MEVLÂNÂ’DAN SONRA MEVLEVÎLİK VE MEVLEVÎLER

A+
A-

MEVLÂNÂ’DAN SONRA MEVLEVÎLİK VE MEVLEVÎLER

Sezai KÜÇÜK

ÖZ

Mevlevîlik, XIII. yüzyıl sonlarına doğru Anadolu’da kurulan bir tasavvuf yolu/tarikattır. Mevlânâ’nın fikir ve yaşantısı etrafında şe­killenmiştir. Mevlânâ’nın vefatından sonra ye­rine geçen Çelebi Hüsameddin ve onun yerine geçen Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled’in gay­retleriyle teşkilatlanmıştır. Daha sonraki yıllar­da Mevlânâ’nın torunları “Çelebiler” ve önde gelen Mevlevî şeyhleri vasıtasıyla Anadolu başta olmak üzere tüm Osmanlı ülkesine ya­yılmıştır. Mevlevîlik, başta Osmanlı padişahla­rı olmak üzere toplumun tüm katmanlarından ilgi alakanın yanı sıra maddi ve manevi destek görmüştür. “Mevlevîhane” denilen Mevlevî tekkeleri, tasavvuf eğitimiyle birlikte musiki, sema ve şiir ile yoğrulmuş tasavvuf anlayışla­rı sebebiyle tarih boyunca birer konservatuar, edebiyat fakültesi ve güzel sanatlar akademisi gibi görev yapmışlardır. Türkiye’de tekkele­rin kapatıldığı 1925 yılına kadar faaliyetlerini sürdüren Mevlevîhaneler, Türk kültürünün en önemli edebiyat, musiki ve sanat temsilcilerini yetiştirmiştir. Bugün hala Mevlânâ’nın fikir ve düşüncelerinin cazibesi ve semanın çekiciliği sebebiyle, bu tarikatın mirası, Türk ve dünya toplumundan Mevlânâ âşıklarının dikkatini çekmektedir.

Anahtar Kelimeler: Mevlânâ, Mevlevî, Mevlevîlik, Mevlevîhaneler.

 

THE MAWLAWIYAH AND MAWLAWIS AFTER MAWLÂNÂ JALÂL AL-DÎN RÛMÎ

ABSTRACT

The Mawlawī Sufi Order is a sufi path/ sect founded in Anatolia towards the end of the thirteenth-century. It was shaped around Mawlânâ’s ideas and life. It was organized with the efforts of Chalabi Husam al-Din and Mawlânâ’s son Sultan Walad, who succeeded Mawlânâ after his death. In the following years, the order spreaded in many cities and even in the villages of the Ottoman Empire, especially in Anatolia, through Mawlânâ’s descendants Chalabis (chief masters) and famous Mawlawī’s Sheikh. The Mawlewī Sufi Order received interest from all layers of the society, especially the Ottoman sultans, both giving material and moral support. The Mawlawī lodges, called “Mevlevîhane” (Mewlewī house), have served as conservatories, faculties of literature, and academies of fine arts throughout history due to their understanding of Sufism intermingled with music, whirling ceremony (sema) and poetry as well as sufi education. Mevlevîhanes, which continued their activities until 1925, when the dervish lodges were closed down in Türkiye, trained the most important literary, musical and artistic representatives of Turkish culture. Today, the legacy of this order still attracts the attention of Mawlânâ admirers from the Turkish and international community due to the appeal of Mawlânâ’s ideas and thoughts and the attraction of the whirling dervishes.

Keywords: Mawlânâ, Mawlawi, The Mawlawî Sufi Order/Mawlawiyah, The Mawlawi-lodges.

 

GİRİŞ

Mevlevîlik, XIII. asır sonlarında Mevlânâ Celâleddîn Rûmî adına oğlu Sultan Veled ta­rafından Konya’da kurulduğu kabul edilen Anadolu merkezli bir tarikattır[1751]. Beylikler dönemi ve Osmanlı devletinin kurulup genişle­mesi ile birlikte Mevlânâ’nın türbesi ve dergâhı merkez olmak üzere tüm Anadolu ve Osmanlı mülküne yayılan ve Türk toplumunu yakından etkileyen tarikatlardan birisi olmuştur[1752].

“Canım tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim ben. Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım…”, “Pergel gibiyim; bir ayağımla şerî’at üstünde sağlamca durduğum halde öbür ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum.” di­yerek dînî-tasavvufî düşüncesinin kaynağının Kur’an ve Sünnet olduğunu vurgulayan[1753] Mevlânâ’nın tasavvuf anlayışı, Necmeddîn Kübrâ’nın insanı esas alan sünnî esaslara daya­lı ve kısmen zühdî nitelikli tasavvuf mektebi, Muhyiddin İbn Arabî’nin Vahdet-i Vucûd telak­kisi ve kaynağını Horasan mektebinden alan, coşkun bir ilahî aşk ve cezbeye dayalı Kalenderî tasavvuf telakkisi olmuştur[1754].

Sufi bir aile içinde büyümüş, fakih olarak yetişmiş[1755] ama Şems-i Tebrizi ile mülakî ol­duktan sonra muhabbetullah/aşk, cezbe ve sema‘ ile şekillenmiş ve musiki, şiir ve sema‘ ile yoğrulmuş bir tasavvuf anlayışı sergileyen Mevlânâ, her ne kadar bu tavrını bir tarîkat te­sisi maksadıyla icra etmemişse de kendisinden sonra gelen halefleri tarafından tesis edilecek olan Mevlevîlik, onun ortaya koyduğu bu an­layış ve tavırlar çerçevesinde zamanla adâb ve erkânıyla bir tarîkat halini almıştır[1756].

Mevlânâ’dan sonra Mevlevîlik olarak ad­landırılacak olan bu yolun tarikat silsilesi şöyledir;

Hz. Peygamber -Hz. Ali (ö. 48/668) -Hasan-ı Basrî (ö. 110/728) –Habîb-i Acemî (ö. 130/747) –Davud-ı Tâî (ö. 1165/781) –Marûf-ı Kerhî (ö. 200/816) –Seriyy-i Sakatî (ö. 257/870) –Cüneyd-i Bağdadî (ö. 297/909) –Ebû Bekir Şiblî (ö. 334/945) –Muhammed Zeccâc (ö. 487/1094) –Ahmed Gazalî (ö. 520/1126) – Sultânu’l-Ulemâ’nın babası Ahmed Hatibî (ö. 528/1133) -Mevlânâ’nın babası Sultânu’l-Ulemâ Bahâuddin Veled (ö.629/1231) –Seyyid Burhaneddin Muhakkık Tirmizî (ö. 642/1244) –Mevlânâ Celâleddin Rûmî (ö. 672/1273)[1757].

Mesnevî müellifi ve Mevlevîliğin piri Mevlânâ Celâleddîn Rûmî[1758], 5 Cemaziyelâhir 672/17 Aralık 1273 Pazar günü vefat etmiş ve Konya’daki bugün ki türbesine babasının yanı­na defnedilmiştir[1759].

A. Mevlânâ’nın Vefatı Sonrası Durum, Çelebi Hüsameddin ve Şeyh Kerîmüddîn Bektemur: Uyanış

Mevlânâ’nın vefatından sonra hemen faa­liyete geçen ve onun yolunu/tasavvuf anlayı­şını sevenlerini bir arada tutarak temellendi­ren, Mevlevîlik adı verilen bir tarîkatın ortaya çıkmasına zemin hazırlayan iki isim vardır: Birisi Çelebi Hüsâmeddîn (ö. 682/1284) di­ğeri ise Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled (ö. 712/1312)’dir. Bir de Çelebi Hüsameddinden sonra manen onun yerine geçen ama sırrî bir zat olarak yaşaması sebebiyle Mevlevîlerin başında Sultan Veled gözükmesi sebebiyle Mevlevî­lik tarihinde adı mahfî olan Şeyh Kerîmüddîn b. El-Hâc Bektemur el-Mevlevî (ö. 691/1292)’nin ismini burada zikretmek gerekir[1760].

Mevlânâ’nın vefatından sonra makamına kimin geçeceği hususunda Mevlânâ’ya bağlı olanlar arasında farklı düşünceler ortaya çık­mıştır[1761]. Bazıları Çelebi Hüsameddin’in Mevlânâ’nın yerine geçmesinin uygun olacağını savunurken bazıları da -Çelebi Hüsameddin dahîSultan Veled’in bu makama daha uygun olacağını söylemiştir[1762]. Sultan Veled ise; Mevlânâ’nın geçip gitmediğini, babası zamanında olduğu gibi ondan sonra da Çelebi Hüsameddin’nin şeyh olması gerektiğini ifade ederek teklifleri geri çevirmiştir[1763].

Çelebi Hüsameddin, Mevlânâ’nın vefatın­dan önce ona on yıla yakın halifelik ve nâiblik yapmış ve Mevlânâ; “Hak ziyâsı, Hak nuru, ruh cilâsı, dinin ve gönlün hüsâmı (kılıç), cö­mert Hüsâmeddin” gibi vasıflarla övdüğü, Mesnevî’nin yazılmasına vesile olduğu için eserin adını “Hüsâmînâme” olarak andığı bir isimdir. Mevlânâ’nın “Hakk’ın halifesi, zama­nın Cüneyd’i…” diye işaret ettiği Çelebi Hüsameddin vefatından sonra onun yerine geçmiştir. Mevlânâ’nın koyduğu usullere bağlı kalarak Mevlânâ’yı sevenleri ve müridlerini irşad etmiştir[1764]. Mevlânâ’nın uygulamalarını devam ettirmiş, Mevlânâ adının, yolunun ve aşkının yaşaması temin etmiş, onun usulünü takip ederek merâsim ve kurallardan uzak bir tasavvufî anlayış ortaya koymuştur[1765].

Eflâkî’ye göre Mevlânâ; “Müridlerimiz tür­bemiz uzaktan görünsün diye yüksek yapsınlar” demişti. Yine Mevlânâ zamanında, Emir TaceddinMu‛tez el-Horasânî, medresenin yanına birkaç oda, yani bir “Âşıklar Evi” yapmak iste­miş ancak Mevlânâ “Âd ve Semud gibi binalar yaptırmak istemediğini” söyleyince onu iknâ işi Sultân Veled’e kalmıştı. Sultan Veled’in iknası ile medresenin yanına fukara için birkaç hücre yapılmasına müsaade etmişti[1766]. Mevlânâ’nın vefatından sonra bir mekânın zaruretini gören Çelebi Hüsameddin Sultan Veled’in onayı Alameddin Kayser, Emir Süleyman Pervâne ve eşi Gürci Hatun’un maddi destekleri ile Mevlânâ’nın kabri üzerine bir türbe yaptırmıştır[1767]. İnşa edilen bu “Mevlânâ Türbesi”nde Çelebi Hüsameddin Kur’ân-ı Kerîm ve Mesnevî tilavetini sürekli hale getirmiştir. Mevlânâ ve Sultan Veled ailesinin geçimi için gerekli vakıf ödeneklerini yönetmiş ve dağıtımını sağlamış­tır. 676/1278 yılında yani Mevlânâ’nın vefatın­dan beş yıl sonra Mesnevî’nin tam ve mükem­mel bir nüshasını yazdırmış ve altın varaklarla süsletmiştir[1768].

Çelebi Hüsameddin Mevlânâ’nın makamın­da on iki yıl bulunmuş, Mevlânâ dostlarının başına geçerek dağılıp gitmelerini engellemiş, yoluna rehberlik etmiştir. Mevlânâ’yı seven ve ona tabi olanların manevi rehberliğini üstlenen Çelebi Hüsameddin, 12 Şaban 683/24 Ekim 1284 tarihinde vefat etmiş ve Mevlânâ’nın başucuna defnedilmiştir[1769].

Yerine Sultan Veled geçmiştir. Sultan Veled’le birlikte anılması gereken mahfî (çok bilinmeyen) bir isim daha vardır ki, o da Bektemüroğlu Şeyh Kerîmüddîn’dir[1770]. İbtidâname’ye göre Çelebi Hüsameddin’den sonra yedi yıl şeyhlik yapmıştır[1771]. Bu dönemde Sultan Veled “resmi şeyh” iken Bektemüroğlu Şeyh Kerîmüddîn “manevi şeyh” olarak Mevlânâ dostlarının irşadını üslenmiş ve 691/1292 yı­lında vefat etmiştir[1772]. Hakkında çok az bil­giye sahip olduğumuz Mevlânâ’nın müridlerinden[1773] Şeyh Kerîmüddîn, Sultan Veled’in onun hakkındaki verdiği bazı bilgilerle tanınmıştır[1774]. Eflâkî ise eserinde sadece bir yerde; “Ârif-i Rabbânî, Ma’deni’n-nûr Kerîmüddîn Veled-i Bektemûr rahmetullahi aleyhi ki cümle-i ehl-i makâmât ve sahîb-i basirettendi” diyerek ismini ve vasfını anar[1775].

B. Beylikler Dönemi ve Mevlevîlik: Sultan Veled ve Ulu Arif Çelebi: Kuruluş

Bektemüroğlu Şeyh Kerîmüddîn’in vefatın­dan sonra Mevlânâ’nın postuna Sultan Veled’in geçmesiyle birlikte Mevlânâ’nın manevî mi­rası ve yolu kurumsallaşma sürecine girmiştir. Mevlevîliğin sistemleşip tarîkat halini almasın­da Çelebi Hüsâmeddîn bir adım atmış, Sultan Veled ise Konya’da gelişip Beylikler Dönemi ve altı asırlık Osmanlı İmparatorluğu boyunca toplumları yakından etkileyecek olan Mevlevî­liğin kurucu ismi olmuştur[1776].

