Ateşten Bir Süpürge

A+
A-

TÂZE DEM-İ MEVLEVÎ’den
Süpür~gel kendini kendinden

Âh Cenâb-ı Mevlânâ
Ve li-külli vechin evlâna

Ateş-i aşktan kat’i susamışlara
Divân-ı Şems’ten âteşîn bir varak sunula
Himmetleri üzerlerimize dâim sâyebân ola…



Dâd cârûbî be destem ân nigâr
Goft kez deryâ ber‑engîzân gubâr

  • KELİME KELİME

· dâd = verdi
· cârûbî = bir süpürge
· be destem = elime
· ân nigâr = o güzel/sevgili
‖ goft = dedi
· kez (ki ez) = ki …‑den
· deryâ = deniz
· ber‑engîzân = savur/kaldır (emir)
· gubâr = toz.

Elime bir süpürge sundu o nigâr
Dedi: “Deryâdan savur sen bir gubâr”

O güzel sevgili, elime bir süpürge verdi, “Hadi” dedi, “Denizden toz kopar”
~
Burada “cârûb” (süpürge) nefsi temizlemek için verilen mânevî bir alettir.
“Deryâ” vahdet denizi, “gubâr” (toz) ise varlık vehminden yükselen kesret tozlarıdır.
Sevgili, sâlike “Varlık denizinden toz kaldır, yani senlik benlikten arın” buyurur.
Bu, çoklukta birliği yani olup duranı, apaçık görme zevkidir.


••
Bâz ân cârûb râ z’âteş besûht
Goft kez âteş to cârûbî ber‑âr

  • KELİME KELİME
    · bâz = sonra/yine
    · ân cârûb râ = o süpürgeyi
    · z’âteş = ateşle
    · besûht = yaktı
    ‖ goft = dedi
    · kez âteş = ateşten
    · to = sen
    · cârûbî = bir süpürge
    · ber‑âr = çıkar, meydana getir (emir).

Sonra tutup o süpürgeyi ateşte kül etti
“Şimdi ateşten bir süpürge çıkar” diye emretti

Sonra da o süpürgeyi ateşledi de “Hadi” dedi, “Ateşten bir süpürge çıkarıp getir.”

Yakacak bir şey kalmayıncaya dek durmayan ateş, aşkın yakıcılığı, pişiriciliği ve fenâ makamıdır. Süpürgenin yakılması, amel ve zâhitlikle övünmenin yok edilmesidir. Sevgili “Ateşten (aşk) yeni bir süpürge inşâ et” diyerek, sâlikin her an yeniden doğması gerektiğini, varlığının aşkta eriyip hakikate dönüşmesini söyler.

•••
Kerdem ez hayret sucûdî pîş‑i û
Goft bî‑sâcid sucûdî hoş biyâr

  • KELİME KELİME
    · kerdem = ettim
    · ez hayret = hayretten
    · sucûdî = bir secde
    · pîş‑i û = onun önünde
    ‖ goft = dedi
    · bî‑sâcid = secde edensiz, secdecisiz
    · sucûdî = bir secde
    · hoş = güzel
    · biyâr = getir, sun (emir).

Şaşkınlıktan kapandım secdeye bulunduğum yerde
“Secde edicisiz bir secde sun” dedi, bana yok yere

Şaşırdım da huzurunda secde ettim; dedi ki: “Secde eden kalmasın, öylesine bir hoş secde et”

Fenâ vâdisine açılan hayret, mârifetin en yüce hâlidir. Sâlik şaşkınlıkla secdeye kapanır. Ancak sevgili “Secde eden (bir benlik) olmaksızın güzel bir secde getir” der. Bu, vahdet-i vücûdda “fâil”in yokluğu sırrıdır. Eylemi yapan ya yapmayan benlik aradan çıkmalıdır ki secde hakikî olsun, ayrı bir yaşayanı kalmayan büsbütün hayat kalsın.

••••
Âh bî‑sâcid sucûdî çûn buved
Goft bî‑çûn bâşed o bî‑hârhâr

  • KELİME KELİME
    · âh = çâresizlikle inleyen kendine nidâ, yanıp yakan tek hece, âşığın istemsiz zikri
    · bî‑sâcid sucûdî = secdecisiz secde
    · çûn buved = nasıl olur
    ‖ goft = dedi
    · bî‑çûn = “nasıl”sız, niteliği aşan, idrâkin ötesinde
    · bâşed = olur
    · bî‑hârhâr = ızdırapsız, tasasız (hârhâr: içi içini kemiren kaygı, diken, gönül sızısı).

“Secde eden olmadan secde nasıl olur?” dedim,
“Nasılsız olur; kaygısız, tasasız” dedi sevgilim

Âh dedim, secde eden olmadan nasıl olur secde? “Neliksiz-niteliksiz olur” dedi; “Senliksiz-benliksiz.”

“Bî-çûn” (nasılsız) ve “bî-hâr hâr” (dikensiz, ızdırapsız) tabirleri iki yakanında açığa çıktığı zemin olan non-dualite’nin özüdür. Sevgili, bu secdenin tarifsiz, keyfiyetsiz, ikilik dikenlerinden arınmış olduğunu söyler. İkilikten kurtulan kalp, arzu ve korku, zevk ve dert ikiliğini görüp geçer.

•••••
Gerdenek râ pîş kerdem goftemeş
Sâcidî râ ser bibor ez Zülfikâr

  • KELİME KELİME
    · gerdenek = boyncağız, küçük boyun
    · râ pîş kerdem = öne uzattım
    · goftemeş = ona dedim
    ‖ sâcidî râ = secdecinin
    · ser bibor = başını kes
    · ez Zülfikâr = Zülfikâr’la.

İncelen boynumu uzattım öne, dedim ki ona ben:
“Zülfikâr’ınla kes şu secdecinin başını hemen!”

Boyuncağızımı uzattım da peki dedim al, secde edenin kes başını elinde Zül-fikâr!

Boyun uzatmak teslimiyettir. Sevgiliye, M şehrinin günümüz kapısında duranın kılıcı (keskin âleti) Zülfikâr ile “secde edenin başını kes” der. Bu, başsızlık, yani enâniyetin (benliğin) topyekûn yok edilmesi, fenâya râzı gelinmesidir. Zülfikâr, şeriat ve hakikatin iki ağızlı kılıcıdır; ikilik çıkaran bütün başları biçer, ayağını yerden keser.

••••••
Tîğ tâ û bîş zed ser bîş şod
Tâ berost ez gerdenem ser sad‑hezâr

  • KELİME KELİME
    · tîğ = kılıç
    · tâ û bîş zed = o ne kadar çok vurduysa
    · ser bîş şod = baş o kadar çoğaldı
    ‖ tâ berost = bitti, filizlendi
    · ez gerdenem = boynumdan
    · ser sad‑hezâr = yüz bin baş.

Kılıç ne kadar vurduysa baş o kadar arttı
Boynumdan yüz bin baş bitti, fışkırıp taştı

Kılıcını çekti, vurdu, başım düştü önüne; boynumdan yüz binlerce baş bitti bir demde…

Bu, fenâfillâh sonrası üstü açılan bekâbillâh sırrıdır. Kılıç her vurdukça baş çoğalır çünkü benlik başı kesilince, yerine Hakk’ın sonsuz tecellileri olan binlerce baş (anlık şe’n zuhur) biter. Yok oluş, asıl var oluşu görünür kılar, aynadan toz çekilince aynaya bakan görünür olur.

Bu zevkin devâmını buradan içelim ( BOŞ KÂSENİN ŞÖLENİ )

•••••••
Men çerâğ o her serem hemçûn fetîl
Her taraf ender girifte ez şerâr

  • KELİME KELİME
    · men çerâğ = ben bir kandil/çıra
    · her serem = her başım
    · hemçûn fetîl = fitil gibi
    ‖ her taraf = her yan
    · ender girifte = tutuşmuş, sarmış
    · ez şerâr = kıvılcımdan

Bir çerâğım ben sanki her başım bir fitil oldu yanar
Her yanım tutuşmuş aşk kıvılcımı, her yöne nûr saçar

Ben kandildim sanki, her başım da fitildi tıpkı; her taraf kıvılcımlarla doldu, nûr oldu.

Sâlik artık bir kandile (vücudu ışığa), her başı da fitile (tutuşturucuya) dönüşmüştür. Her fitil aşk kıvılcımıyla (şerâr) tutuşur. Varlık, nurun taşıyıcısı olmuş; kesretteki çokluk, vahdet ateşinin anlık görünüşleri haline gelmiştir.

••••••••
Şem’hâ mî‑vereşed ez serhâ‑yi men
Şark tâ mağrib girifte ez katâr

  • KELİME KELİME
    · şem’hâ = mumlar
    · mî‑vereşed = tutuşup yükselir, alevlenir
    · ez serhâ‑yi men = başlarımdan
    ‖ şark tâ mağrib = doğudan batıya
    · girifte = tutuşmuş, kaplamış
    · ez katâr = sıra sıra, katar katar.

Her başımdan tutuşup yükselir mumlar
Şarktan garba dizilip olmuş bir katâr
~
Başlarımdan mumlar yürür, zulmeti nûra katar
Doğudan batıya dizi dizi, şem’-i cân yanar

Başlarımdan mumlar, kandiller çıkmaya başladı; katar katar, doğudan batıya dek her yanı tuttu.

Kesilen başlardan çıkan mumlar, şarktan garba bir dizi halinde uzanır. Bu, vahdet bilincinin zaman ve mekân sınırlarını aştığını, Hakk’ın nurunun tüm cihanda tecelli ettiğini anlatır. Kesret, vahdet yüzünün saçaklarıdır.

•••••••••
Şark o mağrib çîst ender lâ‑mekân
Gulhanî târîk o hammâmî be‑kâr

  • KELİME KELİME
    · şark o mağrib çîst = doğu batı nedir
    · ender lâ‑mekân = mekânsızlıkta (Lâmekân’da)
    ‖ gulhanî târîk = karanlık bir külhan (hamamın tutuşturulduğu yer)
    · hammâmî be‑kâr = İşler vaziyette, faal bir hamam.

Lâ-mekânda doğu batı da nedir ki söyle?
Karanlık bir külhan, işleyen bir hamam böyle

Mekansızlık aleminde doğu nedir, batı ne? Kapkaranlık bir külhan, işe yarar bir hamam ancak.

Lâ-mekân (mekânsızlık) âleminde, ikilik olmadığı için yön hissi ve doğal olarak doğu ve batı yoktur. Dünya, karanlık bir külhan (ateşlik) ve hamamdır (beden kafesi). Bu ikilikler, varlık vehminden ibarettir. Aslolan lâmekânın sonsuz aydınlığıdır.

Bedenin toprağa benzer; soluğun tertemiz bir tohuma ey can…

••••••••••
Ey mizâcet serd kû tâse‑i dilet
Ender în germâbe tâ key în karâr

  • KELİME KELİME
    · ey mizâcet serd = ey mizacı soğuk olan
    · kû = hani, nerede
    · tâse‑i dilet = gönlünün ızdırabı, yanışı
    ‖ ender în germâbe = bu sıcak hamamda
    · tâ key = niceye dek
    · în karâr = bu duruş, bu durağanlık.

Ey mizacı soğuk, nerede gönül kâsen, ne vakit boşalacaksın?
Bu ılık hamamda durdun, daha ne kadar kalacaksın?

A soğuk mizaçlı, nerde gönül tasın? Bu hamamda niceye dek kalacaksın?

Soğuk mizaç, mâneviyattan uzak hamlık; hamamda durmak ise dünyevî ılıklığa aldanmaktır. Sâlikin gönül kabının (tâse) bu ılık yerde oyalanmaması, aşk ateşine koşması istenir.

•••••••••••
Ber‑şev ez germâbe o kulhan merev
Câme‑ken der‑bengir ân nakş o nigâr

  • KELİME KELİME
    · ber‑şev = çık, yüksel
    · Ez germâbe = Ilık-sudan, hamamdan
    · Kulhan merev = külhana gitme
    ‖ câme‑ken = soyunmalık (hamamın soyunma odası; aynı zamanda “soyun, elbiseni çıkar”) · der‑bengir = iyice bak, seyret
    · ân nakş o nigâr = O resim ve nakışlar.

Kalk, çık hamamdan; varma külhana doğru
Soyunma yerinde seyret nakşı, gör o nûru

Çık hamamdan, gitme külhana; soyunulacak yere gel de şu resimleri seyret bir hele…

Hamamdan (dünyadan, bedenden, zihinden) çık, ama külhana (cehennemî nefs ateşine, ben sandığının arzularının peşine) gitme. Elbiseni giy (vücud nimetini kuşan) ve oradaki nakışlara, yani ilâhî tecellîye bak. Varlığı inkâr değil, ondaki sırrı görmek esastır.

••••••••••••
Tâ bibînî nakşhâ‑yi dilrubâ
Tâ bibînî renghâ‑yi lâle‑zâr

  • KELİME KELİME
    · tâ bibînî = tâ ki göresin
    · nakşhâ‑yi dilrubâ = gönül çelen nakışlar
    ‖ renghâ‑yi lâle‑zâr = lale bahçesinin renkleri.

Göresin diye gönül alan nakışlar, gonca teni,
Göresin diye lâlezârdaki onca rengi

O gönül alıcı resimleri gör; Ialeliğin renklerine bak…

Gönül çelen nakışlar, lâle bahçesinin renkleri; hepsi Bir’in, binbir sıfatının anlık tecellileridir. Sâlik, kesrette vahdetin cemâlini seyreder. Her bir varlık, sevgilinin yüzündeki bir renk olur.

•••••••••••••
Çûn bedîdî sûy‑i revzen der‑nigir
K’ân nigâr ez aks‑i revzen şod nigâr

  • KELİME KELİME
    · çûn bedîdî = görünce
    · sûy‑i revzen = pencereye (kubbedeki ışık deliği) doğru
    · der‑nigir = bak
    ‖ k’ân nigâr = zira o nakış, güzellik
    · ez aks‑i revzen = revzenin aksinden
    · şod nigâr = nakış-güzellik oldu.

Görünce dön pencereye bak, sebepten geç
O nakış, pencereden yansıyan aks ile eş

Onları seyrettikten sonra pencereye de bak; o güzel, pencereye vurdu da büsbütün güzelleşti.

Revzen (pencere), ledünnî bakışın, mânevî görüşün sembolüdür. Nakışları gördüğünde, onların pencereden yansıyan aks (tecelli) olduğunu fark et. Güzellik aslında pencerenin ötesindeki mutlak güzelliğin yansımasıdır. Işığın addınlattığı nakıştan başını çevirip ışığın kaynağına yönelen kendinden geçer.

••••••••••••••
Şeş cihet hammâm o revzen lâ‑mekân
Ber ser‑i revzen cemâl‑i şehriyâr

  • KELİME KELİME
    · şeş cihet = altı yön (tüm mekân)
    · hammâm = hamam
    · revzen = pencere
    · lâ‑mekân = mekânsız âlemi
    ‖ ber ser‑i revzen = revzenin üstünde
    · cemâl‑i şehriyâr = Sultan’ın, Padişah’ın güzelliği.

Altı yön bu hamam, pencereyse lâmekân
Pencerenin başında cemâl-i yâr, her ân

Altı yön hamamdır, pencereyse mekansızlık alemi; padişahın yüzü pencereden görünmede.

Altı yön hamamdır (kayıtlı âlem), pencere ise lâ-mekândır (mutlak özgürlük). Pencerenin başucunda ise Şehriyâr’ın (sultanın, Hakk’ın) cemâli vardır. Vahdet, tüm yönleri aşan, tüm yönlerden taşan o pencereden seyredilir.

•••••••••••••••
Hâk o âb ez aks‑i û rengîn şode
Cân bebârîde be Türk o Zengbâr

  • KELİME KELİME

· hâk o âb = toprak ve su (madde)
· ez aks‑i û = O’nun aksinden
· rengîn şode = renklendi
‖ cân = can, ruh
· bebârîde = yağdı
· be Türk o Zengbâr = Türk’e (ak tenli) ve Zengibar’a (kara tenli)
— yani her diyâra, herkese.

Toprak da su da O’nun aksiyle bir güzel renklendi,
Can yağdı ak tenliye de zenci’ye de; hepsine sindi.

Toprak da onun vuruşuyla güzelleşmede, su da; o Ak Türk iline de canlar yağdırmış, Kara Zengibar iline de.

Toprak ve su, O’nun aksinden renklenmiştir. Vahdetin tecellisi, her şeyi boyar. Can, Türk’ten Zencî’ye, yani her kavme, her renge, her varlığa yağmur gibi yağar; ayrım kalkar.

••••••••••••••••
Rûz reft o kıssa‑em kûteh neşod
Ey şeb o rûz ez hadîs‑eş şermsâr

  • KELİME KELİME

· rûz reft = gün gitti
· kıssa‑em kûteh neşod = hikâyem kısalmadı, bitmedi
‖ ey şeb o rûz = ey gece ve gündüz
· ez hadîs‑eş = O’nun sözünden, kıssasından
· şermsâr = utanç içinde.

Gün bittiyse de kıssam kısalmadı bir an, ey zamân!
Gece gündüz O’nun sözü yanında şerm-sâr, el-aman

Gündüz geçti gitti de hikayem kısalmadı, bitmedi; a sözünden gecenin de utandığı güzel, gündüzün de.

Gündüz biter ama hikâyesi bitmez. Çünkü aşkın ve vahdetin, kesrete yansıyan ayrılık kıssası sonsuzdur. Gece ve gündüz, onun bu sonsuz sözleri karşısında utanç içindedir; zira zaman, o ezelî ve ebedî oluşu kavrayamaz.

•••••••••••••••••
Şâh Şemseddîn‑i Tebrîzî merâ
Mest mî‑dâred humâr ender humâr

  • KELİME KELİME

· şâh Şemseddîn‑i Tebrîzî = Tebrizli Şah Şemseddin (Sevgilimiz Şems)
· merâ = beni
‖ mest mî‑dâred = sarhoş tutar
· humâr ender humâr = mahmurluk içinde mahmurluk, sarhoşluk üstüne sarhoşluk.

Şâh Şemseddîn‑i Tebrîzî beni dâim
Mest eyler, humâr içinde humâr yârim

Padişah Tebrizli Şemseddin, beni hep sarhoş etmede, mahmurluktan mahmurluğa sürükleyip çekmede.

Güneş gibi olan Şems-i Tebrîzî, Cenâb-ı Mevlevî’yi mahmurluk içinde mahmur (sarhoşluk içinde sarhoş) tutar. Bu, kesintisiz bir vecd, ezelî bir aşk sarhoşluğudur. Şems, Hakk’ın aynasıdır; vuslatın adıdır, hayatın tadıdır.

 

Mest ü harâbız ezeli,
Dilde muhabbet sezeli,
Bezmimize her güzeli,
Kendi ister biz çekeriz…

Aşk ağacından düşen bu gazel, baştan sona aklın iflas ettiği eşik üzerine kurulur.

Denizden toz savurmak, ateşten süpürge çıkarmak
— sebep‑sonuç mantığını kıran, kendine talibin “nasıl?”ı (çûn) bıraktığı imkânsız emirlerdir.

Sevgilinin istediği “sâcidsiz secde, fâilsiz fiil”, tam da vahdet ve non‑dualitenin kalbidir: secde eden bir “ben” kaldıkça orada hâlâ ikilik vardır; gerçek secde, secde edenin erimesi (fenâ) ile gerçekleşir — bî‑çûn, yani idrâkin ikili sınırlarını aşan bir bilinmez hâl.

Zülfikâr ile başın kesilmesi, nefsin-benliğin öldürülmesidir; fakat her kesilen baş bir kandile dönüşür. Bu, fenânın paradoksudur:

Benlik öldükçe sönmez, nûra dönüşür; bir tek can, doğudan batıya, sayısız mum gibi çoğalır. Ölüm, aydınlanmaya (bekâ) çevrilmiştir.

Son üçlemedeki hamam istiâresi ise saf vahdet‑i vücûddur:

  • Hamam = altı cihet, yani çokluk âlemi, fizikî mekân.
  • Külhan = karanlık, sönük dünya tarafı; oraya değil, soyunmalığa (bedenden/benlikten/form bağından boşluğa, soyunmaya) çağrılırsın.
  • Revzen (kubbedeki ışık deliği) = Lâmekân: çokluğa açılan tek delik.
  • O delikten giren tek ışık, Sultan’ın (Şehriyâr) cemâlidir. Gördüğün bütün renkler, nakışlar, lale renkleri — hepsi o tek aksin yansımasıdır. “O nakış, revzenin aksinden nakış oldu.”

Böylece toprak da su da, ak Türk de kara Zengî de — bütün varlık ve bütün insanlık — aynı bir Nûr’un renge bürünmüş aksinden ibarettir: kesretin altında vahdet.

Ve bu hiçlik sırrın hikâyesi varlıkla bitmez; gece‑gündüz bile onun karşısında utanır.
Âşığını bu hâlde tutan şarap ise bellidir:
Şems‑i Tebrîzî Hazretleri”
— Mahmurluk içinde mahmurluk, aşk üstüne aşk, nûr üstüne nûr…

Elime bir süpürge sundu o nigâr
Dedi: “Deryâdan savur sen bir gubâr”

Sonra tutup o süpürgeyi ateşte kül etti
“Şimdi ateşten bir süpürge çıkar” diye emretti

Şaşkınlıktan kapandım secdeye bulunduğum yerde
“Secde edicisiz bir secde sun” dedi, bana yok yere

“Secde eden olmadan secde nasıl olur?” dedim,
“Nasılsız olur; kaygısız, tasasız” dedi sevgilim

İncelen boynumu uzattım öne, dedim ki ona ben:
“Zülfikâr’ınla kes şu secdecinin başını hemen!”

Kılıç ne kadar vurduysa baş o kadar arttı
Boynumdan yüz bin baş bitti, fışkırıp taştı

Bir çerâğım ben sanki her başım bir fitil oldu yanar
Her yanım tutuşmuş aşk kıvılcımı, her yöne nûr saçar

Her başımdan tutuşup yükselir mumlar
Şarktan garba dizilip olmuş bir katâr

Lâ-mekânda doğu batı da nedir ki söyle?
Karanlık bir külhan, işleyen bir hamam böyle

Ey mizacı soğuk, nerede gönül kâsen, ne vakit boşalacaksın?
Bu ılık hamamda durdun, daha ne kadar kalacaksın?

Kalk, çık hamamdan; varma külhana doğru
Soyunma yerinde seyret nakşı, gör o nûru

Göresin diye gönül alan nakışlar, gonca teni,
Göresin diye lâlezârdaki onca rengi

Görünce dön pencereye bak, sebepten geç
O nakış, pencereden yansıyan aks ile eş

Altı yön bu hamam, pencereyse lâmekân
Pencerenin başında cemâl-i yâr, her ân

Toprak da su da O’nun aksiyle bir güzel renklendi,
Can yağdı ak tenliye de zenci’ye de; hepsine sindi.

Gün bittiyse de kıssam kısalmadı bir an, ey zamân!
Gece gündüz O’nun sözü yanında şerm-sâr, el-aman

Şâh Şemseddîn‑i Tebrîzî beni dâim
Mest eyler, humâr içinde humâr yârim

 

https://www.patreon.com/Benolanben/posts/atesten-bir-161413037