Arefe, irfan, bayram

A+
A-

[DEM-İ MEVLEVİ]

Çü ‘ıyd ü ‘çün ‘arefe ‘ârifân în ‘arefât
Be her ki kadr-i to dânest mî-dehend berât

  • چو / Çü: “Gibi, sanki”.
  • عید / Îd: “Bayram”. Ruhun aslına, yani Hakk’a kavuşmasının coşkusu. Vahdet-i vücûdda “îd”, zamandaki ayrılık günlerinin bitip anda visâl vaktinin gelmesidir.
  • و / Ü: “Ve”. Zıt gibi görünen iki hali (arefe ve bayram) birbirine bağlayarak ikiliği aşan bir köprü.
  • چون / Çûn: “Gibi, misali”. “Çü” ile aynı anlamda, fakat burada “arefe”ye bağlanarak vurguyu katmerler. Görünen âlemdeki her şeyin, hakikatte o “bir”in gölgesi olduğunu fısıldar.
  • عرفه / Arefe: Arefe günü; Hac’da Arafat vakfesinden önceki hazırlık günü. Kökü “a-r-f” (unuttuğunu hatırlayıp tanımak), irfan ve marifetle aynı hamurdandır. Vuslat öncesi son durak, mutlak bilmenin eşiğidir. Kuş dilinde, “bilen” ile “bilinen”in henüz perdeyle ayrıldığı ama birleşmenin hemen kıyısındaki hâl.
  • عارفان / Ârifân: “Arifler, irfan sahipleri”. Hakk’ı, Hak olarak tanıyanlar, zevk yoluyla kendi doğalarındaki vahdeti tadanlar. Onlar için ikilik kalkmıştır; gören de görünen de birdir.
  • این / În: “Bu”. Yakınlık ve hazır oluş bildirir. Ariflerin Arafat’ı uzakta değil, tam şu anda, burada, gönüldedir.
  • عرفات / Arafât: Hac’ın rüknü, vakfe yeri. Arapça “a-r-f” kökünden; “tanışma, bilme, birbirini tanıma” alanı. Cenab-ı Mevlevî, burada Kâbe’deki Arafat’ı, ariflerin aşk ve marifet meydanına dönüştürür. Vahdet-i vücûdda Arafât, Hakk’ın cemâl sıfatlarının temaşa edildiği kalp meydanıdır.
  • به هر که / Be her ki: “Her kime ki”.
  • قدر / Kadr: “Değer, kıymet, ölçü”. Aynı zamanda Kadir gecesiyle (Leyle-i Kadr) aynı kökten. “Senin kadrini bilmek”, Hakk’ın tecellisini, insân-ı kâmilin sırrını kavramak demektir. Vahdette “sen” dediği, hem sevgili hem Hakk hem de insanın kendi aslıdır.
  • تو / To: “Sen”. Bütün sıfatların kendisinde yok olduğu mutlak sevgili, hakikat-i Muhammediyye, cânân, Hakk’ın zâtı. Bu “sen”i tanımak, kendi hikayesinin yokluğunda Hakk’ın varlığını seyretmektir.
  • دانست / Dânist: “Bildi, tanıdı”. Dâniş (bilgi) kökünden. Bu bilme, aklın malumatı değil, aşkın ve keşfin doğrudan tadılan bilgisidir.
  • می‌دهند / Mî-dehend: “Veriyorlar, sunuyorlar”. Devam eden, kesintisiz bir lütuf. Arifler, Hakk’ın ihsanının aynası olarak bu bağışı daimî kılarlar.
  • برات / Berât: “Belge, ferman, azatlık kağıdı, kurtuluş yazısı”. Osmanlı’da berat, bir göreve tayin ve imtiyaz belgesidir. Tasavvufta ise nefsin köleliğinden, benlik iddiasından azat olma, bekā billâha erme fermanıdır. Berat gecesi de (Leyle-i Berât) sevap günah amel defterinden af ve mutlak kurtuluşun gecesidir. Vahdet-i vücûdda berat, “ben” zindanından kurtulup “O” denizine karışma ruhsatıdır.

Bayramdır bugün, arefedir; işte bu aşk Arafat’ında erler
Senin kadrini bilen her cana, özgürlük fermanı keserler

Şu buluşmayı tanıyanlar, şu bayrama dönmüşler, arefe kesilmişler sanki senin değerini bileni, yüzünü bir kez üryân göreni, bin müjde ile azad edip berat veriyorlar işte…

Çocuk sevincinden taşan bir hayretle, bayram beyitleri bir bir ikram olundu vesselam


To her çi hestî mî-bâş, yek suhan beşnev
Eger çi mîve-i hikmet besî beçîdestî

تو هر چه هستی: Sen her ne isen
می‌باش: Ol, öyle kal
یک سخن بشنو: Bir söz dinle
اگر چه: Her ne kadar
میوه حکمت: Hikmet meyvesini
بسی بچیدستی: Çokça devşirmiş, toplamış olsan da

Neysen osun sen tamam bir söz dinleyiver
Ne denli meyve-i hikmet yesen de kulak ver

Ne olursan ol; şu bir sözü dinle; gerçi pek çok hikmet meyveleri çiğnemişsin amma bunu da bir duyuver hele…

Bilivermek isteyen tüm zihinsel çabaları bir an için askıya al, saf ve çıplak bir kulak kesil zira asıl bilgi, “toplanan” değil, “işitilen”dir; bunun için aşkın sözüne açık olmak gerektir.


Hadîs-i cân-ı tost în, u goft-i men ço sedâst
Eger to şeyh-i şüyûhî veger mürîdestî

حدیث جان توست این: Bu, senin canının sözüdür / hikâyesidir
و گفت من چو صداست: Ve benim sözüm onun sadâsı gibidir
اگر تو شیخ شيخی: İster şeyhler şeyhi ol
وگر مریدستی: İster mürit ol

Bu söz senin canının hikâyesi benim sözüm tek aks-ı sadâsı
Fark etmez hiç ister bir mürit ol, ister şeyhler şeyhinin hası

Bu söz senin canına ait bir sözdür; istersen şeyhlerin şeyhi ol, istersen mürit, bu sözüm bir yankıdır işte, duy kendi canından akmakta olan bu sözü:


To hîş derd gumân bürdeî vu dermânî
To hîş kufl gumân bürdeî, kelîdestî

تو خویش: Sen kendin
درد گمان برده‌ای: Dert sanmışsın / dert zannetmişsin
و درمانی: Oysa dermansın
قفل گمان برده‌ای: Kilit sanmışsın
کلیدستی: Anahtarsın

Sen kendini dert sanmışsın, oysa dermansın;
Kendini kilit sanmışsın oysa anahtar olansın

Sen kendini yanlış bir kıyasla dert sanmışsın, halbuki dermansın; sen kendini kilit sanmışsın, halbuki anahtarsın, açarsın…

Varlıkığın özünde, dert-derman, kilit-anahtar ikiliği yoktur; sen hepsinin belirdiği açıklıksın.


Eger zi vasf-ı to dozdem to şuhne-i aklî
Veger temâm begûyem Ebâ Yezîdestî

اگر ز وصف تو دزدم: Eğer seni anlatmayı kısa keser, özünden çalarsam
تو شحنه عقلی: Sen aklın muhafızı, gece zabıtasısın
وگر تمام بگویم: Ve eğer tam anlatırsam
ابایزیدستی: Sen Bayezid-i Bistâmî’sin (büyük velî)

Seni anlatırken eksik söylesem, aklın muhafız kesilirsin
Hakkını verip tam söylesem, Bayezid’in ta kendisisin

(Ten cübbemin içinde Allah’tan gayrı yok…)

Vasfından eksik söylesem, seni akıl bekçisine teslim etmiş olurum; tümünü döksem, sen kendini Bayezid-i Bistami’nin ta kendisi olarak tanırsın.

Eğer medhini eksik bıraksam, gizlesem aklın sınırlarını koruyan bir muhafız gibi sınırlı görür ve yargılar; şayet hakikatini bütünüyle ifşa etsem yani insanın Hakk’ın aynası olduğunu söylesem mutlak fenaya ermiş o Bayezid’in ta kendisi olursun da bekâda kendini medhedersin…

Şahne: inzibat memuru, gece şehir zabıtası, güdük akıl

Şahne kendüsi olmış kendü zindân içinde…
[Y. Emre’den]


Dirîğ ez to ki der ârzû-yı ğayrî to
Cemâl-i hîş nedîdî ki bî-nedîdestî

دریغ از تو: Yazık sana, eyvahlar olsun
که در آرزوی غیری تو: Ki sen başkasının arzusundasın / başkasını arzuluyorsun
جمال خویش ندیدی: Kendi güzelliğini görmedin
که بی‌ندیدستی: Ki eşsiz benzersizsin, bir benzerini görmemişsindir

Eyvah eyvah sana ki hâlâ bir başkasının özlemindesin;
Kendi güzelliğini görmedin, oysa benzersiz bir güzelsin

Yazıklar olsun ki başkasını istemedesin de kendi güzelliğini, kendi yüzünü görmüyorsun, halbuki eşsiz, nâ-dide, daha önce hiç görülmemiş bir güzelsin sen.


To râ kesî beşnâsed ki ût kesî kerdeest
Diger kesît nedâned ki nâ-pedîdestî

تو را کسی بشناسد: Seni biri tanır / bilir
که اوت کسی کرده‌ست: Ki onu da birisi (Hak) kendine bir şey / bir kimse yapmıştır
دگر کسیت نداند: Başka kimse seni bilmez
که ناپدیدستی: Çünkü sen görünmezsin / gayb âlemindensin

Seni ancak Hakk’ın “birisi” kıldığı o bir~i bilebilir; kimsin
Yoksa kimse bilmez seni çün iki kez görünmezlerdensin.

Seni ancak ismini resmini hattını sildiren tanıyabilir; başka kimsecikler bilemez, çünkü gizliden gizlisin sen.

Hak, ancak bütün çizgilerini, resmini, ismini ve hüviyetini imhâ edene yansır
[Ş. Ekber’den]

İnsanın hakikati, ancak kendini tanıyan ve kendine çeviren mürşid-i kâmilin safâ nazarında açığa çıkar. Sen zâhirde bir bedensin ama bâtında öyle bir sır, öyle bir “gizli hazine”ye hâmilsin ki, o sırrı sadece seni yoğuran bilir. Bu beyit, Cenâb-ı Şems’e ve onun temsil ettiği ilâhî bakışa açık bir işarettir.


Dilâ berov ber yâr u mebâş beste-i hîş
Ki sâyih u sebük u çâbük u cerîdestî

دلا: Ey gönül
برو بر یار: Git sevgiliye doğru / sevgilinin yanına yüksel
و مباش بسته خویش: Kendine bağlı kalma, kendini bağlama
که سایحی: Çünkü sen bir gezginsin, akıp gidensin
و سبک: Hafifsin
و چابک: Çeviksin
و جریدستی: Soyunmuşsun, çıplaksın, her şeyden arınmışsın (cesur, yalın)

Ey gönül, sevgiliye yürü, kendine bağlanıp tende oyalanma aman
Çünkü sensin akan, hafif, çevik ve her şeyden soyunmuş bir can

A gönül, sevgiliye ulaş, kendini hikayene bağlanma; çünkü gezgincesin, tezsin, çeviksin, tek mücerretsin sen. Sen ki bağlarından boşanmış bir seyyah, yüklerinden arınmış hafif, çevik ve hür bir cansın!

Yâr’e (Hakk’a/Şems’e) yönelmek, kendi ağırlığından kurtulup bu hafifliği hatırlamaktır.

Mücerret:
Madde ve cisim hâlinde olmayan, yalın:
Asıl manası: yaprakları, sıfatları soyulmuş gövde, mahza zat


Çûn ömr-i mâst hadîşeş dırâz evlâter
Çonîn dırâz-suhen râ bedân keşîdestî

چون عمر ماست: (Bu söz) Ömrümüz gibidir
حدیثش دراز اولیتر: Onun hikâyesinin uzun olması daha iyidir, yeğdir
چنین درازسخن را: Böyle uzun sözü
بدان کشیدستی: Bunun için (o bilgiye / o hâle) çekip uzattın, bunun için sürdürdün

Bu söz ömrümüz gibidir; hikâyesi uzadıkça güzeldir.
Böylesi bir noktayı uzatıp cümleyi çekmek güzeldir

Onun sözü ömrümüz gibi olduğundan uzatmak daha layık; bu denli uzun sözü işte bu yüzden taşıyorsun…

Cenâb-ı Şems’ten ve hikâye-yi aşktan bahsedilen söz, bitmesi istenmeyen bir ömür gibidir. Mevlânâ sultânımız, aziz okuyucusuna “bu uzun sözlere sabret, çünkü asıl meseleye, ömrünün anlamına geliyorsun” der yani son beyte bir köprü çeker.


Hemî-devem pey-i zıll-i to Şems-i Tebrîzî
Meger menem Arefe, to meger ki îydestî

همی‌دوم: Koşuyorum
پی ظل تو: Senin gölgenin peşinde
شمس تبریزی: Ey Tebrizli Şems
مگر منم عرفه: Meğer ben Arefe’yim (arefe günü)
تو مگر که عیدستی: Meğer sen de bayramsın

Ey Tebrizli Şems, gölgenin ardı sıra koşarmışım
Meğer ben Arefe’ymişim, sense bayrammışsın.

A Tebrizli Şems, boyuna gölgenin peşinde koşup duruyorum, yoksa ben arefeyim de sen bayram mısın?

Her arife, sabahında doğacak bayrama gebedir
Uçlar birbirine kavuşur a…

Belki de ben senin ihtişamına açılan o eşikteki arefeyim; sen ise varlığı bütünüyle şenliğe boğan mutlak bayramsın!

Varlığın Sevinci’nin müjdesi bu:
Ben ilmim şehriyim ve Ali’de o şehrin kapısı”

Olur a kesiliverir
Kurbanlık “uzun hikaye”
Ve bayram olur “şimdi”

 

https://www.patreon.com/posts/arefe-irfan-159348941