Sultan Veled girişken, teşkilatçı, yöneticiler­le ilişkileri iyi bilen, cezbeli bir yolun mensubu olmasına rağmen coşkusunu içinde saklayan bir kişiliğe sahiptir. Çelebi Hüsameddin zamanında Mevlânâ türbesinin yapılmasına destek vermiş, Mevlânâ’nın mûsikî, sema ve şiir ile yoğrulmuş tasavvuf anlayışını geliştirerek Mevlevîlik adı kalacak şekilde teşkilâtlandırarak Konya mer­kezli bir tarîkat hâline getirmiş, Anadolu’ya halifeler göndererek tarikatın yayılmasını sağ­lamıştır. Telif ettiği İbtidânâme isimli eseri ile Mevlevî büyüklerini tanıtmış ve Mevlevîliğin ilk dönem tarihini tescil etmiştir. Aruz vezniyle yazdığı dinî-didaktik Türkçe şiirleri, edebiyat­ta bir Mevlânâ etkisi başlatmış, Mevlânâ’nın eserlerini şerhederek, şiirlerine nazireler yaza­rak onun daha iyi anlaşılmasını sağlamış, Mevlânâ’nın tasavvuf anlayışını sistematize ederek Mevlevîliği tesis etmiştir[1777].

Sultan Veled’in daha çok toplumun üst ka­demeleri ve beyliklerle kurduğu güçlü irtibatlar vesilesiyle güçlenen Mevlevîlik bu dönemde idarî olarak teşkilatlanmış ve Anadolu Beylik­leri nezdinde varlığı ve nüfuzu daima hissedilen bir tarikat olmuştur[1778]. Mevlânâ gibi[1779] Sultan Veled de, Moğollar Anadolu’ya hükmederken Moğol beyleriyle hoş geçinmiş, girgin tabiatıy­la Moğol emirlerine nüfuz etmiştir[1780].

XIV. Yüzyılın ilk yıllarında Moğolların Anadolu’daki güçlerinin zayıflaması ve bunu fırsata çevirmeye çalışan ve kendilerini halk nazarında güçlü kılmak için gayret sarfeden beylikler için önemli bir zaman dilimi olmuş, Mevlevîler de bu zamanı ve durumu kendi leh­lerine çevirmek amacı ile beyliklerle irtibata geçmişlerdir. Özellikle bey ailelerine nüfûz et­mişler ve gayr-i sünnî unsurların tesirlerini ha­fifletip dengeleyerek, beylikler merkezlerinde mevlevîhâneler kurmuşlardır[1781].

Beyliklerle kurulan yakınlıklarla Mevlânâ Türbesi’nin vakıf gelirlerini artırmış, Amasya, Erzincan ve Kırşehir gibi şehirler başta olmak üzere beyliklerin hâkim oldukları şehirlere ha­lifeler gönderilerek Mevlevî tekkeleri açtırılmıştır[1782]. Mevlânâ türbesi üzerine 798/1396 yılında Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey (1357­1398) “yeşil kubbe” yaptırılmış, Mehmed Bey ve İbrahim Bey de kendi dönemlerinde, dergâ­hın hücrelerini ve türbeyi tamir ettirmişler[1783].

Sultan Veled özellikle Germiyanoğlu Bey­liğiyle iyi ilişkiler içinde olmuş, bu beylikle irtibat evlilik yoluyla da güçlendirilmiş kızı Mutahhara Hatun’u Germiyan beyi Süleymanşâh’la evlendirmiştir[1784].

Sultan Veled döneminde tarîkat idarî olarak da teşkilatlanmış ve tarikatta Çelebilik makamı ihdas edilmiştir. Mevlevîlik Sultan Veled’den sonra kendi soyundan gelen ve kendilerine “Çelebi” veya “Çelebi Efendi”[1785] denilen şeyh­ler tarafından idâre edilmiştir. Bu makama da “Çelebilik Makamı” denilmiştir[1786] Söz konusu bu süreç içerisinde; Sultan Veled ailesine men­sup (Zukûr Çelebi) erkek üyelerden en yaşlısı, “Çelebi Efendi” unvanıyla Konya Mevlânâ Dergâhı postuna geçmesiyle tarîkat merkezi­yetçi bir anlayış çizgisinde yönetilmiştir[1787]. Bu makamda bulunan Çelebi Efendi, Mevlânâ’nın mutlak vekili ve bütün Mevlevî şeyhlerinin tek merciî kabul edilmiştir. Diğer Mevlevî dergâh­larında bulunan şeyhlerin posta tayin ve azli de kendisine aittir. Bütün dergâhlarındaki şeyh postlarının da sahibi odur ve bu bir Mevlevî geleneğidir[1788].

Babasının makamında yaklaşık yirmi sekiz yıl vazife yapan Sultan Veled 96 yaşında 10 Recep 712/11 Kasım 1312 tarihinde vefat et­miş ve babasının sağ tarafına defnedilmiştir[1789]. Yerine oğlu Ulu Ârif Çelebi (ö. 719/1319) geçmiştir[1790]. Sultan Veled dönemi ile temeli atılan Ulu Arif Çelebi’den sonra Mevlevîlik tarihinde 600 yıl sürecek Çelebilik Makamı’nın babadan oğula geçmesi geleneği başlamış ve artık bu ta­rihten itibaren tarîkat merkeziyetçi bir anlayış çizgisinde yönetilmiştir[1791].

Mevlevîliğin yayılmasında en etkin isim Ulu Arif Çelebi (ö. 719/1320) sekiz yıl süren Çelebiliği döneminde vaktinin neredeyse tama­mını Mevlevîliği yaymakla geçirmiştir. Ana­dolu’dan Batı İran içlerine kadar, Tebriz’den Asya’da Merend’e hatta İlhanlılar’ın merkezi Sultaniye’ye kadar yaptığı sehayatlerle Mev­levîliği yayan Ulu Arif Çelebi gittiği yerlere Mevlevîhane açarak halifeler tayin etmiştir[1792].

Ulu Ârif Çelebi de babası Sultan Veled gibi Moğolların zayıflamasıyla beraber Anadolu’da hâkimiyet kuramaya başlayan Türkmen beylik­leriyle iyi münasebetler geliştirmiş, Mevlevîliği Moğol başkenti Sultaniye’ye kadar tanıtıp ya­yarken, diğer taraftan da Türkmen boylarının yaşadığı topraklara yapmış olduğu seyahatler­le, Menteşoğulları, Aydınoğulları, Germiyanoğulları ve Eşrefoğulları beyliklerinde Mevlevî­liği tanıtıp yerleştirmeye gayret göstermiştir. Onun bu seyahatlerinde, Menteşeoğullarından Mesud Bey, Aydınoğullarından Mehmed Bey, İnançoğullarından Emir Şücaeddin İlyas Bey, Germiyanoğullarından Alişir oğlu Yakup Bey ve Eşrefoğullarından Mehmed Bey’le çok iyi ilişkiler kurmayı başardığı anlaşılmaktadır[1793].

Garip karakteri, celâlli tabiatı, laubâlî meşre­bi ve enerjik atılganlığı ile yıkılan Selçuklu im­paratorluğunun geniş arazisinde beliren ve her biri tutunmak ve genişlemek için himmet isteyen bütün iktidar zümresi tarafından hürmet gören[1794] Ulu Ârif Çelebi, beyliklerin siyâsî desteklerini sağlamada muvaffak olmuş ve Anadolu’nun bir­çok yerinde mevlevîhânelerin faaliyete geçme­sini temin etmiştir[1795]. Türkmen beyleri de Mev­levîliğin halk nazarında yerini bildikleri için, bu tarîkata vakıflar sağlamışlar, böylece hem kendi­lerine halk nazarında meşrû bir zemin bulmuşlar, hem de mevlevîhâneler açılması ile Mevlevîlliğin yayılmasına destek olmuşlardır[1796].

Ulu Ârif Çelebi babasının yolundan gitmiş ve babası tarafından ihdas edilen Mevlevî tarîkatının usûl ve erkânının yerleşmesini sağlamış­tır. Mevlevîlik, XV. asrın ilk yarısında Ulu Arif Çelebi ile birlikte teşkilatlanmasını tamamlamış, daha sonraki dönemlerde bu makama gelen Pîr Âdil Çelebi (ö. 864/1460) tarafından tarîkatın usûl ve erkânı, değişmemek üzere yerleştirilmiştir[1797]. Ulu Arif Çelebi’nin Mevlevîliğe bir diğer katkısı da Eflakî Ahmed Dede’ye Mevlevîlik ta­rihinin en önemli kaynağı olan Menakıbü’l-Arifin isimli eseri yazdırmasıdır[1798].

Sultan Veled dönemi ile birlikte teşkilatlan­maya başlayan, Ulu Arif Çelebi ile yayılan Pîr Âdil Çelebi (ö. 865/1460) döneminde tarîkatın usûl ve erkânını tespit ederek kuralları tören­leri sabit bir tarîkat haline getirmeye çalışılan Mevlevîlik, Konya’da bulunan Mevlânâ Der­gâhı merkez olmak üzere kısa sürede Çelebi­lerin önderliğinde, gerek Mevlevî halifeleri gerekse Mevlevî tarîkatına müntesip zengin kişiler, beyler, paşalar ve sultanlar vasıtasıyla Anadolu ve diğer İslâm beldelerinde yaygın­lık kazanmış ve buralarda mevlevîhâneler tesis edilmiştir[1799]. Tesis edilen bu mevlevîhâneler fonksiyonları bakımından âsitâneler ve zâviyeler diye iki kısma ayrılmış, tarikatın ilk dö­nemlerinden itibaren içerisinde çile çıkartılan başta Konya Mevlânâ Dergâhı olmak üzere büyük Mevlevî yapılarına âsitâne denildiği gibi küçük Mevlevî tekkelerine zâviye tâbir olunmuştur[1800].

C. Osmanlı Dönemi Mevlevîlik ve Mevlevîhaneler: Yayılış

Sahih Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârihi’l-Mevlevîyye isimli eserinde 703/1303 yılın­da Ertuğrul Gazi oğlu Osman Gazi’nin 62 yaşla­rında iken Sultan Veled’i ziyaret için Konya’ya geldiğini nakleder[1801]. Mevlevîler ile Osmanlı arasındaki ilk irtibat kabul edilebilecek bu bu­luşma dışında Sultan Veled’in sıhriyyet yoluy­la da Osmanlı ile ayrı bir bağının oluştuğunu kaynaklar bize nakleder. Sultan Veled’in kızı Mutahhara Hatun’un Germiyan beyi Süleymanşâh’la evlenmesinden Hızır ve İlyas paşalar ile Devlet Hatun dünyaya gelmiştir[1802]. Mutahhara Hatun’un kızı Devlet Hatun’un da Osmanlı Pa­dişahı Yıldırım Bayezid (1389-1402) ile evlen­miş ve böylece Osmanlı ile Mevlevîlerin tarih boyu sürecek yakınlığını tesis edilmiştir. Bu evlilikten doğan Musa, İsa çelebiler ve Çelebi Mehmet Mevlânâ torunudur, Çelebi unvanını almaları da bu sebeptendir[1803] ve çelebiler Os­manlı padişahlarını kendilerine akraba saymış­lardır. Bu akrabalık tarihte Osmanlı padişahları tarafından Mevlevî tarikatının korunup göze­tilmesi, bazı padişahların -III. Selim ve Sultan Reşad gibiMevlevî olmaları ve tahta geçen Osmanlı padişahına Çelebi Efendinin kılıç ku­şatması şeklinde tezahür etmiştir. Osmanlı pa­dişahlarının da Mevlânâ Dergâhı başta olmak üzere Mevlevîliğe ve Mevlevîhanelere daima yardımları devam etmiştir[1804].

Zamanla Mevlevîlerle Osmanlı Devleti yö­neticileri arasındaki irtibat güçlenmiş, Osmanlı padişahlarının eli Mevlevîliğin üzerinden hiç eksik olmamıştır. I. Murad zamanında 789/1387 yılında Vezir-i âzam Çandarlı Halil Hayreddin Paşa’nın oğlu Ali Paşa Serez’de bir mevlevîhâne inşa ettirmiş[1805], daha sonraki yıllarda II. Murad (1421-1451) Edirne’de büyük bir Mevlevî dergâhının açılmasını sağlamıştır. Fatih Sultan Mehmet 872/1467’de Konya Kalesi’nin tamiri ile birlikte türbe ve mevcut diğer yapı­ları da elden geçirtmiş ve türbeye bazı vakıflar bağışlamıştır. Konya Mevlevîhanesi semahane­si Sadrazam Gedik Ahmed Paşa (ö. 887/1482) tarafından yeniden inşa ettirilmiş[1806], II. Bâyezit döneminde de türbenin iç süslemeleri yapılmış, 918/1512 yılında da Yavuz Sultan Selim dergâha bir şadırvan inşa ettirmiştir[1807]. Bu günkü matbah ise derviş hücrelerinin bir kısmı ile birlikte III. Murad’ın hayratıdır[1808]. Kanunî de Mevlânâ’nın türbesi yakınına iki minareli bir camiyi, bu günkü mescidi ve bu mescide bitişik Kubbe-i Hadrâ’nın kuzeyinde bulunan semahaneyi yaptırmış[1809] ve dergâha matbah, fırın ve kiler ve bazı derviş hücreleri ilâve ettirmiştir[1810]. Ayrıca Mevlânâ ve oğlu Sultan Veled için bir mermer sanduka yaptıran Kânûnî, Mevlânâ’nın üzerin­deki ahşap sandukayı da Sultanü’l-ulemâ’nın kabri üzerine naklettirmiştir[1811]. 1534 senesindede Irak seferine giderken Konya’ya uğrayan Kânûnî, Mevlânâ’nın kabrini ziyaret ederek or­dusunun zafer kazanması için dua etmiştir[1812]. Sultan IV. Murad da, 1635 yılında Revan sefe­rine giderken Mevlânâ türbesini ziyaret ederek postta bulunan Ebubekir Çelebi (ö. 1638)’ye iltifatta bulunmuş ve dergâh mutfağı için Suğla mahsulünden bin kuruş eklemiştir[1813]. III. Mus­tafa ve III. Selim zamanlarında da yeşil kubbe onarılmış, yine III. Selim Mevlânâ ve diğer ka­birlerin üzerindeki örtüleri yeniletmiştir[1814]. II. Abdülhamid 1306/1888 yılında bu semahaneyi genişlettirilip tamir ettirmiştir[1815].

Mevlânâ Dergâhı için yukarıda verilen des­teklerin diğer mevlevîhaneler için de geçerli ol­duğunu söyleyebiliriz. Sultan Veled dönemiyle birlikte kurulmaya başlayan ve Osmanlı döne­mi ile yaygınlaşan mevlevîhâneler âsitâneler ve zâviyeler diye iki gruba ayrılmıştır[1816]. Mev­levîliğin ilk dönemlerinden itibaren içerisinde çile çıkartılan büyük Mevlevî yapılarına âsitâne denildiği gibi küçük Mevlevî tekkelerine zâviye tâbir olunmuştur[1817].

Mevlevîliğin en önemli dergâhı içinde Mevlânâ’nın türbesi bulunan Konya Mevlânâ Dergâhıdır[1818]. “Huzur, huzûr-ı pîr” diye anılan bu dergâh, tarîkatın ilk kurulan dergâhı olmuş[1819], Osmanlı devleti zamanında “Celâliye Vakıfları” adıyla müstesnâ vakıflardan sayılmıştır[1820].

Mevlevî Tarîkatı’nın merkezi sayılan Kon­ya’da, “Âsitâne-i Aliyye” de denilen Mevlânâ Dergâhı’ndan başka, âsitâne olan mevlevîhâneler şunlardır[1821]: Galata Mevlevîhânesi (İs­tanbul), Yenikapı Mevlevîhânesi (İstanbul), Beşiktaş/Bahâriye Mevlevîhânesi (İstanbul), Kasımpaşa Mevlevîhânesi (İstanbul), Afyonkarahisar Mevlevîhânesi, Manisa Mevlevîhânesi, Halep Mevlevîhânesi, Bursa Mevlevîhânesi, Eskişehir Mevlevîhânesi, Kâhire Mevlevîhânesi, Gelibolu Mevlevîhânesi.

İlk Mevlevî zâviyeleri de Mevlânâ zama­nında Konya’da açılmıştır. Hânikâh-ı Ziyâ, Hânikâh-ı Lâlâ[1822], Dârü’z-zâkirîn ve Merace’l-bahreyn[1823] ve Şems Zâviyesi Konya’da bu ilk dönemde tesis Mevlevî zâviyeleridir[1824]. Konya’da Mevlânâ Dergâhına bağlı olarak bu­lunan diğer Mevlevî zâviyeleri ise, Âteş-bâz Velî Zâviyesi[1825], Cemel Ali Zâviyesi ve Pîrî Mehmet Paşa Zâviyesi’dir[1826].

Mevlânâ’dan sonra yerine geçen Hüsameddin Çelebi ile başlayıp, Sultan Veled ve Ulu Arif Çelebi zamanında ve daha sonraki devir­lerde, bizzat halifeler tarafından, Konya dışında da Mevlevî tekkeleri -ki bunların çoğu zaviye­dirkurulmuştur. Amasya’da Çelebi Hüsameddin’in halifesi Alâeddin, Kırşehir’de Veled Çelebi’nin halifelerinden Süleyman, Erzincan’da Hüseyin Hüsameddin, Karaman’da Ulu Arif Çelebi halifelerinden Mehmed Bey, Niğde’de Nasûhiddin Sebbağ[1827] tarafından açılmıştır. Bahsi geçen dönemde, diğer merkezlerde ku­rulan Mevlevî tekkeleri de aynı şekilde kurulmuştur[1828]. Kütahya Dergâhı bânisi, Sultan Veled müntesiblerinden “Kütahya Fatihi” diye bilinen Emir İmadüddin Hezâr Dinârî’dir[1829]. Karahisar Mevlevîhânesinin banisi de Ulu Arif Çelebi’yi Afyon’da misafir eden Sahipoğlu Ahmed Bey’dir[1830].

XIV. asırdan itibaren Anadolu’da ve Ana­dolu dışında Osmanlı Devleti’nin egemen olduğu ülkelerde daha önce ismi geçen Mevlevî tekkelerine ilaveten daha sonraki dönemler­de de birçok Mevlevî zâviyesi açılmıştır. XV. asırda Bosna Sancakbeyi İsa Bey (1440-1463), 865/1462 yılında Saraybosna Mevlevîhânesi bunlardan biridir[1831].

XVI. asrın ortalarında Mevlevîlik köylere kadar yayılmış ve Anadolu’da birçok yerinde halkı tamamen mevlevîlerden oluşan Mevlevî köyleri kurulmuştur[1832]. Bu asırdan itibaren Mevlevîlik köyden kasabaya, kasabadan şehir­lere çekilmeye başlamasıyla, Mevlevîhaneler daha çok beyler, paşalar ve vezirler gibi devlet erkânı tarafından tesis edilmiştir. Mesela; Kilis Mevlevîhânesi 931/1525’da eşraftan Ali Ağa tarafından[1833], Selanik ve Üsküb Mevlevîhânesi 1024/1615 tarihinde Ekmekçizâde Ahmed Paşa (1026/1617) tarafından[1834], Peçoy (Peçu, Peç) (Macaristan) Mevlevîhânesi 1076/1665’te Gazi Hasan Paşa tarafından[1835], Kayseri Mevlevîhânesi 1086/1675’te Bayram Paşa tarafından[1836], Yenişehir Mevlevîhânesi yine eşraftan Hacı Ahmed tarafından tesis edilmiştir. Anadolu’da ilk tesis edilen mevlevîhânelerden biri kabul edilen Sivas Mevlevîhânesi[1837], Mevlânâ’nın to­runu Ulu Arif Çelebi tarafından kurulmuş, daha sonra Köprülü Mehmed Paşa (ö.1072/1661) bu dergâh (inşa etmiş)ı yenilemiş[1838], Zaralı Recep Paşa (ö. 1218/1803)[1839] ise dergâha bir köşk ilave etmiş ve yapıyı yenilemiş ve bazı vakıf­lar tahsis etmiştir[1840]. Ayıntab/Gaziantep Mevlevîhânesi de IV. Murad döneminde, Ayıntab Sancak Beyi Türkmen Mustafa b. Yusuf tara­fından 1048/1638 yılında yaptırılmıştır[1841].

XVI. asırda yaşayan Mevlânâ’nın torunu Dîvâne Mehmed Çelebi de Mevlevîliğin yayıl­masında önemli katkı sağlamış, Lazkiye, Mı­sır (Kahire), Cezayir, Sakız, Eğridir, Sandıklı, Midilli, Muğla, Burdur ve İstanbul’daki Gala­ta (Kulekapısı) Mevlevîhâneleri ve rivâyetlere göre Fars ülkesindeki mevlevîhâne ve Halep Mevlevîhânesi onun gayretiyle açılmıştır[1842]. Mevlevîliğin yayılmasına Dîvâne Mehmed Çelebi’den başka Kütahya Mevlevîhânesi şey­hi Celâleddîn Ergun Çelebi (ö. 775/1373) ve Yusuf Sîneçâk (ö. 953/1546) da katkıda bulun­muştur[1843]. Bunlardan başka Bursa Mevlevîhânesi Ahmed Cunûnî Dede tarafından, Tavşanlı Mevlevîhânesi Esif Mehmed Dede tarafından, Gelibolu Mevlevîhânesi Ağazâde Mehmed Hakîkî Dede tarafından bina edilmiştir[1844]. Samsun Mevlevîhânesi de, Sultan Abdülaziz zamanında, 1279/1862 senesinde, Antalyalı Hasan Dede tarafından musalla arsası[1845] üzeri­ne inşa edilmiştir[1846].

XV. ve XVI. asırlarda Anadolu’da ve Rûmeli’deki Şiî-Bâtınî cereyanlara karşı Osmanlılar mevlevîlere itibar etmişlerdir. Sultan II. Murad tarafından 837/1433 tarihinde tesis edilen Edir­ne Mevlevîhânesinin de bu amaçla tesis edildiği düşünülebilir[1847]. XVIII. asrın sonları ve XIX. asrın başlarında ise bu politikanın yerini kendisi Mevlevî olan III. Selim’in de gayret­leriyle, Yeniçeri ocağında Bektaşîlerin yerine Mevlevîleri ikâme etme düşüncesi almıştır[1848].

Özellikle XVII. ve XVIII. asırlar içerisinde Mevlânâ Dergâhı’nda postnişinlik makamın­da bulunan Hüseyin, Abdülhalim, Karabostan, Abdülhalim, Sadreddin ve Arif Çelebiler za­manında devlet üst düzey yöneticileriyle tesis edilen yakınlıklar neticesinde, Mevlevîhanelere destek artmış ve yeni dergâhlar açılmıştır[1849].

Bu asırlara takabül eden zaman zaman sa­rayla olan anlaşmazlıklar veya bir takım ule­manın (Kadızâdeler, Vânî Efendi gibi) jurnallemeleri neticesinde Konya Mevlevîhânesi de dâhil olmak üzere birçok Mevlevî dergâhı kapanma tehlikesi geçirmiş, özellikle Anado­lu’da bulunan dergâhlardan bazıları kapatılmış ve bütün Mevlevîlere sema‘ yasağı konmuştur. Sakıb Dede, semânın yasak edilmesi üzerine bir haftada bine yakın Mevlevî’nin öldürüldüğünü, bir kısmının da seyahate çıktığını söyler. 1077/1666 yılı sonlarına rastlayan bu yasak Mevlevîler arasında “Yasağ-ı bed” diye isimlendirilmiş ve 1095/1684’e kadar yaklaşık on sekiz yıl sürmüştür[1850].

Mevlevîlik, Osmanlı devletinin pay-ı tah­tı olan İstanbul’da ilk dergâhını Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) zamanında, kiliseden camiye çevrilen ve daha sonra Kalenderhâne Zâviyesi olarak dervişlere tahsis edilen mekân­da açmıştır[1851]. Daha sonra 897/1491 senesin­de II. Bâyezid dönemi devlet adamlarından İskender Paşa Galata Mevlevîhânesi’ni[1852] 1006/1597 yılında, Yeniçeri Katibi Malkoç Mehmed Efendi Yenikapı Mevlevîhânesi’ni[1853] 1030/1621 yılında, Ohrili Hüseyin Paşa Beşik­taş Mevlevîhânesi’ni[1854] 1031/1622 senesinde, 1032/1623-1041/1631 tarihleri arasında Sırrî Abdî Dede Efendi Kasımpaşa Mevlevîhânesi’ni[1855] 1205/1790 senesinde de Halil Nûman Dede Üsküdâr Mevlevîhânesini kurmuştur[1856].

Mevlevîlik, İstanbul’da tarîkatın yapısı ge­reği üst düzey yöneticilerden ve entelektüel çevrelerden yüksek teveccüh sürekli görüp gözetilmiştir[1857]. Hatta zamanla bazı Mevlevîler, Osmanlı padişahlarının saraylarında muhasip, nedim gibi adlarla gece gündüz devrin hüküm­darı ile birlikte bulunmuşlardır[1858]. İstanbul’da­ki mevlevîhânelere padişah ve vezirlerin ziya­rete gelmeleri ve teveccühleri de, her kesimden Mevlevîliğe karşı ilgiyi artırdığı gibi bazı yöne­ticilerin bizzat Mevlevîliğe intisabını da temin etmiştir. Mesela; sadrazam Sûfi Mehmed Paşa (ö.1059/1649) Yenikapı Mevlevî Şeyhi Doğanî Ahmed Dede’ye (ö.1050/1630) mensuptur[1859] ve görevinden azledildikten sonra uzun bir süre bu mevlevîhânede kaldığı için tarihte “sûfi” lakabıyla anılmıştır[1860]. Mevlevîlik XVII. Asır­dan itibaren adetâ bir devlet müessesesi halini almıştır[1861].

Yukarıdan beridir tarihi süreçlerini vermeye çalıştığımız Mevlevî dergâhları Mevlânâ’nın tarikat anlayışını musiki, sema ve şiire isnat etmesi sebebiyle faaliyette bulundukları süre içerisinde birer konservatuar, edebiyat mek­tebi ve güzel sanatlar akademisi olarak görev yapmışlardır. Bu çerçevede mevlevîhanelerden klasik Türk musikisinin en önemli temsilcileri, divan edebiyatının zirveleri ve güzel sanatların nadide örneklerini sunan sanatçılar yetişmiştir.

Sultan Veled devriyle birlikte semâ’ mec­lislerinde “âyin-i şerifler”[1862] okunmaya baş­lanmış, Klasik Türk Mûsikîsi sistemi dahilinde bestelenen âyinler; Itrî’ye kadar, Itrî’den Îsmâil Dede’ye kadar ve Îsmâil Dede sonrası olmak üzere tarihî seyirler izlemiştir[1863]. Mevlevî mû­sikîsinin intişar ettiği yerler Mevlevî tekkeleri olmuş, başta İstanbul olmak üzere bütün Mevlevî dergâhları bir konservatuar görevi yapmış ve bu merkezlerden, bestekârlar, küdümzenler ve neyzenlerle birlikte diğer mûsikîşinaslar ye­tişmiş, Mevlevî olmayan mûsikî mensupları da buralardan faydalanmıştır[1864].

Mevlânâ’dan sonra Anadolu’da şiir el üs­tünde tutulmuş ve özellikle Mevlevîler için hayatın bir parçası olmuş[1865], Mevlevî tekkeleri zengin bir edebiyat muhiti ortaya koymuş[1866], Mevlevîler şiir ile bütünleşmiş ve “Osmanlı dö­neminde sanat hayatında mevlevîhâneler birer mûsikî ve edebiyat okulu olmuşlardır[1867]. Şuarâ tezkirelerinde, Mevlevî olarak zikredilen dîvân şâirlerine çokça rastlanmak mümkündür[1868]. Mevlevîlerin şiire meylelerindeki en etkin se­bep tarîkatin pîrî olan Mevlânâ’nın en önemli eseri Mesnevî’yi okuyup anlama gayretleri ol­muştur[1869]. Bu sebeple mevlevîhânelerde, Mesnevî okutma görevi olan mesnevîhanlık mesleği gelişmiştir. XIX. asır içinde de bu vazife bizzat devlet eliyle desteklenmiş ve Dârü’l-Mesnevîler açılmıştır[1870].

Dîvân edebiyatının önde gelen isimlerinden Şeyhulislam Bahaî, Cevrî, Şeyhulislam Yahya, Fasîh Ahmed Dede, Neşâtî Ahmed Dede, Müneccimbaşı Ahmed Dede, Nâyî Osman Dede, Receb Enîs Dede, Nef’î, Nâilî, Nâbî, Nedîm, Sâkıb Mustafa Dede ve İlhâmî (III. Selim) gibi şâirlerin Mevlevî oldukları bütün edebiyat çev­relerinin ve tezkire yazarlarının malumu oldu­ğu gibi[1871], divan edebiyatının zirve şairi Şeyh Gâlib’in bir Mevlevî şeyhi olması da Mevlevîlerin şiirdeki yerini göstermesi açısından yeterlidir[1872].

Devrinin birer sanat akademisi gibi çalışan Mevlevî tekkelerinde ve bu tekkelerin mensup olduğu Mevlevî Tarîkati bünyesinde, kültür ve sanat tarihinde ün yapmış, musikişinas ve şa­irlerin yanında, birçok hattat, hakkâk, nakkaş, müzehhib, minyatürcü ve ressam yetişmiştir 1873.

D. Osmanlının Son Yılları ve Mevlevîlik: Gerileme

XVII. yüzyıldan itibaren bir devlet müessesesi kabul edilen Mevlevîlik XIX. Yüzyıla Os­manlı devleti ile uyum içerisinde girmiştir[1874]. Yüksek zümrelerin Mevlevîliğe teveccühleri devam etmektedir. Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhleri Ali Nutkî Dede ve Abdülbâkî Nâsır Dede’nin Defter-i Dervîşân I ve II’ye kaydettikleri arakiye giyenler listesi[1875] ve Osman Selahaddin Dede (ö. 1305/1887) zamanındaki mevlevîlerin hemen hemen hepsinin yüksek zümreden olması, bu asırda Mevlevîliğin Osmanlı yüksek zümresine mal olduğunu göstermesi ve Osmanlı-Mevlevîlik ilişkisini açısından önemlidir[1876]. Fakat belki de ilk defa Mevlevîlerle Osmanlı yönetimi III. Selim dönemiyle birlikte başlayan modernleşme hareketi neticesinde karşı karşı­ya gelmiş ve vakıflara dair yapılan reformlar ve vakıf gelirlerinin kısıtlanması sebebiyle Hacı Mehmed Çelebi tepki göstermiştir[1877]. Mehmet Çelebinin tepkisi yine de Mevlevîlerle Osman­lı padişahlarının arasına bozmamış, III. Selim ve II. Mahmud dönemleri başta olmak üzere, XIX. asır içindeki bütün padişahlar Mevlevî­liğe yakın ilgi göstermişler ve padişahların bu yakın ilgi ve alakaları devletin tüm kademesin­deki memurları tarafından da desteklenmiştir. Bu destek sayesinde Osmanlı toprakları içinde bulunan bütün mevlevîhâneler, başta tamir ve iâşe olmak üzere birçok ihtiyaçlarını karşıla­makta pek zorlanmamışlardır[1878].

Buna mukabil özellikle bu yüzyılın sonları­na doğru Osmanlı devleti küçüldükçe Belgrad, Bosna, Filibe, Peçoy, Vodine, Yenişehir gibi devlet sınırları dışında kalan yerlerdeki mevlevîhânelerin mühim bir kısmı kapanıp tarihe gömülmüş, Mevlevîliğin yüksek zümreye mal olması ve köylerden kasabalardan şehirlere çekilmesiyle ve buna bağlı olarak vakıflarının azalmasıyla da, Demirci, Marmaris, Niğde, Tavşanlı gibi küçük yerlerdeki mevlevîhânelerden geriye bir zâviye, bir şeyh ve birkaç dervîşten başka bir şey kalmamıştır. Öyle ki, muhibsizlikten, neyzensizlikten zâviyelerde icra edilen mukabeleler yapılamaz olmuştur[1879].

1242/1826’da Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırılmasıyla beraber Bektâşîliğin de yasak­lanması neticesinde İstanbul ve taşrada Bektaşî tekkeleri kapatılmış, Bektâşîliğin ordu üzerin­deki tüm yetki, imkân ve moral kaynağı olma ile ilgili faaliyetleri, o günden itibaren Mevlevî­lik tarîkatine geçmiş ve tarîkatın ordudaki tem­silcisi olan şeyhe “mareşallik” unvanı verilmiş­tir. Tarîkatların halk seviyesindeki hizmetleri de Nakşibendiliğe devredilmiştir[1880].

Mevlevî tarîkatı çevrelerince II. Mahmud gibi Mevlevî kabul edilen Sultan Abdülmecîd, Mevlevî tekkelerindeki Mesnevî öğretim sis­temini yayma düşüncesiyle Dârü’l-Mesnevîler açtırmış[1881], Sultan Abdülazîz döneminde de “Meclis-i Meşâyıh”ın kurulmuş, 1283/1866’da faaliyete geçen bu meclisin ilk reisliğini de Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhi Osman Salahaddin Dede üslenmiştir. Osman Salahaddin Dede’nin bu makama layık görülmesinde salahiyetiyle birlikte, devrin padişahı Abdülazîz’in Mevlevî muhibbi ve aynı zamanda neyzen olmasının da tesiri olmuştur[1882].

Bu asırda Mevlevîler arasında Yenikapı Mevlevîhanesi postnişini Osman Selahaddin Dede devrin siyasî anlamda en faal ve etkin şahsiyetlerinden biridir. Mithat Paşa başta ol­mak üzere, Sadrazam Fuad (ö. 1286/1869) ve Âli Paşa (ö. 1288/1871), Mısırlı Kamil Paşa (ö. 1303/1886), Prens Mustafa Paşa, Damad Celâleddîn Paşa, Adile Sultanın eşi Mehmed Ali Paşa, Şeyhulislam Sa’deddin, Refik Efendi ve Mehmed Sahib Efendi (Sahib Molla) gibi Mevlevî olan bu devlet erkânın şeyhin gençliğinden beri Yenikapı dergâhına gelip gitmeleri Osman Salahaddin Dede’nin devrin siyasi olayları için­de olmasında önemli bir etkendir[1883].

II. Abdülhamîd dönemi devlet-tarîkat ya­kınlaşmasının yaşandığı bir dönem olmuştur. Padişah birçok tarîkat şeyhiyle fikir alış ve­rişinde bulunmuş, bu ilişkiyi devletin bekâsı için zaruri görmüştür[1884]. II. Abdülhamîd’in sık görüşüp fikir alış verişinde bulunduğu şeyhler­den biri de Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Os­man Salahaddin Dede’dir[1885]. Nitekim Osman Salahaddin Dede, V. Murad’ın tahttan indirilip yerine Abdülhamîd Han’ın tahta çıkarıldığı gün diğer meşâyıhla beraber Topkapı Sarayı’nda yapılan bey’at merasimine çağrılmış, fetvanın gecikmesi üzerine telaşa düşen Şeyhulislam Hayrullah Efendi’ye: “İcmâ-yı ümmet fetvâ de­ğil midir?” diyerek orada bulunan zevatın II. Abdülhamîd’e bey’atını temin etmiştir. Bu söz­lerden ve Dede’nin ferâsetinden etkilenen II. Abdülhamîd eğilip Dede’nin elini öpmüştür[1886]. Ama daha sonraki süreçlerde gelişen bazı olay­lar padişahın Osman Salahaddin Dede ile olan irtibatının kopmasına neden olmuştur[1887].

II. Abdülhamîd döneminin son yıllarında Konya Mevlânâ Dergâhı postnişini olan Abdülvahid Çelebi’nin zaman zaman II. Abdülhamîd aleyhinde söz ve tavırları, Şehzade V. Reşad’ın Mevlevî olması padişahı kuşkulandırmış Çelebi’nin sürekli takibat altında tutulmasına sebep olmuştur[1888].

Osman Salahaddin Dede’den sonra yerine geçen oğlu Mehmed Celâleddîn Dede de, dev­rinin siyasî olaylarıyla yakından ilgilenmiştir. Babasıyla birlikte birçok siyasî ve sosyal mese­lelere müdahaleleri, kendisine babasının sahip olduğu sosyal ve siyasî meselelerdeki ince gö­rüşü kazandırmıştır. Hatta bir meseleden dolayı II. Abdülhamîd’in Celâleddîn Dede için “Celâl Efendi ince düşünür” dediğini işittiğini Mehmed Ziya nakletmektedir[1889].

Celâleddin Dede kendisine karşı padişahın bu teveccühü olmasına rağmen sarayın takibinden kendini kurtaramamıştır. Bunda Abdülhamîd Han’ını memleketin içinde bulunduğu siyâsî çalkantılar sebebiyle memleketin her yerinde olup biten hadiselerle ilgili müteyakkız olması[1890] ve Celâleddin Dede’nin babası üze­rindeki kuşkuların da etkisi olmuş, böylece der­gâhla ilgili takibat devam etmiştir[1891].

Sultan V. Sultan Reşad dönemi Mevlevîlerin bütün bu sıkıntılardan kurtulduğu bir dö­nemdir. Öyle ki Mevlevîlerde padişahın kendi­lerine olan iltifatını karşılıksız bırakmamışlar ve her hususta padişaha destek olmuşlardır[1892]. Kendisi de bir Mevlevî olan ve tahta çıktığın­da Abdülhalim Çelebi’nin kılıç kuşattığı Sultan Reşad, Birinci Cihan Harbinde Osmanlı ordu­sunun başarıya ulaşmasına önemli katkı sağ­layacağını düşünerek, Filistin cephesine gönderilmek üzere bir “Mücâhidîn-i Mevlevîyye Alayı” kurulmasını arzu etmiştir. Mevlevîler de bir alay teşkil ederek Filistin Cephesine gitmişlerdir[1893].

Mevlevîlerin devletle birlikte hareket etme anlayışları Kurtuluş Savaşı yıllarında da devam ettirmiştir. Başta Mevlânâ Dergâhı şeyhi Abdülhalim Çelebi olmak üzere tüm Mevlevî şeyhleri bu süreçte Atatürk’ün yanında yer almış, mad­di ve manevi desteklerini ortaya koymuşlardır. 1925 yılında tüm tekkelerin kapatılmasına rağ­men Mevlânâ türbesinin açık tutulduğu gibi[1894] Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Abdülhalim Çelebi Konya Mebusu, Veled Çelebi de Yozgat ve Kastamonu mebusu yapılmıştır[1895]. Ayrıca Abdülhalim Çelebi, TBMM’de Mustafa Kemal’den sonra en fazla oy alarak Meclis Ve­kili seçilmiştir[1896].

E. Tekkelerin Kapatılması ve Mevlevîlik: Sırlanış

Mevlevîliğin tarih sahnesine çıktığı XIV. asırdan, içtimâî faaliyetlerinin yasaklandığı 1925 yılına kadar geçen süre içinde Anado­lu’da, Balkanlarda ve diğer İslam Beldelerinde 100’ün üzerinde Mevlevîhane faaliyette bulun­muş, tekkelerin kapatıldığı 1925 yılında ise bu dergâhlardan yaklaşık 82 tanesi faaliyet göstermektedir[1897].

Cumhuriyetin ilanından sonra 1925 yılında Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde tek­kelerin kapatılması ve aynı yıl son postnişin Abdülhalîm Çelebi’nin vefatı üzerine Halep Dergâhı’nda şeyh bulunan Muhammed Bâkır Çelebi, çelebilik makamını Halep’te tesîs et­miş ve Suriye’deki Fransız mandater hükümeti tarafından da bu müessese tasdik edilmiştir. 1943 yılında Bâkır Çelebi’nin İstanbul’da ve­fatı ve 1944 senesinde de Suriye’nin bağımsız­lığını elde etmesi üzerine, yeni yönetim çele­bilik makamını ve bu makamın imtiyazlarını kaldırmış, diğer mevlevîhânelerin ve Halep Mevlevîhânesi’nin vakıflarına ve bütün vâridâtına el konulmuş ve mevlevîhanede dâhil olmaz üzere Suriye’deki tekkelerin tamamı Vakıflar Umum Müdürlüğü’ne bağlanmıştır. Bâkır Çelebi’nin vefatı üzerine oğlu Celâleddin Çelebi’nin çelebiliği kabul edilmediği için Bâkır Çelebi’ye Halep dışında iken vekâlet eden, vefatından sonrada bir yıl kadar da çele­bilik makamında bulunan kardeşi Şemsülvâhid Çelebi, bu sûretle bu tarihî makamın son tem­silcisi olmuştur[1898].

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde ise kapatılan Mevlevî tekkelerinin şeyhleri ve mensupları faaliyetleri yasaklandığı için bazıla­rı değişik memuriyetlere devam etmiş, kimileri de maişetlerini kazanma gayretinde olmuşlar­dır. Böylece Mevlevîlik de diğer tarikatlar gibi faaliyetlerine son verildiği için tarikat faaliyet­leri anlamında tarih olmuştur.

SONUÇ

Mevlevîlik, XIII. Asırda Konya’da faaliye­te geçtikten sonra Mevlânâ’nın bıraktığı miras üzerine Çelebi Hüsameddin ve Sultan Veled’in gayretleriyle siyasi ve sosyal ortamı da değer­lendirerek hızlı bir şekilde teşkilatlanmıştır. Mevlânâ Türbesi merkez dergah olmak üzere Konya ve diğer Anadolu şehirlerinde Mevlevîhaneler tesis edilmiş ve bu Mevlevîhanelerde Mevlânâ yolunun, tasavvuf anlayışının gereği manevi terbiye usülleri uygulanırken, zamanla Sultan Veled, Ulu Arif Çelebi ve ondan sonra gelen Mevlânâ’nın torunları Çelebilerle tarika­tın sema dahil usül ve erkanı yerleştirilmiş ve Anadolu Selçuklu Devleti bakiyesi olan bey­liklerin destekleri ve daha sonra Osmanlının da güçlenmesiyle XV. Asırda artık Anadolu dışına da genişliyen bir tarikat olmuştur.

Geçen yüzyıllar içinde Çelebilerin ve Mevlevî büyüklerinin gayretleriyle neredeyse her şehirde bir Mevlevîhane kurulmuş ve bu der­gâhları XVI. Asırdan itibaren devrin ileri gelen yönetici ve zenginleri tesis etmeye başlamıştır. Mevlevîliğin seyri daha çok toplumun üst ke­simlerine hitap eder bir hal alınca tarikat ya­vaş yavaş köylerden şehirlere doğru çekilmiş ve musiki, şiir ve sema ile yoğrulan tasavvuf anlayışı Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden sonra bu şehre de giren Mevlevîlik, artık daha çok entelektüel kesimin teveccüh ettiği bir tarikat halini almıştır. Bunda Mevlevîhanelerin birer konservatuar, edebiyat mektebi ve güzel sanatlar akademisi olarak görev yapmasının önemli bir tesiri olmuştur. Klasik Türk musikisinin en önemli temsilcileri Itri ve Hammamizade İsmail Dede Efendi bu dergâhlarda yetişmiş ve maharetlerini Mevlevîhanelerdeki mürşitlerinden tahsil etmiş­lerdir. Divan edebiyatının zirvesi Şeyh Galib ise XVIII. Asır Osmanlı İstanbul’unda Galata Mevlevîhanesinde Mevlevî şeyhi olarak görev yapmıştır. Daha nice isimleri Mevlevîlhaneleden yetişmiş maharetli şair, edip, musikişinaş ve güzel sanat erbabı olarak zikredebiliriz ki Osmanlı tezkireleri bunun kanıtıdır. Faaliyette bulunduğu sürece devletle daima iyi geçinme­yi şiar edinmiş olan Mevlevîler 1925 yılında tekkelerin kapatılmasına kadar bu tutumunu değiştirmemiştir. 1925 yılında tekkelerin Tür­kiye Cumhuriyeti sınırları içinde yasaklanma­sıyla birlikte de Mevlevîlik diğer tarikatlar gibi manevi eğitim cihetiyle ömrünü tamamlamış ama Mevlânâ’nın fikir ve düşünceleri yaşama­ya devam etmiştir.

Galata Mevlevîhanesinin tekkeler kapatıl­madan önceki son şeyhe Ahmed Celâleddin Dede’nin (1853-1946) irticâlen söylediği şu dörtlük durumu özetlenmiştir:

“Âsumândır kubbesi hep ahterân âvîzesi
En ziyâ-bahşâ kanâdîli güneşle mâhdır
Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hak
Cümle mevcûdât zâkir kâinât dergâhdır.”

Mevlevîliğin sema başta olmak üzere yine şiir ve musiki ile cezbeden özelliği bugün de her 17 Aralık’ta Mevlânâ’yı sevenleri bir araya toplamakta, törensel bir durum arzetse de Mev­levîlik toplumun herkesiminden hatta dünyada­ki diğer milletlerin mensuplanrından da ilgi ve alaka görmeye devam etmektedir.

 


KAYNAKÇA

ABDURRAMAN CÂMÎ, Nefahâtü’l-Üns, (trc. ve şerh, Lamii Çelebi, hzl. S. Uludağ-M. Kara), İstanbul 1995.

ABDÜLBÂKÎ NÂSIR DEDE, Defter-i Dervîşân II, Tür­kiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi Kütüphânesi (İSAM), nr. 18112.

AGOSTON, Gabor, “16-17. Asırlarda Macaristan’da Ta­savvuf ve Mevlevîlik”, I. Milletlerarası Mevlânâ Kongresi, (3-5 Mayıs 1987) Tebliğler, Konya 1988, s. 221-231.

AHMET EFLÂKÎ, Menâkıbü’l-Ârifin (Âriflerin Men­kıbeleri), (trc. Tahsin Yazıcı), Hürriyet Yayınları, İstanbul 1973, I-II.

AKGÜNDÜZ, Murat, “Mevlevîlikve Osmanlı Padi­şahları”, Uluslararası Mevlânâ ve Mevlevîlik Sempozyumu, Bildiriler II [Mevlânâ Celaleddin Rumi’nin 800. Doğum Yılı Anısına], 26-28 Ekim 2007, [t.y.], C. II, s. 347-352.

ALİ ENVERÎ, Semahâne-i Edeb, Âlem Matbaası, İstan­bul 1309.

ALİ NUTKÎ DEDE, ABDÜLBÂKÎ NÂSIR DEDE, Defter-i Dervîşân: Yenikapı Mevlevîhânesi Günlükleri.(hzl.Bayram Ali Kaya, Sezai Kü­çük), Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, İstanbul 2011.

ALİ NUTKÎ DEDE, Defter-i Dervîşân I, Süleymaniye Kütüphânesi Nafiz Paşa nr. 1194.

ARBAŞ, Hamit, “Mevlevî Sanatçılar”, Osmanlı, XI, An­kara 1999, s. 93-99.

ATEŞ, İbrahim, “Hz Mevlânâ Dergâhı ile ilgili Vakıf ve Vakfiyeler”, IX. Vakıf Haftası Kitabı, Ankara 1992, s. 29-31.

BANARLI, Nihat Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul ty, I-II.

BARTHOLD, W., “Çelebi”, Milli Eğitim İslam Ansiklo­pedisi (MEBİA), İstanbul 1945, III.

Başbakanlık Osmanlı Arşivleri (BOA), Cevdet Evkaf Tasnifi (CE) 12400.

BÜYÜKBEKTAŞ, Büşra, Anadolu Selçukluları Döne­minde Mevlevîlerin Sultanlar, Devlet Adamla­rı, Beylikler, Ahiler ve Diğer Zümrelerle Olan Münasebetleri, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yüksek Lisans Tezi), Sivas 2020.

CEYHAN, Semih, “Mesnevî” , DİA, Ankara 2004, C. XIX, ss., 325-334.

DEMİREL, Ömer, “Sivas Mevlevîhânesi ve Mevlevî Şeyhlerinin Sosyal Hayatlarına Dair Tespitler” SÜ Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S. 2, Konya 1996, s. 218.

EMECAN, Feridun M., “Saruhanoğulları ve Melevîlik”, E. Hakkı Ayverdi Hatıra Kitabı, İstanbul 1995, s. 283-293.

YÜCEL, Erdem, “Kasımpaşa Mevlevîhânesi”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Aralık 1979, s. 77-86.

ERGİN, Osman Nuri, Maârif Tarihi, İstanbul 1939, I-III.

EROL, Erdoğan, “Padişah III. Selim’in Mevlânâ’nın Türbesi için Yaptırdığı Püşide”, Türk Etnoğrafya Dergisi, XIX, Ankara 1991, s. 9-29.

EROL, Erdoğan, “Padişah III. Selim’in Mevlânâ’nın Türbesi için Yaptırdığı Püşide”, Türk Etnoğrafya Dergisi, XIX, Ankara 1991, s. 9-29.

ESRAR DEDE, Tezkire-i Şuara-yı Mevlevîyye, İnceleme-Metin, (hzl. İlhan Genç) Ankara 2000.

EVLİYA ÇELEBİ, Seyâhatnâme, (Sadeleştiren, Mümin Çevik) Üçdal Neşriyat İstanbul 1985, I-X.

FURÛZANFER, Bediuzzaman, Mevlânâ Celâleddin, (trc. F. N. Uzluk), İstanbul 1990

GAZİMİHAL, Mahmud Ragıb Konya Mûsikîsi, Ankara 1947.

GÖLPINARLI, Abdülbaki, Melâmilik ve Melâmiler, Devlet Matbaası, İstanbul 1931.

GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlânâ Celaleddin, İnkilap Kitabevi, İstanbul 2010.

GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlânâ’dan Sonra Mev­levîlik, (İkinci Baskı) İstanbul 1983.

GÖYÜNÇ, Nejat, “Sivas Mevlevîhânesi”, IX. Vakıf Haf­tası Kitabı, Ankara 1992, s. 83.

GÜNDÜZ, İrfan, Osmanlılarda Devlet-Tekke Münâse­betleri, Seha Neşriyat.

HEPER, Saadettin, Mevlevî Âyinleri, Konya 1974.

HÜSEYİN VASSAF, Sefine-i Evliyâ, (çev. M. Akkuş-A. Yılmaz), Kitabevi, İstanbul 2006, I-V.

İBRAHİM PEÇEVÎ, Tarih-i Peçevî, Matbaâ-yı Âmire 1283, I-II.

İSMÂİL RUSÛHÎ ANKARAVÎ, Risâle-i Usûl-i Tarîkat-ı Mevlânâ, Konya Mevlânâ Müzesi (KMM) Yazmalar, 1661/16.

KARA, Mustafa, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, Dergah Yayınları 1999.

KERAMETLİ, Can, Galata Mevlevîhânesi Divan Ede­biyatı Müzesi, İstanbul 1977.

Konya Mevlânâ Müzesi Arşivi (KMMA).

KÖPRÜLÜ, M. Fuad, “Ahmed Paşa”, MEBİA, I, s. 198.

KÖPRÜLÜ, M. Fuad, Anadolu’da İslamiyet, (hzl. Meh­met Kanar), İstanbul 2000.

KÜÇÜK, Hülya, Sultan Veled ve Maarif’i, Konya Büyükşehir Belediyesi, Konya 2005.

KÜÇÜK, Sezai, “Mevlevîliğin Kuruluşu, Yayılması ve Diğer Tesirleri”, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmi Hakk’a Daveti, (ed. M. Kara-H. Küçük), Kültür A.Ş., Konya 2021, s. 151-163.

KÜÇÜK, Sezai, “Mevlevîyye”, Türkiyede Tarikatlar Tarih ve Kültür, (ed. Semih Ceyhan), Birinci Ba­sım, İstanbul 2015, s., 495-496.

KÜÇÜK, Sezai, “Sultan Reşad ve Mevlevîlik”, Sultan V. Mehmed Reşad ve Dönemi, İstanbul 2018, C. III, s. 1058-1093.

KÜÇÜK, Sezai, Mevlevîliğin Son Yüzyılı, Simurg Yayıları, İstanbul 2003.

KÜÇÜKDAĞ, Yusuf, “Les Zaviyas Mevlevîtes a Konya (Konyada Mevlevî Zâviyeleri)”, Osmanlı Araş­tırmaları, XIV, İstanbul 1994s. 118.

MAZIOĞLU, Hasibe, “Anadolu’da Türk Edebiyatının Başlamasında ve Gelişmesinde Mevlânâ’nın Yeri ve Etkisi”, Mevlânâ Sevgisi, IV. Uluslara­rası Mevlânâ Sempozyumu, 15-17 Aralık 1980” (Hzl. F. Halıcı), Konya 1981, s. 30-39.

MEHMED SÜREYYÂ, Sicill-i Osmânî, (hzl. O. Hülâgû-M. Ekincikli-H. Savaş) İstanbul 1998, I-IV (IV/ı, IV/ıı).

MEHMED ZİYÂ, Merâkiz-i Mühimme-i Mevlevîyyeden Yenikapı Mevlevîhânesi, İstanbul 1329.

MEHMED ZİYA, Yenikapı Mevlevîhânesi, (hzl. M.A. Karavelioğlu), Ataç Yayınları, İstanbul 2005.

MUHAMMED MUHLİS BEY ve Arkadaşları, Konya Rehberi, Konya 1339/1920.

OCAK, A. Yaşar, “Türkiye Tarihinde Merkezi İktidar ve Mevlevîler (XIII-XVIII. Yüzyıllar) Meselesine Kısa bir Bakış”, SÜ Türkiyat Araştırmaları Der­gisi, S. 2, (Mayıs 1996), Konya 1996, s. 17-24.

OCAK, A. Yaşar, Türk Sûfîliğine Bakışlar, İstanbul 1996.

ODYAKMAZ, Nevzad, Bektaşilik, Mevlevîlik, Mason­luk, İstanbul 1988.

OSMANZÂDE TÂİB, Hadikatü’l-Vüzerâ (zeyl-i Ağazade Ömer Efendi, Ahmed Cavid Bey, Abdülfettah Şefkat Efendi) Freiburg 1969.

ÖNDER, Mehmet, Mevlânâ Hayatı Eserleri, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul ty.

ÖNDER, Mehmet, Yüzyıllar Boyunca Mevlevîlik, Anka­ra 1992.

ÖNGÖREN, Reşat, “Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî”, DİA, Ankara 2004, XXIX, 441-448.

ÖZÖNDER, Hasan, Konya Mevlânâ Dergâhı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1989.

PAKALIN, Mehmet Zeki Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü (OTDTS), MEB İstanbul 1983, I-II.

PALA, İskender, “Edebi Çehreleriyle Mevlevîhâneler”, SÜ Türkiyat Araştırmaları Dergisi, SÜ Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S. 2, Konya 1996, S. 2, s. 55-60.

SAADETTİN NUZHET (ERGUN), “Mevlânâ’nın Türk Şiiri ve Musikisi Üzerindeki Tesirleri”, Konya, s. 110-111.

SAHÎH AHMED DEDE, Mecmûatü’t-Tevârîhi’l-Mevlevîyye Mevlevîlerin Tarihi, (haz: Cem Zorlu), İnsan Yayınları, İstanbul, 2003.

SAKIB DEDE, Sefine-i Nefise-i Mevlevîyyân (Sefîne-i Mevlevîyye), Mısır 1283, I-III.

SAMIÇ, Jasna, “Le Tekke Mevlevî De Bembasa A Sarajevo”, Osmanlı Araştırmaları, S. XIV, 162-163.

SAYLAN, Betül, Mevlânâ Ailesi ve Mevlevîlikte Çele­bilik Makâmı -Sefîne-i Nefîse-i Mevlevîyân Örneği, M.Ü. Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı (Doktora Tezi), İstanbul 2013.

SİPEHSÂLÂR MECDEDDÎN FERÎDÛN, Risâle-i Sipehsâlar, Mevlânâ ve Etrafındakiler, (haz. Mus­tafa Çıpan), İstanbul 2019.

SOLAKZÂDE MEHMED HEMDEMÎ, Tarih, haz. Vahid Çabuk, Ankara 1989, I-II.

SULTAN VELED, Dîvân-ı Sultan Veled, (yay. F. Nafiz Uzluk, Uzluk Basımevi, İstanbul 1941.

TAHSİN PAŞA (ESBAK MABEYN BAŞKÂTİBİ), Abdülhamit ve Yıldız Hatıraları, İstanbul 1931.

TANMAN, M. Bahâ “Âsitâne”, DİA, İstanbul 1991 3/ 485-487.

TANMAN, M. Baha, “İstanbul Mevlevîhâneleri”, Os­manlı Araştırmaları, S. XIV, İstanbul 1994, s. 177-183.

TANRIKORUR, Ş. Barihüda “Gaziantep Mevlevîhânesi”, DİA,İstanbul 1996, 13/475-477.

TANRIKORUR, Ş. Barihüda, “Mevlevîyye”, DİA, An­kara 2004, 29/468-475.

TOPATAN, Mustafa, Mevlevîliğin Teşekkül Dönemi, Doktora Tezi (Marmara Üniversitesi Sosyal Bi­limler Enstitüsü), İstanbul 2013.

TUNCER, O. Cezmi, “Kilis Mevlevîhânesi”, SÜ Türki­yat Araştırmaları Dergisi, S. 2, Konya1996, s. 259-282.

ULUDAĞ, Osman Şevki, “ Mevlânâ ve Mûsikî”, Türk Mûsikîsi Dergisi, C. III, Kasım 1949, Aralık 1949, S. 25-26, s. 4-5, 21, 9-10, 21.

UZ, M. Ali, “Saraybosna’da İsa Bey Mevlevîhânesi”, SÜ Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S. 2, Konya 1996, 103-106.

UZLUK, F. Nafiz, “Mevlevî Hilâfetnâmeleri”, Vakıflar Dergisi, S. IX, s. 384-412.

UZLUK, Feridun Nafiz, “Germiyanoğlu Yakup II. Be­yin Vakfıyesi”, Vakıflar Dergisi, Ankara, 1969, 8. sayı, 71-112.

UZLUK, Şahabettin, Mevlevîlikte Resim ve Resimde Mevlevîler, Türkiye İş Bankası Kültür Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1957.

UZLUK, Şahabettin, Mevlânâ’nın Türbesi, Konya 1946. UZUNÇARŞILI, İ. Hakkı, Kütahya Şehri, İstanbul 1932. UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, Ankara 1988, (III. Baskı), I-IV.

ÜNVER, A. Süheyl “Beşiktaş-Çırağan Mevlevîhânesi Hakkında”, Mevlânâ ve Yaşama Sevinci (hzl. Fevzi Halıcı), Ankara 1978, s. 165-171.

ÜNVER, İsmail Neşâtî, Ankara 1986.

ÜRKMEZ, Rauf Kahraman, “Ârif Çelebi’nin Batı Ana­dolu Beylikleriyle Münasebetleri ve Mevlevîhanelerin Yaygınlaşması” Selçuk Üniversitesi Selçuklu Araştırmaları Dergisi, 10. sayı, Konya, 2019, 203-229.

WITTEK, Paul, Menteşe Beyliği, (trc. O.Ş. Gökyay) (İkinci Baskı), Ankara 1986.

ZÂKİR ŞÜKRÜ EFENDİ, “İstanbul Tekkeleri Silsile-i Meşâyihi III”, (nşr. Şinasi Akbatu), İslam Mede­niyeti Dergisi, Haziran 1981, V, 107.

1303/1886 Senesi Konya Salnâmesi.

1306/1888 Senesi Konya Salnâmesi.

 


 

[1751] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, İstanbul 1983 (İkinci Baskı), s. 29; Ş. Barihüda Tanrıkorur, “Mevlevîyye”, DİA, Ankara 2004, 29/474; Hasan Özönder, Konya Mevlânâ Dergâhı, Kültür Bakanlığı Ya­yınları, Ankara 1989, s. 3.

[1752] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 244-266; M. Fuad Köprülü, Anadolu’da İslamiyet, (hzl. Mehmet Kanar), İstanbul 2000, s. 54-55; Mehmet Önder, Yüzyıllar Boyunca Mevlevîlik, Ankara 1992, s. 5-6.

[1753] Reşat Öngören, “Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî”, DİA, An­kara 2004, XXIX, 445.

[1754] Abdülbaki Gölpınarlı, Melâmîlik ve Melâmîler, Dev­let Matbaası, İstanbul 1931, s. 9; A. Yaşar Ocak, Türk Sûfîliğine Bakışlar, İstanbul 1996, s. 92-93, 142; Reşat Öngören, “Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî”, DİA, XXIX, 445-446.

[1755] Bediuzzaman Furûzanfer, Mevlânâ Celâleddîn, (trc. F. N. Uzluk), İstanbul 1990, (Feridun Nafiz Uzluk’un Önsöz’ü), s. 5. Abdülkâdir el-Kureşî (ö. 775/1373)’nin el-Cevâhirü’l-muıyye fî abaāti’l-anefiyye ve İbn Kutluboğa (ö. 879/1474)’nın Tâcü’t-teracim isimli eser­lerinde Mevlânâ’nın ismi bir Hanefi fakihi olarak kayıtlı­dır.

[1756] Mevlânâ’nın tasavvuf anlayışıyla ilgili geniş bilgi için bk. Sipehsâlar Mecdeddîn Ferîdûn, Risâle-i Sipehsâlar, Mevlânâ ve Etrafındakiler, (haz. Mustafa Çıpan), İstan­bul 2019, 100-147; Abdurraman Câmî, Nefahâtü’l-Üns, (trc. ve şerh, Lamii Çelebi, hzl. S. Uludağ-M. Kara), İs­tanbul 1995, s. 633-639; Mehmed Ziya, Yenikapı Mevlevîhânesi, (hzl. M.A. Karavelioğlu), Ataç Yayınları, İs­tanbul 2005, s. 25-35; Furûzanfer, Mevlânâ Celâleddîn, s.126-148; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ Celaleddin, İnkilap Kitabevi, İstanbul 2010, s. 104-123, Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Söz­lüğü, MEB İstanbul 1983, II, 506-514; Mehmet Önder, Mevlânâ Hayatı Eserleri, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul ty., s. 145-182

[1757] Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliyâ, (çev. M. Akkuş-A. Yıl­maz), Kitabevi, İstanbul 2006, I, 358; Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, Dergâh Yayınları 1999, s. 235. Ayrıca silsile ile ilgili değerlendirme için bk. Barihüda Tanrıkorur, “Mevlevîyye”, DİA, Ankara 2004, 29/ 468.

Ferîdûn Sipehsâlar, Sultânü’l-ulemâ Bahauddin Veled’in silsilesini şu şekilde verir: Hz. Peygamber –Hz. Ali (ö. 48/668) –Hasan-ı Basrî (ö. 110/728) –Habîb-i Acemî (ö. 130/747 ) –Davud-ı Tâî (ö. 1165/781) –Marûf-ı Kerhî (ö. 200/816 ) -Seriyy-i Sakatî (ö. 257/870) -Cüneyd-i Bağ­dadî (ö. 297/909) -Ebû Bekir Şiblî (ö. 334/945) -Ebû Be­kir Nessâc (ö. 487/1094) –Ahmed Gazalî (ö. 520/1126) -Ahmed Hatibî (ö. 528/1133) -Sultânu’l-Ulemâ Bahâuddin Veled (ö. 629/1231). Risâle-i Sipehsâlâr, s. 17-18.

Mevlevîler arasında Sultanu’l-ulemâ Bahauddin Veled’i Necmeddin Kübrâ’nın halifesi sayanlar ise bu silsileyi; Cüneyd-i Bağdadî –Ebû Ali Ruzbarî (ö. 322/933)–Ebû Ali Katib –Ebû Osman Mağribî (ö. 373/983)–Ebû Kasım Cürcanî (ö. 469/1076) –Ebû Bekir Nessâc (ö. 487/1094) -Ahmed Gazalî (ö. 520/1126) -Ebu’n-Necîb es-Suhreverdî –Ammar Yasir (ö. 582/1186) –Necmeddin Kübrâ – Sultânu’l-Ulemâ Bahâuddin Veled –Mevlânâ Celâleddin Rûmî şeklinde aktarmışlardır. İsmâil Rusûhî Ankaravî, Risâle-i Usûl-i Tarîkat-ı Mevlânâ, Konya Mevlânâ Mü­zesi (KMM) Yazmalar, 1661/16, vr. 2b; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 202. Ayrıca bk. Sezai Küçük, “Mevlevîyye”, Türkiyede Tarikatlar Tarih ve Kültür, (ed. Semih Ceyhan), Birinci Basım, İstanbul 2015, s., 495-496.

[1758] Eflâkî, Mevlânâ ile ilgili şu dikkat çekici tespiti nakle­der: “Mevlânâ’yı sevenlerden Kadı Necmeddin-i Taştî şu latife ile bir hakikate işaret etmiştir: “Bütün dünya üze­rinde genel manada kullanılan üç şey vardı. Mevlânâ’ya nisbet edildikten sonra bu üç şey artık ona özel hale gel­miştir. Eskiden her kafiyeli iki mısraa mesnevî denirdi. Mevlânâ’nın eserinden sonra artık mesnevî denince akla Mevlânâ’nın “Mesnevî’si gelir oldu. Eskiden bütün bil­ginlere Mevlânâ denirdi artık Mevlânâ’dan sonra Mevlânâ denince akla sadece “Mevlânâ” gelir oldu. Eskiden bütün büyüklerin mezarlarına türbe denirdi. Mevlânâ’nın vefatından sonra artık sadece onun kabrine “Türbe” denir oldu.” Risâle-i Sipehsâlâr, s., 18.

[1759] Risâle-i Sipehsâlâr, 219; Ahmet Eflâkî, Menâkıbü’l-Ârifîn (Âriflerin Menkıbeleri), (trc. Tahsin Yazıcı), Hür­riyet Yayınları, İstanbul 1973, II, 63; Reşat Öngören, “Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî”, DİA, XXIX, 445.

[1760] Sahih Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârihi’l-Mevlevîyye, Mevlevîlerin Tarihi, (hzl. Cem Zorlu), İnsan Yayıları, İs­tanbul 2003, s. 194-195, 200-201, 204; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 19-28, 31-33.

[1761] Risâle-i Sipehsâlâr, s. 268; Eflâkî, Mevlânâ’ya vefatın­dan önce yerine kimin geçmesinin uygun olduğu so­rulduğunda Mevlânâ’nın “Hakk’ın halifesi, zamanın Cüneyd’i bizim Çelebi Hüsâmeddîn’imizdir, Hz. Çelebi Hüsâmeddîn’imiz halife olur” diye cevap verdiğini bu sorunun üç defa kendisine sorulduğu halde her defasında aynı cevabı verdiğini nakleder. Akabinde Oğlu Muhammed Bahâeddîn Veled için ne düşündüğü sorulduğunda ise “O pehlivandır, vasiyete muhtaç değildir.” cevabını vermiştir. Menâkıbü’l-Ârifîn, II, 56.

[1762] Menâkıbü’l-Ârifîn, II, 189, 198; Sultan Veled, İbtidâ-nâme, (çev. A. Gölpınarlı), Ankara 1976, beyt 2668. “Halk, genç ihtiyar, toplanıp hep birden yalvarmaya, yakarmaya koyuldu, Ey Veled dediler, babanın makamı senindir; o, dâima seni sever, görür gözetirdi, Babanın seçtiği er ol­duğundan bu makamı Hüsâmeddîn’e bağışlamıştır. Değil mi ki o gitti, bahanen kalmadı; yüce Allah bunu takdir etti. Bundan sonra şeyhliği kabul et; halka imâm ol, kıla­vuz kesil, Bu topluluğa başlıkta bulun…” Sultan Veled, İbtidânâme, b. 2808-2813.

[1763] Menâkıbü’l-Ârifin, II, 198; Sultan Veled, İbtidâ-nâme, b. 2670-2679; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Son­ra Mevlevîlik, s. 21-22; Mustafa Topatan, Mevlevîliğin Teşekkül Dönemi, Doktora Tezi (Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü), İstanbul 2013, s. 183-184.

[1764] Risâle-iSipehsâlâr, s. 261-270; Menâkıbü’l-Ârifin, II, 56, 164-165, 187; Hülya Küçük, Sultan Veled ve Maarif’i, Konya Büyükşehir Belediyesi, Konya 2005, s. 52.

[1765] “Mevlâna merasimlerden uzak bir şekilde Kalenderîlerde olduğu gibi kendisine intisâb edenleri, saç, bıyık, sakal ve kaşlardan makasla birkaç kıl keserek tıraş eder ve bu şe­kilde geleni kabul ederdi. “Bütün âlem büyük bir hankâh, o hankâhda hakîkî şeyh, Allah Teâlâ’dır. Âdem’in yer değiştirmesinden ve o onun feyzinden beri Allah’ın hiz­metçisi biziz” diyen Mevlâna, tekkeyi bile zâid (fazla) gören bir dünyâ görüşüne sahip idi.” Menâkıbü’l-Ârifîn, I, 258-259; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 187.

[1766] Menâkıbü’l-Ârifîn, I, 270-271, 388.

[1767] Menâkıbü’l-Ârifîn, I, 318; II, 202-203.

[1768] Menâkıbü’l-Ârifîn, II, 192; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 24-25; Semih Ceyhan, “Mesnevî”, DİA, Ankara 2004, XXIX, 329.

[1769] Risâle-i Sipehsâlâr, s. 270; Menâkıbü’l-Ârifîn, II, 193; Sezai Küçük, “Mevlevîliğin Kuruluşu, Yayılması ve Di­ğer Tesirleri”, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmi Hakk’a Dave­ti, (ed. M. Kara-H. Küçük), Kültür A.Ş., Konya 2021, s. 151-152.

[1770] “Ma’nen ve sırran halife mezkûr Şeyh Kerîmüddin hazreti oldu ve sûrette Sultan veled hazreti oldu.” Bk. Sahih Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârihi’l-Mevlevîyye, s. 200.

[1771] Sultan Veled, İbtidânâme, b. 6992; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 31-32.

[1772] Sahih Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârihi’l-Mevlevîyye, s. 204; Sultan Veled, İbtidânâme, s. 19.

[1773] “Arkadaşların ileri gelenlerinden birisi ölmüştü. Mevlânâ hazretlerine gelip: “Bunu tabutla mı yoksa tabutsuz mu mezara koyalım?” diye danıştılar. Mevlânâ: “Dostlar nasıl uygun görürlerse (öyle yapın).” buyurdu. Bunun üzerine ilahi arif, nur madeni, makam ve basiret sahip­lerinden olan Bektemüroğlu Kerimeddin (Tanrı rahmet etsin): “Tabutsuz koymak daha iyidir” dedi. Dostlar: “Bunun daha iyi olduğunu hangi delile dayanarak söy­lüyorsunuz?” diye sordular. Kerimeddin: “Çocuğa ana, kardeşten daha iyi bakar; çünkü insanın cismi toprak­tandır ve tabutun tahtası da toprağın çocuğudur. Tabut insanla kardeş sayılır. Toprak ise şefkatli anadır. Bina­enaleyh ölüyü şefkatli ananın kucağına bırakmak daha doğru olur.” dedi. Mevlânâ hazretleri bu sözü çok beğen­di ve “Bu mana hiç bir kitapta yazılmamıştır.” buyurdu.” Menâkıbü’l-Ârifîn, II, 224-225.

[1774] Sultan Veled, İbtidânâme, b. 6880-6891, 6990 vd; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 31-33. Detayla bilgi için bk. Mustafa Topatan, Mevlevîliğin Te­şekkül Dönemi, s. 192-197.

[1775] Menâkıbü’l-Ârifin, II, 224; Hülya Küçük, Sultan Veledve Maarif’i, s. 52-53.

[1776] Risâle-i Sipehsâlâr, s. 138,144; Furûzanfer, Mevlânâ Celâleddîn, s. 282-284; Mehmet Önder, Yüz Yıllar Bo­yunca Mevlevîlik, s. 81.

[1777] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 33-36; Hülya Küçük, Sultan Veled ve Maarif’i, s. 78-82.

[1778] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 36-37.

[1779] Menâkıbü’l-Ârifin, muhtelif yerler, Furuzanfer, Mevlânâ Celâleddîn, s. 182-189.

[1780] Menâkıbü’l-Ârifin, II, 294; Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevîlik, s. 38, 62. M. F. Köprülü’ye göre; Mevlevîlerin Moğollara yakın olmalarının sebebi; Ana­dolu’da yaygın bir konumda olan “kuyûd ve alakayı dün­yadan âzâd” felsefesini benimseyen Türkmen babalarını kendilerine rakib görmeleri ve bunlara kucak açan Kara­manlılara karşı Moğol hâkimiyetini benimsemeleridir.” A. Yaşar Ocak ta Anadolu’da tutunmak isteyen Moğolların Mevlevîliğe ilgisini “Mevlevîlerin gerek brokrasi, gerekse esnaf ve her kesimden halk tabakaları arasında sahip olduğu nüfûzu bilmelerine” bağlamaktadır. Bk. M. Fuad Köprülü, Anadolu’da İslamiyet, s. 55; A. Yaşar Ocak, “Türkiye Tarihinde Merkezi İktidar ve Mevlevîler (XIII-XVIII. Yüzyıllar) Meselesine Bir Bakış”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 1996, C. II, S. 2, s. 19.

[1781] Menâkıbü’l-Ârifin, s. 269, 323, 330-340, 347; A. Yaşar Ocak, “Türkiye Tarihinde Merkezi İktidar ve Mevlevîler (XIII-XVIII. Yüzyıllar) Meselesine Bir Bakış”, s. 17-18; Rauf Kahraman Ürkmez, “Ârif Çelebi’nin Batı Anadolu Beylikleriyle Münasebetleri ve Mevlevîhanelerin Yaygınlaşması”, ss., 206-219; Paul Wittek, Menteşe Beyliği, (trc. O.Ş. Gökyay) (İkinci Baskı), Ankara 1986, s. 60-61; Feridun M. Emecan, “Saruhanoğulları ve Melevîlik”, E. Hakkı Ayverdi Hatıra Kitabı, İstanbul 1995, s. 283-297.

[1782] Mehmet Önder, Yüzyıllar Boyunca Mevlevîlik, s. 81; Barihüda Tanrıkorur, “Mevlevîyye”, DİA, 29,/468.

[1783] Sezai Küçük, “Mevlevîliğin Kuruluşu, Yayılması ve Di­ğer Tesirleri”, s., 153. Şikârî “Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey’in Görkes (eski Grikos, şimdi Silifke) seferine çık­madan önce beyleri ile gelip Mevlânâ Türbesi’ni ziyaret ettiğini, türbede sabaha kadar münacaat eylediğini seher vakti gördüğü rüyada kendisine fethin müjdelendiğini ve ertesi sabah rüyasını Mevlânâ oğlu Ulu Ârif Çelebi’ye tabir ettirdiğini uzun uzun anlattıktan sonra “Eğer kafiri kırıp Görkes kalesini alacak olursam Mevlânâ’nın üzerin bir yeşil türbe yaptırayım”diye ahdettiğini, sonra da türbeyi bünyâd ettiğini” söylemektedir. bk. Şikarî, Karamanoğulları Tarihi, s. 106-107.

[1784] Sahîh Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîhi’l-Mevlevîyye Mevlevîlerin Tarihi, (haz: Cem Zorlu), s. 196; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Kütahya Şehri, İstanbul 1932, s. 51; Feridun Nafiz Uzluk, “Germiyanoğlu Yakup II. Beyin Vakfıyesi”, Vakıflar Dergisi, Ankara, 1969, S. 8, ss. 75-77.

[1785] Mehmet İpşirli, “Çelebi”, DİA, VIII, s. 259.

[1786] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 151. M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terim­leri Sözlüğü, I, s. 345.

[1787] Mehmet Önder, Yüz Yıllar Boyunca Mevlevîlik, s. 81.

[1788] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 151-152; M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I, s. 345.

[1789] Risâle-i Sipehsâlâr, s. 273-274; Menâkıbü’l-Ârifin, II, 224; Sahîh Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîhi’l-Mevlevîyye, 210; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 43-44.

[1790] Risâle-i Sipehsâlâr, s. 147; Menâkıbü’l-Ârifin., II, 303.

[1791] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 151-152, 362-363. “Nâzik, efendi, edebli, okumuş, Çalab (Allah)’a nisbetle Allah adamı” gibi anlamlara gelen bu kelime, birçok ilim ve sanat erbabına sıfat olmakla birlikte, Mevlânâ’nın soyundan gelen ve onun makamına geçen ve bu makamın gereği olarak bilgin ve edîb ol­makla birlikte nezaketi, kibarlığı ve zerâfeti şiâr edinen kimselere unvan olarak kullanılmıştır. Mevlevîlik tarihi boyunca genel olarak “Çelebi Efendi” tabiri de kulla­nılmış, baba tarafından Mevlânâ soyuna mensup olan­lara “Zukûr Çelebi”, ana tarafından mensup olanlara da “İnas Çelebi” denilmiştir. “Çelebi” ve “Çelebi Efendi” kelimeleri ile ilgili geniş bilgi için bk. Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlevî Adab ve Erkanı, s. 11; M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I, 342­345; Necati Elgin, “Dil ve Tarih Bakımından Çelebi ve Çelebilik” Konya Halkevi Mecmuası, Şubat 1946, S. 88, Konya 1946, s. 10-14; W. Barthold, “Çelebi”, MEBİA, İstanbul 1945, III, 369; Mehmet İpşirli, “Çelebi” DİA, VIII, s. 259.

[1792] Menâkıbü’l-Ârifin, II, 294, 296, 298; M. F. Köprülü, Anadolu’da İslamiyet, s. 54; Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevîlik, s.69; Ulu Arif Çelebi’nin hayatına dair geniş bilgi için bk. Risâle-i Sipehsâlâr,s. 147-148; Menâkıbü’l-Ârifîn, II, 234-366.

[1793] Menâkıbü’l-Ârifin, II, s.251-255, 258, 269 vd; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevîlik, 69-73, 73-75, 93; Büşra Büyükbektaş, “Anadolu Selçukluları Döne­minde Mevlevîlerin Sultanlar, Devlet Adamları, Beylik­ler, Ahiler ve Diğer Zümrelerle Olan Münasebetleri”, ss. 53-63.

[1794] Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevîlik, s. 93.

[1795] Menâkıbü’l-Ârifîn, II, 278; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 77.

[1796] Menâkıbü’l-Ârifîn, II, 258, 346; A.Y. Ocak, “Türkiye Ta­rihinde Merkezi İktidar ve Mevlevîler (XIII-XVIII. Yüz­yıllar) Meselesine Kısa bir Bakış”,.s. 19.

[1797] Risâle-i Sipehsâlâr, s. 144-147; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 100; Asaf Halet Çelebi, Mevlânâ ve Mevlevîlik, İstanbul 1957, s. 196-198; Meh­met Önder, Yüz Yıllar Boyunca Mevlevîlik, s. 20-22, 39.

[1798] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 89.

[1799] P. Wittek, Menteşe Beyliği, s. 60-61; Feridun M. Emecan, “Saruhanoğulları ve Mevlevîlik”, s. 283-285.

[1800] Seyyid Sahîh Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârihi’l-Mevlevîyye, s. 104-192; Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 245, 330-335; Sezai Küçük, “Mevlevî­liğin Kuruluşu, Yayılması ve Diğer Tesirleri”, s. 154-155.

[1801] Sahih Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârihi’l-Mevlevîyye, 208.

[1802] Sahîh Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârîhi’l-Mevlevîyye, s. 196; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Kütahya Şehri, s. 51; Feri­dun Nafiz Uzluk, “Germiyanoğlu Yakup II. Beyin Vakfıyesi”, ss. 75-77.

[1803] Sakıb Dede; Sefine-i Mevlevîyye, C. I, s. 5; Seyyid Sahîh Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârihi’l-Mevlevîyye, s. 227; İ. H. Uzunçarşılı, Kütahya Şehri, s., 48. Betül Saylan, Mevlânâ Ailesi ve Mevlevîlikte Çelebilik Makâmı -Sefîne-i Nefîse-i Mevlevîyân Örneği, s. 258-259.

[1804] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevîlik, s. 274-278; Sezai Küçük, “Mevlevîliğin Kuruluşu, Yayıl­ması ve Diğer Tesirleri”, s. 153-154.

[1805] Nejat Göyünç, “ Osmanlı Devletinde Mevlevîler”, T.T.K. Belleten, LV/213, Ağustos 1991, s. 352-353.

[1806] Muhammed Muhlis Bey ve Arkadaşları, Konya Rehbe­ri, Konya 1339/1920, s. 55; M. Fuad Köprülü, “Ahmed Paşa”, MEBİA, I, s. 198.

[1807] Sahih Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârihi’l-Mevlevîyye, s. 239; KMMA, Dosya No: 68/32; Murat Akgündüz, “Mevlevîlik ve Osmanlı Padişahları”,Uluslararası Mevlâna ve Mevlevîlik Sempozyumu, Bildiriler II [Mevlânâ Celaleddin Rumi’nin 800. Doğum Yılı Anısına], 26-28 Ekim 2007, [t.y.], C. II, s. 347-352.

[1808] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri (BOA), Cevdet Evkaf Tas­nifi (CE) 12400; M. Muhlis Bey, Konya Rehberi, s. 50-51.

[1809] İbrahim Peçevî, Tarih-i Peçevî, Matbaâ-yı Âmire 1383, I, 426; Ş. Uzluk, Mevlânâ’nın Türbesi, s. 157.

[1810] Tarih-i Peçevî, I, s. 426; Hasan Özönder, Konya Mevlânâ Dergâhı, s. 48.

[1811] Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 154.

[1812] Solakzâde Mehmed Hemdemî, Tarih, haz. Vahid Çabuk, Ankara 1989, I, 181.

[1813] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara 1988, III/1, 196.

[1814] Şahabettin Uzluk, Mevlânâ’nın Türbesi, Konya 1946, s. 158; Erdoğan Erol, “Padişah III. Selim’in Mevlânâ’nın Türbesi için Yaptırdığı Püşide”, Türk Etnoğrafya Dergi­si, XIX, Ankara 1991, s. 9-29.

[1815] M. Muhlis Bey, Konya Rehberi, s. 55.

[1816] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlevîlik Âdab ve Erkânı, İstan­bul 1963, s. 13; M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyim­leri ve Terimleri Sözlüğü, I, 94; Bahâ Tanman “Âsitâne”, DİA, III, 485.

[1817] Veled Çelebi (İzbudak), Konya Vilayetinin Ahvâl-i Umumiyye-i Tarihiyyesi, Hacı Selim Ağa Kütüphanesi, ty., Hüdâyi Efendi 1159, s. 822; Şahabettin Uzluk, Mev­lânâ’nın Türbesi, s. 161; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 334.

[1818] Menâkıbü’l-Ârifin, I, 627; Hasan Özönder, Konya Mevlânâ Dergâhı, s. 3.

[1819] Menâkıbü’l-Ârifin, I, 440, 441; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 34-35, 330; F. Nafiz Uzluk, “Mevlevî Hilâfetnâmeleri”, s. 383.

[1820] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevilik, s. 24-25. Ayrıca Mevlânâ Dergâhı’nın vakıfları ile ilgili geniş bilgi için bk. İbrahim Ateş, “Hz Mevlânâ Dergâhı ile ilgili Vakıf ve Vakfiyeler”, IX. Vakıf Haftası Kitabı, Ankara 1992, s. 29-31.

[1821] 1303/1886 senesi Konya Salnâmesi, s. 309-310; Veled Çelebi, Konya Vilayetinin Ahvâl-i Umumiyye-i Tarihiyyesi, s. 822; Ş. Uzluk, Mevlânâ’nın Türbesi, s. 161; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 334.

[1822] Menâkıbü’l-Ârifin, II. 169-173.

[1823] Yusuf Küçükdağ, “Les Zaviyas Mevlevîtes a Konya (Konyada Mevlevî Zâviyeleri)”, Osmanlı Araştırmaları, XIV, İstanbul 1994, s. 118.

[1824] Evliya Çelebi, Seyahatnâme, (Sadeleştiren, Mümin Çe­vik) Üçdal Neşriyat İstanbul 1985, III, 26; Sakıb Dede, Sefine-i Nefise-i Mevleviyyân (Sefine-i Mevleviyye), Mı­sır 1283, I, 204, 207, 336; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 330.

[1825] Sakıb Dede, Sefine-i Mevlevîyye, I, 211-212; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 332; Y. Küçükdağ, “Les Zaviyas Mevlevîtes a Konya (Konyada Mevlevî Zâviyeleri)”, s. 124.

[1826] Sakıb Dede, Sefine-i Mevlevîyye, I, s. 215-216; 1303/1886 Konya Salnâmesi, s. 311; 1306/1888 Konya Salnâmesi, s. 241; İ. Hakkı Konyalı, Konya Tarihi, Konya 1964, s. 498-499, 777-778; Y. Küçükdağ, “Les Zaviyas Mevlevîtes a Konya (Konyada Mevlevî Zâviyeleri)”, s. 124.

[1827] Menâkıbü’l-Ârifin, II, 313.

[1828] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 245 333.

[1829] Konya Mevlânâ Müzesi Arşivi (KMMA), Dosya No: 51/29; Sultan Veled, Dîvân-ı Sultan Veled, (yay. F. Nafiz Uzluk, Uzluk Basımevi, İstanbul 1941, s. 86-87; Sakıb Dede; Sefine-i Mevlevîyye, I, 45; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Kütahya Şehri, s.23-24.

[1830] Menâkıbü’l-Ârifin, II, 288.

[1831] Jasna Samiç, “Le Tekke Mevlevî De Bembasa A Sarajevo”, Osmanlı Araştırmaları, S. XIV, s.,162-163.

[1832] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 245-246; Nejat Göyünç, “Osmanlı Devletinde Mevlevîler”, s. 351, 355.

[1833] O. Cezmi Tuncer, “Kilis Mevlevîhânesi”, SÜ Türkiyat
Araştırmaları Dergisi
, S. 2, Konya1996, 259-260.

[1834] Seyyid Sahih Ahmed Dede, Mecmûatü’t-Tevârihi’l-Mevlevîyye, s. 162; M. Ali Uz, “Saraybosna’da İsa Bey Mevlevîhânesi”, SÜ Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S. 2, Konya 1996, s. 102.

[1835] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 335; Gabor Agoston, “ 16-17. Asırlarda Macaristan’da Tasavvuf ve Mevlevîlik”, I. Milletlerarası Mevlânâ Kongresi, (3-5 Mayıs 1987) Tebliğler, Konya 1988, s. 5-9.

[1836] Evliya Çelebi, Seyahatname, IX, s. 70.

[1837] Nejat Göyünç, “Sivas Mevlevîhânesi”, IX. Vakıf Haftası Kitabı, Ankara 1992, s. 83.

[1838] KMMA, Dosya No: 51/40, 65/4; N. Göyünç, “Sivas Mevlevîhânesi”, s. 84.

[1839] Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmânî, (hzl. O. Hülâgû-M. Ekincikli-H. Savaş), Sebil Yayınevi, İstanbul 1998, II, 374; Ömer Demirel, “Sivas Mevlevîhânesi ve Mevlevî Şeyhlerinin Sosyal Hayatlarına Dair Tespitler” SÜ Tür­kiyat Araştırmaları Dergisi, S. 2, Konya 1996, s. 218.

[1840] KMMA, Dosya No: 65/4; Menâkıbü’l-Ârifin, II, s. 259­269.

[1841] Barihüda Tanrıkorur, “Gaziantep Mevlevîhânesi”, DİA, XIII, 475.

[1842] Ali Enverî, Semahâne-i Edeb, Âlem Matbaası, İstanbul 1309, s. 61-64; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Son­ra Mevlevîlik, 122, 334.

[1843] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s.122-127; Mehmet Önder, Yüz Yıllar Boyunca Mevlevî­lik, s. 79-80.

[1844] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 247.

[1845] BOA, Sadaret Evrâkı Mektûbî Kalemi, (SE. MK. MVK. KISIM IV) 3084/146/91, (26 Za 1278/1861).

[1846] KMMA, Dosya No: 87/11, 87/35.

[1847] KMMA, Dosya No: 68/32.

[1848] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 269.

[1849] Muzaffer Erdoğan, “Mevlevî Kuruluşları Arasında İstan­bul Mevlevîhâneleri”, s. 18.

[1850] Sakıb Dede, Sefine-i Mevlevî’yye, I, 180; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 168.

[1851] M. Baha Tanman, “İstanbul Mevlevîhâneleri”, Osmanlı Araştırmaları, S. XIV, İstanbul 1994, s. 178; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 336-337.

[1852] Can Kerametli, Galata Mevlevîhânesi Divan Edebiyatı Müzesi, İstanbul 1977, s. 18-19.

[1853] Mehmed Ziyâ, Merâkiz-i Mühimme-i Mevlevîyyeden Yenikapı Mevlevîhânesi, İstanbul 1329, 35.

[1854] Zâkir Şükrü Efendi, “İstanbul Tekkeleri Silsile-i Meşâyihi III”, (nşr. Şinasi Akbatu), İslam Medeniyeti Dergisi, Haziran 1981, V, 107; A. Süheyl Ünver, “Beşiktaş-Çırağan Mevlevîhânesi Hakkında”, Mevlânâ ve Yaşama Se­vinci (hzl. Fevzi Halıcı), Ankara 1978, s. 166’dan naklen.

[1855] Erdem Yücel, “Kasımpaşa Mevlevîhânesi”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Aralık 1979, s. 77-86.

[1856] Sefîne-i Evliyâ, V, 225; Ş. Barihüda Tanrıkorur, “Mevlevîyye”, DİA, 29/469-470.

[1857] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, s. 256.

[1858] Sefine-i Mevlevîyye, II, 168-173.

[1859] Evliya Çelebi, Seyâhatnâme, I, 392

[1860] Osmanzâde Tâib, Hadikatü’l-Vüzerâ (zeyl-i Ağazade Ömer Efendi, Ahmed Cavid Bey, Abdülfettah Şefkat Efendi) Freiburg 1969, s. 88-89.

[1861] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 248.

[1862] Saadettin Heper, Mevlevî Âyinleri, Konya 1974, s. 368­374.

[1863] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlevîlik Adab Ve Erkânı, s. 48­109; Osman Şevki Uludağ, “ Mevlânâ ve Mûsikî”, Türk Mûsikîsi Dergisi, C. III, Kasım 1949, Aralık 1949, S. 25­26, s. 4-21.

[1864] Mahmud Ragıb Gazimihal, Konya Mûsikîsi, Ankara 1947, s. 40-50.

[1865] Hasibe Mazıoğlu, “Anadolu’da Türk Edebiyatının Baş­lamasında ve Gelişmesinde Mevlânâ’nın Yeri ve Etkisi”, Mevlânâ Sevgisi, IV Uluslararası Mevlânâ Sempozyu­mu , 15-17 Aralık 1980”(Hzl. F. Halıcı), Konya 1981, s. 30-39; İskender Pala, “Edebi Çehreleriyle Mevlevîhâneler ”, SÜ Türkiyat Araştırmaları Dergisi, SÜ Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S. 2, Konya 1996, S. 2, s. 56.

[1866] Saadettin Nuzhet (Ergun), “Mevlânâ’nın Türk Şiiri ve Mu­sikisi Üzerindeki Tesirleri”, Konya, s. 110-111; İ. Pala, İs­kender Pala, “Edebi Çehreleriyle Mevlevîhâneler”, s. 55.

[1867] İsmail Ünver, Neşâtî, Ankara 1986, s. 9; Nevzad Odyakmaz, Bektaşilik, Mevlevîlik, Masonluk, İstanbul 1988, s. 337.

[1868] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 449, 456. Bk. Esrar Dede, Tezkire-i Şuara-yı Mevlevîyye, İnceleme-Metin, hz. İlhan Genç, Ankara 2000.

[1869] H. Mazıoğlu, “Anadolu’da Türk Edebiyatının Başlama­sında ve Gelişmesinde Mevlânâ’nın Yeri ve Etkisi”, s. 32-36.

[1870] Osman Nuri Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul 1939, s. 133-135.

[1871] İ. Pala, İskender Pala, “Edebi Çehreleriyle Mevlevîhâneler ”, s. 56.

[1872] Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstan­bul ty, II, s. 789-780.

1873 Şahabettin Uzluk, Mevlevîlikte Resim ve Resimde Mevlevîler, İş Bankası Kültür Türkiye İş Bankası Kültür yayınları, Ankara 1957, s. 2; Hamit Arbaş, “Mevlevî Sa­natçılar”, Osmanlı, XI, 93-99; Sezai Küçük, “Mevlevîyye”, Türkiyede Tarikatlar Tarih ve Kültür, s. 5517-524.

[1874] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 248; Sefine-i Mevlevîyye, II, 168-173; İrfan Gündüz, Osman­lılarda Devlet-Tekke Münâsebetleri, Seha Neşriyat, s. 120.

[1875] Ali Nutkî Dede, Defter-i Dervîşân I, Süleymaniye Kütüphânesi Nafiz Paşa nr. 1194, vr. 15b-16a; Abdülbâkî Nâsır Dede, Defter-i Dervîşân II, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi Kütüphânesi (İSAM), nr. 18112, s. 1-20.Ayrıca bk. Defter-i Dervîşân: Yenikapı Mevlevîhânesi Günlükleri, (hzl.Bayram Ali Kaya, Sezai Küçük), Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, İstan­bul 2011.

[1876] Bk. M. Ziya, Yenikapı Mevlevîhânesi, s. 155-157; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 254.

[1877] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 271.

[1878] Geniş bilgi için bk. S. Küçük, Mevlevîliğin Son Yüzyılı, s. 330-374.

[1879] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 335.

[1880] Frederich W. Hasluck, Bektaşî Tedkikleri, s. 133; M. Kara, Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, s. 210.

[1881] Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, (hzl. A.F. Yavuz-İ. Özen), İstanbul ty., I, 191, 219; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 321; M. Kara, “Tanzimattan Cumhuriyete Tasavvuf ve Tarîkatler”, Tanzimattan. Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, İletişim Yayın­ları, İstanbul 1985, s. 989.

[1882] Osman Nuri Ergin, Meârif Tarihi, İstanbul 1939, I, 241­243.

[1883] M. Ziyâ, Yenikapı Mevlevîhânesi, s. 148; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 294-295;. M. Kara, “Tanzimattan Cumhuriyete Tasavvuf ve Tarîkatler”, s. 991.

[1884] İ. Gündüz, Osmanlılarda Devlet-Tekke Münâsebetleri, s. 216-235; Cezmi Eraslan, II. Abdülhamîd ve İslam Birliği, İstanbul 1992, s. 217.

[1885] İ. Gündüz, Osmanlılarda Devlet-Tekke Münâsebetleri, s. 218; Mustafa Kara, “II. Abdülhamîd Dönemine Tasav­vuf Tarihi Açısından Genel Bir Bakış”, II. Abdulhamid ve Dönemi Sempozyumu Bildirileri, (2 Mayıs 1992), s. 69-70.

[1886] M. Ziya, Yenikapı Mevlevîhânesi, s. 149.

[1887] M. Ziya, Yenikapı Mevlevîhânesi, s. 152-153.

[1888] Mehmet Önder, Yüz Yıllar Boyunca Mevlevîlik, s. 67.

[1889] M. Ziya, Yenikapı Mevlevîhânesi, s. 204

[1890] Tahsin Paşa (Esbak Mabeyn Başkâtibi), Abdülhamit ve Yıldız Hatıraları, İstanbul 193, s. 144-145.

[1891] Bk. M. Ziyâ, Yenikapı Mevlevîhânesi, s. 175-185.

[1892] Geniş bilgi için bk. Sezai Küçük, “Sultan Reşad ve Mev­levîlik”, Sultan V. Mehmed Reşad ve Dönemi, İstanbul 2018, C. III, s. 1058-1093.

[1893] Nuri Köstüklü, “Vatan Savunmasında Gönül Erleri: Mücahidin-i Mevlevîyye Alayı”, X. Milli Mevlânâ Kongresi (Tebliğler), 2-3 Mayıs 2002, s. 213-226; Sezai Küçük, “Sultan Reşad ve Mevlevîlik”, 1078-1082.

[1894] M. Kara, Tekkeler ve Zaviyeler, s. 322.

[1895] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 273.

[1896] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 181; Geniş bilgi için bk. Sezai Küçük, “Mevlevîyye”, Türkiyede Tarikatlar Tarih ve Kültür, s. 509-516.

[1897] Sezai Küçük, Mevlevîliğin Son Yüzyılı, İstanbul 2003, s. 234.

[1898] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 362-363.

 

 

ETİKETLER: