Fasıl: 46-50

A+
A-

FASIL: 46

Benim evliyam benim kubbelerimin altındadır, benden başka kimse onları bilemez (H. K.). Tanrı evliyayı, kimsenin görmemesi için kıskançlık ve rekabet kubbeleri altında gizlemiştir; eğer onlar böyle kullar olmasalardı mürsel, resul ve kitap sahibi olan Musa (selâm O’nun üzerine olsun) Ulu Tanrı’dan evliyayı arar mı idi? Musa’nın duası kabul olduğundan Hızır’ (selâm O’nun üzerine olsun) ın halleri O’na gizli kaldı ve O’nun sohbetine tahammül edemedi. Dünya padişahları vezirleri ve naipleri, kendilerine lâzım olan şeyleri haber vermek için, halkın yanına gönderirler fakat, hareme mensup kimseleri o vezirlere, emîrlere ve diğer büyüklere göstermezler. Eğer bunlar, hareme mensup kimselerin yüzlerini görmek isterlerse, tehlikeli bir hal hâsıl olur ve bunu başaramazlar. Fakat sevilmek ve istenilmekse harem ehlinden olan bir kimse için durum böyle değildir. Bunun şerhi uzundur akıllı olana bir işaret yetişir.

Bunun gibi Ulu Tanrı bazı şeyhleri, halkı irşad ile meşgul olmaları için gösteriyor, nazeninlerden olan bazılarını ise göstermeyip kıskançlık kubbeleri altında gizliyor. Bu kubbelerse halkın gözünde mekruh olan bir haslettir. O veliyi, bu haslete müptelâ kılıyor; bu suretle halkın gözü o haslete çevrilip veliden nefret ederek kaçıyorlar ve hattâ onu inkâr ediyorlar. Kur’anda buyurulmuştur ki: “Falan peygamberin doksan dokuz karısı, kardeşinin de bir karısı vardı; bununla beraber, kardeşinin karısına tamah ederek kardeşini uzak dönemiyeceği bir yere gönderdi; orada öldürttü ve karısını aldı.” Bunun gibi Peygamberimizin de kölelerinden Zeyd’in karısını alması meşhurdur. Bunları söylemek zahiren dostları rüsva etmektir. Çünkü bu kabil hareketler, halk nazarında mekruh ve eksikliktir. Onlar hakkında bunları söylemek hikmetten hariçtir. Dünya ehlinden çok azı, dostlarının ayıplarını gizlerler. Tanrı, onlara olan sevgisinden onların bu ayıpları bilmemeleri için Kur’anda zikretmiştir. Bunda bir hikmet vardır. Bundan başka Tanrı enbiyayı (Tanrının selâmı onların üzerine olsun) halkı irşadetmek, kötülükten kurtarmak, iyiliğe teşvik etmek için göndermişti. Enbiya bazı şeyler yaparlar ki halkın bunları yapması doğru olmaz. İşte Enbiyanın bu gibi, hareketini bildirmek halka izin vermektir ve bu doğru değildir. Ulu Tanrı: Sen olmasaydın eflâki yaratmazdım (H.K.), buyurmuştur. Bunu şu yüzden söylemiştir: Evliyanın ilelebet soyu kesilmiyecektir. Çünkü bu âlem onlar için yaratılmıştır. Boş ve vücudu maksut olmıyan bir mahlûkun nesli, zürriyeti dünyada kaldığı halde, vücudu maksut olanların zürriyeti niçin kalmasın? Hattâ bütün yaratıklar mahvolsun, onlar kalsınlar. Çünkü bu âlemden maksut olan şey, onların varlığıdır. Bunun için Ulu Tanrı insanları: Eğer bir rabbanî âlim ve veliye rastlarsanız, onda büyüklük ve sâadet eserleri gördüğünüz vakit, zahiren kötü bir iş görseniz de sakın hoş görmemezlik etmeyiniz. Peygamberleri ve onların hikâyelerini, olaylarını düşününüz. İhtiyatlı davranınız, olur olmaz şeylerle onlardan yüz çevirmeyiniz, gibi sözlerle ikaz etmiştir. Belki bunun hikmeti de bundadır.

 

FASIL: 47

Çile çıkarmak enbiyanın âdeti değildir. Bu bir bidattir. Evet, dost­lar kötü olursa, onlardan bir kenara çekilmek kötü bir iş olmaz. Fakat iyi dostlardan uzaklaşmak cahilliktir. Çünkü, Cemaat rahmettir (H.), buyurulmuştur. Bu, diğer varlıklarda da görülüyor. Meselâ, cansız bir bitki, yalnız başına lâyıkiyle büyüyemez. Fakat, kırlarda kendi cinsinden olanlarla beraber daha kuvvetli yetişir. Su az olunca akmaz; olduğu yerde kalır, kokar. Çoğalırsa bir dere haline gelerek akıp gider. İşte her şey böyle kendi cinsiyle kuvvet bulur. Atlar, esterler hem cinsleri olan esterlerle daha iyi yol yürürler. Şu halde uzlet, yabancılardan olur, yârdan değil.

Mesnevî:

Halvet ağyardan lâzımdır: yârdan değil. Kürk kış içindir, bahar için değil. Akıl başka bir akılla birleşirse, kötü işlere ve kötü sözlere mâni olur. Nefis, diğer bir nefisle yâr olursa, akıldan daha üstün olur; akıl yalnız ve âtıl kalır.

Peygamber (selâm O’nun üzerine olsun) Hazret-i Ali “ye öğüt verip dedi ki: İnsanlar, Tanrıya türlü türlü hayır ve hasenat ile yaklaştıkları vakit sen, ona türlü türlü akıl eserleriyle yaklaşmağa çalış. Böyle yaparsan derece itibariyle dünyada ve ahırette onlardan iki misli yüksek olursun (H.). Bu, şunun gibidir: Meselâ, bir bağda birçok ağaçlar bulunur; bunların hepsi aynı cinsten ve aynı büyüklükte olabilir; bahçıvan bunlardan biri ile özel bir şekilde meşgul olursa, az zaman sonra bu ağacın gölgesinin ötekilerinden daha uzun olduğu görülür. Çünkü hayırlı bir iş, aklın vasfı ve gölgesidir. Asıl olan akıldır. Amel fer’idir. Asıl, kuvvet bulur ve artarsa, fer’i de aynı hükmü kazanır. Eğer aklın sıfat ve gölgesi olmasaydı, çocuklar ve hayvanlara da ibâdet vacip olurdu ve onlar da bir teklife muhatap kalırlardı. Öyleyse görülüyor ki âmel, akıldan gelmektedir; Şu halde âmel, aklın fer’i ve gölgesidir. Akıl ne ölçüde fazla olursa, o amel de o ölçüde artar. Onun artması, suret kabul ettiği vakit görülür. Sen, aklın varsa düşün, ki bunun gerçeğine eresin! Peygamber (selâm O’nun üzerine olsun) : “İslâmda papazlık yoktur” (H.) buyurmuştur. Sahabe, uzlete çekildiler. Mağaralara girdiler, tâat ve ibâdetle meşgul oldular. Mustafa'(selâm O’nun üzerine olsun)ya : “Keşişler kendi kendilerine mensub olan bir dini tutuyorlar, uzlet ihtiyar ediyorlar. Bu surette onların kalbleri aydınlanıyor. Gaipten haber veriyorlar; bizim dinimiz ki gerçek dindir, biz de bu yola girersek bu uzlet sayesinde, ruhaniyetimiz onlarınkinin iki misli olur ve bizden daha fazla keramet vuku bulur” dedikleri zaman, O, bunu menetti ve “İslâmda papazlık yoktur” (H.) buyurdu. Meselâ, senin bir şeyh olduğunu farzedelim: “Bir şahsa kırk gün karanlık bir yerde çalışmak, zikretmek, zahmetlere katlanmak teklif etsen, tabiî her insan, zahmetine karşılık, bir nimete mazhar olur. Bu çilekeş de gaip âleminden bir şeyler elde ederse tabiîdir. Putperestler, putun önüne gitmeden önce, üç gün yemek yemez ve uyumazlar. Tanrı’ya yalvarırlar; onlar bu kadar zahmet çektiklerinden, uykusuz ve aç kaldıklarından put kayıptan, bu asılı kalmış iş için, dili ile “olacaktır” der; eliyle işaret eder. Her ne kadar putun işaret edecek eli, konuşacak dili olmazsa da bu görülen şey, yapılan mücadelenin ve çekilen zahmetlerin bir sonucudur. Mümine ilk bakışta bütün vilâyetini veren kimse, şeyhtir. Hadiste: Öyle kullar vardır ki insanlara baktıkları zaman onlara, saadet libasını giydirirler (H.), buyurmuştur. İşte burada, şeyh işe yarar ve mürit ne bulmuşsa o, şeyhin inayetinin eserindendir. O, şeyhin hizmetinde kalırsa, onun nefsinden ve ilminden faydalanır. İlmi artar. İnsanın vücudu, ekmek ve diğer yiyeceklerden nasıl faydalanır, kuvvetlenir, büyürse müridin ruhu da şeyhin ilim ve marifetlerinden böyle olgunlaşır ve büyür. Kendinde böyle bir kabiliyet bulunan kimse, mürit olabilir ve şeyhten faydalanabilir. Kendi kendine yetişmek, kabiliyeti olan bir müridin, şeyhe ne ihtiyacı olur? Fakat, böyle kabiliyetli bir mürid, kendinden derece itibariyle bin, hattâ yüz bin kere yüksek olan bir şeyhe intisap ederse, ondan ne kadar faydalanır? Hattâ şeyhin aynı olur. Bu gibi şeyhin akıbeti, tıpkı şuna benzetilebilir: Meselâ, eğer bir zerdali ağacına kayısı aşısı yaparlarsa, bir müddet sonra o da kayısı olur. Bundan sonra Şunu da bil ki puta tapanlar ve çilede bulunanlar, bu mücahede ve uzlet esnasında kendilerine birtakım hayaller görünür, halvetten ayrıldıktan sonra artık bu gibi rüyaları göremezler. Şeyhin sana atası ve bağışı, pazarda, yolda, uykuda, uyanıklıkta ve her yerde, sana gaybı göstermesi ve bu gayıpları, acaip şeyleri sende artırmasıdır.

FASIL: 48

Ulu Tanrı, her gece bir adama, ölümden sonra yok olmıyacağı ve bu âlemden daha iyi bir cennette kaim olacağı gibi, birtakım şeyler gösterir. Bu adam hattâ, kendini Mekke ve Medine gibi yerlerde görür. Sen zahiren orada uyumuş görünüyorsun; fakat Ulu Tanrı, sana on senelik yolu, bir anda kat edebileceğin hayalden diğer bir suret bağışlamıştır. Şu halde sana on günlük yolu, on günde giden bir at ve yine on günlük yolu, bir anda giden, bir at verseler, hangisini seçersin? Senin için hangisi daha iyidir? Mukayese et! Uykunda sana bir anda doğuya ve batıya gidebileceğin bir merkep veriyorlar, o halde bu merkep, uyanıkken sahip olduğun merkepten daha iyidir.

Peygamber (selâm O’nun üzerine olsun) bu yüzden, mevt-i ıstırarî ile ölen herkes, mevt-i ihtiyarî ile ölmediğine pişmanlık duyar (H.) buyurmuştur. Uyku ve ölüm hali aynıdır. Sen uyku halinden, ölüm halini anla! Peygamberimiz yine: “Uyku ölümün kardeşidir” (H.) buyuruyor. İşte bu küçük kardeşten, büyük kardeşi tanımalısın. Uyku, küçük bir ayna; ölüm de büyük bir ayna gibidir. Yahut uyku küçük, ölüm büyük bir terazidir. Küçük terazi ile değerli paraları tartarlar. Yine sen bu küçük teraziden büyük terazinin ne olduğnu anla! Bir insan, ekseriya uyanıkken ne ile meşgul olursa, uykuda da aynı veya ona benzeyen şeylerle meşgul olduğunu görür. Uyanınca da yine aynı şeyle uğraşır. Bu bakımdan yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşrolursunuz (Kel. Kib.), sözü ne kadar doğrudur.

Bir insan uyanıkken ne ile meşgul olursa, uykuda da aynı veya onunla ilgili şeylerle meşgul olur, demiştik. Meselâ, bir külhancı veya bir lağamcı, rüyalarında daima bu lağam veya külhana ait işlerle uğraşırlar. Hakikatte uykuda, bu işle meşguliyeti kesilir; fakat hayali, cismaniyetten sıyrılmış olduğu halde, yine o pis işlerle veya ona benzeyen şeylerle uğraşır. Haşir günü gelip uyandığı zaman da yine o işlerle meşgul olur. Ölüm de böyledir. Peygamber (Tanrının selâm ve salatı O’nun üzerine olsun) bedene merkep demiştir. Senin nefsin, senin binek atındır, ona iyi muamele et (H.). Uykudaki merkep, uyanıkken sahip olduğun merkebin, seni bir yüzyılda götüremiyeceği yerlere bir anda götürüyor; bir anda doğuda, bir anda batıda olabiliyorsun. Şu halde bu merkebin, değerce diğerinden çok üstün olması muhakkaktır .Mevt-i ıstırarî ile ölen bir kimsenin mevt-i ihtiyarî ile ölmediği için pişmanlık duyması (H.) da bu yüzdendir. İyi, kötü, kâfir ve müslüman olan her insan, genel kurallara uyarak öldükten sonra: “Keşke daha evvel ölseydim!” isteğini açıklamıştır. Çünkü böyle bir ölümden sonra; yukarda bahsettiğimiz gibi bir merkebe sahip olunur. Veya insanın vücudunu, içinde bülbül, papağan, doğan, karga ve kumru gibi türlü türlü kuşlar bulunan bir kafes olarak kabul et! Her kuş bu kafesten kurtulmak için can atar ve kurtulduktan sonra da : “Daha önce niçin kurtulmadım?” diye üzülür. Yılandan daha kötü bir hayvan olamaz. Buna rağmen hapsedilmiş olduğu yerden kurtulduğu zaman son derece memnun olur. Memnuniyetinin sebebi, sahranın sepetten ve kafesten daha geniş olmasıdır. Her insan öldükten sonra, evinin ve çocuklarının durumlarını müşahede ettiği zaman, onların mahpeste olduklarını görür. Çünkü, ruh için kapı ve pencere, perde olamaz; onun kafesi ve bağı vücuttur. Meselâ hayalen Konya’yi görebiliyorsun fakat bizzat görmek için oraya gitmen lâzım.

Kapı, duvar ve uzaklık gibi şeyler ruhun değil, cismin ve suretin perdesidir. Suret olmazsa, perde de kalmaz. Hepsini görürsün, hiçbir şey sana gizli kalmaz. Meselâ, bir insan rüyada yer, gök, bağ, bahçe, köşk, huri ve şarkıcı olabiliyor. Sen de bu gibi şeyler görebiliyorsun. Şu halde sen, bu beden olmadan yer, gök, cennet, akar sular, huriler, genç ve ihtiyar kimseler olabiliyorsun ve istediğin şekle girebiliyorsun. Meselâ Azrail kendini herkese başka bir şekilde gösteriyor. Sende de bu cevher vardır. Beden perdesi olduğu halde bunları görebildiğin gibi, bu beden perdesi olmadan da bütün bunlar olabilir. Yani, eğer bu vücut perdesi ortadan kalkarsa, sen de Azrail gibi olursun.

Bu vücut perdesi ortadan kalkmadıkça, bunları, ne sen, ne de başkaları görebilir. Bir lâhzada için sıkılıyor, bir lâhzada için açılıyor. Bir anda cesur, bir anda korkak oluyorsun. Bazan şehvete susuyor, bazan şehvetten nefret ediyorsun. Yine bir lâhzada mâsiyet ve bir lâhzada tâat oluyorsun. İşte böyle bir lâhzada muhtelif şekillere girdiğin halde, bu vücut perdesi bırakmadığı için, bunları ne sen, ne de başkaları görebiliyorsunuz. Vücut perdesi ortadan kalkarsa, olduğun gibi görünürsün. Zahir bilginleri dervişleri: “Onlar şeriatı bıraktılar, biz tuttuk” diye ayıplarlar. Hakikatte şeriatı tutanlar, onu terkedenlerdir. Çünkü şeriattan elde edilmek istenen bir şey, yani şeriattan bir maksat vardır. Sen, şeriatın suretine kapılmakla, ondan elde edilmesi gereken şeye erişemedin. O halde bu maksuda erişen kimse, şeriatı bırakmamış ve bundan büyük bir kazanç sağlamıştır. Şeriat bir şeyi “ekmek” tir. Ekmekten, onu biçen kimse faydalanır. Sen onun şeriatı terk ettiğini, yani bir şey ekmediğini zannediyorsun ve yanılıyorsun; şeriatı o elde etmiştir, çünkü senin ektiğini, o biçmektedir. Sen ektiğin şeyi, belki de biçemiyeceksin. Çünkü her ekilen şey bitmez; Şu halde biçmek, ekmekten daha üstündür. Meselâ sen bir padişahı görmek istediğin zaman, yol yürür, menziller katedersin. Padişaha erişmiş, huzuruna kabul edilmiş, padişahı seyretmek ve sözlerini kulaklariyle işitmekle meşgul olan başka bir kimse için, sen gelmiş: “Bu padişahı aramıyor, çünkü bizim gibi yol yürüyen, menziller kateden odur. Çünkü o, yol yürümekle beraber, padişahı bulmuştur.” Yoldan maksat, padişahtır; o halde o, maksadına erişmiştir, sen daha yoldasın belki de padişahı bulamıyacaksın! Bunun örnekleri çoktur akıllı olana bir işaret yetişir.

FASIL: 49

Ali (Tanrı O’nun yüzünü kerim etsin): “Nefsini bilen, Tanrısını bilir” (H.) demiştir. Meselâ, sen kendi varlık evindeki yaygıları, yatakları, kıymetli kumaşları, elbise ve sandıkları görüp, sahip olduğun diğer şeyleri görmesen; kendini tamamen görmemiş ve tanımamış, ancak bazı kısımlarını tanımış ve bilmiş olursun. Tekrar gizli, açık her şeyi görmüş olsan; fakat bunların hepsini sana gösteren lâmbayı görmesen, yine kendini tamamiyle görmüş olmazsın. Çünkü o lâmbanın nuru ile sende bulunan şeylerin, meselâ, kıymetli kumaşların iyi veya kötü olduğunu görebiliyorsun. Senin varlık evinde parlıyan bu hakikî nurunu görürsen, mutlaka Tanrı’yı da görürsün. Meselâ güneşin nuru, senin evinde parladığı zaman, evinde bulunan her şeyi görmekle beraber bu şeylerden güneşi bilemezsin; fakat evindeki güneşi görmekle, hakikî güneşi de görmüş olursun. Binaenaleyh kendi iç âleminde dolaşmalı ve kendini bilmeğe çalışmalısın. Bundan başka bir şeyi bilmenin sana faydası olmaz, senin için lâzım olan ve seninle ilgisi bulunan şey, kendini bilmendir. Geri kalan şeyleri bilmek, başkaları için zahmet, ıztırap ve deli çekmeğe benzer. Bu çektiğin ıztırabın sana hiçbir faydası olmayacaktır. Kendini tamamen tanıdıktan sonra, Tanrı’ya erişirsin. Zira: Son varılacak hedef Tanrının huzurudur. (Sûre: 53, Âyet: 43.) Evinde gördüğün o sayısız, eşsiz, ve değerli kumaşları ancak, bu nur sayesinde görebiliyorsun. İşte bu nuru görürsen, kendini tamamiyle bulmuş olursun. Hakkın nuru olanı bu nur, tâ ezelden beri, daha sen annenin karnında iken, seninle beraberdi. Bu nurla her şeyi görüyor ve kendini ondan ayrı göremiyordun; fakat asılolan bu nuru, görmüyordun, Hülâsa o nuru gördüğün zaman ilk ve sonun o olduğunu bilirsin; çünkü: O ilk ve sondur. (Sûre: 57, Âyet: 3.) Bundan sonra kendini tamamen bulmuş, Tanrı’ya kavuşmuş olursun. Son varılacak hedef Tanrının huzurudur. (Sûre: 53, Âyet: 43.)

İnsan girift bir yaratık, içice girmiş bir bütündür; en son iç, kökleri yerde bulunan, toprak ve suyla yaşıyan bir ağacın kökü gibidir. Bu kök gizlidir. Ağacın geri kalan kısımlarında meyve, yaprak, gölge ve öz gibi birtakım haller mevcuttur. Eğer bu ağacın âlemini düşüncenle dolaşırsan, ağacın bası ve sonunda kökü olduğunu ve ağacın bu kök vasıtasıyla ayakta durabildiğini görürsün. Bu kök de Tanrı sayesinde diri ve tamamen Tanrı’ya bağlıdır. İşte bu ağacın kökü olan sonuna eriştiğin gibi, eğer kendi köküne ve sonuna da erişirsen Tanrı’ya erişmiş olursun. Çünkü, insanın da ağacınki gibi bir kökü ve bir özü vardır ve bunlar onun sonudur. Son varılacak hedef, Tanrının huzurudur. (Sûre: 53, Âyet: 43.) Bu söylediğimiz şeyler, tamamiyle senin ahvaline aittir. Bundan daha fazlasını insanın kafası almaz, biz de söyliyemeyiz.

Senin vücudun, bir çuvala benzer; fakat senin dışına benzeyen, çuval değil, onun içinde bulunan buğdaydır. O buğday, un olmadıkça kendisinden beklenen fayda hâsıl olmamıştır ve yine bu un da hamur haline gelmedikçe, bir işe yaramaz. Ekmek de yenmedikça, aklın ve canın kuvveti olamaz. Akıl ve can da ekmeğin vücutta mahvolması gibi, Hakta mahvolmadıkça, tehlikeden kurtulamaz. Görülüyor ki “uruç” böyle halden hale değişmekle oluyor. Nutfe, alâka olur, bundan sonra bir şekil kazanıyor, bu şekil de ruh kabul ediyor. Periler içinde bu böyle olur. Bitki ve hayvan da her şey halden hale intikal eder. Birinci halde ölür, ikinci hal ile hayat gösterir. Her şey böyledir ve bu tarzdadır. Ölüm olmadan, yaşamak olmaz; sende aşağı bir şey ölmekle, mutlaka ondan daha yüksek bir şey peyda olur. Meselâ çocukluk ölür, onun yerine gençlik, bilgisizlik ölür, bilgi peyda olur. Tane yerde mahvolur, ağaç çıkar. Yaşamak ölmekte, varlık yokluktadır. Bu kanun her şeye şâmil ve hâkimdir. Ölmeden evvel ölmek nasıl olur? diye itiraz eden eşeğe bak! O, bizzat aynı haldedir. Gece, gündüz aynı şeyle uğraştığın ve aynı halde bulunduğun halde, bir başkası sana bundan bahsettiği zaman, bu sana imkânsız görünürse, bu hareketin küfür değil de nedir? Meselâ, Sırat köprusü hakkında, kıldan incedir ve herkes üzerinden geçer, denildiği zamanda imkansız görülür; halbuki sen ondan, daha ince olan bir köprü üzerinden geçiyorsun ki bu, senin düşüncendir. Cennet için de: “Ne yerdedir, ne göktedir; madem ki yerde, gökte değildir, o halde nerededir?” diyorsun. Vücudunda katî bir boşluk ve nahoşluk duyduğun halde yerini tâyin edemiyorsun; bunların vücudunda olduğunu biliyorsun fakat, yerini tâyin etmekten acizsin. Cehennem ve cennet de aynen böyledir. Yerini görememekle beraber, bunlar vardır. Ahmak, gece gündüz bir halde bulunduğu ve bundan kendisine bahsedildiği zaman, bunları, imkânsız gören kimsedir. İşte bu bakımdan böyle bir insan, aynen bir eşektir ve ne olduğunu da bilmez.

FASIL: 50

Tanrı ile meşgul olmak, mal ve dünyaya ait her şeyi zahiren terketmek değildir. Gönlün Hakla meşgul olması lâzımdır. İsa (selâm O’nun üzerine olsun) hiç evlenmedi ve dünyadan o derece sıyrılmıştı ki dünya malı olarak yanında ancak sakalını taramak için bir tarak bulunurdu. Birdenbire beş parmağı ile sakalını taramak aklına gelince, “madem ki kendimde böyle bir tarak var, başka tarağa ne ihtiyacım olacak!” diye tarağı attı. İşte İsa’nın tecerrüdü bu dereceye gelmişti.

Bununla beraber Muhammed’ (selâm O’nun üzerine olsun) in dokuz karısı, padişahlığı, kumandanlığı, fetihleri, esirleri, bazı kimseleri katli gibi, bu kadar dünya esbabı ve alâkasiyle beraber: “Ben İsa’dan daha mücerredim (H.), Tanrıyı daha iyi tanırım ve Tanrıya daha çok yakınım” buyurmuştur. Meselâ, Züht ve takva tenceresini ısıtırlarsa, nihayet kaynamağa başlar; içindekinin taşması ve tencerenin boş kalmasından korkarlar; bunun için de içine soğuk su dökerler, böyle olduğu halde tencerenin kaynamasına mâni olamazlar. Kim: “Bu ısıtılan, kaynayan tencereden daha çok hararetliyim” diyebiiir? İşte bu hususta Bayezid Hazretleri de şöyle buyurmuştur: “Beni ilk gören: Bayezid sıddîk oldu, son gören de : Bayezid zındık oldu” dedi. Yani ben başlangıçta tencereyi ısıtmak için züht ve takva, mücahede ve riyazette bulundum. Şimdi ise, müşahede âlemine eriştim; bu tencere öyle kaynıyor ki üstüne ne kadar soğuk su döksem, bir türlü sakinleşmiyor. İşte bu haddinden fazla taşkınlığa ve hararete, “zendeka” ve bana “zındık” diyorlar. Bana “sıddık” dedikleri zaman, hararetim şimdikinin binde biri kadardı ve bu kadara değer vererek bana “sıddık” dediler. O hale bütün deliller ve emeller bu tencereyi kızdırmak içindir. Ve bütün fisk u fücur, dünya malı ve şehveti öldürmek de taşkınlığı durduran, öldüren soğuk sudur. Halk, dünyanın bu halini ahıret için faydalı bulur; fakat bu, tenceresi soğuk olan, karanlık içinde bulunan kimseler hakkındadır. Buna bir karanlık daha katmak, Tanrı’nın buyurduğu gibi (57)  karanlık karanlık üzerine olur; tenceresi kızmış ve taşmağa başlamış, dökülen soğuk suya rağmen sakinleşmiyen kimseler, o dereceye gelmişlerdir ki bu masiyet bunlar hakkında tâattır. Çünkü bu nur, karanlıkları yenmiştir. Eğer onlar karanlıktan kaçmazlarsa yanarlar: helak olurlar. Bunun için Hazret-i Peygamber, Hazret-i Ayşe’ye: “Ey Hümeyra! benimle konuş ve bana işveler yap ki kendime geleyim ve yanmıyayım; çünkü tecelli nuru beni yakıyor. Müslümanların işleri için birkaç gün daha bu dünyada kalmalıyım” dedi.

Tanrı’nın tecellisi, dağı parça parça etti; zerre haline getirdi. Zaten insanlar zayıf yaratılmışlardır (Sûre: 4, Âyet: 32) buyurulduğu gibi, vücudu her şeyden daha zayıf ve nazik olan insanın, bu tecelliden nasıl harap olacağını sen tasavvur et! Bunlar nasıl sözler, nasıl haller ve nasıl âlemlerdir anla!


(57) Daha üstün ne bulutlar ve gerilmiş engin denizdeki karanlıklar üzerine çöken karanlık­lar gibidir. (Sûre: 24, Âyet:40.)

 


 

ETİKETLER: