İllallah zevki

A+
A-
İllallah zevki

 

Ben size şimdi “La ilahe illallah”ın Türkçesini söyleyeceğim.
— Yoktur, vardır, yoktur vardır; yoktur vardır
Öyle de anlar be ya hû
[Türbedâr Dedem’den]

“Sürekli olan fark edilemez”
O Asla
Yok olmadığı için
Fark edilmeyecek kadar basit!

— Ama o vakit nasıl?
Unutuş (Yok gibi)
Hatırlayış (Var) Unutuş (Yok gibi)
Hatırlayış (Var)

••
••

Dönen bu zikr-i dâim
Adını unutturur a cânım
Şimdi Cenâb-ı Mevlevî zevkiyle yâdına varalım:

1. Beyit

زهی لواء و علم لا اله الا الله
که زد بر اوج قدم لا اله الا الله

Kelime Kelime:

| Zehi (Ne hoş, ne muazzam)
| Livâ ü alem (Sancak ve bayrak)
| Ki zed (Ki vurdu, dikti)
| Ber evc-i kadem (Yüceliğin, ezeliyetin zirvesine).

Ne muazzam bir sancaktır, ne yüce bir bayraktır
“Lâ ilâhe illâllah”!

Ki o, ezeliyetin ve mutlak yüceliğin tâ ucuna dikilmiştir:
“Lâ ilâhe illâllah”!

Yok var, yok var, ne de güzel bir bayrak, ne de hoş bir sancak;
Allah’tan başka yoktur var, ta yüceler yücesine ayak bastı bak

2. Beyit

چگونه گرد برآورد شاه موسی وار
ز بحر هست و عدم لا اله الا الله

| Çi gûne (Nasıl da)
| Gerd berâverd (Toz kopardı, altüst etti)
| Şâh (Sultan, Şems veya Hak)
| Mûsâ-vâr (Musa gibi)
| Zi bahr-ı hest ü ‘adem (Varlık ve yokluk denizinden).

O yüce Sultan, Musa gibi varlık ve yokluk denizini yararak
Nasıl da toz kopardı, dünyayı altüst ediverdi: “Lâ ilâhe illâllah”

Var-yok-oluş denizinden o Şâh, Mûsa gibi ne de hoş toz kopardı;
Allah’tan başka yoktur var!

3. Beyit

ستاده‌اند صفات صفا ز خجلت او
به پیش او به قدم لا اله الا الله

| Sitâdeend (Ayakta dururlar)
| Sıfât-ı safâ (Saflığın, arınmışlığın sıfatları)
| Ze haclet-i û (O’nun utancından/ihtişamından ezilerek)
| Be pîş-i û (O’nun önünde)
| Be kadem (Adım adım, saygıyla el pençe).

Saflığın ve paklığın tüm yüce sıfatları, O’nun ihtişamı karşısında utançla ezilerek “Lâ ilâhe illâllah”ın huzurunda el pençe divan durmuşlar!

Ta ezel bezminde varlıklar, onun varlığı yanında, varlıklarından ar ederek arılık, duruluk sıfatlarına büründü; sıfatlarından soyundu dedi: Allah’tan başka yoktur var!

4. Beyit

یکی ستم ز وی از صد هزار عدل به است
زهی خوشی ستم لا اله الا الله


| Yekî sitem (Bir tek sitem, cefa)
| Zi vey (Ondan gelen)
| Ez sad hezâr adl (Yüz bin adaletten)
| Bih est (Daha iyidir)
| Zehi hoşî (Ne hoştur, ne tatlıdır).

O Sevgili’nin aşığa ettiği tek bir sitem, dünyadaki yüz binlerce adaletten daha hayırlıdır;
Ah, ne tatlı, ne can bahşeden bir sitemdir “Lâ ilâhe illâllah”ın sitemi!

Onun bir sitemi, yüz binlerce lûtfa değer, yüz binlerce lütûftan daha iyidir; ne de güzeldir o sitem: Allah’tan başka yoktur var!

5. Beyit

ز هر طرف که نظر کرد می برویاند
هزار باغ ارم لا اله الا الله


| Ze her taraf ke (Hangi yöne ki)
| Nazar kerd (Baktı, nazar eyledi)
| Mî-berûyâned (Yeşertir, filizlendirir)
| Hezâr bâğ-ı İrem (Binlerce İrem~Cennet bahçesi).

O güzellik şâhı hangi yöne dönüp de can gözüyle bir nazar eylese orada anında binlerce cennet bahçesi yeşertir: “Lâ ilâhe illâllah”!

Ne yana baktıysa işte tam oradan binlerce İrem bağı biter, yeşerir, yüz gösterir: Allah’tan başka yoktur var!

6. Beyit

ز بحر غم به کناری رسم عجب روزی
ز موج لطف و کرم لا اله الا الله

| Ze bahr-ı gam (Gam denizinden)
| Be kenârî (Bir kıyıya, sahile)
| Resem (Ulaşırım)
| Aceb rûzî (Ne acayip, ne muhteşem bir gün!)
| Ze mevc-i lutf ü kerem (Lütuf ve kerem dalgasıyla).

Ne muhteşem bir gün olacak ki, şu bitmek bilmez dünya gamı denizinden bir sahile çıkacağım; “Lâ ilâhe illâllah”ın o coşkun lütuf ve kerem dalgaları sayesinde…

Bilmem bir gün olacak mı ki lütûf, kerem dalgalarıyla gam denizinden bir kıyıya ulaşacağım? Duyulur: Allah’tan başka yoktur var!

7. Beyit

ندارد از شه من هیچ بوی جان آن کس
که ببینیش تو به غم لا اله الا الله

| Nedâred (Sahip değildir)
| Ez şeh-i men (Benim padişahımdan)
| Hîç bûy-ı cân (Hiçbir can kokusuna)
| Ân kes (O kişi)
| Ke bebînîş to be gam (Ki sen onu asık suratla, keder içinde görürsün).


Benim o Sultanımdan zerre kadar can kokusu almamıştır o bahtsız kişi ki sen onu, “Lâ ilâhe illâllah” derken bile hâlâ (dünyevi) kederler ve asık bir surat içinde görürsün!

Gamlara batmış gördüğün kişinin canı, benim şâhımdan bir koku bile almamıştır oysa Allah’tan başka yoktur var!

8. Beyit

چو دیده کحل نپذرفت از شه تبریز
زهی دریغ و ندم لا اله الا الله

| Çü dîde (Mademki göz)
| Kuhl (Sürme)
| Nepezreft (Kabul etmedi)
| Ez şeh-i Tebrîz (Tebriz Şahı’ndan -Şems’ten-)
| Zehi dirîğ ü nedem (Ne büyük hayıflanma ve pişmanlık).

Mademki bu can gözü, Tebriz Şahı’nın (Şems’in) hakikat sürmesini gözüne çekmeyi kabul etmedi; eyvahlar olsun, “Lâ ilâhe illâllah” meydanında ne büyük bir hüsran ve pişmanlıktır bu!

Göz, Tebriz padişahından bir sürmeye nail olmamışsa ne yazıktır, ne yazık: Allah’tan başka yoktur var!

9. Beyit

برآید از دل و از جان الست شه شنود
هزار بانگ نعم لا اله الا الله

| Ber-âyed (Yükselir, çıkar)
| Ez dil ü ez cân (Kalpten ve candan)
| Elest-i şeh şenaved (Şahın ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ nidasını duyunca)
| Hezâr bâng-ı ne’am (Binlerce ‘Evet~Belâ’ sesi)

Gönül ve can, o yüce Sultan’ın “Elestu” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) hitabını duyar duymaz “Lâ ilâhe illâllah” makamından binlerce esrik “Elbette öyle! Can baş üzre!” nidası yükselir!

Padişahın, “Evirip çeviren rabbiniz değil miyim” sesini duyunca candan, gönülden binlerce eveeet narası çıkar zira Allah’tan başka yoktur var!

10. Beyit

بهشت لطف و بلندی خدیو شمس الدین
زهی شفای سقم لا اله الا الله

| Behişt-i lutf ü bülendî (Lütuf ve yücelik cenneti)
| Hedîv Şemsüddîn (Efendimiz, Hükümdarımız Şemseddin)
| Zehi şifâ-yı sekam (Hastalıklar için ne güzel şifadır).

Lütuf cenneti ve yücelikler padişahı Şemseddin’in o kutsal nuruyla, gönül dertlerine ve ayrılık hastalıklarına ne muazzam bir şifadır “Lâ ilâhe illâllah”!

Padişahımız Şemseddin’in varlığı lütuf ve yücelik cennetidir; hastalıklara ne de güzel şifadır, Allah’tan başka yoktur var!

11. Beyit

دلم طواف به تبریز می‌کند محرم
در آن حریم حرم لا اله الا الله

| Dil-em (Gönlüm)
| Tavâf mî-koned (Tavaf ediyor)
| Be Tebrîz (Tebriz’i)
| Mahrem (Sırdaş, içeri kabul edilmiş olarak)
| Der ân harîm-i harem (O kutsal mabedin, haremin içinde).

Gönlüm, ilahi sırlar odasına kabul edilmiş bir mahrem olarak Tebriz’i tavaf ediyor şimdi “Lâ ilâhe illâllah”ın o en mukaddes, en dokunulmaz aşk hareminde…

Gönlüm ihrama bürünmüş, Tebriz’i, sevgilinin vücûdu şehrini tavaf etmededir, o haremin içinde dönüp dolaşmadadır; nasıl olsa Allah’tan başka yoktur var!

12. Beyit

زهی خوشی که بگویم که کیست هان بر در
بگوید او که منم لا اله الا الله

| Zehi hoşî (Ne büyük mutluluk, ne esrik bir an)
| Ke begûyem (Ki diyeyim)
| Ke kîst hân ber der (“Hey, kapıdaki kim?” diye)
| Begûyed û (O da desin ki) | Ke menem (“Benim!”).

Ne muazzam bir vuslat neşesidir ki ben içeriden “Hey, kapıyı çalan kim?” diye sesleneyim; O da dışarıdan cevap versin: “Benim! Yani gayrı benden eser kalmadı, her şey ‘Lâ ilâhe illâllah’!

Ne hoştur,
“Hey desem, kimdir o kapıdaki?”
O da “Benim işte” dese;
Görüldü bak:
Allah’tan başka yoktur var!

~

Nerede nerede diye kapıyı çalıp duruyordum.
Meğer içerden çalıyormuşum!
[Cenâbı Mevlevî]

Şehidallâhu ennehu lâ ilâhe illâ huve
Şahadet eyledi Allah şu hakikate:
«Başka yok ancak o»
[Âl-i İmrân:18’den]

~

Allah Allah! Zirveye dikilmiş ne güzel bir bayrak!

Bizim o can bahşeden sevgilimizden dolayı neş’eli olan her canın başı daima yeşerir, dudakları hep gülümser.

Öyle bir letâfet ve güzellik ki bin tende olamaz.
Hadi yavaşça söyleyeyim:
“Olsa olsa cânândır o.”

Tenhâda gözünü açmadan eğil de nühüft söylesin selâm selâmımız:

 

 

Hakk’ın cemâlin gözleyen
(Bir görsem diye özleyen)

Hû demesin yâ-ne-desin?
(İşte O)

Hû demesin yâ-ne-desin?
(İşte O)

Hû demesin yâ-ne-desin?
(İşte O)