nevşehir’e dedemin ziyaretine geldiğinizi, bizde bir gece yatıya kaldığınızı annem söyledi. Doğru mu?” dedim. Hoca, evden getirdi­ğim Melâmîlik ve Melâmîler kitabını eline aldı, orada sayfa 297’deki “Dairet’ül Vücûdu gösteren şekildeki okların yönünü değiştirirken,[3] sözlerine başladı:

“…Evet, Ahmed can! Valideniz doğru söylemiş. Yalnız bir gece değil, iki gece misafiriniz oldum.”

Hoca, sohbeti koyulaştırıyordu. Coşkuyla ve içtenlikle konuş­masını sürdürdü:

“…1933 senesinde, Kayseri Lisesinde edebiyat muallimi ola­rak görev yapmaktaydım. İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesinden mezuniyet tezim olan Melâmîlik ve Melâmîler, 1931’de kitap olarak çıkmıştı. Kitap çıkmıştı ama itiraz­lar da gelmeye başlamıştı. Bu itirazları dikkate almalıydım. Bunların en esaslısı Seyyid Abdülkâdir Belhinin oğlu Seyyit Ahmed Muhtar Efendiden geldi. Kitapta etraflıca ele aldığım Üçüncü Devre Melâmîliği’ni ya da Nuriye Melâmîliğini ka­bul etmiyordu. “Bizi o adamlarla birlikte yazma” dedi. Tabii, mevzuu içeriden bilenlerle de görüştüm, onların bilgileri­ni aldım. Dedeniz Yusuf Bahri Efendi de onlardan biriydi. Hemen söyleyeyim, dedeniz efendiler efendisiydi, kâmil bir insandı. Amiş Efendi’nin bendelerindendi. Melâmet üzerine etraflı bilgisi ve tecrübesi vardı. Amiş Efendi çevresinden Maraşlı Ahmed Tahir [Memiş] ve Hüseyin Avni [Konukman] Efendilerle pîrdaştı ve iyi arkadaştılar. Amiş Efendi’nin ve­fatından sonra bu üç arkadaş, Kayserdi Mehmed Efendiye bağlandılar. Onlar son devir Melâmîleri’ndendi. Gerçi Ahmed Amiş Efendi, “o sözü bir daha ağzınıza almayın. Biz, melâmeti yasakladık” diyor ama melâmet bir tarikat değildir. Hak’la Hak olmuş nadir kişilerin, kâmil insanların ulaştığı bir neşe­dir, bir hâldir. Paraya ve siyasete bulaşmazlar, mevki peşin­de koşmazlar, menfaat sağlamazlar, bunlar için başkalarına aracı olmazlar. Bu hâliyle onlar, dünyaya hiç meyletmezler. Yoksa, her birinin bir mesleği, bir işi vardır. İşleri, vazifele­ri ne ise onu yaparlar, maddi rızklarını kendi çalışmalarıyla elde ederler. Kimseden bir şey istemezler, beklemezler de. Bir kimseye zarar vermemek hususunda çok dikkatlidirler. Hak’tan katiyen gafil yaşamazlardı. Dedenizle müteaddid defalar görüştüm, anlattıklarını istifade ile dinledim. Benim kitabım Melâmilik ve Melâmîler de Amiş Efendiye dair hiçbir şey yoktur. Bir defasında onu yazmak istedim. Niyetlendim. Elime kalem kâğıt alıp bir satır yazmıştım ki elektrikler ke­sildi. Bu hâl üç defa tekerrür etti. Dedim ki hâl-i hayatında bilinmiş olmanın önüne geçen bu zât, vefatından sonra da bu işin kurcalanmasını pek istemiyor. Dolayısıyla, üstüne gitmedim, bıraktım. Hem sana şunu söyleyeyim: Bu işler bitti, gözden gönüle çekildi. O mübarek insanlar, vefatlarıyla sahneyi boşalttılar. Hayatlarında dahi bilinmek istemezlerdi. , Bu zevatın mezarları dahi kaybolmuştur. Taş dikilmesini bile istemezlerdi.”[4]

Abdülbaki Hoca’yı sevmiştim. Bilgisi derindi, bildiklerini cömertçe ortaya koyuyor, kanaatlerini çekinmeden söylüyordu. Hafızası fev­kalade parlaktı. Türkçesinin pürüzsüz bir akışkanlığı vardı. Görülen oydu ki Hocanın bana anlatacakları bir seferde bitecek gibi değildi. Samimiyetinden ve gösterdiği yakınlıktan cesaret alarak kendilerini tekrar ziyaret edebilmek için emirlerini rica edince: “Ahmed can! Sen bize dede yadigânsın. Ne zaman istersen gel. Hani ne derler, çat kapı! îşte öyle. Burası senin!” dedi. Ben, müşküllerimi halledecek âlim bir insandan gördüğüm hüsnü kabulden dolayı mutluydum.

III. Ahmed Amiş Efendi’ye Yöneliş

Abdülbaki Gölpınarlı Hoca’yı müteakip ziyaretlerim benim için çok faydalı oldu. Evvela, bir insan, bir dost kazanmıştım. Aramızda ne­redeyse elli yaşa yalan, iki kuşak farkı vardı. Onu tanıdığımda, yirmi yaşındaydım. Buna rağmen, beni adam yerine koymuş, sohbetini tek­lifsizce yapmış, yaptığı sohbetler beni tasavvufun büyülü dünyasın­da, tamamıyla kişiye özel bir alanda, sübjektif verilerle örülü, keşf-ü keramet sahibi velilerin mağfiret dolu iklimine çekmişti. Tasavvuf ve tarikatlara dair anlattıkları ile Abdülbaki Gölpınarlı, Osmanlı sosyal tarihinin pek az bilinen, yazılmamış fakat şifahi kültür içerisinde kaptan kaba boşalarak Cumhuriyetli yıllara ulaşmış, kâmil ruhların, gönlü saf sûfilerin oluşturduğu bir bilgi iklimine götürüyordu. Bu bil­giler sübjektif ve irrasyoneldi ama metafiziğin rasyonalizasyonu ile imanın sahtesini hakikisinden ayıracak bir ölçütün varlığı da ortaya çıkıyordu. Gerçi, tasavvuf kitaplarında evliya menkıbeleriyle örülü bilgiler vardı. Fakat bu bilgiler, kuru bilgilerdi. Olması gereken irrasyonelliği aksettirmekten uzaktılar. Hocanın o bilgi yüklü kafası ise menkıbe, hatıra ve dedikodularla örülüydü.[5] Bunlar, bana okumakla öğreneceğimden fazlasını veriyordu. Fakat, benim derdim, endişem, Hocayla gerçekleşecek sohbetlerimizde bir parça daha Ahmed Amiş Efendi eksenli bilgilere ulaşmakta. Dolayısıyla, Amiş Efendi merkezli bilgiler, bana dedemin soluklandığı tasavvuf iklimini ve tarikat silki­ni verecekti. Dedemin ruhi-manevi dünyasına ilişkin bilgi verilerine ulaşmak, bu kimseyi ilgilendirmezdi. Ama Amiş Efendi’nin sohbet­lerinde bazen tek cümlelik öğüt ve tasavvufi sırlara ışık salan sözleri, irfan nükteleri çok düşündürücüydü. Sadece onun şu iki kelâmı bile, Amiş Efendi ile ilgilenmeyi meşru kılmaz mı? Hele onun, “Her/ne söylersem hadisât-ı âlem öylece zuhur eder.”[6] ya da “Bundan sonra benim gibisini bulamazsınız. Nefesimi içeriye alacağım, dışarıya hiç­bir şey vermeyeceğim.” sözleri ise, tasavvufa temayülü olan herkesin -başta tarikat olgusunu geçimlik kapısı ya da siyaset malzemesi ya­pan sahte şeyhlerin- dikkatini çekmeliydi. Onun sözleri, doksan yıllık Cumhuriyetimizin sosyal psikiyatri tarihinde masum ruhların bunalımını göstermesini idrak etmemiz bakımından fevkalade önemliydi. Ahmed Amiş Efendi’nin bu hikmet dolu sözlerini yok mu sayacaktık?

Bu hassas başlangıç istasyonundan hareket edebilmek için, zihnimi işgal eden her soruyu Abdülbaki Gölpınarlı’ya teklifsizce sormam ge­rekiyordu. Hoca’nın anlattıklarından, Ahmed Amiş Efendiye mülaki olan zevâb tek tek tanımaya başladım. Kendisi, Amiş Efendiye yetişmiş, bir kez de görmüştü. Hepsi o kadar! O çalkantılı Mütarake günle­rinde, Gölpınarlı’nın da hayat nehrinin delice aktığı, boz bulanık siya­si ortamda maddi sıkıntı çektiği ve nihayet, sağlam bir zemine götüremediği ruhi arayışlarla geçtiği muhakkaktır. Netekim, Bektaşîlikte aradığım bulamaması, onun kişisel tarihinde ciddi bir tecrübe devresi olması, gene bu sıkıntılı yıllara rastlamaktadır. Fakat Ahmed Amiş Efendi, 1920 yılında vefat etmiş olsa bile şöhreti, kerametleri dilden dile dolaşıyordu. Abdülbaki Gölpınarlı bilhassa, Amiş Efendi’nin muhtelif ihvan tarafından toplanmış dağınık sözlerinin peşine düş­müş, onları bir defterde toplamıştı. Öte yandan, arayışları Hoca’yı boş çevirmemiş olmalı ki Füsus ve Mesnevi şarihi, kendisinin “dilde ve tasavvufta bir otorite” dediği Ahmed Avni [Konuk] Bey’in Ah­med Amiş Efendi ile gerçekleşen beş meclislik sohbetlerine ulaşmış, bunları da kaydetmişti.[7] O silsile içerisinde, Bükreş sefiri Mehmed Şemseddin Paşaya dair hiçbir şey anlatmadı.[8] Amiş Efendi’den sonra Fatih Türbedarı olan Kayseri – Yeşilhisarlı Mehmed Efendiye dair, bir iki menkıbeden öte, tutarlı bir resim ortaya koymadı.[9] Buna mukabil, başta Bahkesirli Abdülaziz Mecdi [Tolun] Efendi olmak üzere, Amiş Efendi çevresine mensup, sayısı üçü-beşi geçmeyen Amiş Efendi mu­akkiplerini çok iyi tanıyordu.[10] Dedem Yozgatlı Yusuf Bahri [Nefesli] Efendi’nin de, bu zevattan biri olduğunu Gölpmarh Hoca’dan duy­dum. Bir vesile ile dedemin Ahmed Amiş Efendiye mülaki oluşunu anlatmıştı. Abdülbaki Gölpınarlı’dan dinlediklerimi aktarıyorum:

“…Senesini tam hatırlamıyorum, 1909 ya da 1910 olmalı. İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakûltesi’nde okuyan üç tale­be, M araçlı Ahmed Tahir, Kırşehirli Hüseyin Avni ve Yozgatlı Yusuf Bahri Efendiler, birlikte bir şeyhe intisaba karar verirler. Ancak intisabın bir şartı vardır Şeyhin keramet göstermesi. O vakitler tekkeler açık. O tekke senin, bu tekke benim, kafa dengi bu üç arkadaşın İstanbul’da gitmedikleri tekke, görme­dikleri şeyh kalmıyor. Gönülleri yatmadığından intisap edecek bir şeyh bulamıyorlar. Gitmedikleri bir tekke kalmıştır. Eyüp Nişantaşı’nda başında Seyyit Abdülkâdir Belhî Efendinin bulunduğu Şeyh Murat Buhari Dergâhı. Oraya gidiyorlar. Hazret onlara diyor ki. “Siz, Fatih’in Türbesine gidin. OradaTürbe’yi bekleyen Ahmed Amiş Efendi var. O, sizleri kabul eder’ di­yor. Bu üç arkadaştan Hüseyin Avni Efendi ile Yusuf Bahri Efendi birlikte Fatih’in türbesine gidiyorlar. Neden Ahmed Tahir Efendi, o gün onlarla beraber değil, bunu bilmiyorum. Türbeye giriyorlar, yüz yaşını aşmış bir pîr-i fâni, Türbedar Ahmed Amiş Efendi’yi Kur’an okurken görüyorlar. Kemâl-i edeple okunan Kur’an’ı dinliyorlar. Okumasını tamamlayan Amiş Efendi buyuruyor ki: “Bu okumamdan hâsıl olan ecr-ü sevap ikinizindir. Aldım, kabul ettim.” Böylelikle, törensiz bir şekilde intisapları gerçekleşiyor. Durumdan Ahmed Tahir Efendi haberdar ediliyor. Bir gün sonra Türbeye giden Ahmed Tahir Efendi de Amiş Efendi’yi Kur’an okurken görüyor. Hazret, okumasını tamamladıktan sonra buyuruyor ki: “Bu okumamdan hâsıl olan ecir-ü sevap şenindir. Seni de aldım kabul ettim. Böylelikle, onun da intisabı gerçekleşiyor.”[11]

Hoca devamla:

“…Bu üç arkadaşın birbirini sevmesi, bu intisap hadisesinden sonra pekişmiştir. Artık onlar, pîrdaştılar.”

Abdülbaki Gölpınarlı’nın Amiş Efendi çevresinden Maraşlı Ahmed Tahir Efendiye ayrı bir muhabbeti vardı. Sohbetlerimizde en fazla ondan işittiklerini anlatırdı. Hocadan dilediğim şu menkıbeleri an­latmak isterim:

“…Babanzâde Ahmed Naim Bey vefat edince, Maraşlı Ahmed Tahir Efendi’nin Babanzâde’nin gasil işlemlerini, teçhiz ve tekfinini tamamladıktan sonra, ayaklarım öptüğünü duy­dum. Bu hadise, dikkatimi çekmişti. Aradan bir zaman geç­ti. Tahkik mahiyetinde, Ahmed Tahir Efendiye işittiğimin doğru olup olmadığını sorunca, Hazret buyurdular ki: “Naim Bey vefat etmişti. Alem-i manâda onun Hazret-i İbrahim’in sır kâtibi olduğu bildirildi. Dolayısıyla, gasil ameliyesine ken­dim talip oldum. Gasil işini tamamladıktan sonra, hürmeten ayaklarım öptüm.”[12]

Gölpınarlı’nın Maraşlı Ahmed Tahir Efendiye olan ruhi bağlılığının somut bir ifadesi de gördüğü bir rüya ile pekişmesidir. 1960’ların or­talarında, Maçka’da Celâleddin Çelebi’nin evinde misafirken kalp kri­zi geçirir. O gece rüyasında Ahmed Tahir Efendi’yi görür. Gölpınarlı anlatmıştı:

“…Rüyamda dik bir yokuşu çıkmak üzereydim. Çıkarken zorlanıyordum. Yukarıda, yokuşun başında Ahmed Tahir Efendi’yi gördüm. Bana doğru elini uzattı, beni yukarıya çek­ti ve yanma aldı. Uyarımca bu rüyayı hayra yordum. Kendi kendime “ben kefeni yırttım’ dedim.”[13]

Muhtelif tarikat silkine mensup insanlar arasında dolaşması, Ab­dülbaki Gölpınarlı’ya ciddi bir şifahi kültür zenginliği kazandırmıştı. Bunlar kaydedilmediği için, Hocanın vefatıyla birlikte kayboldular.

Ben de kendisiyle yaptığım sohbetleri kaydedemediğim için üzün­tü duyarım. Sadece, bir sohbetimizde kendisinden dinlediklerimin kaybolmasına rıza göstermediğim için, hemen kaydetmiştim. Üstad Gölpınarlı, tasarrufa kadir evliyanın siyasi gelişmeleri bildiklerini, fa­kat müdahil olmadıklarına ilişkin aşağıdaki iki hadiseden ilkini, râvi zincirini zikretmeden anlatmış, İkincisinin ise şahidi bizzat kendisi olmuştur. Abdülbaki Gölpınarlı’yı dinliyoruz:

“…[Yorgana] Nazif Efendi, sokakta bir gün bir köpek yavru­suna bakıyor ve köpek yavrusu bağırarak can veriyor. Nazif Efendi bundan teşe’üm ediyor [bu halini hayra yormuyor] ve adeta gözleri kapak bir hâlde Amiş Efendiye gidiyor. Huzura girer girmez. Hazret onu “kâtil adam’ diye karşılıyor. Daha sonra buyuruyorlar ki: “Senden kahhar ismi tecelli eder. Böyle bir tecelliyi kendinde duyarsan istiğfar et, dağa taşa bak.’ Bu görüşmenin üzerinden bir hayli zaman geçiyor. Bir gün Nazif Efendi, Huzurda otururken Aziz Sultan [Amiş Efendi]: “Sen Mahmud Şevket Paşanın evini biliyor musun?’ buyuruyorlar. Nazif Efendi: “Biliyorum, ama şimdi ya Harbiye Nezareti’ndedir veyahut BabIâli’dedir.’ Hazret buyuruyor ki: “Babıâli’ye git, Efendim emrediyor, artık zamanın bitti de. Nazif Efendi, he­men Babıâli’ye gidiyor. BabIâli’nin karşısında bir yerde duruyor ve bu sözleri söyleyip dönüyor. Ondan bir çeyrek saat sonra, Mahmud Şevket Paşa otomobili ile Harbiye Nezaretine gelir­ken, Çarşıkapı’da, Bâli Paşa yokuşunun tam karşısındaki dört yol ağzımda, su-ikasta uğramış ve katledilmiştir.”

Abdülbaki Gölpınarlı’dan kaydettiğim ikinci hadiseye gelince:

“…Son devir Melâmîlerinden Seyyit Ahmed Muhtar Efendi’nin hastahğını haber alınca ziyaretine gitmiştim. Hasta odasına girince, Efendi’yi yere yüzükoyun yatar vaziyette buldum. Önünde kalın bir tahta parçası, onun ortasında bir cep saati büyüklüğünde balmumu, onun üzerine dikilmiş bir tavuk tüyü, onun da üzerinde yünden yapılmış bir şapka vardı. Ziyaretim boyunca hiç konuşmadılar. Yalnız, birkaç defa, tavuk tüyüne fiske attılar. Her vuruşta, üzerindeki şapka, tüyle birlikte sağa sola gidip geldi. Bir müddet sonra, izinlerini isteyip ayrıldım.Bu hadiseden üç gün sonra, şapka inkılâbı oldu.”[14]

IV.Son Dönem Melâmîlerinde Kutbiyyet Çatışması: Nûr’ül Arabî-Belhî’ye Karşı

Abdülbaki Gölpınarlı’nın vefatından bugüne otuz yıl geride kaldı. Şarkiyatçılığın bu mütebahhir ve yorulmaz araştırıcısı, Türk tasav­vuf tarihinin ünlü bilgini rahmetli Hoca’mız için epey zaman bir yazı yazamamanın sıkıntısını yaşadım. Yıllara açılan sohbetinden ziya­desiyle müstefit olmuş bir kimse olarak, Abdülbaki Gölpınarlı için ödenmesi gereken bir borcum vardı. Ancak bunca zamandır bir şeyler yazamamış olmanın da dişe dokunur bir sebebi olmalıydı.

Burada temel sorun, Abdülbaki Gölpınarlı’nın tasavvuf tarihine iliş­kin yayınlarında ve sohbetlerinde ileri sürdüğü bazı tespit ve değer­lendirmelerinin beni tedirgin etmesiydi. Metafizik alan, hususiyle kişiye özel oluşu ve sübjektifliği ile inananın önüne çetin bir imtihan getiriyordu. Metafiziğin rasyonalizasyonu ise bu ciddi imtihanı geç­menin bir yoluydu. Hâl bu iken, değil bir istasyonda peron değiştir­meler, bizatihi Hoca’nın istasyon değiştirmesini anlamakta zorluk çe­kiyordum. Abdülbaki Gölpınarlı Hoca, bir otorite idi ve Osmanlı’dan Cumhuriyete, bir devrin tasavvufi düşüncesinin harmanlanmasına hatta sonlanışına yakinen şahit olmuştu. Şu kadar ki Osmanlı monar­şisinin bitişi ertesinde, tasarrufa kadir “kalb-i selim” sahibi zevatın, bilhassa ehl-i melâmetin, emr-i azim gereği, sahneyi boşalttıklarını görmüştü. İlhâm-ı zâtiynin bıraktığı boşluğu, “akl-ı selim”i tasavvuf ve tarikatlar adına kullananlar doldurmaktaydı. Abdülbaki Gölpınarlı kâmil ruhlara mülaki olduğu için, onlarla yaptığı sohbetleri hafızası­na nakşetmişti. Dolayısıyla, onun “Bu iş bitti.” demesi, elbette boşuna değildi ve yazdıktan, geleceğin tasavvuf tarihçileri için bir kaynaktı. Netekim, vefatının hemen ertesinde Abdülbaki Gölpınarlı için üç sahifelik bir yazı yayımlayan Enis Batur’a gıpta ettim. “Abdülbaki Bey’i tanımazdım.” diyen Enis Batur’un yazısının başlığı, içeriğinden daha çarpıcı idi: “Belki de Güneş Tutulmak Üzeredir”[15] Hoca’nın vefatıyla, “Güneş tutulmak üzeredir.” tevcihi, bir kör atış mıydı? İhtimal ki bu tevcihi ile Batur, Cumhuriyetti yılların Türk tasavvuf tarihinin yazılamayacağını, Abdülbaki Gölpınarlı gibi tasavvuf tarihçisinin bir daha yetişemeyeceğini mi ihsas ettiriyordu?

Hoca için birkaç kez yazmaya niyet etmedim, değil. Fakat arkasını ge­tiremedim. Bir tasavvuf tarihçisi olarak Abdülbaki Gölpınarlı’nın tu­tarlı portresinin ortaya çıkmasına mâni olan tespit ve değerlendirme­lerinde, mesela Yunus Emre’ye ilişkin çalışmalarında ya da melâmet konusunda olduğu gibi, zaman içerisinde yazdıklarında oynama ve kaymaların görülmesiydi.[16] Hoca, mütelevvindi. Hikmet İlaydın’ı zik­redecek olursak:

“…Gölpınarlı Hoca, bir ‘maneviyat yolcusu’ olarak da yaşamı­nın uzunca bir bölümünde zikzaklar yapmaktan kurtulamamıştı. Mevlevilik gibi, Bektaşilik gibi apayrı tarikatların dervişi olmuş, sonraları Melâmîliğe ilgi duymuştu….Dört, beş ay önce, ömrünün 82. yılında, şimdiki huzuruna, ancak bu çeliş­kileri yaşamak suretiyle erdiğini söylemiş ve hamdetmişti.’’[17]

1931’de çıkan şah eseri, Melâmîlik ve Melâmîler’in en ciddi eleştirmeni de bizatihi kendisi olmuştu. Kitabım ikinci baskı için hazırlarken, yapa­cağı tashih ve ilaveler yanında, III. Devre Melâmîleri’ni eserinden çıkar­tacaktı. Murat Bardakçı’nın da kaydettiğine göre “Verdiği bilgilere diğer araştırmacılar tarafından hiçbir yeni bilgi[nin] eklenmedi[ği] Melâmîlik ve Melâmîler’de “Nûriye Melâmîleri’nden bahseden bölüm tamamen değiştirilmeliydi.”[18] Aslında, Abdülbaki Gölpınarlı’nın kitabını kaleme aldığı günlerde bile içi huzursuzdu. Bu huzursuzluk epey bir zaman sürdü. Ortada, üstü örtük bir Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabi – Seyyit Abdülkâdir Belhî çatışması vardı. Gölpınarlı’yı zikredecek olursak:

“…Muhammed Nûr, …İstanbul seyyahatinde Seyyit Abdülkâdir Efendi’yide ziyaret etmiş ve Şeyh Murad Telekesinde müteaddid geceler misafir olmuştur…. Abdülkâdir Efendi, Muhammed Nûr’u alelâde, şayân-ı hür­met bir misafir gibi kabul etmiş ve Hamzavîlik ananesine ta­mamıyla sadık kalarak melâmetin esaslarını tahrif eden bu yeni pire biat etmemiş, bu suretle Hamzavîliğin istiklâl ve devamını temine muvaffak olmuştur. Hülâsa, kendisine bir çok zevâtı biat ettiren ve daima galip gelen Muhammed Nûr, yalnız Hamzavîlik ananesine ve Hamzavî mümessiline karşı mağlup olmuştur.”[19]

Gölpınarlı, Nûr’ül Arabî ile Abdülkâdir Belhi’nin buluşmaları konu­sunda, kaynak vermeden aşağıdaki bilgiyi aktarmıştır:

“…[Seyyit Nûr’ül Arabi,] Seyyit Abdülkâdir Belhi’yi ziyaret et­miş, “bize kutuptuk verildi; sizde de böyle bir dava varmış; siz kutupsanız biz size uyalım; biz kutupsak siz bize tâbii olun’ demiş. Abdülkâdir Belhî de “biz öyle şeyler bilmeyiz; hepimiz tâbiiz’ cevabını verip kendisini sükuta mecbur etmiştir.”[20]

Gölpınarlı’nın kafa karmaşası, hem tezini yazarken hem de tezinin kitaplaşmasından sonra da sürdü. Fuad Köprülü ekolüne bağlılığı, bu hocasından aldığı ultra amprisizime dayalı yöntem ve Rankevâri ta­rih anlayışını sübjektif alana taşırken, belge esaslı amprisizim, şifahi kültür karşısında mevcut ikilemin bir ayağı olmuştu.[21] Ancak kitabını yazarken Köprülü tesiri ağır bastı. Somut, yazılı belge ve bilgileri kul­lanırken III. Devre Melâmîliğinin yazık kültür ile ciddi bir şekilde yol aldığını gördü. Bunları yok sayamadı. II. Devre Melâmîliği’nde ise bilhassa son devre ait yazık ya da kayda geçmiş zengin bir bilgi birikimi yoktu. Havada çarpışan fikir ve hatıralar yanında, sadece uygulama ve şifahi kültürün ürünleri vardı. Esasen, melâmet olgusunda bilin­mekliğe ve teşhire yer olmadığı için, Abdülbaki Gölpınarlı’ya da yaza­cak pek bir şey kalmıyordu. Sadece, Seyyit Ahmed Muhtar Efendinin son devir Hamzavîliği’ne dair anlattıklarının onun kafasında bir çelişki yumağı yarattığını söyleyebiliriz. Hâlbuki, Fuad Köprülüden aldığı yöntembilim anlayışının aydınlığında, Seyyit Nûr’ül Arabi’nin müktesebatının zengin olduğu görülüyordu. Arabi, bilhassa teslik tarzını bir “norm”a bağlamış, bunları kayda geçmişti. Ayrıca, kendisine bağ­lananlar arasında, oğlu Şerif Efendi’nin yazdıkları yarımda, bilhassa Haririzade Kemâleddin Bey ile Bursalı Mehmed Tahir Bey’in Nûr’ül Arabi’yi ve III. Devre Melâmîleri’ni anlatan yayınları ile şifahilik sorununu aşmışlar, Abdülbaki Gölpınarlı’nın da dikkatini üzerlerinde toplamışlardı. Kitap yayımlandıktan sonra, Seyyit Ahmed Muhtar Efendi’den gelen itirazlar yarımda, hususiyle son devir Melâmî rica­linden ve Amiş Efendi bağlılarının Seyyit Muhammed Nûr’ül Arab’a ilişkin düşünceleri, onu uzun yıllar sürecek bir ikirciliğin içine çeke­cektir. Melâmîlik ve Melâmîler in ikinci baskısına açılan yolun bu kadar uzamış olması, bu yüzden olsa gerektir.

Melâmîlik ve Melâmîler in yayımlanması Abdülbaki Gölpınarlı’ya, mü­nevver muhitinden öte, tasavvufa ilgi duyanlar ve bilhassa Melâmîler arasında, belki hiç beklemediği bir şöhreti peşi sıra getirmiş, ismi Şarkiyat araştırıcıları içinde duyulmaya başlamıştı. Henüz otuz yaşım tamamlamıştı. Bu genç adam, 1930’ların başı itibarıyla, bu mühim yayım ile bir melâmet rüzgârının esmesine sebep olmuştu. Abdülba­ki Gölpınarlı’nın dost halkası genişliyordu. Kendisini, “Yaz ikindileri” denilen bir grubun içinde buldu. Mithat Sertoğlu’nun kaydettiğine göre, İstanbul Bayezit’te, Devlet Kütüphanesinin karşısındaki çınar ağacının altındaki kahveye gelen “o devir İstanbul’un edip ve lebibleri” arasında, Yahya Kemâl Beyatlı, Ahmed Hamdi Tanpınar, Mükremin Halil Yınanç, Ahmed Kâmil Akdik, Rıfkı Melûl Meriç, Ali Nihat Tarlan ve Sabri Esad Siyavuşgil vardı. Onlar, “Tarih, şiir ve edebiyat sohbet­lerinde bulunurlardı.”[22] Abdülbaki Gölpmarh bu yaran grubu içinde, “divan tarzının en son kudretli şiirlerini veren Yahya Kemâl’’[23] ile bir araya geldi. Yahya Kemâl Bey’in, II. Devre Melâmîlerinden bazı isim­leri eski şiirin rüzgârlarına teslim etmesi, Abdülbaki Gölpınarlı’nın kitabının yarattığı tesirle olmuştur. Sohbetlerinde, 1930’lar itibarıy­la, Gölpınarlı, melâmet olgusunun bittiğini, bir irfan ve gönül işi ola­rak çizgiden çizgisizliğe geçtiğini anlatmış olmalı ki Yahya Kemâl Bey de, melâmet uzmanından elde ettiği bu kitabî ve şifahî bilgilerle, şu özlü beyti yazmıştı:

“Tecelligâh iken binlerce rinde
Melâmet söndü, Şarkın her yerinde”[24]

Yahya Kemâl Beyatlı’nın bu arada yazdığı meşhur bir beyit, araların­daki yakınlaşmayı tescil etmekteydi:

“Baki Pınarlı, Rıfkı Melûl, bir de bendeniz
Bizler, ikinci devre Melâmîlerindeniz”[25]

Melâmîlik ve Melâmîler’in yayımlanması Hoca için üzerinde bir ömür boyu çalışacağı Şarkiyatçılık alanında iyi bir başlangıç olmasına rağ­men, iç huzursuzluğunu dindirmemişti. 1933 Eylül’ünde Konya Li­sesi edebiyat hocalığına tayin olan Abdülbaki Gölpınarlı’nın talebele­rinden Hikmet İlaydın’ın kaydettiğine göre. Hoca:

“… ‘Bu mevzu kapanmıştır. Bir daha ele alınmasına lüzum kalmamıştır.’ diyebiliyordu.”[26]

Zaman akarken, Hoca’nm da bu mevzudan uzaklaşmadığı, tam aksi­ne sohbetlerinde ve yazılarma gözlemlenen istirdat kabilinden yaptığı tespitlerinde ilgisini canlı tuttuğu görülüyordu. Bu bağlam içerisinde, Abdülbaki Gölpınarlı ile yaptığım sohbetlerden birinde “Muhammed Nûr’un seyyidliği sahte şecereye dayanmaktadır.” dediğini hatırlıyo­rum.[27] Kendisi de esasen bu bağlamda daha önceleri şunları yazmıştı:

“…Muhammed Nûr seyyiddir…Ancak,…[onun] soy zinci­rinde gösterilen…yalnızca oniki kişinin bulunmasma imkân yoktur….Herhalde, bu soy zincirini tespit edenler, bazı yanlışlıklar yapmışlardır.”[28]

Ayrıca, 1980’lere doğru kendisinden şunları da duymuştum:

“…Melâmîlik ve Melâmîleri yeni baştan yazacağım. Kitaptan, Üçüncü Devre Melâmîleri’ni çıkartacağım. Bu benim en son eserim olacak. Ondan sonra gideceğim.”

Bu bağlamda, Ali Alparslan’ın yazdıklarını zikredecek olursak:

“…Kendisi bu eserinin bazı eksikleri olduğunu ve uygun za­manda bu eksikliği tamamlayacağını söylerdi. Maalesef, buna ömrü yetmedi.”[29]

Murat Bardakçının da kaydettiğine göre, Abdülbaki Gölpınarlı, Melâmîlik ve Melâmîler’de:

“…Nûr’ül Arabi’ye gerektiğinden fazla önem ve yer vermiş­ti ve ayıklanması gerekirdi. Ayrıca, son devir Melâmîleri’nin bazıları, özellikle de FatihTürbedan Ahmed Amiş Efendiyle ilgili bahsin ilâve edilmesi lâzımdı.”[30]

Vefatıyla bu düşüncesi gerçekleşemedi. M. Bardakçı’nın bir diğer müşahadesini de zikredecek olursak: “[ Melâmîlik ve Melâmîlefi ] yeniden bastırdığında hemen öleceğine dair kuvvetli inancı” kitabın yayım­lanmamasında etken olmuştur.[31]

Abdülbaki Gölpınarlı, söz konusu kitabında neden Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabi’ye esaslı bir yer verdiği hâlde, daha sonra ona ve III. Devre Melâmîleri’ne karşı olumsuz bir tavrın içerisine çekildi? Göre­bildiğim kadarıyla, ortada var olan gerilim yapaydı. Gerilim, Abdülba­ki Gölpınarlı’nın yukarıda zikrettiğimiz, iki seyyid arasındaki kutbiyyet davasını dile getiren beyanı ile gün ışma çekildi ve yakın dönem tasavvuf tarihi ile meşgul olanlarla, melâmet neşesini tahsil edenlerin kafalarını karıştırdı. Nuriye Melâmîliği gözden düşüyor, 1930’larda esmeye başlayan melâmet rüzgârı artık yön değiştiriyordu.

V.Bir Tartışmanın Perde Arkası ve Amiş Efendi Gerçeği

Abdülbaki Gölpınarlı’nın Melâmîlik ve Melâmîlerin yayımlanmasın­dan sonraki neşriyatında ortaya koyduğu iki mutasavvıf arasındaki kutbiyet davasma ilişkin görüşleri, yukarıda da ifade edildiği gibi, ta­savvuf tarihçileri ve son devir Melâmîliğine ilgi duyanlar arasında, bir kafa karmaşası, nihayet bir ayrışma yarattı. İddia sahibi sahasında otorite, bir tasavvuf bilgini olan Abdülbaki Gölpınarlı idi. Dolayısıyla, bu bağlam içerisinde kalarak, onun “kutb’dan neyi kasdettiğine bak­mak gerekiyor. Gölpınarlı’nın sözleriyle “kutb”:

“…Velayette ileri gelmiş kâmillere denir….Hakk’ın, âlemde bir “halifesi vardır. Alemin kalbi olan bu zât, “kutb’ul aktab’dır…. Feyz ondan taksim edildiği için “Ebu-al Kasım’dır. Ahadiyet’ul ayn makamı ancak onundur. “Hakikat-ı Muhammediye’ye mazhardır. (Hz.) Muhammed’den evvelki Peygamberler’in hepsi, o hakikatten feyz aldıktan gibi, [Hz.] Muhammed’den sonra da Veliden Veliye intikâl eden o sırdır….Şu hâlde, [Hz.] Muhammed ölmüyor, Don değiştiriyor. Yalnız bu “tenasüh’ değildir. Sırrın intikali cihetiyle bir “Ayniyet’tir. Kutb vefat edince o sırra mukarreplerinden biri mazhar olur.”[32]

Gölpınarlı’nın yazdıklarına bakılacak olursa, bizatihi kendisini 1930’lara doğru ve hemen ertesinde teslim almış olan iki veli ara­sındaki kutbiyet davasının esaslı bir neticeye bağlandığı görülüyor. Bütün işaretler, Seyyit Abdülkâdir Belhî’nin kutupluğu yönünde iken, Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabi de Melâmîlik dünyasındaki yerini kaybediyor, netice itibarıyla, Melâmîlik ve Melâmîler’de Nûr’ül Arabi’ye ilişkin getirdiği tarihî-tasavvufi çözümlemelerin hiçbir anla­mı kalmıyordu.

1933’de çıkan kitabı Kaygusuz Vizeli Alâeddin’de, Abdülbaki Gölpınarlı, Seyyit Abdülkâdir Belhî Efendiden “son Hamzavî mümessili” olarak bahsediyor.[33] Ancak onun Belhî Efendiye tamamıyla yönelme­si kitabının çıkışından sonradır, ona olan tereddütsüz bağlılığını yazılarına taşıması ise 1950’li yıllarla birliktedir. 1953 yılında yayımlanan Mevlana’dan Sonra Mevlevilik kitabında şunları yazmıştı:

“…Mevlevilerin çoğu, Hamzaviyye kutbu Seyyit Abdülkâdir Belhî’yi (Ö. 1923) kutup tanırlardı.”[34]

Gölpınarlı, sözlerini sürdürüyor:

“.. .Seyyit Abdülkâdir Belhî, Hamzaviler gibi bir çok Mevleviler tarafından kutup tanınmıştı… .bir çok Mevleviler bu zâta tes­lim olmuşlar, onu kutup tanımışlar, bu suretle de neşesini benimsemişlerdi.’’[35]

1955 yılında, hazırladığı bir divan şiiri antolojisine yazdığı giriş yazı­sında Abdülbaki Gölpınarlı, Seyyit Abdülkâdir Belhî Efendi üzerine var olan kanaatini pekiştiren esaslı bir tespitini yazıya dökmüştür:

“…[Seyyit Abdülkâdir Belhî Efendi,] son zamanın en mühim ve tek tasavvuf mümessilidir.”[36]

Aynı bağlam içerisinde Gölpınarlı şunları yazmıştı:

“.. .Yedi tasavvufi manzum eseri ve divanı bulunan son zamanın en ünlü sûfisi Seyyit Abdülkâdir Belhî.”[37]

Bu tarihten sonra kaleme aldığı yazılarında, her ne vesile ile olursa olsun, Abdülbaki Gölpınarlı’nın Seyyit Abdülkâdir Belhî Efendi için yaptığı değerlendirme yukarıdaki tespit yönünde olmuş, kanaatinde bir oynama görülmemiştir. Onun sözlerini zikredecek olursak:

“…Melâmî Hamzavî kutbu”; “Son zamanın kudretli sûfilerinden Abdülkâdir-i Belhî.”[38]

Devamla,

“…Hamzavi Melâmî kutbu olduğu halde, Eyüb Nişancası’ndaki Şeyh Murad-i Buharî Dar’ül Mesnevîsi’sinde Nakşi şeyhi su­retinde görünen Seyyit Abdülkâdir Belhî.”[39]

Abdülbaki Gölpınarlı’nın yaptığı bu değerlendirmeler, hiç şüphe yok ki Seyyit Abdülkâdir Belhî Efendi’nin bazı tasavvuf tarihçileri ile melâmet olgusuyla ilgilenenler için kutup olarak bilinmesinde etkili olmuştur. Buna mukabil, ihtimal ki Abdülbaki Gölpınarlı’dan bağımsız düşünenler ve aynı vurguyu yapanlar da vardı. Mesela, halifele­rinden Osman Kemâli Efendiye göre Seyyit Abdülkâdir Belhî,

“…Mazhar-ı ekmel-i Muhammedi, sahib-i fûyuzât-ı Rabbani ve nefha-i Rahmani[dir]….Sahib-i zaman [ve] imam-ı zamane [dir].”[40]

Baha Doğramaa da “Hamzavilerin piri Seyyit Abdülkâdir Belhî Efendi’yi kutup olarak tanımıştır.” Devamla,

“…Son devrin Şarkan ve Garben tanınan en büyük muhakkiki ve melâmet kutbu idi.”[41]

M.Okurkan’ı zikredelim:

‘ “…Hamzavi Melâmî kutbu.”[42]

Nihat Azamat da Seyyit Abdülkâdir Belhî’nin “Hamzavî kutbu olarak tanındı[ğını]” kaydederken,[43] bağımsız düşünenlere bir diğer örnek­tir.

Öte yandan, Murat Bardakçı’nın, Abdülbaki Gölpınarlı’nın ayak izle­rini sürdürdüğü görülüyor: “Son Melâmî kutbu.”[44]

Rahmetli Ahmed Yüksel Özemre’nin tevcihi de aynıdır:

“…İstanbul’un kutbu olarak tanınan, Eyüb Nişancası’ndaki Şeyh Murat Buharî Dergâhı’run şeyhi ve Hazret-i Peygamberin 32. göbekten torunu olan Seyyit Abdülkâdir Belhî.”[45]

Bu tespitlerin içinde ve üzerinde, tasavvuf tarihçisi Nihat Azamat’ın yazdıkları dikkate değer bir öneme haizdir. Azamat, Gölpınarlı’nın, Belhî Efendi’nin Nûr’ül Arabi’ye intisabını sağlayarak, Hamzavî Melâmîlerini kendisine bağlamak olduğu iddiasını tutarlı bulmamaktadır. Zira 1870’ler itibarıyla,

“…Hamzavi Melâmîliğinin kutbiyet makamında Bekir Reşad Efendi bulunduğuna göre, bu rivayet ve ona dayanan görüş doğru değildir”[46]

Şimdi, Abdülbaki Gölpınarlı’nın Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabi’ye bakışını değerlendirelim: Melâmîlik ve Melâmîler’de kaydettiğine göre, “…Kutp ve gavs olarak kabul edilen Seyyit Muhammed / Nûr’un terceme-i hâli, maddi ve manevi hayatı tamamıyla mazbuttur.”[47]

Bu noktadan hareketle Abdülbaki Gölpınarlı, Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabi’nin terceme-i hâlini kaleme alırken, Arabi’nin kendi eseri olan Menba’un Nûr başlıklı Türkçe risalesini esas ittihaz etmiş­tir.[48] Melâmîlik ve Melâmîler’den aktaracak olursak

“…Seyyit Muhammed Nûr, Tikveş’te kendisine kutbiyet makamının verildiğini tebşir ve izhar etmiştir (Cemazilâhır, 27, [1287 (1870)]; Salı; saat 10 alaturka.’’[49]

Daha sonraki zamanlarda Abdülbaki Gölpınarlı, “son Melâmîliğin ku­rucusu olan Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabî[nin]”[50] kutbiyetini ka­bul etmemektedir. Oysa Yusuf Ziya înan’ın bakış açısına göre, Seyyit Nûr’ül Arabî, “veli ve kutup olarak” doğmuştur.[51] İnan devamla,

“…Seyyit, Tikveş’te bulunduğu günlerde…24 Eylül 1870 tari­hinde, kendisine kutbiyet makamı verilmiş ve o gün gavsiyeti tebliğ ve ilân edilmiştir.’’[52]

Şimdi de Muhammed Nûr’ül Arabi’nin kutbiyetini kabul edenlerin görüşlerine yer verelim:

İlk isim, Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabi’nin halifelerinden Haririzâde Kemâleddin Efendi’nin görüşlerini aktaralım:

“…Melâmîyyenin üçüncüsü, müceddiyye-i Nakşibendiyye şubesidir. Bu şube, benim şeyhim ve mürşidim olan Mısırlı, vâkıf-ı sırr-ı sebb’ül mesani es-seyyid’üş şeyh Muhammed Nûr’ül Arabıyül-bedri el-Hüseyniye’ye mensubdur…. Memleketimizde şây’i ve meşhur olan nâmı “Arab Hoca Efendi’dir…. Hanefiy’ül mezheptir.” [53]

Melâmîlik risalesi yazan, tasavvuf tarihçisi Sadık Vicdanı nin bu bağ­lamda yazdıklarını aktaracak olursak,

“…Kendisiyle görüşen erbâb-ı dânişteki kanaat[den],… müşairileyhin [Arabi’nin] ulum-u âliyyede ve…maarif-i Rabbaniyyede rifat-ı menazil ve makamaat sahibi olduğu anlaşılıyor.” [54]

İkinci isim, gene Nûr’ül Arabi’nin halifelerinden Hacı Maksut Efendi oluyor. Nûr’ül Arabi’nin vefatma düşürdüğü tarihten aktaracağımız mısralarda Haa Maksut Efendi şöyle sesleniyordu:

“Kutbul aktâb ol Melâmî pirinin ummanını
Nûr idi, vasf-ı Muhammed kıldı ıtlak şanını’[55]

III. Devre Melâmilerinden Hüseyin Şemsi [Ergüneş] Efendi de Nûr’ül Arabi’ye olan bağlılığını divanındaki dizelere taşımıştır:

“Biz Melâmî mesleğiz, sultanımız Nûr’dur bizim”[56]

Arabi’nin ihvanından Ömer b. Ali’yi zikredelim:

“…Tahkik âlimlerinin sultanı, tedkik ehlinin delili Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabi Hazretleri.’’[57]

Mahmud Sâdeddin Bilginer’in görüşünü de aktaralım:

“…Aslen Mısırlı olduğu için “Arab Hoca Efendi’, bazen de Hazret-i Ali’nin Nokta risalesini şerh ettiği için “Noktacı Hoca’ namıyla ün salmış bu büyük zât, zamanının kutbu addolunmuştur…. Bu zât baklanda, Fatih Türbedârı Amiş Efendi ile Haririzâde Şeyh Kemâleddin Efendi de şahadette bulunmuşlar ve ilmi kudretini tashih etmişlerdir.”[58]

Ş. Koca, Melâmî-Bektaşi Metaforunda îrşâd Paradigması: Mürg-i Dil adlı kitap çalışmasında Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabi’nin Niyazi Mısri Divanı Şerhi ndan mûteaddid alıntılarda bulunmuştur. Onun tevcihi­ne göre,

“…Son dönem Melâmî kutuplarından Muhammed Nûr’ül Arabi Hz.leri”[59]

Ne var ki Abdülbaki Gölpınarlı, 1950’lerle birlikte, Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabi’yi kutup ve tesis ettiği Nûriye Melâmîliğini de bir tarikat olarak kabul etmemeye başladı.[60] “Nakşibendiyye’den bir melâmet yolu kuran, sâliklerine “Melâmîyye-i Nûriyye’ denen bu yolun piri sayılan…Muhammed Nûr’ül Arabi[’yi]”[61] kutup olarak kabullenmedi. Melâmet konusu, Gölpınarlı’nın diğer çalışmalanyla birlikte yol alı­yor, ulaştığı her yeni bilgi ve belgeyi kaydediyordu. Araştırmaları so­nucu bulduğu fakat yayımlanmasma vefatının mâni olduğu bilgilere göre, Muhammed Nûr’ül Arabi ile Abdülkâdir Belhî Efendiler arasın­da ciddi yöntem ve uygulama farkları vardı. Abdülbaki Gölpınarlı’yı dinliyoruz:

“…Bir çok risaleleri bulunan bu zât [Nûr’ül Arabî], melâmet’i neşe, zevk ve hâl olarak değil, telkıyn yoluyla yürütmeyi şiar edinmiş[ti]….Hem risalelerinde, hem ahvâlinde, daima davâ eseri görülen bu zâtın neş esiyle “il buğday, biz saman; il yah­şi, biz yaman’ diyen Seyyit Abdülkâdir-i Belhî nin neşesi ara­sındaki fark apaçık meydandadır.”[62]

Öte yandan, Abdülbaki Gölpınarlı, yetişip görüştüğü son devir Nûriye Melâmîlerinden edindiği intihadan hareketle, söz konusu neşe farkının daha da belirginleştiğini, onlarda melâmet kokusu­nun bulunmadığı kanaatine ulaşmıştı. Şu kadar ki “son Melâmîlere… Melâmî demenin imkânı yoktur.”[63] Abdülbaki Gölpınarlı devamla:

“…Muhammed Nûr’ül Arabi’nin kurduğu Melâmîyye-i Nûriye, yahut Üçüncü Devre Melâmîliği, Bayrami Melâmîleri (Hamzavîler) tarafından kabul edilmemiş ve bunlar, “Mütelâmiyye’, yâni Melâmîleşenler diye adlandırılmıştır.”[64]

Abdülbaki Gölpınarlı, yaptığı bu tespitinde pek de haksız sayılmaz. Ahmed Amiş Efendi’nin, “Biz, o sözü [Melâmî] yasakladık.” derken, bu işaretinin ardında, Melâmî geçinenlerin usulsüz davranışları vardı ve Amiş Efendi, bundan müştekiydi.[65] Abdülbaki Gölpınarlı, Ahmed Amiş Efendi’nin bu hâlini, “gulet-i Melâmîyyenin hâlatından müezzi olan Türbedar Efendi” şeklinde dile getirmişti.[66] Zira, III. Devre Melâmîliğine mensup bazı kişilerin ölçüyü kaçırdıkları da bir gerçek­ti.[67] Bir örnek olarak, Abdülbaki Gölpınarlı’nın Abdülbaki [Baykara] Efendi’den dinlediği şu hadiseyi aktaralım:

“…İstanbul, Yenikapı Mevlevihanesi’nin son şeyhi Abdülbaki Dede (1934 [1935]) anlatmıştı, Vakfa dair bir iş için Balıkesir’e gitmiş. Kendisine, Üçüncü Devre Melâmîleri’nden birisi musallat olmuş. Efendi, hangi aksi işten bahsetse: “Erenler, ya­pan, yaptıran Hak’ dermiş; aksi bir adamı yerse, yaptığını kınasa: “Erenler, hepsi Hak’tan, gören, gördüren Hak’ dermiş. Abdülbaki Efendi dedi ki: “Bir gün canıma tak dedi, daya­namadım; açtım ağzımı, yumdum gözümü. Adam, kime ne söylüyorsun, ne diyorsun diyeceği sırada yapıştırdım: söven, sövdüren Hak!’ “[68]

Yukanda zikredilen yazılı bilgiler, şifahi ve yazdı kaynaklardan devşirilmiş olup, çoğu sahibinin sesini yankılayan bu tespitlerde inanan yaptırım gücü kendini hissettirmektedir. 1930’lardan günümüze, havada çarpışan veya bir damarda uyum sağlayan bu iddiaların, kim beyan ederse etsin, derin bir metafizik alandan sızan aktarmalar ol­duğuna şüphe yoktur. Neden gerçeğe açılan yolda, imanın yaptırım gücü kafaları karıştırıyor ve hakikat gölgeleniyor? Görünen odur ki menkıbevî bilgilere mezhep ve tarikat dogmatizminin karışması mitosu hareketlendiriyor, bu hâliyle mitosun yaptırım gücü gerçeği karar­tıyor ve bir çıkmaza giriliyor. Sübjektif alanda, imanın rehberliğinde yol alınırken, şu veya bu istikamete kırılmış dünyevi bir zaruret olan ekonomi-politikten gelen müdahale ve zorlamalar yanında, mezhep ve tarikat taassubu, gün ışığına çekilmesi gereken gerçeğin üstünü örtmektedir. Abdülbaki Gölpınarlı’nın da verdiği eserleriyle bunun dışında kaldığı söylenemez. Şu kadar ki “Şeyh Murat Dergâhı şeyhi Seyyit Abdülkâdir Belhî… îmamiyye’dendir…. Seyyit Abdülkâdir’in oğlu Seyyit Ahmed Muhtar da aynı inanca sahiptir.” derken,[69] kendi yorumlamalarını kuvvetlendiren, sığınılacak bir liman buluyor. Buna mukabil, Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabi’nin Hanefiliğine hiç itibar etmiyor, ayrıca şeceresi sahte olduğu için seyyidliğini de şaibeli bulu­yor.[70] Oysaki, her iki seyyid, sıkı birer Nakşibendidir. Gölpınarlı’nın sözleriyle: “Hamzavî Melâmî kutbu olduğu halde, Nakşi şeyhi suretin­de görünen Seyyit Abdülkâdir Belhî.”[71] Bu durumda, Seyyit’in yanlış bir görüntü verdiğine hükmedilebilir mi? Bu defa, gene Gölpınarlı’nın tesbitiyle Nakşibendiliği aktaralım: “Tüm olarak söylersek, Nakşiben­dilik, tam Sünni bir tarikattır.”[72] Kaldı ki aşağıda göstereceğimiz gibi, her iki zâta yakın bir isim olan Ahmed Amiş Efendi’nin beyanları, ger­çeği karartan mitosun gücünü kıracak iknâı deliller olacaktır. Netice itibarıyla, başta Gölpınarlı tarafından ileri sürülen iddiaların aydınlı­ğında, iki seyyid arasındaki kutbiyet davasının nisbî mutlaklığı olan sağlam bir zemine çekilmesi gerekmektedir.

Geçen yıllar içerisinde, Abdülbaki Gölpınarlı’nın görmediği, görse dahi üzerinde durmadığı veya bildiği hâlde bir vakitler hiç itirazda bulun­madığı, fakat daha sonra bile bile göz ardı ettiği bilgiler, bölük pörçük, yazılı sözlü, gün ışığına kavuşmaya başladı. Bunların başında, Ahmed Amiş Efendi’nin muhtelif ihvan tarafından toplanan sözleri gelmek­tedir. Her iki seyyidi yakinen bilen, onlarla görüşen Amiş Efendi’nin yukarıda zikrettiğimiz sözlerindeki tespit ve değerlendirmelerin ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek bile yoktur. Hemen ifa­de edelim ki Amiş Efendi kaynaklı bilgilerin değeri, irrasyonel inanç alanında kalarak, Muhammed Nûr’ül Arabî ve Abdülkâdir Belhî nin kutbiyeti hakkında muhtelif yazarlarca ileri sürülen mitos ağırlıklı bilgilerden daha doğrudur. Sözü burada Gölpınarlı’nın Muallim Cev­det [İnançalp] Bey’le aralarında geçen bir sohbete bırakıyorum:

“…Muallim Cevdet merhumu 1924/1925 ders yılı içinde ta­nıdım. O yıl İstanbul Muallim Mektebinin son sınıfına gir­miştim. Cevdet bize İçtimaiyat okutuyordu…. O sıralarda, ‘ Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi’nin Dr. Dozy’e reddiye olmak üzere yazdığı Tarih-i İslâm’ını okuyordum. Miraç bah­si fikrimi karıştırmıştı. Ben de herkes gibi Muallim Cevdet’e müracaatı kurdum…. Ziyaretimin sebebini açtım. Ahmed Hilmi’nin Miracı tasavvufi bir şekilde izah ettiğini ve bu izahı kavradığım halde hazmedemediğimi anlattım. Sonra, diyebi­lirim ki aynen şu sözleri söyledi:

“Eğer, zamanın muhtelif tecellilerine, bilgimizin zaman zaman tenevvüne, ihatanızın şümulüne, maddi hayatın tekâmülüne, hülasa her şeye rağmen imanınızı muhafaza etmek isterseniz, bu izahı kabul etmek mecburiyetindesiniz. Birer istiareden başka bir şey olmayan dinî menkıbeler, oldu­ğu gibi kabul edilecek olursa, az bir bilgi karşısında ya şairane bir hayal, yahut da inkâr edilebilir bir hikâye haline girer.’ Ve sonra, Şehbenderzâde’nin izahından daha mükemmel bir tarzda Miracın tasavvufi manasını anlattı….Odadan meşbu bir halde çıktım….Muallim Cevdet’in çok haklı olduğunu tas­dik ettim.”[73]

Bu alıntıda önemli olan Muallim Cevdet’in de, pek haklı olarak işaret ettiği gibi, menkıbelerin az bir bilgi karşısında dahi mitosun emrine girmesidir. Gölpınarlı’nın da Muallim Cevdet Bey e tevcihi bu yönde­dir. Zira,

“.. [Muallim Cevdet Bey,] tasavvufa dini nasları ve bilhassa / menkıbeleri te’vil ve onları İlmî hakikatlerle telif için müra­caat ederdi. Onun tasavvufu, irfanı ve İlmî bir tasavvuftu.”[74]

Şimdi, bu karmaşık yumağı, Ahmed Amiş Efendi merkezli olarak çöz­meye çalışalım. 1887 veya 1888 senesi başlarında, Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabî İstanbul’a gelir, Seyyit Abdülkâdir Belhî ile görüşür, fakat Türbedâr Efendi’nin ziyaretinde bulunmaz. Sözü burada, Os­man Nuri Ergin’in yazdıklanna bırakalım:

“…Seyyit Mehmed Nûr’ül Arab, ölümünden altı ay önce İstanbul’a geldiği zaman, Türbedâr Ahmed Amiş Efendi, ken­disini onun ziyaret edeceğini ummuş, hatta kalben istemiş, fakat Nûr’ül Arab, ziyaret etmeden gitmiştir.

Ahmed Amiş Efendi, bu vakadan, Nûr’ül Arab’ın manevi mertebe iti­bariyle kendisinden yüksek olduğunu, binaenaleyh kendisinin gidip onu ziyaret etmesi lazım geleceğini anlayarak, günün birinde kalkıp onun bulunduğu Isturumca kasabasına gitmek istemiştir. Türbedeki arkadaşına, bir hafta, on gün kadar hava tebdiline gideceğini söylemiş, o gün [Selânik’e] revan olmuştur…. Rivayete göre, daha vapurda bulu­nurken, Nûr’ül Arab, keşfen Türbedâr’ın geleceğini bildiğinden, her zaman bindiği hayvanını müritlerinden birisiyle Selânik’e göndermiş ve “Falan gün, falan saatte, şu şekilde, şu şemalde vapurdan bir adam çıkacak. Onu al….Buraya getir’ demiştir. Bu suretle Türbedâr [Efen­di], Isturumca kasabasına gidip Seyyit Mehmed Nûr’ül Arab’a mülâki ve bir hafta kadar misafir olmuştur. Aralarında samimi muhabbetler ve konuşmalar olmuş ve bu arada….Nûr’ül Arab: “Altı ay sonra ben de sana misafir geleceğim.’ buyurmuştur. Bu sözün manasını yanındaki­ler anlayamamış, nasıl, niçin? diye bir çok sualler sormuşlardır. Fakat Türbedâr, derhal anlamış ve [İstanbul’a] memnun dönmüştür.

Seyyit Muhammed Nûr’ül Arab’ın bu sözünden kastettiği mana: Altı ay sonra vefatlarını ihbar ve ondan sonra da bu muazzam sırr-ı ruhi­nin, idrak-i maâlide kutbiyetin kendisine intikal edeceğini tebşirden ibarettir.”[75]

Evrenoszâde Sami Bey’in Ahmed Amiş Efendi’nin “Hayatına ve Sûfiyane Mesleğine Dair” yazdığı risaleden aşağıya aktaracaklarımız, Osman Nuri Ergin’in Balıkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun kitabından alınmıştır:

“…[Kendisini ziyaretlerinde Ahmed Amiş Efendiye] Rumeli ve Arnavutluk’ta münteşir tarikat-ı Melâmîyye’nin müceddidi Hoca Esseyyid Mehmed Nûr’ül-Arab-ül-Melâmî- ül-mahallavi Hazretleri de teberrüken bir icazetname vermişlerdir.”[76]

Nûr’ül Arabi’yi Ahmed Amiş Efendi’den dinleyelim:

“..Arab Hoca dediğiniz Seyyit Mehmed Nûr’ül Arab ise, çok büyük bir zâttır. Ben onunla görüştüm. O, benim sohbet şeyhimdir.”[77]

Süheyl Unver’le yaptığım sohbetlerde kaydetmiştim. Seyyit Muham­med Nûr’ül Arabi üzerine Ahmed Amiş Efendi buyuruyor ki

“…Bütün hocalarımdan elif okudum. Arab Hocadan [Muhammed Nûr’ül Arabi’den] bütün okudum.”

Bir diğer sözünü daha nakledelim:

“…Ben, çok ricale mülâki oldum. Onlardan her biri, Arab Hoca yarımda birer tıfl-ı ebcedhan gibiydiler.”[78]

Osman Nuri Ergin’in kaydettiğine göre:

“…Abdülbaki Gölpınarlı der ki; “Ahmed Amiş Efendi, 1304 [1888]’te Rumeli’ye gidip Seyyit Mehmed Nûr’a mülâki ol­muş ve bir hafta mümaileyhin nezdinde kalıp, hilâfet alarak İstanbul’a dönmüştür. Melâmîlerin ekseriyeti Seyyit’den son­ra verâset-i Muhammediye’nin Hacı Ahmed [Amiş] Efendiye intikâl ettiğine kâil iken, gullat-ı Melâmîyenin halatından müezzi olan Türbedar [Efendi], melâmeti izhar etmezdi.

Hattâ, def’atla müridaruna: “Biz o adı – Melâmîliği – yasak et­tik, bir daha söylemeyin’ demiştir.”[79]

Gene Osman Nuri Ergin’in yazdığına göre, Abdülbaki Gölpınarlı, Ah­med Amiş Efendi’den “devrin gavsi” olarak bahsetmektedir.[80] Ancak zaman akarken, Gölpınarlı, Nûr’ül Arabî-Amiş Efendi bağlantısının üzerinde hiç durmayacak, Amiş Efendiyi de yazılarında sadece evliyaullahtan biri olarak ele alacak, ileri bir derecelendirmeye gitmeyecektir.

Kayda geçmiş bilgilerin aydırdığında, Ahmed Amiş Efendi’nin kendi­sinin kutup olduğuna dair herhangi bir beyanı bulunmamaktadır.[81] Ancak bu mübareğin öyle sözleri var ki inananlar için cidden düşün­dürücüdür. Tıpkı şu sözünde olduğu gibi,

“…Tunuslu Hasan Efendi rivayetiyle.

[Amiş Efendi:) “Nasreddin Şah, imanını kurtararak gitmiştir. Çünkü Şemseddin [Paşa]’yı severdi. Bizi sevenleri sevenler imanını kurtarmadan ahrete gitmezler’ buyurdular. O zaman Tunuslu Hasan Efendi: “Efendim! Ya seni seven’ deyince. Hasan Efendi’nin yüzlerine beray-ı iltifat vurarak: “Sus, oraya laf yok’ buyururlar.”[82]

Ahmed Amiş Efendi’nin tasavvufi konumunu masaya yatırdığımızda ortaya çıkan tablonun çözümlemesine geçebiliriz. Önce, Amiş Efendi bağlılarından Evrenoszâde Sami Bey’in değerlendirmesine bakılacak olursa, Amiş Efendi, “hazret-i sahib-i zaman [idi].”[83] Sami Bey, Amiş Efendi’nin vefatına düşürdüğü tarihten, ki mezar taşına hak edilmiş­tir, aldığımız şu mısrada şöyle diyordu:

“Matla-ı feyz-i velâyettir o kutb’ül vâsiliyn”[84]

Gene Evranoszâde Sami Bey, bu defa, Mecdi Efendi’nin vefatı üzerine yazdığı mersiyede Ahmed Amiş Efendi’yi şu şekilde tavsif ediyordu:

“Akıbet himmet edince, hazret-i sahip zaman’’[85]

Osman Nuri Erginin görüşlerine yer vermeye devam edelim:

“…Devrinin bu yolda [tasavvufi akımlarda] en büyük adamı bulunan Ahmed Amiş Efendi,…mutasavvıflar arasında tasar­rufa kadir velilerden biridir.”[86]

Yusuf Ziya înan’a göre,

“…Seyyit Muhammed Nûr’u pîr kabul eden…Fatih Türbedan ve zamanın kutbu sayılan Amiş Efendi Hazretleri.”[87]

1977 yılında Abdülbaki Gölpınarlı’nın kaydettiğine göre Amiş Efen­di,

“…Son devirlerin melâmet mümessillerinden Fatih Türbedan Ahmed Amiş;…. Şa’banî şeyhlerinden… Ahmed Amiş;… Fatih Türbedarı Ahmed Amiş.”[88]

Ortaya çıkan tablonun icmali yapılacak olursa 1880’den 1920’ye, tasavvuf vadisinde ve tarikat temsilcileri arasında üç isim ön plana çıkmaktadır: Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabî, Seyyit Abdülkâdir-i Belhî ve Ahmed Amiş Efendi. Bu üç veli arasında, veli veliyi tasdik eder fehvasına denk düşecek şekilde, bir rabıta bulunmaktadır. Seyyit Abdülkâdir Belhî-Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabî münasebetini en ayrıntılı bir şekilde Baha Doğramacı ele almıştır. Doğramacı’yı zikre­delim:

“…1288 [1871] senesinde [Nûr’ül Arabî], dördüncü defa / İstanbul’a geldiğinde. Şah Murat Dergâhına giderek Seyyit Abdülkâdir Belhî Hazretleri’ni ziyaret etmiş ve İstanbul’da kaldığı müddetçe bu ziyaretler tekerrür etmiş, hatta bazı ge­celer Dergâh’ta misafir olarak kalmıştır.

Hamzaviler’in pîri olan Belhî Efendi ile olan bu görüşmeden çok memnun kalan Seyyit Nûr, baş halifesi ve damadı olan Abdürrahhim Fedaiye bu hususta yapmış olduğu telkinat neticesinde, bu zâtın halifelerinden… Hacı Abdullah Efendi, oğlu Süreyya Bey ile birlikte İstanbul’a gelerek Şah Murat Dergâhında Abdülkâdir-i Belhî Efendi’nin misafiri olarak kalmıştır…. 1919 senesinde, yine oğlu ile birlikte gelerek bu Dergâh’ta iki sene kalmış ve misafereti sırasında, Abdülkâdir-i Belhî Efendinin müsadesiyle [Osman] Kemâli Efendi, Seyyit Muhammed Nûr’un temsil ettiği Rumeli Melâmîliği ile Sey­yit Abdülkâdir-i Belhî Efendi’nin temsil ettiği Bayramî ve Hamzavî Melâmîliğini nefsinde cem ederek melâmette teferrûd etmiş [tir].”[89]

Görüldüğü gibi, orta yerde, Abdülbaki Gölpınarlı’nın işaretlemiş olduğu gibi bir çatışma yoktur. Arab Hoca ile Ahmed Amiş Efendi arasındaki iletişime yukarıda yer verilmişti.[90] Ahmed Amiş Efendi ile Seyyit Abdülkâdir Belhî Efendi arasındaki rabıtaya gelince Belhî Efendi’nin kendisine intisab için gelen Ahmed Tahir, Hüseyin Avni ve Yusuf Bahri Efendileri, Ahmed Amiş Efendiye gönderirken “O, sizi kabul eder.” demesi, bir keramettir. Amiş Efendi’nin, Belhî Efendi’nin yönlendirdiği bu üçlüyü, daha ziyaret maksatlarını açıklamadan, “Al­dım, kabul ettim.” demesi de bir keramettir. Tek başına bu olay bile, aralarında var olan, söz konusu rabıta ve tasdike işaret olsa gerek­tir.[91] Süheyl Ünver’in sohbetinde kaydetmiştim:

“…Seyyit Abdülkâdir Belhî Efendi, Fatih Türbesine Ahmed Amiş Efendi’yi ziyarete gelir. Amiş Efendi eliyle Seyyit’in omzundaki tozu silker ve sorar: “İsmin nedir? “Abdülkâdir. Amiş Efendi de buyururlar ki “Abe! Ben de Abdullahım.”

Cumhuriyet öncesi, son devir Osmanlı tasavvuf tarihçisi Sadık Vicdanî’nin sözleriyle Ahmed Amiş Efendi,

“…Sinn-i âhirenin -ehl-i tarikat tabirince- en “hâl” sahib-i Melâmîsi olarak Fatih Türbedân merhum Amiş Efendi ta­nınırdı.. ..[Bursalı (?)] Tahir Bey Üstadımız,…Amiş Efendi’nin Üsküb’e [Isturumca’ya] giderek Seyyit-i müşairinileyhden Nakşibendiyye icazesi almış olduğunu hikâye eylemiştir.”[92]

Bu bağlam içerisinde kalarak, Abdülbaki Gölpınarlı’nın yazdıklarına ve sohbetlerinde sergilediği bazı sert tavrına bakınca, Hoca’nın bir dengeyi kurmak, bu mübareklerin aralarında var olan ilişkiyi, mez­hep ve tarikat anlayışında tek yönlü bağlılığa tâbi olmadan, belge ve bilgilerin ışığında tartarak ve terazileyerek gün ışığına kavuşturmak yerine, karmaşaya geçtiği görülüyor. Karmaşayı, ima yollu olsa da, Nûr’ül Arab ile Amiş Efendi arasında da kurmaya yöneliyor. Nûr’ül Arabi’nin Amiş Efendiye verdiği ve Amiş Efendi’nin de teberrüken kabul ettiği icazette, Seyyit’in mührü “Bismillah’ın “ba’sının üzerine basmasını, sorguluyor. Abdülbaki Gölpınarlı “yı zikrediyoruz.

“…Maraşlı Ahmed Tahir Efendi Hazretleri derdi ki: “Ahmed Amiş [Efendi], Üsküb’e [Istrumca’ya]- Nûr’ül Arab’dan icazet almıştır. Bu icazet meselesini anlatırken Nûr’ül Arab için şöy­le derdi: Bre, icazeti verirken mührünü Besmelenin “ba’sının tam üstüne bastı.”’[93]

Abdülbaki Hoca neyin peşindeydi? Görünen odur ki Gölpınarlı’nın sıkı sıkıya bağlı olduğu mezhep ve melâmet anlayışı ve melâmette Belhî Efendiye olan tartışılmaz bağlılığı ile bu tahrif ve kaymalara göz yummaktadır. Kendisini ziyaretlerimde, arada bir de olsa, bana Amiş Efendi’nin sözlerini yazdırırdı. Bu sözlerden birini şu şekilde yazdırmıştı. Amiş Efendi buyuruyor ki “Ebu Talip Aleyhisselamdır.” Rahmetli Süheyl Ünver Hocamız da Amiş Efendi’nin bu sözünü şöy­le yazdırmıştı: “Ebu Talip Radiyallahü anh’dır.” İki cümle arasındaki fark ‘‘aleyhisselâm’ mı, yoksa “radiyallahü anh’mı, idi? Süheyl Beye sordum: Onun cevabı şöyle oldu: “Doğrusu, radiyallahü anh’dir.”[94] îki seyyid arasındaki kutbiyyet meselesiyle alakalı bu bahsi kapatma­dan önce, Abdülkâdir Belhî Efendi’nin torunu rahmetli Ali Erkıhç’ın tanıklığına yer vermemiz gerekmektedir. Murat Bardakçının bir yazısında yer alan Ali Erkılıç’ın anlattıklarını aktaralım:

“…Babamın [Seyyit Ahmed Muhtar Efendi’nin] vefatına [1933e değin] üç sene bize devam etti. Zaten, bu üç senenin bir senesi babamı tanımaya çalışmakla geçti. “Malumatı var mı? İstifade edilecek zât mı? Ona gitmeye devam edeyim mi, etmeyeyim mi?’ sorularına cevap bulmaya çalıştı. Bu sırada kitabı çıktı. Dedeme ve babama, ancak son iki senede [1931- 1933] bağlandı.”[95]

Abdülbaki Gölpınarlı’nin iki seyyidle ilgili spekülatif yorumları saha­sında tek değildir. Niyazi Mısri’nin tasavvuf tarihindeki yerinin belirlenmesinde de aynı vasıtaları kullandığı görülüyor. Abdülbaki Hoca, kaynak göstermeden, Seyyit Abdülkâdir Belhî den aktardığı bir müla­hazaya olan bağlılığından hareketle Niyazi Mısri hakkında kesin ve kaba bir hükme ulaşıyor. Gölpınarlı’yı zikrediyorum.

“…Abdülkâdir-i Belhî (1341 H./1923), “Niyazi’nin boğulduğu denize girdim; topuğumu aşmadı’ buyurmuş. Niyazi Mısri, Mehdilik iddia etmiş, İsa olduğunu söylemiş, peygamberlik davasına kalkışmış, aklî muvazeneden yoksunluğu, kendisini ölümden kurtarmıştır.”[96]

Gölpınarlı, Niyazi Mısrî üzerine yaptığı araştırmalara 1930’lardan sonra başlamış, o tarihe gelinceye değin bu mutasavvıf hakkında müspet bir kanaat beslemişti. 1933 yılında, Niyazi Mısri için şunları yazmıştı:

“…Mısırlı Niyazi…çok büyük ve çok âlim, aynı zamanda Divan edebiyatında da usta bir şair.’’[97]

1936’da yayımladığı kitabı Yunus Emre’de, Niyazi Mısri hakkındaki düşüncelerinin biraz daha açıldığa kavuştuğu görülüyor:

“…Niyaz-ı Mısri, son tetkikatımıza nazaran, Hamzavilerdendir. Buna ait ileride bir makale ile bilgimizi anlatacağız.”[98]

Araştırmaları, zaman içerisinde derinleştikçe Gölpınarlı’nın da Mısri Efendiye olan bakışı değişiyordu. 1962 yılında, Islâm Ansiklopedisine yazdığı Niyazi maddesinde, inançlarının karışık ve kendisinin Meh­di olduğunu, hatta peygamberliğini iddiaya kadar işi azıttığını, ruhi sorunlarından hareketle “önceleri taraftar olduğu Hamzavîlerin (Bayramî Melâmîleri) amansız düşmanı” olduğunu söylemiştir. Gölpınarlı’ya göre, bu düşmanlık kutbiyet davasından kaynaklan­maktadır.[99] Öte yandan, tasavvuf tarihinde Niyazi Mısri’ye bağlılık, Gölpınarlı’nın sözleriyle “Zamanını aşmış ve yakın vakitlere kadar de­vam etmiştir.”[100] Bu cümleden olarak, Baha Doğramacıya kulak ve­rilecek olursa bunlar Hamzavîler değil, “Hz. Ali ve Âl-i Beyte düşman olan Haricilerin bir kolu olan Hamziyelerdir…. Zaten, Mısri eserlerinde Hamzavî değil, “Hamziyye’ kelimesini kullanmıştır.”[101] Baha Doğramacıyı zikretmeye devam ediyoruz:

“…Abdülbaki Gölpınarlı, Niyazi’nin Hamzaviler aleyhinde bulunduğunu yazmış ve birkaç da misal göstermek suretiyle Hamzavilerle Niyazi’nin arasının açık olduğunu ispata çalış­mıştır. Gölpınarlı’nın bu mütalaası doğru değildir.”[102]

İleri sürdüğü somut delillerle Baha Doğramacının şu neticeye ulaştı­ğı görülüyor:

“…Niyazi’nin arasının Hamzavilerle açık olmayıp, aksine iyi / olduğunu…Abdülbaki Gölpınarlı’nın görüş ve iddialarının [da] doğru olmadığını göstermektedir.”[103]

Bu çizgide bir diğer mühim duruş da Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabi’den, onun Niyazi Mısrî ile alakalı görüşlerindedir. Yusuf Ziya İnan’m kaydettiğine göre,

“…Seyyit Muhammed Nür, çok değer verdiği Niyazi’nin Divanını 1875-1879 yılları arasında şerh ederek öğrencile­rine okumalarını tavsiye etmiştir.” [104]

Mustafa Tatçı’ya göre, “Muhammed Nûr, Mısrî şarihi ûnvanıyla nâm kazanmıştır.”[105] Öte yandan, Abdülkâdir Belhî nin halifelerinden Osman Kemali Efendi de Niyazi Mısrî’nin bir gazelini tahmis etmiş­tir.[106] Gölpınarlı’nın kaynak vermeden aktardığı Belhî”nin Niyazi ile ilgili görüşünün Hoca’yı etkilemiş olduğu görünüyor. Ahmed Amiş Efendi’nin Mısrî ile ilgili tevcihini Osman Nuri Ergin’den aktaralım:

“…Ahmed Amiş Efendi buyururlarmış ki; Tasavvuf kitabı okumayın. Onlar sizi idlâl eder. Yalnız Niyazi Divanı okuyun.

Zira o, sülûku bitirdikten sonra söylemiş ve yazmıştır.”[107]

Sözü burada Yaşar Nuri Öztürk’e bırakalım:

“…Rahmetli Gölpınarlı, [Amiş Efendi’nin] bu söz[ünü] nak­lederken, Niyazi Mısrî yerine Mevlana’yı koymuş ve bu fark için hiçbir kaynak göstermemiştir (bk. Gölpınarlı, 100 Soruda Tasavvuf, s. 95).” [108]

Gölpınarlı’nın Amiş Efendinin Niyazi Mısrî ile alakalı sözünü nasıl aktardığına bakalım:

“…Fatih Türbedârı Ahmed Amiş, kendisine intisap edenlere: “Bundan böyle tasavvuf kitaplarını okumak yasak. Kur’an okuyun, Hadis okuyun, Mesnevi okuyun; başka kitaplarla uğraşmayın; tasavvuf kitapları yazanların çoğu yoldayken yazdılar; neşe ve mertebe bakımından birbirini tutmaz sözler olur, şaşırtır sizi; ama Mevlana gitti, dönüp geldi, Mesnevi’sini sonra yazdı.”[109]

V. Anıların Tanıklığında Bir Gölpınarlı Değerlendirmesi

Abdülbaki Gölpınarlı’nın üzerinde çalıştığı ve uzmanlaştığı bilgi dünya­sı, tamamıyla sübjektif-irrasyonel-metafizik bilgi kümesine aitti. İslam dini, hususiyle mezhep ve tarikatlar, onun ilgi alanı içerisindeydiler. Şarkiyat sahasının bu yorulmaz araştırıcısı, uluslararası üne sahip bir usta idi. Dolayısıyla tarihe açılmış, belli bir zemin ve zamanda uzman­laşmış, bilhassa, mezhepler konusunda derinliğine yaptığı araştırma­larda, ekonomi-politiğin [siyaset] yaptırım gücü üzerinde durmasına rağmen, tasavvuf araştırmalarında [velâyet], ekonominin yaptırım gücünün kendini pek hissettirmediği görülmektedir. Kendisi, ehl-i Şia akidesine, hususiyle Caferi mezhebine mensuptu. Tarikat bağlan­tısına gelince: Küçük yaşta, yıl 1909, Bahariye Mevlevihanesi’nde ba­şını Veled Çelebi [İzbudak] tekbirlemiş, postnişin Hüseyin Fahreddin Dededen de sema çıkartmışta. Onun sözleriyle,

“…Ben, babadan Mevlevi idim. Bahariye şeyhi, arif-i âgah, şair, neyzen, bestekâr Hüseyin Fahreddin Dede’ye müntesiptik.”[110]

Abdülbaki Hoca’nın, Mevlevîlikten inhiraf edip Bektaşîliğe meylet­mesinde, herhalde, Bahariye Mevlevihanesi’nde Hüseyin Fahreddin Dede’nin 1911 yılında vefatı ertesinde yaşanan boşluğun bir payı olsa gerektir. Tekkeler kapanmadan bir müddet önce, Bektaşî Dergâhına postu seren Abdülbaki Gölpınarlı, orada da aradığı nasibi bulamamış­tı. Bektaşîlik defterini dürdükten bir müddet sonra, İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesine girdi. Burada, ders gördüğü hocalarından bilhassa, Fuad Köprülü, Ömer Ferid Kâm ve Babanzâde Ahmed Naim Bey’den çok etkilendi. [111] Feyiz aldığı hocalarına, sohbetlerindebulundu­ğu kutsal gönüllü mutasavvıflara karşı hatırası canlı idi ve onlara karşı şaşmayan bir sadakati vardı. Müderris Ömer Ferid ve Müderris Ahmed Naim Beylere olan bağlılığı, o tarihlerde Mısır’da küskün bir sürgün ha­yatı yaşayan Mehmed Akif [Ersoy] Bey ile ruhi bir yakınlık kurmasına sebep olmuştur. Şu kadar ki Akif Bey’in vefatında, ona tarih düşüre­cek kadar kendisini “İstiklâl Marşı şairine yalan hissetmesinde bu iki Akif dostuyla yaptığı can sohbetlerin elbette payı vardır. Gölpınarlı’nın Mehmed Akif Bey’e dair yazdıklarından aktaracak olursak

“…Merhum île hususiyetim yoktur. Ancak hastalığında birkaç kere görüşebildim. Şişlide Sağlık Yurduna, merhumu iyâdete gittiğim gün garib bir hâlet-i ruhiye içindeydim. Hastane ci­varını, İstiklâl Marşı şairini ihdas eden Akif’i görmek için ge­len ve nevbet bekleyen bir kalabalığın doldurduğunu görmek istiyor[dum]….Heyhat! Sessizlik içinde hastaneye girdim. Evvelce bir kere gördüğüm o müheykel vücudun bîtabisine bakarak eridim ve hastanenin… başhekiminden Akif’in ölüme mahkum olduğunu öğrenerek tek ü tenha çıktım…. Vefatından sonra gösterilen alakayı… öğrenince bu hâle hayret ettim.

…Merhumun vefatı üzerine karaladığım tarihi de kaydedeyim:

Gitti ol âşık-ı kudsi kerim
Kenz-i esrar-ı Hûda’ya vâkıf
Müstakil şair-i İstiklâl’in
Nağmesi sanki sadây-i hatif
İki er geldi, dedi: Baki hayf
“İ’tikâfetti fenadan Âkif’.112

Fakülteden mezuniyet tezi olarak, Fuad Köprülü, kendisine Osmanlı sosyal tarihi içerisinde tarikatları, hususiyle Melâmîliği incelemesini teklif etmişti. Köprülü’nün işaretleri doğrultusunda, kütüphane-arşiv araştırmalarını sürdürürken, son devir Melâmî ricaliyle karşılaştı. Bu düzlemde görüştüğü Melâmî canları ile yaptığı sohbetler Abdülba­ki Gölpınarlı’ya metafiziğin rasyonalizasyonuna kapı açtı ve tasarrufa kâdir bir mürşit arayışma geçti. 1925’ler itibarıyla, Abdülaziz Mecdi Efendi’nin Bayezit, Soğanağa’daki evinde yaptığı tasavvuf sohbetlerine katıldı. Bu irfan sofrasında, Muallim Cevdet Bey, Dr. Ahmed Süheyl Ünver ve Sahhaf Raif Yelkenci ile buluştu, onlarla hem-bezm oldu. Osman Nuri Ergin’in kaydettiğine göre Abdülbaki Gölpınarlı, “Abdülaziz Mecdi Efendi’nin tasavvufi dünyası üzerine “selâhiyetle söz söyleyecek ve mütalaa beyan edecek bir şahsiyet[tir].”[113] Ancak görülen odur ki Mecdi Efendiye intisabını uman Gölpınarlı, on­dan beklediği kabulü bulamamıştır.[114] Balıkesirli Abdülaziz Mec­di Efendiden sonra, Maraşlı Ahmed Tahir Efendiye yöneldi. Nihat Azamat’ı zikredecek olursak:

“…Abdülbaki Gölpınarlı”nın birkaç defa ona [Maraşlı Ahmed Tahir Efendiye] intisap etmeyi istediği, ancak onun bunu ka­bul etmediği bilinmektedir.”[115]

Zemini kaygan ve zâta mahsus metafizik bir dünyada, Abdülbaki Gölpınarlı’nın düşe kalka, bir insan-ı kâmile mülaki olduğu görü­lüyor. Bu kâmil insan, Seyyit Abdülkâdir Belhî’nin oğlu ve halifele­rinden, “Hamzavilerce mukteda tanınmış.”[116] Seyyit Ahmed Muhtar Efendi idi.[117] Tasavvuf ikliminde, serüven limanlarım önce ailesiyle, sonra şahsi girişimiyle, daha sonra bilgi ve mürşit arayışıyla dolaşan Abdülbaki Bey, imanı müsellem bir insandı. Şu kadar ki inananlar için bir mecburiyet olan insan-Allah ilişkisini bu kavuşma ile bir huzur iklimine çevirdiğini söyleyebiliriz.

Gerçek “er’lere yürekten bağlıydı. Kalbinde beslediği hürmetin kapsama alanını sahibi olduğu vefa duygusu ile genişletmiş, ken­disinden “Feyz aldığı kişilerin soyundan gelenlere de aynı hislerle bağlanmış [tı].” [118] Bu cümleden olarak, Hz. Mevlana torunlarına, hususiyle rahmetli Celâleddin Çelebi ve ailesine, Seyyit Ahmed Muhtar Efendi’nin oğlu rahmetli Ali Erkılıç ve ailesine gösterdiği sevgi ve hürmetin yakından şahidi oldum. Bu vesile ile, beni sahip­lenmesini, bana “Sen bize dede yadigârısın.” demesini, “dede dostu”, “Dede hukukunu gözetir.” diye kadirbilir hislerini gazete sütunları­na taşımasını,[119] onun sahibi olduğu vefa duygusu ile açıklayabili­yorum. Elbette, bu vefa duygusunda dedem Yusuf Bahri Efendi ile gerçekleşen sohbetlerden feyiz almasırun payı olsa gerektir. Fakat, rahmetli Fethi Gemuhluoğlu’ndan dinlediğim bir hadise var ki vefa duygusu aileme karşı gösterdiği saygı ve sevginin katmerleşmesine katkıda bulunduğunu zannediyorum. Fethi Gemuhluoğlu’ndan ak­tarıyorum:

“…1940’ların ortalarında, Abdülbaki Gölpınarlı kominizm şaibesiyle tutuklanır. Hukuka mensup iki pirdaş, Ahmed Tahir Memiş ile Yusuf Bahri Nefesli, davayı gören hakimlere başvurarak, “Bâki Bey suçsuzdur. Biz ona kefiliz’ diyerek da­vanın seyrine müdahalede bulundular.”

Başına gelenlerden sonra, solculuk anlayışında ciddi bir kopma mey­dana gelecek, kendisini bu zor günlerinde cidden sahiplenen gerçek dostlarının kimler olduğunu görecektir. Zira, etrafında kendisi için parmağını oynatmış tek bir yoldaşı yoktur.[120] Şurası da bir gerçektir ki Hoca ile geçinmek oldukça zordu. Sevgide ve nefrette aşın uçlarda dolaşırdı. Sevdiği insanların ölümleri karşısında ruhunda duyduğu acıyı tarih düşürerek dindirdiğini söyleyebiliriz.[121] Öte yandan, öf­kesinde ve nefretinde sınır yoktu. Karşısında bir hata yapacağım da zılgıt yiyeceğim diye içim titrerdi. Bir defasında, “kanaat-i acizem” de­miştim. Hoca, gayet güleç bir tavırla; “Ahmed can! öyle söylenmez. Kanaat-i acizanem denir.” demişti. Saygı duyduğu hocalarından Ki­lisli Muallim Rifat Bey’in bir hatasını tashih ederken de son derece naziktir:

“…Lisanı bilgilerine hayran olduğum, bu hususta rüsuhuna bihakkın hürmet ettiğim Hoca’mın [Kilisli Rıfat Bilgenin], afivlerine sığınarak söylüyorum, bu sefer bahsettikleri hu­susta bilgileri yoktur.”122

Benzer bir hatayı yapan birini de, “cehl-i mutlak; cehl-i mürekkep” diye nasıl hırpaladığını hatırlarım. Sevmediği kimseleri eleştirir­ken sert ve acımasızdı. “Okumadan yazanlar, düşünmeden hüküm verenler”i de “kitap tanımazlar” yaftasıyla cahiller ve imana ermemiş­lerin kervanına dâhil ederdi.[123] Bir keresinde, ziyaretine Muharrem ayı münasebetiyle gelen ve bir kutu içerisinde sigara ve aşure getiren bir Mevlevi canına, kutuyu işaretleyerek “içinde ne var?’ der. Hocam! Muharrem ayındayız. Size aşure getirdim! Deyince, Hoca pencereyi açar, eline geçirdiği aşure kâselerini öfke ile dışarı fırlatırken şunları söyler: “Ulan! Îmam-ı Hüseyin’in şahadetini şekerle, şerbetle kutlaya­cak adam mıyım ben?”

Gölpınarlı’nın yazdıklarına bakacak olursak sevdiklerine mülayim fakat sevmediği kimselere karşı da sergilediği sert ve müsamahasız tavır karşısında. Muallim Cevdet Bey’in vefatı ertesinde kaleme aldığı şu satırlarda sanki kendisini anlatıyor:

“…Muallim Cevdet Bey’in bence en bariz huyu şudur: Sevdiğini candan sevmek; onun aleyhinde bulunanlara düşman olmak, sevmediğini de hakikaten sevmemek. Sevdiğine karşı sevgisini izhar ettiği gibi, sevmediğine de sevmediğini izhar ederdi…. Sevdikleri de pek azdı.”[124]

Gerçekten de Hoca’nın sevdikleri sayıca pek azdı. Oğluna vasiyeti gereği ölümü kimseye duyurulmamıştı. Kendi payıma ben, Hoca’nın tabutu karşısında el bağlayanlara bakınca kimleri sevdiğini gördüm. Küskün ve kırgındı. Bu küskünlük ve kırgınlık, kişilere özel olsa bile, ağırlıklı olarak topluma karşı idi. Hatta, mükevvenata karşı bir kırgın­lığı vardı. Tıpkı şu beyitte dile getirdiği gibi,

“Dokunma kalbime Billâh bir melâlim var
Şu kâinata benim şimdi infialim var”

Gölpınarlı küskün bir münevverdi. Çizgi üstü idi. Anlaşılamadı, ken­di mütelevvin hâli de buna mâni oldu. Küsmesinin ve küstürülmüş olmasının köklerini toplumsal değişimde aramak gerekiyor. Bu top­raklarda Türk insanı, Cumhuriyet’le birlikte bir Osmanlı mirası olan metafizik gelişinden sıyrılıyor, rasyonel-maddi bir dünyadaki yerini almaya geçiyordu. Her şeyi ile tam bir Şarklı olan Hoca, bu zorunlu dönüşümün erozyona uğrattığı kaybolan değer yargılarını, bilhassa insanın insana olan ikramının maddileşmesini yüreği kanayarak görüyordu. Yere yatmış ya da yol açıyorum adı altındaki imar faaliyetle­rinin söküp attığı tarihî mezar taşlarının yok edilmesi karşısında ka­baran milliyetçi duyguları, onu isyana sevk ediyordu.[125] Yitirilmiş bir kültürden geriye kalan çöl kuraklığının evvelini çok iyi bildiği için, bu toplumsal değişimle birlikte maddenin yükselen yaptırım gücünün insanı nasıl yalnızlaştırdığını kabullenemiyordu. Onun kaleminden dökülen şu satırlar bir feryattır:

“…Dostluk vardı, vefa vardı, söz vardı, öz vardı. Sükûn vardı, rahat vardı, ruh vardı. Huzur vardı, feyiz vardı, zevk vardı, neşe vardı. Edep vardı, can vardı, cânan vardı, hicran vardı, aşk vardı.

…Ve biz, bu ülkede artık garibiz.”[126]

Bu duygularla, “Garib’ şiirini kaleme alırken kişisel tahassürlerini ve kendi yalnızlığını dile getiriyordu.[127]

Hafızasının berraklığı ile bilgi kayıtlannı, divan şairlerinden önde gi­denlerin şiirlerini ve geçmiş devirlerin dedikodularını muhafaza etme­si, pek az insana nasip olmuş bir ikrâm-ı İlâhiydi. Nüktedandı. Kafası, sanki tarihî anekdotlarla örülü bir fıkra meşheriydi.[128] Cumhuriyete intikal etmiş ve bir Osmanlı mirası olan mutasavvıfların çoğunu tek tek tanır, onların kendi aralarındaki renk ve bir renk içerisindeki ton farklılıklarını da bilirdi. Referans kayıtlarmın zenginliği, onu yürüyen bir kütüphane hâline getirmişti. Engin müktesebatı, akıl almaz bir çalışkanlığın ürünüydü. Gerçek bir Şark âlimiydi. İlmiyle bir hayat tarzı inşa etmişti. Bu hâliyle Abdülbaki Hoca, Şark ulemasının Cumhuriyet Türkiye’sindeki nadir örneklerinden biri olmuştur. Oryantalistlerden feyz ahp almadığını bilmiyorum, ama onlarla başının pek hoş olmadı­ğını biliyorum.[129] Sadece iki isim bunların dışındadır. İlk isim, Fran­sız müsteşriki Louis Massignon, ona karşı pek muhabbetliydi. Bir sohbetimizde, onun kendisine yazdığı bir mektuptan bahsetmişti. Massignon mektubunda, Cezayirlilerin Fransa’ya karşı direnişleri sü­rerken, “Biz şu gün Cezayir’in kurtuluşu için oruca niyet edeceğiz. Siz de niyetleniniz.” çağnsında bulunmuştu, ikinci isim İngiliz müsteş­riki R.A. Nicholson’dır. Nicholson, Mesnevinin tercümesini gerçek­leştirirken en eski nüshayı esas tutmuş, zoru başarmıştı. Mesneviyi tercüme ederken başında Mevlevi sikkesi giydiğini birinden duymuş, hatta vefatından bir müddet önce şöyle söylemiş: “Mevlana! Mevlana! Seni ancak şimdi anlıyorum.” demiş. Hoca, Nicholson’ı rahmetle anar, onun Müslüman olduğuna inanırdı. Bunu Hoca’dan işitince “Bu hususta elinizde bir delil var mı?” diye sormuştum. Bunun üzerine; “Elde delil yok. Ancak Mesnevide öyle beyitler var ki onu Hristiyan bir mümin tercüme etmez.” demişti.[130]

Hoca, hazırcevaptı. Mizah yollu takılmalarda ve birilerini sarakaya almada üstüne yoktu. Hazırcevaplığını yakinen yaşadım. Bir gün birlikte Sahhaflar Çarşısına İbrahim Manav’m dükkânına gitmiştik. Dükkânda yoktu. Yanında çalışan çırağı, İbrahim Manav’ı çağırmaya çıkınca, dükkânda Hoca ile ikimiz kaldık. O esnada bir müşteri geldi ve sahhaf görünümündeki Hocaya hitaben: “Baba! Reşat Nuri’nin Çalıkuşu kitabı var mı?” dedi. İçmekte olduğu sigaradan derin bir ne­fes çeken Abdülbaki Hoca, müşteriye hitaben: “Validenizle bir ülfetim olduğunu hiç hatırlamıyorum.” dedi. Bir diğer hadise de Hoca’nın Teşvikiye’de Celâleddin Çelebi’nin misafirliğinde vukua geldi. O gün, Hoca ile sohbet ederken odada evin meydancılığını yapan Hanife isminde bir hizmetli vardı. Hoca, çay tiryakisi idi. Hanife Hanım’ı, Celâleddin Çelebiye işaretleyerek; “Efendi! Bu bize çay yapmaz. Za­ten bunun bir “Ebu’su eksik.” demişti.[131]

Çok çalışkandı. Bugün dahi sahasında mühim bir eser olan Melâmîlik ve Melâmîler gibi yüzün üzerinde kitap ve dörtyüzün üzerinde makale bıraktı. Zengin bir kitaplığı vardı. Aralarında tek nüsha yazmaların da bulunduğu hususi kitaplığı, aslında bir ihtisas kütüphanesi gibiydi. Zevk-i selim sahibiydi. El yazısı güzeldi; eski yazı ile imzasını Mevlevi sikkesinin içine üsluplu bir şekilde atardı. Lezzetli yemek yapardı, çay demlemede üstüne yoktu. Öte yandan, odasının duvarları hat şaheserleriyle donanmıştı. Mustafa Râkım’ın “Allah’u vahde’si, Mah­mud Celâleddin’in “Aleyke avnullah”ı; İmad’ın talik kıtası yarımda Ali Alparslan’ın “Meded Ya Ali’si odaya her girişimde ziyaret ettiğim en­fes hat örneklerinden bir kaçı idi. Bütün kitaplarını ve 54 parçadan oluşan hat koleksiyonunu sağlığında Konya Mevlana Müzesi’ne ba­ğışladı.[132] Bu bağışları kendi eliyle yaptı. Artık içi rahattı. .

Hoca’nın zevk-i selim anlayış ve arayışı sadece evini bir bedialar meş­heri hâline getiren hat şaheserleriyle sınırlı değildi. Güzelin sokakta da takipçisiydi. Türklerin bu topraklarda tapu tescil belgeleri olan tarihî köşe taşlarının korunmasında aşırı bir titizlik sahibiydi. Bil­hassa, imar faaliyetleri sonucu yıkılanlar karşısında çaresiz kalıyor, kendi kozmozuna sıkışıyordu. Bu cümleden olarak, Hoca’nın nasıl bir canhıraş bir mücadeleye giriştiğinin örneklerini, onun kaleminden buraya kaydetmek istiyorum: .

“…Takkeciler Camii karşısında Hamzaviyye kutbu Hacı Kabai’nin kabri kaldırılırken, inşaatla meşgul olanları men etmeye çalışmış[tım]…. Şimdi, pehlesi yerde yatan ayak taşı, yansından kırılmış bir halde…. Ne diyeyim? Söz çok, mecal yok.”[133]

Bir gazete yazısında Gölpınarlı, İstanbul’da Türk kültür mirasının tahribini dile getirirken muzdariptir. “Eyüb Nişantaşı’nda…Buharalı Şeyh Murad adına yaptırılan Dar’ül Mesnevi, yani Mesnevi okutu­lacak olan yer[in]” perişanlığını, milliyetçi bir duyguyla, şu sözlerle anlatmaya çalışıyordu:

“…Burası hakkında, yıllarca önce Kültür Müsteşarlığına yir­mi sahifelik bir rapor vermiştik. “Varak-ı mihr-i vefayı kim okur, kim dinler?…Bilmem ki milliyet nedir, milli duygu nerededir?’’[134]

Abdülbaki Hocaya mutad ziyaretlerimden birinde, Ahmed Amiş Efendi bağlılarından, Çanakkale Savaşında Fransızların zırhlısını batıran, Mecdiye bataryasının komutanı Mehmed Hilmi Şanlıtop’un mezarını bir ziyaretimde kabir taşının yerinden oynatılıp, yere ya­tar durumda gördüğümü söylemiştim. Burada sözü, Abdülbaki Gölpınarlı’ya bırakıyorum:

“…Edirnekapısı’ndan çıkılınca, sağa giden ana caddenin so­lundaki ilk yapı, şimdi hayvan ahırı olarak kullanılan Emin Baba Tekkesidir. Tekke’nin solunda bir kabir vardır, kenarı çevrili, üstü açık, baş tarafında düz bir taş var, kitabesini,…aynen yazıyoruz:

“18 Mart 1915 Çanakkale Harbinde, Fransız Büve Zırhlısı’nı batırıp, diğerlerini kaçmaya mecbur ederek Deniz zaferi­ni kazanan Mecidiye bataryasının kahraman komutanı, Tarîkat-ı Şâbaniyye pîranından Fatih Türbedârı Ahmed Amiş Efendi’nin hulefâ-ı bendegârundan emekli albay Manastırlı Mehmed Hilmi Şanlıtop, ruhu için fatiha.

22 Nisan 1946 / 20 Cemaziyelevvel 1365’

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi asistanlarından, dede dostu Ahmed [Güner] Sayar, dede hukukunu gözetir, arada bir lütfedip ziyaretime gelir. Yakınlarda bir gün gelmiş, bu taşın yüzükoyun yerde yatmakta olduğunu söylemişti. Tarifsiz üzül­düm, zâti o da üzülmüştü. Merhumu ailece tanırdık. Ahmed’e, hemen gidip bir çaresini bulmasını recâ ettim. Gitmiş, mezarcıyı bulmuş, taşı yerine diktirmiş. Taş, iki yandan kurşunla kab­re tutturulmuş, kurşunları çalmak için taşı sökmüşler, gittim, gördüm, Milliyet fotoğrafçısı da lütfetti, resmini çekti.

İşte üstü açık müzelerimizin hâli, işte biz ve tarihimiz, işte milliyet anlayışımız, işte, işte ve yine işte…”[135]

Abdülbaki Gölpınarlı ile ilgili bu çalışmamızın “Son Devir Melâmîleri’nde Kutbiyet Çatışması” başlıklı alt bölümün ilk satır­larında Hoca’nın mütelevvin olduğunu, değil bir istasyonda peron değiştirmeler, bizatihi tasavvufi yorumlarında istasyon değiştirdiğine işaret edilmişti. Köprülü çevresinden arkadaşı Orhan Şaik Gökyay, “Abdülbaki Gölpınarlı’nın Ardından” başlıklı nekroloji yazısında, onun bu mütelevvin hâlini şu sözlerle dile getirmişti:

“…Gerçekten Abdülbaki Gölpınarlı, derin bir bilgindi. Bir de­niz kadar da çalkantılı bir ömür sürmüştür. Bu çalkantıları, hep gerçeği aradığına yormak istiyorum.”[136]

Tasavvufi arayışlarında, “bir deniz kadar çalkantılı bir ömür” süren Abdülbaki Gölpınarlı’nın şu üç esaslı limandan hareket etmeden sergilediği sağlam duruşuna da işaret etmek isterim. Herhangi bir sapma ve kaymanın göstermediği bu esaslar şunlardır:

I – Ehl-i Beyt muhabbetiyle şia akidesine bağlılık.[137]

II – Mevtana Celâleddin Rumî’ye olan sarsılmaz sevgi bağı ve kendisi­ni “bende-i bendegân-ı Mevlânâ” olarak tanımlaması.[138]

III – 1875’den 1923’deki vefatına değin, Seyyit Abdülkâdir Belhî Efendi’yi “kutup” ve “tek tasavvuf mümessili” olarak kabul etmesi.[139]

VI. Vefatı ve Sonrası

Ağustos 1967’de Sahhaflar Çarşısında başlayan tanışmamızın ar­dından gelen sohbetlerimiz, Abdülbaki Hoca’nın Ağustos 1982’deki vefatına değin onbeş yıl sürdü. 1982 baharında sağlığında hissedilir bozulmalar baş gösterdi. Mehmed Önder, anılarını dile getirdiği Yeşil Kubbenin Gölgesinde isimli kitabında Hoca’run bozulan sağlığı hakk­ında şunları yazmıştı:

“…Onu Ankara’da değerli neyzen Andaç Arbaş kardeşimizin evinde, rahatsız buldum. Doktor, fazla konuşmayı yasakla­dığı halde bir saat beni bırakmadı. “Daha işlerimiz bitmedi’ derken gülümseyerek gözlerime bakıyor, “Mehmed can! Çağırıyorlar’ diye fısıldıyordu.”[140]

Hocayla gerçekleşen son can sohbetimiz, 1 Mayıs 1982 günü ger­çekleşti. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde tedavi görmüş, müteakiben evine çıkmıştı. Görünürde hastalığını akset­tiren belirgin bir hâl yoktu. Hatta, bir ara, mentollü Çamlıca siga­rasından derin bir nefes aldıktan sonra, içmekte olduğu sigarayı işaretleyerek, “Şu hınzır olmasa, şikâyetimi mucip bir şeyim yok.” demişti. Sohbetimiz, rû-be-rû sürerken, dünün güzel insanlarını hayırla ve rahmetle andık. Aradan pek az bir zaman geçmişti ki hastalandığı, Kadıköy’de bir dostunun evine çıktığı haberi geldi. Celâleddin Çelebi ve Muammer Ülker’le birlikte geçmiş olsun ziya­retine gittik. Soluğu kısa düşen bu ziyaretimiz, acil şifa dilekleriyle noktalandı. Daha sonra, îhsaniye’deki evine döndüğü haberi geldi. 1 Temmuz 1982 günü, ziyaretine gittim. Odasında yatıyordu. Eli­ni öptüm. Gözlerini açtı. Bakışlarındaki o keskin zekânın izi yok­tu. Beni tanıyamadı ve “Kimsin?” dedi. “Efendim! Ahmet” deyince; “Hangi Ahmed?” dedi. Bunun üzerine kim olduğumu söyleyince, elini hatırlayamamanın verdiği üzüntüyle “Boş ver!” demesine sal­ladı. Sükûti vaziyette kaldı. Hiç konuşmadık. Rahatsız olmamaları düşüncesiyle Hocaya veda etmek istedim. “Efendim! Bir emriniz var mı?” deyince, gözlerini açtı ve şunları söyledi: “Allah’tan lütûf, kerem ve inayetinden gayrı hiçbir şey istemeye yüzüm yoktur.” Son sözleri bu oldu. Elini öpüp, ayrıldım.

Nihayet, 25 Ağustos 1982 günü vefat haberi ulaştı. Oğlu Yüksel Gölpınarlı’ya yaptığı vasiyeti gereği, vefatı sayıca pek az kimseye duyurulmuştu. O gün, Seyyit Ahmed Deresi mescidinde kılınacak cenaze namazı için yerimi aldığımda 20-22 kişilik bir cemaatin Ab­dülbaki Gölpınarlı’nın tabutu arkasında iki, ya da üç saf hâlinde ke­netlendiğini gördüm. Hoca’yı son yolculuğunda bulunanlar arasın­da tek bir hanım vardı. O da eşim Neslipîr Çelebi Sayar’dı. Kenarda kılınan cenaze namazını izledi. Saf tutanlar arasında, Muammer Ül­ker, Profesör Ali Alparslan, Profesör Nihat Çetin, Osman Bayru ve Yüksel Gölpınarlı’yı tanıyabildim. Kılınan cenaze namazında kimi elini salladı, kimi bağladı. Taassuptan uzak, Şii-Sünni birlikteliğine bu namazda şahit oldum. Gördüğüm bu tablo, bir bakıma, Abdülba­ki Gölpınarlı’nın kişisel tarihinin de bir hülasasıydı. Sonra, Hocayı makberesinde Allah’ın vâsi rahmetine emanet edip, sırladık. Mezar­lıktan ayrılırken bu sade defin hadisesini düşünüyordum. Akşam, TRT’de okunan haberlerde Abdülbaki Gölpınarlı’nın vefat ettiği ve defnedildiği haberi duyuruldu. Ertesi gün gazetede Hocanın ölüm ilanı çıktı. ,

Not: İş bu ilan merhumun vasiyeti üzerine defninden sonra verilmiş­tir.[141]

Daha sonra, kabri düzlendi ve şâhidesi dikildi. Mezar taşına halledi­len yazıyı Gölpınarlı’nın yakın dostlarından taliknüvis Ali Alparslan yazdı. Mezar taşını buraya dere ediyorum:

“Hü’vel – Hallaku’l – Bâki
Cemi’i mü’mîninra rahmed bad
El-Hacc Abdülbaki Gölpınarlı
Ferzend-i Ahmed Agâh
Şeşûm-i Zi’l-kade be-rahmet-i
Hüda-yı Te’âlâ vâsılgerdid
10 Ramazan – 6 Zi’l-ka’de
1317 -1402’’[142]

Vefatına, görebildiğim kadarıyla, iki tarih düşürüldü. Bu tarihlerden ilki, Mehmed Deligönül’e aittir:

“Bir kuş gibi âzâd olarak dâr-ı fenadan
Baki hoca, ihlâs ile Mevla’ya kavuştu (1982)[143]

İkinci tarihi İsmail Yakıt düşürmüştür:

“Abdülbaki Gölpınarlı’nın Vefatına Tarihtir:
25 Ağustos 1982
Nice eserler bıraktı Abdülbaki Hoca
Mahşerde verir elbette ecrini el-Hâdi
Geldi iki zât söyledi tarihini Yakut
Gitti bekaya bu ay Mustafa İzzet Baki
1400 + 2 = 1402″[144]

Vefatı ertesinde, gazetelerde, hakkında nekroloji yazıları çıkmaya baş­ladı. İlk yazı, Cumhuriyet gazetesinde aziz dostu Profesör İsmet Sungurbey tarafından kaleme alınmıştı: “İlmin Başı Sağolsun!” Bu yazının yanında, Konur Ertop’un “Geçmişi Geleceğe Bağladı” başlıklı yazısı yer aldı.[145] Daha sonra, Milliyet Sanat dergisinde Ali Alparslan ve Mehmed Kaplan’ın yazılarını,[146] Ayhan Songar ve Ali Alparslan’ın Türk Edebiyatı dergisinde çıkan yazılan izledi.[147] Gölpınarlı ile aynı kuşaktan ve Köp­rülü ekolünden rahmetli Orhan Şaik Gökyay’ın nekroloji yazısı, “Ab­dülbaki Gölpınarlı’nın Ardından” Milli Kültür dergisinde çıktı.[148] Öte yandan, Çetin Altan, gazetedeki köşesinden “Onların Uzattığı Hâzine­lere Uzananlar Az Oldu” başlıklı yazısında Gölpınarlı’ya ilişkin dikkate değer bir değerlemede bulunmuştur. Altan’ın sözleriyle:

“…Abdülbaki’den kalan ışıklar, daha çok uzun süre, o yollarda dolaşmak isteyenleri, karanlık labirentlerde tökezlemekten kurtaracaktır.”1‘’9

Abdülbaki Gölpınarlı’ya dair yayın dalgası yıllara açıldı. Murat Bardakçı’nın dikkate değer yazısı “Salacak’taki Ahşap Ev, Bâki Hoca ve Garib” yazısı, 1995 yılında Journal of Turhsh Studies’de çıktı, elbette, gazete ve dergilerde ona ilişkin yayımlanmış yazılar burada işaret edilenlerden ibaret değildir. Nihayet, 1996 yılında Hocaya dair, Ali Alparslan’ın ufuk açıcı kitap çalışması, Abdülbaki Gölpınarlı yayımlandı. Bu kitap çalışması ile Hocaya karşı hissedilen boşluk, A. Alparslan’ın vefa duygusu ile bir nebze olsun kapatılmış oldu.

VII. Sonuç Yerine

Abdülbaki Gölpınarlı’nın bir tasavvuf tarihçisi olarak silik bir portre­sini çizmeye çalıştığımız bu yazımız, her şeyin içinde ve üstünde, ona olan şükran borcumun bir ifâsıdır. Yoksa, onun tasavvufi yazılarından dar bir alana sıkışmış bazı noktalara getirdiği yorumlarına katılmadı­ğımız, deliller göstererek, karşı çıktığımız da bir gerçektir. Hocaya, bir Osmanlı mirası olarak, Cumhuriyete ulaşmış melâmet çizgisine mensup gönlü sâf mutasavvıfları ile Ahmed Amiş Efendi çevresine dair benimle gerçekleştirdiği sohbetleri için medyun-u şükranım. Kendisini daima hayırla ve rahmetle andığım bu Şark encümeni için Allah’tan gufranını niyaz ederim. Geride bıraktığı eserleri, hafızalara kazınan sohbetleri, sert eleştirel tavrı, hazır cevaplığı ve mizah yüklü takılmaları, Konya Mevlana Müzesi’ne yaptığı bağışları ile sadırlar ve satırlar arasında yaşamaya devam edecektir. Bugünden geriye dö­nüp baktığımda, elek üstünde kalan bir avuç insanın onu gerçekten sevdiklerini görüyorum. Onlar Hoca’yı kusurlarını setrederek, buna mukabil onda var olan cevheri görerek sevdiler, mezhep farklılığını düşünmeden önünde diz çöküp engin bilgisinden müstefit oldular.

Abdülbaki Gölpınarlı, Türk tarihinde ciddi bir kırılmanın vuku bulduğu bir dönemde yaşadı. Osmanlı asırlarının anti-madde zihniyet dünyası, Cumhuriyetle, zorunlu olarak rasyonel iktisadi bireyin sahneye çıkışı, pek haklı olarak, irrasyonel dünyanın temel verilerini törpülüyor, me­tafizik alanın toplumsal tabanım iğdiş ediyor, inananları dar bir alanın içersine sıkıştırıyordu. “Kalb-i selim” dünyasının gözden gönüle çekil­mesi, yarattığı boşluğun akıl küresinin mensuplarınca doldurulması, ak ile kara arasındaki fark kadar çelişik bir ortamı, metafizik dünya­yı teslim alıyordu. İşte, bu noktada Gölpınarlı yalnız ve üzüntülüdür. Kendisi, doğumu ve yetişmesi itibarıyla, Osmanlı kültür bereketinin ürünü bir âlim olduğu için, muzdariptir, kara cahillerle sürekli savaş halindedir. Aslında o, kaybolan bir kültürün ışıklarını gönderdiği bir yıldız kümesinin içindeydi. Aralarında Gölpınarlı’nın da bulunduğu bu kuşağın yetişmesine günümüzün kültür iklimi izin vermiyor. Hoca’nın Cumhuriyetli yıllarda, kaybolan kültürümüzden aktardığı bilgi verileri, verdiği eserlerde ve sohbetlerinde mündemiçtir. Bu hâliyle Abdülbaki Hoca bir kıymetti, bir estetti. Geleceğin kuşakları, rasyonel, maddi ha­yatın nefesleri kestiği yerde, onun eserlerinden sızan irrasyonel lezzet­ten alacakları keyifle, rasyonel iktisadi birey olmanın yaratacağı görün­mez tehlikelerden de korunmuş olacaklardır.     .

Sözümüzün sonu, Ali Akbay’ın Abdülbaki Gölpınarlı için yazdığı bir dörtlük olacaktır:

“Bezmimizde ecel saki
Oluruz Hakka mülâki
Değil Bâki, Abdülbaki,
Hüvel Bâki, Hüvel Bâki”

 

EK I

Garib

Gurbet ender, gurbet içre olmuşum cânâ garib
Şimdi âlemde benim ben, bî emel yekta garib

Hân ü mânim bâda vermiş gird-bâd-ı rüzgâr
Aşina yok derdime, dilgavta-zen derya garib

Neş’e-i ümmid nâ-peydâ, şikeste câm-ı mey
Kalmamış yâran bu mecliste bu şeb sahbâ garib

Hatt-ı nâ-fercâmımı yok bir bakıp fehmeyleyen
Her görüp seyrettiğim sîma-yı bi manâ garib

Mabedim kâşânelerlesankigark-âb-ı memât
Kalmamış seng-i mezânm mevt-i bîpervâ garib

Şâhidim şehdim şühûdum sanki olmuş birserâb
Düştüğüm biganelik bezmindela feyfâ garib

Yok dilimden anlayan bir hem-demim bir mahremim
Sanki zât-ı pâk-i Hak’la olmuşum ra’nâ garib

Gök o gök ammâ, ne çare yer değil artık o yer
Ben bu yerde olmuşum bî-çâre vü bî-câ garib

Nağme-i şevk-ı tarab olmuş cununa müntehi
Beste çılgın, güfte mecnun teni ten nennâ garib

Hâl-i zâr-u bî-karâr-u derd-i bi-dermanımı
Sanki vaktiyle demiş bir âşık-ı şeydâ garib

“Gâh olur gurbet vatan, gâhi vatan gurbetlenir’
İşte şimdi oldu Bâkıy hâliyâ dünyâ garib

Gönlüm ister gitmeyi cânâ bu mâtem-hâneden
Korkarım ki gittiğim yer de olur ammâ garib

‘                                    26/27. VI. 1971

Abdülbaki Gölpınarlı

 

EK II

A. Gölpınarlı’dan A.G. Sayar’a 29.VIII. 1979 tarihli mektup

29.VIII. 1979

İstanbul

Aziz Ahmed can,

Mah-ı Mübarek’te bir beraberce iftar etmeyi, kızımın hatırını sormayı gönül pek istedi, fakat muhabbetin daha da katmerleşmesi için olsa gerek, nasîb olmadı. Tebrikini aldım; bil-mukabele, oruçların, tatların kabulünü Rabbim’den niyaz eder, arz-ı tebrikât eylerim.

Bu namîkamı getiren Muhammed Sâlim Orhanlı, pek muhterem bir zâtın, Çinili Camii imamı Kâmil Efendi’nin oğludur. Kâmil Efendi, cidden Ehlibeyt muhibbi bir zât-ı â lî- kadrdir. Muhammed Sâlim’i sana ısmarlıyorum; hüsn-ü nazarınla İnşallah her hususta muvaffak olur. Cavid Orhan Tütengil’den bir tek takıntısı varmış, sosyolojiden. Cavid de talebemdendir. Selâmlarımı, iktiza ederse kendisine söyle.

Teşrifini bekliyorum. Vâlide’ye hürmetlerimi lütfen bildir. Gözlerini öperim, cânım efendim.

Abdülbaki Gölpınarlı

EK-III

Abdülbaki Gölpınarlı’nın el yazısı ile ithafı.

 


Prof. Dr., Beykent Üniversitesi, [email protected]. (yazı yayınlandığı dönemde )

[1] Bu yazıyı okuyup, teşekkürlerini bildiren Yüksel Gölpınarlı’ya ben de teşekkürlerimi arz ederim. Dr. Mustafa Aydın da okumak ve düşüncelerini bildirmek lütfunda bulundu. Ayrıca, akademik dostlarım Erkan Oyal ve Muzaffer Ürekli’ye teşvikleri ve yaptıkları tashihlerden dolayı teşekkürlerimi ifade etmek isterim.

[2] A.G. Sayar. Sahhaf Raif Yelkenci, (İstanbul, 2012), s. 18.

[3] Bu düzeltme kitabın tıpkıbasımında [(İstanbul, 1992), s. 297’de] bulunmamaktadır.

4″ Bu uzunca nakil, bazı noktalara açıklayıcı ışıklar salınmasını gerekli kılmaktadır. Ab­dülbaki Gölpınarlı’nın Kayseri Lisesi edebiyat muallimliği, 30.1.1933 ile 2.IX.1933 ta­rihleri arasındadır [cf. M. Bardakçı, “Salacak’tâki Ahşap Ev, Baki Hoca ve Garib”, JTS. vol. 19. (1995), s. XIII]. Bu durumda, Abdülbaki Gölpınarlı’nın Yusuf Bahri Nefesli’yi Nevşehir’deki ziyareti bu zaman aralığı içerisinde bir tarihte gerçekleşmiş demektir. Gölpınarlı’nın Kayseri günlerine dair bir ayrıntıyı Beşir Ayvazoğlünun Neyin Sim Has­ret kitabında rastladık. Oradan aktaracak olursak: “Abdülbaki Gölpınarlı, yıllar son­ra Turgut Cansever’e Kayseri gecelerinde Halil Dikmen’in neyinden dinlediği yakıcı nağmeleri uzun uzun anlatmıştır.” [(İstanbul, 2002), s. 75]. Seyyit Ahmed Muhtar Efendi’nin eleştirileri üzerine M. Okurkanin yazdıklarını aktaralım: “Dönemin edebi­yatçılarından Abdülbaki Gölpınarlı, Melâmilik ve Melâmiler eserini yazarken, bir tavsiye üzerine, Seyyit Ahmed Muhtar Efendiye gidip eserini gösterir. Eseri hemen hemen bitmiş olduğu için Seyyit Hazretleri fazla müdahale etmez, yalnızca bazı yerleri tas­hih eder. Bu görüşmeleri esnasında Gölpınarlı, ondan çok istifade etmiştir.” (M. Okur- kan, “Mukaddime’, M. Okurkan (yay.), Seyyit Ahmed Muhtar, İlhamât-ı Kadiriyye, (yy., 2010), s. 13]. Abdülbaki Gölpınarlı’ya göre melâmet [Hamzavilik], “Gönülde bir neşe, hafızada bir yâddır.” [100 Soruda Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar, (İstanbul, 1969 / A), s. 268]. Bir diğer nokta, Gölpınarlı’nın Ahmed Amiş Efendi’yi yazmak istemesi, üç defa teşebbüs etmesine rağmen, yazamaması hususunda bk. O. N. Ergin, BalIkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun, (İstanbul, 1942), s. 218. Bir diğer nokta da Türkiye’de tasavvuf ve tarikatlarla Melâmîliğin geleceğine ilişkin düşünceleriydi. Gölpınarlı, “Bu işlerbitti.” derken şu vurguyu yapıyordu: “Bugün bir irfan zevkidir; devrini yaşamış, artık gönül­lere mâl olmuş, tarihe intikâl etmiştir.” [age., (1969 / A), s. 297 ]; “Melâmet tarihe mâl olmuştur” [100 Soruda Tasavvuf, (İstanbul, 1969), s. 136].

5 Abdülbaki Gölpınarlı’nın tasavvuf deryasında dönen eleştirilere, dedikodulara kulak kabarttığı açıktı. Sohbetlerinde bunları da, yeri geldikçe, anlatırdı. Bu cümleden olarak, ortada dolanıma girmiş, dedikodu merkezli anekdottan onun kaleminden aktaralım. Ancak burada aktarılanların arka bahçesinde, Abdülbaki Gölpınarlı ile Mesnevi şârihi Tahir’ül Mevlevi’nin arasının bir parça şeker-renk olduğunu kaydetmemiz gerekiyor. Mehmed Tahir Olgun, Feridun Nafiz Uzluk’a yazdığı 23.1.1946 tarihli mektupta, Ab­dülbaki GölpınarlTnın yaptığı Mesnevi tercümesini kekre bulmuş, “kabahat Mesnevide değil, onu o hâle getiren[de]” diyerek, eleştirmişti [Y. Şafak – Y. Öz (Hzl.), Feridun Nafiz Uzluk’a Mevlevi Mektupları, (Konya, 2007), s. 153]. Bu mektuptan Gölpuıarlı’nın habe­ri olduğunu zannetmiyoruz. Ancak Tahir’ül Mevlevi’nin isim zikretmeden gönderdiği eleştiri okunun, harekete geçirdiği dedikodu dalgasıyla Gölpınarlı’ya ulaşmış olduğu muhakkaktır. Abdülbaki Gölpınarlı’nın vasıtalı cevabım zikredelim: “Rahmetli Tahir’ül Mevlevi (Tahir Olgun. 1952), Diyanet İşleri Reisi rahmetli Şerefeddin Yaltkaya’yı (1947) pek sevmez, onun gururuna işaretle, “zannınca sefine-i vücûd, rükûbuna mahsustur” yâni, varlık gemisi, ancak kendisinin binmesi için yapılmıştır sanır, derdi. Yaltkaya, bunu duymuş da demiş ki: “Evet, ben hocayım, böyle zannederim; fakat o dervişlik davasında; benim hakkımda böyle bir söz söylememesi gerekirdi” [A. Gölpınarlı, age., (1969), s. 102]. Şu alıntı dahi, perdeler aralandıkça, tipik bir Yenikapı Mevlevihanesi [Tahir Olgun] – Bahariye Mevlevihanesi [Abdülbaki Gölpınarlı] çatışmasını aksettiri­yor. Gölpınarlı’yı dinlemeye devam edelim: “Tahir’ül Mevlevi şöyle bir hikâye anlatmış­tı: “Bir şiir yazmıştım. Üstadım [Selânikli Mehmed] Es’ad Dedeye götürdüm. Gençtim, nev-niyazdım. Benim demeye utandım. Efendim, dedim. Bir gazel buldum. Oku, dedi. İH: beytini okudum. Güzel yahut şurası şöyle olsaydı gibi bir mülahaza beklerken; Nâ’zım-ı fâhim buyuruyorlar ki diye başladı. Beyitteki tasavvufi esasları, işaret edilen ayet ve hadisleri uzun uzun anlattı. Sözü biter gibi olunca, ikinci beyiti oku demesine meydan bırakmadan, efendim dedim; bu şiir fakiyrin. Fakiyr, hiç de sizin söylediklerinizi düşünmedim. Es’ad Dede, yüzüme baka da; pek âlâ, dedi. Sen bu şiiri yazarken bana danıştan nu? Hayır, dedim. Öyleyse, dedi, ben de anlarken, nasıl anlayayım diye sana danışmam’ [A. Gölpınarlı, Gülşen-i Râz Şerhi. (İstanbul. 1972), s. XII]. Gölpınariı’nın yorumunu nakledelim: “Gerçekten… [Es’ad Dede’nin] sözü doğrudur” [age.],

[6] “Ahmed Amiş Efendi buyururlarmış ki:

Ağzımdan çıkan sözleri zamanla unuturum.
Fakat ne söylersem, hadisat-ı âlem öylece zuhur eder.” [O.N. Ergin, yage.,s. 156].

[7] Abdülbaki Gölpınarlı Hoca, Amiş Efendi’nin bu sözlerinden bazılarını bana yazdırmıştı. Onun, Mevlâna’mn Fihi ma Fiilinden yaptığı seçmeler için kaleme aldığı “Onsöz’den aktaracak olursak ‘Sûfilerde büyüklerin sözlerini yazmak, mektuplarım toplamak gele­neği son zamanlara kadar sürüp gitmişftir]….Halvetiyye-i Şabaniyye’den olup, melâmet neş esiyle şöhret kazanan Fatih Türbedân Ahmed Amiş’in (1338 H./1920) Ahmed Avni Konuk (1938) tarafindan yazılan beş meclislik sohbeti ve diğer tasavvuf! sözleri, bu geleneğin zamanımıza en yakın mahsullerindendir.” [A. Gölpınarlı, “Önsöz”, Mevlana, Fihi ma Fih ve Mecâlis-i Sehadan Seçmeler, (İstanbul, 1972/A), s. II]. Abdülbaki Gölpınarlı Hoca, ricamı kırmayarak, bu sohbetleri kendi sesinden kasete kaydetmeme izin vermiş­ti. Bu beş meclislik sohbetlerden üçünün bant kayıtlarım çözümleyerek yayımlamıştım: Bk. A.G. Sayar, Gönül Pazarı, (İstanbul, 2007), s. 243-253. Tamamı için bk. S. Ş. Bark- çin, Ahmed Avni Konuk: Görünmeyen Umman, (İstanbul, 2009), s. 215-222.

[8] Tasavvuf tarihçisi Sadık Vicdanî [Kayıkçıoğlu] Bey’i zikredecek olursak:’Trablusgarb’da naib-us sultanımız efâzıl-ı fuzelâ-yı vüzeradan Şemseddin Paşa merhum da, Amiş Efendi’den müstahlef hulefa-i Halvetiyye’den idi. Amiş Efendi, Paşa’yı pek çok sever, bir çok zamanım müşairileyhin konağmda geçirirdi.” [ Sadık Vicdani, Tomar-ı Turuk-u Âliyyeden: Melâmilik, (İstanbul, 1338-1340), s. 102]. Ahmed Amiş Efendi’nin bu pek sevdiği sıfat-halifesinin vefatı üzerine Evranoszâde Sami Bey’in düşürdüğü tarihten bir beyit aktaracak olursak:

“Yegâne tercümanıydı lisan-ı gayb-ı tevhidin
Yetiştiremez onun menendini bu saha-yı tekvin’

(A. Çetinkaya, Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler, 1859-1940, II, (Ankara, 1954), s. 46].

[9] Amiş Efendi’nin tevcihiyle Kayserdi Mehmed Efendi: “Ahmed Amiş Efendi bu zâta der­miş ki: “Mehmed! Seni öyle bir yetiştireceğim ki kıyamette seni görenleri şaşırtacak ve bu adamı kim yetiştirmiştir? dedirteceğim” [O.N. Ergin, yage., s. 140].

[10] Neden Ahmed Amiş Efendi başına adam toplamamıştı? Bunun cevabım ondan alalım: Amiş Efendi, “bir gün Üstada [Bahkesirli Abdülaziz Mecdi Efendiye] hitaben: “Mecdil Bu adamları getirip durma. Herkes, buraya giremez. Biz istemeliyiz, biz isterken de iste­diklerimizi getirmeye muktediriz’ buyurmuştur” [O.N. Ergin, age., s. 152]. Amiş Efendi bu sözü, Mecdi Efendi’nin mebusluk döneminden arkadaşı, İttihatçıların ticaret nazın Ahmed Nesimi Bey’in kendisini ziyareti üzerine söylemişti.

[11] Abdülbaki Gölpınarlı’dan yukarıda nakledilen bu intisap hadisesini. Süheyl Ünver ve Fethi Gemuhluoğlu’dan da dinlemiştim. Şifahiliğin dışında, bu intisaba tasavvuf ta­rihçisi Nihat Azamat, bir ansiklopedi maddesinde yer vermiştir. Oradan aktaracak olursak: Maraşlı Ahmed Tahir Efendi, “pîrdaşı olacağı medrese arkadaşları [Kırşehirli] Hüseyin Avni (Konukman) ve Yozgatlı Yusuf Bahri (Nefesli) Beylerle… mürşid arayışı içine girip bu amaçla İstanbul’daki tekke şeyhlerini ziyaret ede[rler], ancak aradıklan ni­telikteki şeyhi bir türlü bulama[zlar]….Son olarak, adını duydufklan] Hamzavi-Melâmî kutbu Seyyit Abdülkâdir BelhTye gittiklerinde Belhi, nasiplerinin Fatih Türbedan’nda olduğunu söyleyerek, onları Ahmed Amiş Efendiye göndermiş, arkadaşlarından bir gün sonra Türbedâri ziyaret eden Ahmed Tahir Efendi’nin [de] tarikata intisabı bu zi­yaret esnasında gerçekleşmiştir.” [N. Azamat, “Maraşlı Ahmed Tahir Efendi’, TDVİslim Ansiklopedisi. XXVIII, (Ankara, 2003), s. 38).

[12] Abdülbaki Hoca anlatmıştı: “Ahmed Tahir Efendi uzun yıllar mücerret bir hayat sürmüş­tü. Bir zaman geldi, evlendiğini işittim. Tahir Efendiye sordum: “Efendim! Teehhül et­tiğinizi duydum. Doğru mu?’ Buyurdular İd: “Baki Bey evlâdım. Teehhül eyledim. Lâkin bu evlilik denen şey, sinek ile balın münasebetine benziyor. Evlenince, insan kendini sinek misali, bal çanağının içerisinde buluyor. Ancak kolunuzu bacağınızı kaptırmış bir hâldesiniz. Kımıldasan ayağım, bacağım kaybedeceksiniz. Yukanya balonca, bala hücum etmeye hazır sineklerin o hür hâlini görünce onlara imreniyorsunuz. Yukanda bala bat­maya hazır sinekler de bala batmışların hâline imreniyor. İşte hâl ü keyfiyet budur ”

[13] Abdülbaki Gölpınarlı, gördüğü bu rüyadan misafir kaldığı Celâleddin Çelebi’nin evinde, evin hanımı, kendisine “anne’ diye hitap ettiği Fatma Güzide Çelebi’yi haberdar eder ve şunları söyler: “Korkma anne, korkma! Ben Mesnevi şerhinin altıncı cildini tamamlama­dan bana bir şey olmaz.” [F.G. Çelebi ile 20. VHL 2012 günü Teşvikiye’deki sohbetimiz­den].

[14] Abdülbaki Gölpınarlı ile Ihsaniye’de 6.IV.1975 günkü sohbetimizden.

[15] Tan, sayı 6, (1982), s. 19-21.

16 Onun yıllara açılan Yunus Emre yayınlarına bakılacak olursa cenab-ı Yunus’un Bektaşî, hümanist ve Mevlevi olduğu görülmektedir. 1971 yılı Eylül ayında, İstanbul’da yapılan Yunus Emre sempozyumunun ardından bir değerlendirme yazısı kaleme alan Abdülba­ki Gölpınarlı’nın şu değerlendirmesi için ne diyeceğiz? Onun sözleriyle: “Seminerde bir garip ses de duyuldu….(i]nsan sevgisini, İslâmî görüşü şiiriyle ören, “gönüller yapmaya’ geldiğini söyleyen gönül eri Yunusu, bu ses bir ihtilâlci yaptı ve esefle söyleyelim ki: Astı* (A. Gölpınarlı, “Yunus Emre Semineri’, YE., sayı 12. (1971), s. 4].

[17] H. Haydin, “Abdülbaki Gölpınarlı Hoca”, Gösteri. (Ekim, 1982), s. 22. Ömer Faruk Akün un kaydettiğine göre Abdülbaki Gölpınarlı, “küçük yaşlarından itibaren çeşidi ta- rikadara girmişse de fazla sebat göstermeden bunlardan ayrılmıştır.” [“Abdülbaki Göl- pınarlı’, TDV.İA., XIV, (İstanbul, 1996), s. 146]. Gerçekten de Abdülbaki Gölpınarlı’nın tasavvuf vadisinde mürşit arayıştan, sıkıntılı geçmişti. Yaşadığı çileleri aşağıdaki beyit­te dile getirdiği görülüyor:

‘Çok heyete girdim, geleli bezm-i cihane
Bin surete koydu beni evzi-i zamâne’

[ M.K. İnal, Son Asır Türk Şairleri. (İstanbul, 1969), s. 155].

[18] M. Bardakçı,”Melâmilik. Melâmiler ve Abdülbaki Gölpınarlı’. A. Gölpınarlı,yage. (1992), s.I, n.

[19] A. Gölpınarlı, yoge.,(1931), s. 239.

[20] A. Gölpınarlı, yage„ (1969/A), s. 269.

[21] “Köprülünün isminin her geçişinde, ona ver yansın ederken, sözünü daima “ama hakkını yemeyelim. Bize sadece bir şey öğretti, ama çok mühim bir şey: Metod. Köprü! üz İdeye kadar ne metodolojiden haberimiz vardı, ne sistemden. Hepimize o öğretti bunları’ diye bağlayacaktır.” [M. Bardakçı, yage.,(1995), s. K],

[22] M. Sertoğlu, İstanbul Sohbetleri. (İstanbul, 1992), s. 57.

[23] A. Gölpınarlı, XX. Yüzyıl Divan Şiiri, (İstanbul, 1955), s. 9.

[24] Y.K. Beyatlı, Eski Şiirin Rüzgârıyla, (İstanbul, 1974), s. 126.

[25] M. Bardakçı, yage., (1992), s. İÜ. Aralan bozulunca Yahya Kemâl Bey, bu beyitte bir tadilata gitmiş, Baki PınarlTyı çıkartarak, yerine Yenikapı Mevlevihanesi’nin son post- nişini Abdülbaki Baykara’yı, Baki Efendi olarak bu beyte taşımıştır.

“Bâki Efendi, Rıfkı Melûl, bir de bendeniz
Bizler, ikinci devre Melâmîlerindeniz’

[Y.K. Beyatlı, Bitmemiş Şiirler, (İstanbul, 1976), s. 55].

[26] H. İlaydın, yage., s. 22.

27 Bu hususta cf. A. Gölpınarlı, yage..(1969 / A), s. 268. Abdülbaki Gölpınarlı’nın, “Nûr’ül Arabi’ye ait şecerenin yanlış olduğunu, arada eksiklikler bulunduğunu söylefdiğini]’ M. Bardakçı da kaydetmektedir [yage.,(1992), s. IV].

[28] A. Gölpınarlı, Abdülbaki Gölpınarlı, (İstanbul, 1969 / A), s. 268.

[29] A. Alparslan, yage..(1996), s. 12.

30 Bardakçı, yage., s. II – III.

[31] Age.. s. II.

[32] A. Gölpınarlı, Kaygusuz Vizeli Alâeddin, (İstanbul, 1933), s. 166-167. Bu tarihten yıllar sonra kaleme aldığı bir ansiklopedi maddesinde “kutb”u şu şekilde tanımlar: “Tasavvuf­ta manevi derecelerin en yücesi….Kutb, AUah’m en büyük sırrı ihsan ettiği kişidir. Hz. Muhammed’den sonra veliden veliye geçen yine o sırdır” [A. Gölpınarlı], “Kutb’, TA., cilt 22, (Ankara, 1975), s. 389].

[33] Age.,(1933),s.6.                  .

[34] (İstanbul, 1953), s. 410. “Son zamanların en ünlü ve en gerçek süfisi olan ve Mevlevi­lerin çoğu tarafından da mürşid tanınan ve kendisine ittiba edilen Seyyit Abdülkâdir Belhî” [A. Gölpınarlı, Mevtana Müzesi Yazmalar Katalogu, II, (Ankara, 1971), s. 359].

[35] A. Gölpınarlı, yage., (1953), s. 309. Gölpınarlı aynı bağlamda şunları yazmışta: “Seyyit Abdülkâdir (Ö. 1923), Hamzavi kutbu Seyyit Bekr’ür Reşad’a (Ö. 1875) intisap etmiş ve onun ölümünden sonra Hamzavilerle bir çok Mevleviler, hatta diğer tarikat erbabı tarafindan kutup tanınmıştı.” [Age.. (1953), s. 401, dn. 19].

[36] yage.,(1955), s. 13.

[37] A. Gölpınarlı, “Dünü Bilmeyen, Yaşayan Bir Ölüdür Ancak’, Milliyet, (19.DC 1975).

[38] Yage., (1969/A).s. 158; op.dt. (1969), s. 102.

[39] A. Gölpınarlı, yage.,(1953), s. 188. Aynca, s. 201, dn. 24.

[40] B. Doğramaa, “Önsöz’, B. Doğramaa (yay.), Kemâli Divanından Aşk Sızıntıları, (İstanbul, 1977), s. 21; 30; 155. Belhî Efendi’nin vefatına düşürdüğü tarihte Osman Kemâli Efen­di şöyle diyordu:

“Belh’de Kunduz ilinde doğdu olmâh-ı cemâl
Arz-ı İstanbul’da erdi aslına sahib-zaman’

[age. s. 172).

[41] B. Doğramacı, age., s. 6; 28; 41.

[42] M. Okurkan, yage., s. 9; 11; 12.

[43] N. Azamat, “Abdülkâdir Belin, TDVİA., (İstanbul, 1988), s. 232.

[44] Yage., (1995), s. XII.

[45] A.Y. Özemre, Üsküdar’da Bir Attar Dükkânı, (İstanbul, 1996), s. 67. Bir başka yerde de şunlan yazmıştı: Seyyit Abdülkâdir Belhî Efendi, “zamanın Melâmî kutbu[dıır]“ [A.Y. Özemre, Üsküdar’ın Üç Sırlısı, (İstanbul, 2004), s. 29).

46 N. Azamat, “Muhammed Nûr’ül Arabi”, TDV İA , XXX, (İstanbul, 2005), s. 561.

[47] A. Gölpınarlı, yage..(1931), s. 231.

[48] Age.s.233.

[49] Age..s.239.

[50] A. Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf. (İstanbul,1961), s. 221.

[51] Y.Z. inan, Melâmet, I, (İstanbul, 2000), s. 249.

[52] Age., s. 259. Y.Z. İnan “in kaydettiği bu bilgi, atıf yapılmadan, A. Gölpınarlı, yage.(1931), s. 239‘dan alınmıştır.

53 Zikreden: Sadık Vicdanî, yage.,s. 87-88. Tasavvuf tarihçisi M. Karaya göre Nûr’ül Arabi, “Son yüzyılın en tesirli mutasavvıflarından biri[dir].” [“Tanzimat’tan Cumhuriyet e Ta­savvuf ve Tarikatlar’, TCTA., IV, (İstanbul, 19859, s. 989],

54 Age., s. 94.

[55] Hulusi Divanı’dan: M.S. Bilginer, Allah ve İnsan, (İstanbul, 1972), s. 189.

[56] H.Ş. Ergüneş, Şemsi Divanı, (Ankara, 1974), s. 80. Divan’ında, bir başka yerde, Nûr’ül Arabi için şu beyti yazmıştır:

“Meana-i heynehuma, Hazret-i Şeyh-i Ekber                                     .
Hace Nûr’ül Arabi, fadlıhûma bihemta’
[age., s. 10],

57 “Önsöz’, M.S. Tayşi (yay.), Muhammed Nûr’ül Arabi, Nesefi Akaidi Şerhi, (İstanbul, 1993), s. 9].

[58] M.S. Bilginer, yage., s. 137-138. M.S. Bilginer’den aktarmaya devam edelim: “Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabi Hazretleri üçüncü devre Melâmî piridir ve son yüzyılın ku­tup ve gavsı olarak kabul edilmiştir.’ (M.S. Bilginer, ‘Divan Sahibinin Hayatı ve Önemli Eserleri’, Seyyit Muhammed Nûr, Edebi Tasavvufi Mısri Niyazi Divanı Şerhi. (İstanbul, 1976), s. 10. Aynca, s. 15]. Devamla “HL Devre Melâmî piri, Seyyit Muhammed Arabî Hazretleri” [M.S. Bilginer, “Önsöz’, Seyyit Muhammed Nûr, Varidat Şerhi. (İstanbul, 1979), s. 7. Aynca, s. 11; 96, dn. 1]. “Son devrin Melâmî pîri, Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabî” [B.N. Evliyazâde, “Mahmud Sadeddin Bilginer’, M.S. Bilginer (Hzl). Muhiddin-i Arabi. Ahadiyet Risalesi. (İstanbul, 1983), s. 79]. HI. Devre Melâmilik pîri, Şeyh Mu­hammed Nûr’ül Arabi” [M. Aşkar, Niyazi-i Mısri ve Tasavvuf Anlayışı. (Ankara, 1988), s. 163].

[59] (İstanbul, 1999), s. 192, dn.69A.

[60] Cf. A. Gölpınarlı,yage.,(1969 /A), s. 269.

61 A. Gölpınarlı, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, (İstanbul, 1966), s. 42-43.

[62] yage.,(1969/A), s. 26.

[63] yage.,(1969), s. 142-143.

[64] Age.. (1969), s. 137. Gölpınarlı, bir başka yerde şunlan yazmıştı. “Usturumca’da vefat eden ve Bayramı Melâmîleri (Hamzavîler) tarafindan “Mutalâmiye’ diye anılan, son Melâmilerce pir tanınan Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabi” [A. Gölpınarlı, yage.,1, (Anka­ra, 1967), s. 251], Gölpınarlı devamla “Son Melâmilerce pir tanınan Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabi” [age., s. 256]. IH. Devre Melâmîlerinden H.Ş. Ergüneş’i zikredecek olur­sak: “Biz hakiki Melâmîlerden, fenafil-ilah’ın sırrına varan, yokluğa eren fedailerden bahsetmekteyiz. Teklifâta bigane kalan ibâhilerden, Melâmî mukallitlerinden değil” [ynge.,s. 205].

[65] Ahmed Amiş Efendi, bir gün Abdülaziz Mecdi Efendiye şöyle buyurmuşlar: “Ben Alla­hım, Ben Allahım dedikten sonra; “Ben Allahım demekle insan Allah olur mu?” [M.F. Gûneren, Halvetiyye-i Şâbntyye Azizanmın Hikmetli Sözleri ve Hatıralarım, (İstanbul, _ 2012), s. 49],

[66] A. Gölpınarlı’yı zikreden: O.N. Ergin, yage., s. 217.

[67] Cf. A. Cerrahoğlu, Dünkü ve Bugünkü Melâmiler, (İstanbul, 1984), s. 119; 121-129.

[68] A. Gölpınarlı, yage.. (1969), s. 161.

[69] Yage.,(1969/A),s.223.

[70] M.S. Bilginer’i zikrediyorum: “Seyyit Muhammed Nûr’ül Arabi Hazretleri’nin bizzat Menba-un-nur ft Ruyet’ir Resul adlı eserinde bildirdikleri veçhile, kendileri hem neseben, hem de manen, yani hem “Evlâd-ı Resûl-Sûn. hem de “Evlâd-ı Resul’ü Manevi’dirler” [yage., (1976), s. 96. dn. 1].

[71] A. Gölpınarlı, yage.,(1953), s. 188.

[72] A. Gölpınarlı, yage.,(1969/A), s. 222.

[73] A. Gölpınarlı, [“Muallim Cevdet’], O.N. Ergin, Muallim M. Cevdet’in Hayatı Eserleri ve Kütüphanesi, (İstanbul, 1937), s. 467-468. Muallim Cevdet Bey, Mecdi Efendi’nin soh­bet dostlarından biri idi. Gölpınarlı, zaman içerisinde Cevdet Bey e yalan oldu, vefatın­da ona tarih düşürdü:

“Duyunca rıhletini fini cihandan
Dedim kerribiyâna mülhak oldu
Anınçün Bâlâya tarih-i tâmı
Muallim Cevdet’e rahmet Hak oldu [1354]”

[Age.. s. 469].

[74] Age., s. 468.

[75] O.N. Ergin, yage.,(1942), s. 163-164. Osman Nuri Ergin’in kendi yorumlarıyla örülü bu bilgi aktarımında kaynağın Abdülaziz Mecdi Tolun olduğunu zannediyoruz. Diğer taraftan Nihat Azamat’ın kaydettiğine göre, “bu olay, Muhammed Nûr’ül Arabi’nin ma­nevi varisinin Ahmed Amiş Efendi olduğu şeklinde yorumlanmıştır” [ yage.,(2005), s. 561],

76 O.N. Ergin, age., s. 146.

[77] Age., s. 149.

[78] Süheyl Onver, Arab Hoca için “büyük adam, künbe-i evliyaullahtan” demişti [A.G. Sa­yar, Süheyl Ömer’le Sohbetler, (yayımlanmamış notlar)].

[79] O.N. Ergin, yage., (1942), s. 216-217. Bu alıntı da gösteriyor ki Abdülbaki Gölpınarlı, bu hassas mevzu üzerinde Osman Nuri Ergin ile sohbet ediyordu.

[80] Age., s. 196, dn.l. Ancak Osman Nuri Ergin’in kaynak olarak gösterdiği yerde, bu bilgi bulunmamaktadır.

[81] Ahmed Amiş Efendi ile beş meclislik bir sohbet gerçekleştiren Ahmed Avni Konuk’un kayıtlarından aktaralım: Sohbetleri sürerken, Ahmed Amiş Efendi, Ahmed Avni Beye sorar:

“ — Sizin çıraklarınız var mı?

— Kendimiz çırağız, Efendim. Bizim çırağımız yoktur.

— Hepimiz çırağız.”

[zikreden: S.Ş. Barkçın, yage.. s. 217).

82 l.H. Altuntaş (der.), Mürşid-i Kâmil Ahmed Amiş Efendi. (İstanbul, 2011), s. 89-91.

[83] O.N. Ergin, yage.,(1942), s. 325.

[84] Age., s. 142.

[85] Age.. s. 325.

[86] Age.. s. 156.

[87] Y.Z. inan, İslâm’da Melâmiliğin Tarihi. (İstanbul, 1976), s. 194. Aynca, s. 283.

88 A. Gölpınarlı, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri. (İstanbul, 1977), s. 105; 196; 221.

[89] B. Doğramaa, yage., s. 41.

[90] Muallim Vahyi [Ölmez] Bey de Osman Nuri Ergine gönderdiği bir mektubuna şu dize­lerle başlıyor:

* Nûr’ül Arab’ın inayetiyle
Ahmed Amiş’in muhabbetiyle*

[E. Metnişoğlu (Hzl ), Fatih Sertürbedân Ahmed Amiş Efendi Hazretlerinden ve Abdülaziz Mecdi Beyden Seçme Hatıralar ve Rivayetler, (Ankara. 2004), s. 23].

[91] Aralarındaki uyuma bir diğer örnek: “Eşref Ede Efendi, bu kutupluk meselesiyle ala­kalı bir hatıra nakletmiştir. Bir gün, Seyyit Abdülkâdir Belhî Hazretleri’nin yanından ayrılırken Hazret somuş; “Nereye gidiyorsun?’ Eşref Efendi, “Türbedâr Ahmed Amiş Efendiye” deyince, “O, zamanm kutbudur’ demiş. Ayrılıp Ahmed Amiş Efendi’nin huzuruna girince Amiş Efendi, “Nereden geliyorsun?’ diye sormuş. “Abdülkâdir Belhî Efendi’nin yarımdan’ deyince; bu sefer Ahmed Amiş Efendi: “O, zamanm kutbudur’ demiş” [M. Okurkan, yage.,s. 11]. Abdülbaki Hoca’run, gerek Ahmed Amiş Efendiye ve gerekse Seyyit Abdülkâdir Belhi’ye olan bağlılığının yakından şahidi oldum. Şöyle ki; Bir bayram sabahı, Amiş Efendi’nin Fatih Camii’nin ön haziresinde bulunan kabrini ziyarete gitmiştim. Kabre yaklaşınca, Abdülbaki Hoca ile oğlu Yüksel Bey’in baş kesip dua ettiklerini gördüm. Hoca, duasını tamamladı ve Amiş Efendi’nin kabir taşını öptü. Benzer olay, bu defa birlikte Amiş Efendi’nin kabrini ziyaretten sonra gittiğimiz Şeyh Murat Dergâhında gömülü Seyyit Abdülkâdir Belhî Efendi’nin kabrinde gerçekleşti. Hoca, şahidesi olmayan bir kabrin önünde durdu. Bu kabrin Seyyit’in olduğunu söyledi. Duasını tamamladı ve tazimle eğildi ve “bî ser ü pa haldeki kabir taşını öptü. Gölpınarlı bu iki ziyareti yaparken, önce Amiş Efendi’nin kabrini ziyaret eder, daha sonra Belhî Efendi’nin kabrine giderdi.

[92] Sadık Vicdanî, yage., s. 112.

[93] YN. öztüık, Büyük Türk Mutasavvıfı Muhammed Teyfik Bosnavi, (İstanbul, 1981), s. 26.

Aynı alıntı için bk. M.E Güneren, yağa, s. 68.

[94] Süheyl Onvefi doğrulayan Ahmed Amiş Efendi’nin bu sözüne iki kaynakta daha rast­ladık: Cf. E. Memişoğlu, Cihan Sertürbedârinın Huzurunda, (Ankara, 2004), s. 46; İ.H. Altunbaş (der), yage., s. 31.

[95] M. Bardakçı, yage., (1992), s. I.

[96] Yage.. (1969), s. 102.

[97] A. Gölpınarlı, “Yunus Emre Divanı Münasebetiyle’, YTM., sayı 10, (1933 / A), s. 821.

[98] A. Gölpınarlı, Yunus Emre. (İstanbul, 1936), s. 182, dn. 3.

[99] A. Gölpınarlı, “Niyazi’, İA.. K, (İstanbul, 1964), s. 306-307.

100 Age . s. 305

[101] Zikreden: K. Erdoğan, “Giriş’, Niyazi Mısrî Divanı, (Ankara, 2008), s. 110.

[102] B. Doğramacı, Niyazi Mısrî: Hayatı ve Eserleri, (Ankara, 1988), s. 91.

[103]Age. Mustafa Tatçı’nın bu bağlamdaki kanaati şudur. “Hazret-i Mısrî [gibi] Hak dostu meczuplar baklanda gafil olmamak lâzımdır, vesselam!’ [Burt-ı Belâda Bir Merd i Huda: Niyazi Mısrî, (İstanbul, 2011), s. 66].

104 Y Z. İnan, yage.. (2000), s. 186.

[105]M. Tatçı, yage., s. 108.

[106] Cf. B, Doğraman (yay.), yage., (1977), s. 204-205.

[107]O.N. Ergin, yage.. (1942), s. 75.

108 Y.N. Öztürk, Son Devir Türk Tasavvufu ve Bosnah Muhammed Tevfik Halveti, (İstanbul, 1991), s. 47, dn. 45.

109 A. Gölpınarlı, yage., (19699, s. 102.

[110]A. Gölpınarlı, “Ölümünün Kırkma Günü Dolayısıyla: Ulunay’, Milliyet, (14Kİ1. 1968). Aynı yazı: H. Yücebaş, Ulunay: Hayatı, Hatıraları, Eserleri, (İstanbul, 1969), s. 250-251’de yeniden yayımlanmıştır. Hüseyin Fahreddin Dede için Gölpınarlı bir ansiklopedi maddesi kaleme almıştı: [A. Gölpınarlı], “Fahreddin Dede’, TA., cilt 16, (Ankara, 1968), s. 83.

111 0nun sözleriyle Ömer Ferid Bey: “Rahmetli üstadım, büyük insan, değerli düşünür Prof. Ferid Kam” [yage., (1972), s. XII). Devamla: “Vakitsiz yürüdü, müşküllerimi halledecek kimse kalmadı” [M. Bardakçı,yage.,(l995), s. IX].

112 A. Gölpınarlı, “Mehmed Akif’, H.B. Çantay,Akifname. (İstanbul, l966), s. 276; 278.

[113]O.N. Ergin, yage.,(1942), s. 242.

[114]Cf. A.G. Sayar, yage.,(2012), s. 133-134. Bir sohbetimizde Abdülbaki Gölpınarlı, Ab­dülaziz Mecdi Efendiye mülaki olmak istediğini, ancak temastan sonucu onu mürşit olarak görmediğini anlatmıştı. Buna rağmen, vefa duygusu onu bırakmamış, Mecdi Efendi’nin vefatına bir tarih düşürmüştür:

“Öşr-i kâmil çıktı tarihin dedim
Fatiha! Rûh-u şerif-i Mecdi’ye’

[O.N. Ergin, yage., s. 134; 250].

115 N. Azamat, yage.,(2003), s. 39. Bu intisap meselesi üzerine, bir sohbetimizde Abdülba­ki Gölpınarlı Hoca’mız şunlan anlatmıştı: “Kayserili Mehmed Efendi’nin [1927 sene­sindeki] vefatından sonra, kimse ortaya çıkıp beni yerine bıraktı demedi. Bir belirsiz­lik vardı. Ben Ahmed Tahir Efendiye mülaki olmak istedim. “Baki Bey evladım. Bizde bir şey yok’ dedi. 1930’lann başı itibariyle, belirsizlik aşılmış olmak ki sohbet etmeye, intisapları kabul etmeye başladığım duydum. Kendisini daha çok Küllük’te binleriyle sohbet ederken görürdüm.”

[116]A. Gölpınarlı, yage., (1969/A), s. 266.                                         •

[117]Gölpınarlı, kendi intisabından sonra, bazı kişilerin Seyyit Ahmed Muhtar Efendiye intisaplarına vesile olmuştu. Onu sözleriyle: “Yenikapı Mevlevihanesi’nin son şeyhi Abdülbaki Efendi de delaletimizle Abdülkadir Belhi”nin oglu Seyyit Ahmed Muhtar’a (Ö. 1933) intisap etmişti” [yage. (1953), s. 309]. AbdalbaiO Baykara’nın oğlu Resuhi Baykaıa, Gölpınarlı’nın Mevlana’dan Sonra Mevlevilik lotabında ileri sürdüğü bu iddiasma 1ıaberimiz yok” diye bir derkenar düşmüştür [M. Erdogan, Abdülbaki Baykara Dede, (Istanbul, 2003), s. 38). AbdalbaiO Baykata’nın şiirle.rinde Hamzaviliğe vasıtasız bir gönderme yoktur. Buna mukabil, Mevleviligici açıktan savunrnuştut:

‘Bakiya alemde bir hiçim fakat
Mevleviyim, Mevleviyim, Mevlevi”

[M. Erdoğan, age., s. 330]. AbdülbaiO Gölpınarlı, Abdalbaki Dede’nin vefatı üzerine yazdığı manzumede Hamzavilik vurgusu yoktur, buna mukabil aşk-ı Mevlana ön plandadır:

’Yâr-ı cânımdı benim geçsem bu canımdan değer
Piri Hünkârım meded, sensin bana ancak penah
Tam tarihini yazıp Bâki, hnldı hâme-veş
Aşk-ı Mevlana ile Bâki Efendi gitti âh”
[M. Erdoğan, yage.. s. 79].

118 M. Bardakçı, yage.. (1995), s. K.

119A. Gölpınarlı, “İşte Türkiye’nin Açık Müzeleri’, Milliyet, (12.11.1977).

120 “1945 Nisanında Marxist faaliyette bulunmak isnadı ile tutuklanıp, on ay sûren bir yargılama sonunda beraat ederek (26 Şubat 1946) görevine döndü” (ÖF. Akün, yage.. s. 146], Bir sohbetimizde, Süheyl Ünver anlatmıştı: “Bâki Bey, benim ilkokuldan beri arkadaşımdı, ama mizaç ve meşreplerimiz tutmazdı. Hatta bir ara mevkuf oldu. Ko­münistlik suçundan. Dostlarından hiç kimse onu müdafaaya gelmedi. Ben gittim ve bildiklerimi anlattım. Bir de Hukuk Fakültesinden bir doçent vardı. Bâki’yi savunduk” [A.G. Sayar, Süheyl Onver, (İstanbul, 2011), s. 299, dn. 4].

[121] Çok sayıda düşürdüğü tarihlerden birini, aziz dostu hattat-ebruzen Üsküdarlı Necmeddin Okyay’m vefan üzerine kaleme aldığı kıtayı buraya kaydedelim:

“Muharrem’de kılıp Şah-ı Şehidân’a feda cârim
Makam-ı pâk-i oldu şüphesiz me’va-ı İlliyîn
Çıkıp bir nezr-i Mevlana dedim tarihini Bâkıy
Semâ-yı hubb-ı Ehlibeyt e bir şems oldu Necmeddin”

(A. Gölpınarlı, “Hat, Ebru ve Cilt Ustası N. Okyay’ın Ölümüyle Bir Devir Kapandı’, MSD.. sayı 168, (23.1.1976), s. 31).

122 A. Gölpınarlı, Yunus ile Aşık Paşa ve Yunus’un Batıniliği, (İstanbul, 1941), s. 49. Ayrıca, s.51 ve A. Gölpınarlı, yage., (1933/ A). s. 829.

[123]A Gölpınarlı, yage..(1966), s. 100. Gerçekten de Abdülbaki Gölpınarlı, “okumadan ya­zan, düşünmeden söyleyen, bilmediğini bilmeyen kişiler” ile amansız bir kavganın içe­risindeydi [ zikreden: N. Şimşekler (Hzl.), yage..(2011), s. 15.]

[124] Yage.. (1937), s. 468;469.

[125] Bir yerde şöyle yazmıştı: “Bütün mezar taşları yok edilmekte ve tarihimizin canlı bel­geleri ellerimizle yokluğa gömülmektedir.” (“Mevlana Enstitüsü için’, Çağrı. sayı 204, (1975)’in yeniden basımından. N. Şimşekler (Hzl.), yage.,(2011), 60]. Aynı yazıda milliyetçi duygularla şunları yazmıştı: “Mecâlis-i Seb’anın… tıpkı basımlarının irfan âlemine sunulması Türk milleti’nin bir borcudur.” [age., s. 58]. Bu vesile ile Abdülbaki Hoca ile gerçekleşen sohbetlerimizden birinde Hz. Mevlana’nın milliyeti üzerine sor­duğum soruyu “Türk” olarak cevaplandırmış ve nefes almadan sözlerini Mesnevi ve Divan-ı Kebirde geçen, mesela: “insanı hayran eden Türk güzellerinden’ bahisle, peş peşe Hazret’in “Türk’e olan tevcihlerini sıralamıştı. Hoca’yı dinlerken hafızasına olan hayranlığım artıyordu. Kendimi tutamadım sordum:” Efendim! Hz. Mevlana’nın Türk­lüğüne dair bir makale kaleme alsanız ne iyi olur.” deyince. Hoca: “Mevlana öyle bir zâttır ki ırklar ve mezhepler üstüdür.” demişti.

[126]Zikreden: A. Alparslan. Abdülbaki Gölpınarlı. (Ankara, 1996), s. 115-116.

[127]Bu şiir için bk. EK L

[128]Bunlardan kayda geçmiş bir tanesini aktaralım: “Mesnevihan Es’ad Dedeye bir Hı­ristiyan hanımı müracaat eder, Mesnevi okumak ister. Dede, kabul eder. Hanım pek. güzeldir. Bir gün, dostlarından biri Dedeye; “Efendim!’ der, “bir de şu zavallı hanımı Müslüman etseniz.’ Dede: “Bırak erenler’ der, “o beni gavur etmesin de.” [A. Gölpınarlı, “Birkaç Mevlevi Fıkrası’, MSD.. sayı 58, (14101.1973), s. 5],

[129]Hoca’nun fabrikasyonu olduğuna inandığım şu fıkra, onun Oryantalistler karşısındaki duruşunu bize gösteriyor. Hocadan dinlemiştim: “Şarkiyatçılardan biri Müslüman ol­muş. Vefatında cenazesi musalla taşında iken imam efendi cemaate “merhumu nasıl bi­lirdiniz?’ diye sorunca ben el kaldırdım ve “Merhumu namaz lalarken görmedim, lâkin oruç yerken gördüm.’ dedim.”

[130]Gölpınarlı bir yazısında onu rahmetle anıyordu: “Mesnevinin nispeten iyi basımı İngiltere’de, rahmetli Nicholson tarafindan yapıldı.” [“Bir Enstitü Kurulacaksa’, Tan, (9.XII. 1975)’in yeniden basımından: N. Şimşekler (Hzl), Merkezden Enstitüye, (Konya, 2011), s. 14].

[131] Profesör Osman E Sertkaya anlatmıştı: “Bir akşam, Abdülbaki Gölpınarlı’nın ziyaretine Ali Alparslan’la birlikte gitmiştik. Kapıyı çaldık. Hoca başım pencereden uzattığında Ali Bey “Huu Erenler!’ deyince, Hoca: “Kimdir o?’ dedi. Ali Alparslan: “Ali kulunuz.’ dedi. Bunun üzerine Hoca: “Buyursun gelsin!’ deyince, bu defa Ali Bey: “Bir misafiriniz daha var. Adı Osman.’ deyince, Abdülbaki Hoca: “Defolsun gitsin!’ diye bağırınca, Ali Bey: “Ama bir de Ertuğrul’u var.’ dedi. Hoca sakin bir eda ile “Buyursun gelsin!’ dedi.”

[132] Bağışladığı hat örnekleri, Feyzi Gönüç tarafından Mevlana Müzesi Abdülbaki Gölpınarlı Kütüphanesi Levhaları Katalogu [(Konya, 1999)]’nda fotoğraflan gerekli açıklamalarla yayımlanmıştır.

[133] A. Gölpınarlı, yage . (1953), s. 310, dn. 139.

[134]yâge.,(19.DC 1975).                                                                                     •

[135]A. Gölpınarlı, yage.,(12.11.1977). Mehmed Hilmi Bey, Çanakkale Savaştan sürerken bir ara izin alır, birkaç günlüğüne İstanbul’a gelir ve doğruca Fatih Türbesine gider. Ahmed Amiş Efendi’yi ziyaret eder. Hazret e bir soru sorar “Bu memleketin hâli ne olacak?’ Amiş Efendi cevap verir: “Düşman girer, çıkar. Allah dinini hıfz eder.” Amiş Efendi bu sözü, 1915 yıh Mart ayından sonraki bir tarihte söylemiştir. Düşman bu tarihten sonra, 12 Kasım 1918 de girmiş, 6 Ekim 1923’te de çıkmıştır.

[136] O.Ş. Gökyay, Eski, Yeni ve ötesi: Seçme Makaleler, I, (İstanbul, 1995), s. 53.

[137]“Şii inanışından, ömrünün sonuna kadar ayrılmamıştır.” [A. Alparslan, yağa .(1996), s. 9].

[138]“Mevlana Celâleddin Rumi’ye de her şeyi ile bağlıydı, hilâfet sahibi bir Mevleviydi”. [M.Bardakçı, yage., (1992), s. I],

[139]*20. yüzyılın bilinen son Melâmî kutbu Seyyit Abdülkâdir Belhî” [M. Bardakçı, agej’yi de “kutup’ bilmişti. Gölpınarlı’ya göre, Belhî Efendi, “Son zamanm en mühim ve tek tasavvuf mümessilidir.” (yage., (1955), s. 13).

[140] (Ankara, 1995), s. 35.

[141] Cumhuriyet. (26.VIII. 1982).

[142]Türkçesi:

O, Bâki Kalan Yaratandır
Bütün müminlere rahmet olsun
Hacı Abdülbaki Gölpınarlı
Ahmed Agâh oğlu
Zilkade ayının altısında
Müteal Allah’ın rahmetine
Vasıl oldu
10 Ramazan – 6 Zilkade
1317 -1402

Abdülbaki Gölpınarlı’nın mezar taşı kitabesi ve Türkçe tercümesini bu yazımız için tak­dim eden Yüksel Gölpınarlıya teşekkür ederim.

143Zikreden: H. İlaydın, yage.,s. 22. Aynca, bk. A. Alparslan, yage.,(1996), s. 7.

[144] i. Yakıt, “Yakut’tan Tarihler’, T Y., sayı 240, (2007), s. 35; 1. Yalat, Yakut’tan Tarihler, (İstanbul, 2009), s. 265.

[145] Cumhuriyet, (7.DC 1982).

146 A. Alparslan, “Kültür Tarihimizin Gerçek Bir Bilim Adamını Yitirdik: Abdülbaki Gölpı-
narlı”, MS., (15.IX. 1982), s. 30-31; M. Kaplan, “Abdülbaki Gölpınarlı”, age., s. 31.

[147] A. Songar, “Abdülbaki Gölpınarlı: Bende-i Bendegân-ı Mevlana”, TE., (Ekim, 1982), s.9; A. Alparslan, “Abdülbaki Gölpınarlı Hoca”, age., s. 10-11.

148 Milli Kültür, sayı 39, (Nisan, 1982), s. 47-48’de çıkan bu yazı, O. Ş. Gökyay, yage., s. 51- 54’te yeniden yayımlanmıştır.

149Zikreden: A. Alparslan, yage., (1996) s. 157.

 

ETİKETLER: